Edebiyat dünyası o kadar geniş bir yelpazede ve o kadar çok eser üretilmiş ki en yoğun tempoda okuyan biri bile ancak okyanusta bir damlayı okuyup gidiyor bu dünyadan. Diğer bütün tercihler gibi bir kitabı okumayı seçince onun dışında kalan her şeyden vazgeçmiş olmak biraz üzücü ama başka türlüsü de mümkün değil. Bir gün gelecek ve o son kitabı okumaya başlayacağız. Şimdi o gün çok uzak gelecekteymiş gibi düşünelim ve sıradaki kitabı nasıl seçiyorum anlatayım biraz.
Okuduğum kitaplar arasında bir büyük kalabalık daha önce okuduğum kitaplardan oluşuyor. Kimi romanları sekiz, on defa okumuşluğum vardır, bazılarını biraz daha fazla. Beethoven'ın bütün senfonilerini sırasıyla dinlediğim gibi Tanpınar'ın veya Atay'ın bütün eserlerini okumayı çok severim. İkinci büyük grup da başka kitapların içinden çıkan kitaplar. Yazarın bahsettiği veya çevirmenin dipnotta adını geçirdiği kitaplardan da ilgi çekici bulduklarımı okuyorum. Bazen başka bir kaynaktan görüp okuduğum bir kitabın yazarının kalan tüm romanlarını alıp okuduğum da oluyor, İthaki Japon Klasiklerinde olduğu gibi bir serinin her çıkan kitabını okuduğum da. Arkadaşlarımın önerdiği kitapları, biraz da onlarla gevezelik ederim umuduyla, daha öncelikli olarak okuyorum.
Ödüllere de hiç prim vermiyorum dersem yalan olur. Tim Parks'ın Ben Buradan Okuyorum [1] kitabında bahsettiği gibi bir yazarın ödül alabilmesinin iyi edebiyattan başka şeylere de bağlı olduğunu biliyorum ama ödül almasından sonra adını duyduğum ve çok beğenip bütün kitaplarını okuduğum yazar sayısı da az değil. Nobel Edebiyat, Booker Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü gibi birkaç etkinliği her yıl takip etmeye çalışıyorum. Öykü içinse Sait Faik Hikaye Armağanı'nda kısa listeye kalan on kitabı okuyorum her yıl. Bu kısa listeyle yeni öykücülerin en azından bazılarını kaçırmamış oluyorum gibi hissediyorum. Her hafta bir şiir kitabına ancak yer kalıyor bu tempoda okuyunca.
Bu yılın Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Macar yazar László Krasznahorkai'nin (nasıl okuduğu hakkında hiçbir fikrim yok doğrusu) dördü Türkçeye çevrilmiş toplam yedi romanı var. Daha önce pek az okuduğum ülkelerin romancılarına başta büyük bir sempatiyle yaklaştığımdan Krasznahorkai'nin romanlarını da okudum. Macaristan kırsalı bana Anadolu'nun kırsalından çok farklı gelmedi ama Avrupa bizim yaşamadığımız ikinci dünya savaşını yaşadığından onların zorluklarını anlamamız (en azından benim anlamam) mümkün değil. Macar edebiyatından daha önce Magda Szabó’nun romanlarını [2] okumuş ve çok beğenmiştim. Nobeli bir Macar yazar kazandı diye okuyunca o sanmıştım hatta. Krasznahorkai için Szabó kadar beğendim diyemem ama boşa geçirilen zamanlar da olmayacaktır ayırdığınız vakitler.
Krasznahorkai'nin romanları haricinde bir de senaryo yazarlığı yaptığını okuyunca birkaçını izleyeyim dedim. Macar yönetmen Béla Tarr'ın yakın arkadaşıymış ve yönetmenin çektiği dokuz filmden beşinin senaryosunu Krasznahorkai yazmış. Şeytan Tangosu ve Direnişin Melankolisi isimli romanlarını senaryolaştırmış madem önce onları seyredeyim dedim.
Romanın yazarı senaryonun da yazarı, yönetmen yakın arkadaşı; bundan iyi uyum olamaz diyerek izlemeye başladığım film [3] oldukça uzun bir zaman izlememe rağmen bitmeyince baktım 7 saat 19 dakika sürüyormuş. Direnişin Melankolisi de iki buçuk saat civarında sürüyor ve yönetmenin uzun filmleri arasında sayılmıyor. İçinde bulunduğumuz ay içinde ölen Béla Tarr'ın 2011'de gösterime giren son filmi Torino Atı [4] yönetmenliğini tanımak için uygun bir giriş olabilir bence. Dakikalarca gerçek bir şey olmayan sahnelerin akışını, her gün kuyudan su çeken ve babasının kıyafetlerini değiştirmesine yardımcı genç kadını zorlu doğa koşulları altında izlemek bile iç bunaltıcı gelirken insanların hayatları boyunca sadece bunları yaptığını anlatmanın bir yolu olarak sinemayı kullanmış Tarr. Bütün filmleri bir çırpıda izlenecek bir yönetmen değil ama zaten neden öyle yapasınız?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder