16 Ocak 2026 Cuma

Kurosawa'dan bir insanlık dersi: Red Beard

Genç bir doktor çalışmak istediği konum dolu olduğu için büyük yokluk içindeki bir yerde çalışmaya gider. Ortam beklentilerinin o kadar altındadır ki göreve başlamayı bile istemez, başladıktan sonra da aklında hep gitme fikri vardır. Kliniğin başındaki hekim herkesin çekindiği biridir ama kahramanımıza iyi davranır, o da zamanla fakir insanların nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını ve orada harcayacağı emeğin ne kadar değerli olduğunu görür. Sever, sevilir. Sonunda peşinden koştuğu pozisyona gitme imkanı olduğunda bulunduğu yerde kalmayı seçer.

Oldukça üretken bir hayatı olan Kurosawa son siyah beyaz filmi olan Red Beard'tan [1] sonra beş yılda bir film çekmiş. Kızıl Sakal rastgele bir karesinin durdurulup tablo gibi bakılacağı kadar özenle çekilmiş bir film. Sanki hareket eden fotoğraflar izliyormuş hissi uyanıyor insanda. Sinema zaten böyle bir şey biliyorum ama gördüğümüz her kare o kadar düşünülerek çekilmiş ve güzel ki!

19. yüzyıl Japonyasında insanların karşılarındakine bu kadar saygı gösterip kendi hayatlarını neredeyse hiç umursamamaları beni hep şaşkınlığa sürüklüyor. Bireysellik neredeyse hiç yok ama bir topluluğun parçası olmak zaten var olmaya içkin gibi. Filmdeki herkes çok fakir, incecik hasırların üzerinde yatıyorlar, yiyecek pek az şeyleri var, neredeyse hiç eşyaları yok. Otururken karşısındakine nasıl dönmeleri gerektiğine, odaya nasıl girip çıkmaları gerektiğine olan özenleri içinde bulundukları yoksullukla inanılmaz bir tezat içinde (elbette bugünden bakınca öyle). Üç çocuklu bir aile arasında konuşup en iyisi bu olacak diyerek zehir içip bu dünyadan ayrılmaya karar verebiliyor ama nikahta erkeğin söz alması uygun olmaz diyebiliyor diğerleri.

Kızıl Sakal'ın en sevdiğim taraflarından biri gerçek hayattaki sevmiş ama kavuşamamış gibi yıkıcı taraflarının olmaması ve bunu bir büyülü gerçeklik içinde yapmıyor olması. Genç doktor zengin olabileceği bir hayat yerine başka bir hayatı seçiyor ama Kurosawa aklımıza ya o kadınla birlikte olsaydı nasıl mutlu bir hayatı olurdu sorusunu sokmuyor. Bir yerlerde birilerinin mutlu olduğunu görmeye ihtiyacımız var (en azından benim var sanırım).

Yirmi sekiz yaşında genç bir matematikçi olarak Kırşehir'de öğretmen olarak Yasumoto'nun yaşadıklarına çok benzer zamanlar geçirmiştim. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı Ömeruşağı köyünden kaçıp gitmek istemiştim ben de. Öğretmenlik yaptığım günlerde de aklımda hep o köyden gitmek vardı, çok şey bildiğimi ve orada kalırsam "harcanacağımı" düşünüyordum. Şimdi geriye dönüp bakınca Yasumoto gibi orada kalmayı seçseydim nasıl bir fark yaratabileceğimi görüyorum. Hoş sadece ben değil bütün öğretmen arkadaşlar oradan kaçmak peşindeydi. Dışarıda akan gürül gürül bir dünya varken kim bozkırın ortasında hayatını geçirmek ister? İnsan yaptığı her şeyi kolayca gerekçelendirebiliyor; bir köy öğretmeni olarak kalmayıp sonrasında çok insanın hayatına dokundum ama kalsaydım da pek çok çocuğun (ve elbette benim) bambaşka hayatları olurdu eminim. Sonuçta tek bir hayat yaşayabiliyoruz ve geçmişteki bir kararı farklı almış olsak bugüne etkisi ne olurdu bilemiyoruz.

[1] https://www.imdb.com/title/tt0058888/ 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kurosawa'dan bir insanlık dersi: Red Beard

Genç bir doktor çalışmak istediği konum dolu olduğu için büyük yokluk içindeki bir yerde çalışmaya gider. Ortam beklentilerinin o kadar altı...