roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2024 Çarşamba

Ayı Dağı - Andrew Krivak

Duvar'da dünyada tek sağ kalan kadının hikayesini okuduktan sonra Ayı Dağı'nda (dünyaya her ne olduysa artık) hayatta kalan iki kişi var. Bir erkek ve kadının insanlıktan geriye kalanlar (insanlığı başlatanlar) olması çözülmesi zor ve hakkında çok konuşulmuş bir problem aslında. İnsan soyunu devam ettirmek (başlatmak) gibi bir misyonu üstlenmeyince (neden üstlenilsin böyle bir sorumluluk orası ayrı) yapılacaklar listesi oldukça sadeleşse bile hayatta kalmak kendi başına bir problem olmayı sürdürüyor. Şehir hayatında sağ kalan iki kişi için bir senaryo üretmek zor olacağından (hoş bu romanda da ne oldu da sadece ikisi hayatta kaldı bilemiyoruz ama daha kolay ikna oluyoruz sanki. Her durumda bu felaketi açıklamaya çalışmamak çok iyi fikir bence) Ayı Dağı'nda dağlık bir arazide ve zorlu iklim şartlarındayız.

Yazar iki sevgilinin yaşayacaklarına hiç girmeden (buradan devam edip yine güzel bir roman yazabilirmiş veya daha büyük ihtimal bu yazılmıştır da ben okumamışımdır) kadını doğumdan biraz sonra öldürüp erkeği kızıyla birlikte bırakıyor. Sağ kalan iki kişinin sürekli kullanmak zorunda oldukları ilaçların ya da kronik rahatsızlıklarının olmaması bir yana doğum kontrolü de bir büyük sorun olur herhalde bu senaryoda. Doğumun kendisi de aslında çok kritik bir olay, erkek kadın doğum uzmanı bir hekim değilse tek yapabilecekleri her şeyin yolunda gitmesini ummak olabilir. Toplumsal iş bölümü olmadan hayatta kalabileceğimiz bir senaryoyu düşünmek mümkün değil herhalde. Şimdi basit bir yardımla üzerinde çok durmadan hayata devam edebileceğimiz o kadar çok durumda tek başımızayken ölebiliriz ki! Romanda erkek de kızı pek küçükken acil serviste tedavi görüp hayatına devam edebilecekken ölüyor. Aslında roman sadece babasını hatırlayan, annesini fotoğraftan görmüş olan bir kızın dünyada tek kalmasının öyküsü. Kız Halid Halife'nin Ölmek Zor İş romanında olduğu gibi babasının ölüsünü (elbette bambaşka bir formda) annesinin yanına gömmek için uzun bir yolculuk yapıyor.

Ango Sakaguçi Aptal isimli öyküsünde İzava'ya şöyle dedirtiyor: "Mutlak yalnızlığı hissedebilmek için diğer insanların varlıklarının farkında olmak gerekir. Yalnızlık, ancak öyle tam bir yalnızlık olabilir." Ayı Dağı'nda kızın (kimse seslenmeyince kahramanların bir isimlerinin olmaması da güzel bence (bir zamirin haricinde (abi, hocam, dayı gibi (bunlar kötü demiyorum elbette)) biri olduğunu (bir adı olduğunu) duymak insana bazen ne kadar güzel gelirken kimi zaman da sanki hiçbir şeymiş gibi sadece adını duymak nasıl yaralayıcı geliyor insana [yine konudan çok uzaklaşıyoruz])) babasından başka özlediği kimse yok. Özlediği bir yaşama şekli de yok aslında. Başka çocuklarla oynamayı, büyüyünce birini sevmeyi düşünmüyor bile. Yazar bütün bunların nasıl kültürel şeyler olduğunu onlardan hiç bahsetmeyerek anlatıyor veya ben öyle anladım bilemiyorum. Romanın sonunda (her romanı yeterince uzatırsanız olacak şey oluyor ve) kız ölüyor.

Romanda hayvanların konuşması nasıl bir anlama geliyor, gerçekten gerekli miydi diye düşündüm ama onlar da olmasa bir insanın tek başına kalmasında anlatacak bir şey olabilir miydi emin değilim.

Son olarak romanın adıyla ilgili kısaca yazmak istiyorum. Yakınlarda okuduğum Marian Engel'in yazdığı Duygu Akın'ın çevirdiği Bear isimli roman Ayı adıyla yayınlandı ve hakkında çokça konuşuldu (güzel bir roman bence). Bu romanın özgün adı The Bear olmasına rağmen Ayı Dağı adıyla yayınlanmış. Tamam romanda ayı dağı diye bir yer geçiyor ama yazar dağı değil bizatihi ayıyı kastederek romana isim koymuş. Çeviride bu kadar önemli değişiklikler yapılmamalı bence.

29 Ocak 2024 Pazartesi

Dünyayı Ardında Bırak - Rumaan Alam

Nasıl insanın yaşayabilmesi için diğer insanlara ihtiyacı varsa yaşadığını anlayabilmesi için de başkalarına ihtiyacı var. Düşünüyorum öyleyse varım önermesi (aslında ben düşünüyorum demesi, yani ötekinden ayrı bir ben var ön kabulü bir yana) bize yaşadığımızı değil var olduğumuzu bilebileceğimizi söylüyor. İkisinin farklı şeyler olduğunu kabul etmek için elimizde bir kanıt olmasa da bu kanıtın yokluğu iki kavramın aynı şeyler olduğunun kanıtı sayılamaz elbette (büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir ama burada alemin sırrını bulmaya çalışmıyoruz).

Dünyayı Ardında Bırak'ta bir aile (iki çocuk ve anne, baba) dünyanın gürültüsünden ve insanlardan uzak bir tatil için bir ev kiralıyor. Ormanda kamp yapmak, dağın başında bir otelde tatile gitmek duymadığımız şeyler değil ama buralardayken geri döneceğimizi bildiğimiz gibi bıraktığımız dünyanın yaşamaya devam ettiğinden şüphemiz de olmuyor. Biz artık içinde değiliz diye dünyanın geri kalanında neden büyük bir değişiklik olsun zaten? Büyük bir olay olsa bile bunu telefondan, televizyondan (benim için yıllardır böyle bir haber alma aracı yok ama roman kahramanları tv izliyor), daha da önemlisi internetten haber alabiliriz.

Peki ya elektrik kesilirse? Malum bu haberleşme araçlarının tamamı elektriğe bağlı (amatör telsizciyseniz durum değişir elbette). Bulunduğumuz evin elektriği varsa ama dünyanın geri kalanında elektrik yoksa? Evlerini kiraladığınız sahipleri kapıya gelip belki de bir büyük felaket olduğunu söylemişse (bunların hepsi arka kapakta yazıyor, sürprizbozan sayılmaz yani)?

Marlen Haushofer'in Duvar'ında dünyada hayatta kalan tek kişinin çaresizliğini okuduktan sonra Dünyayı Ardında Bırak'ta belki de tek ailenin kalmış olmasının ürpertici kabusunu okuyoruz (romanın filmi de çekilmiş ve başlangıcına eklenen sahneler konuyu farklılaştırmış gibi geldi bana). İletişim tamamen kopunca tek başına kalmamak, sevdiği biriyle (birileriyle) olmak Robinson Crusoe'dan çok daha iyi bir senaryo tabi. Pandora'nın Kutusu'ndan çıkan son şey olan umuda (belki de bu durum geçicidir, çok kötü bir şey olmamıştır) sarılmak için fiziksel olarak da sarılabileceğimiz birinin olması kuşkusuz tercih edilecek bir durumdur. Rumaan Alam romanda bu garip duruma bir açıklama getirmeden (zaten açıklaması olan şey distopya olur mu?), tempoyu hep aynı seviyede tutarak güzel bir roman yazmış.

Yazarların romanda söyledikleri kadar söylemedikleri de önemli oluyor bazen. Bir aile belki de dünyanın geri kalanında hayatta kalan kimse olmadığını düşündüğünde bile kiraladıkları evin sahiplerinin mülkiyet hakkı konusunda bir itirazda bulunmuyor. Tapu kadastroda çalışan, sahipliği kontrol edebilecek kimse kalmamış olabilecekken bile bulundukları evin mülkiyeti hakkında bir tartışmaya girmiyorlar. Yaşadığımız gündelik hayatta bile bir insan nasıl olur da bir ağacın sahibi olabilir sorusunun insanların pek azının aklını kurcaladığını hesaba katarsak aslında çok da garip bir durum değil bu. Yine de üzerinde düşünmeye değmez mi?

Pandemide yaşadığım bir geceyi yazıp yazıyı sonlandırayım [lütfen artık]. Bir gece 03 gibi uyandım. Evde hiç ses yoktu ve çok dinç uyanmıştım (sokağa çıkma yasağı olduğundan gündüzleri de ya hiç ses olmuyordu ya da çok nadiren araba gürültüsü duyuyordum). Kolumdaki saate bakınca yaklaşık bir saattir nabzımın atmadığını gördüm. Önce telefonla bluetooth bağlantısı mı koptu dedim ama bağlantı kopsa bile saatin nabzı doğru gösterdiğini biliyordum. Yine de telefona baktım ve bağlı olduklarını gördüm. Hayatta olup olmadığımı anlamak için kol saatine, onun telefonla bağlantısını kontrol etmeye ihtiyacım olması birden çok ürpertici geldi. Descartes'ın sözü geldi aklıma, ya varsam ama yaşamıyorsam diye tereddüte düştüm. Zaten kimseyi görmeden, sarılmadan, konuşmadan yaşıyor muydum? Birini telefonla arayayım dedim ama kimi gecenin üçünde arayıp yaşadığımdan emin olamadım diyebilir insan? Bu düşüncenin kendi içinde bir çelişki barındırdığını da farkettim tabi. Birini aradığımda onu uyandıracağımdan korkuyorsam yaşayan birini uyandıracağımı, yani hayatta olduğumu düşünüyordum. Filmlerde hep geçen kendine vurmak gibi şeyler de çok mantıksız geldi çünkü sanki ölünce ne hissedeceğimi bilmiyor muydum ki (Beckett Malone Ölüyor'da kahramana "Esniyorum, durumum ciddi olsa esneyebilir miydim böyle? Esnerdim kuşkusuz." dedirtiyor (bunu çok sonra okudum), ben de hayatta olmasam bile atacağım tokatı hissedebilirdim belki de)! Sonuçta o gece yaşayıp yaşamadığımı bile bilemezken kimseyi arayamadım [konuyu böyle belirsiz bırakma lütfen roman yazmıyorsun].

Romanda geçen "Sessizlik her nedense daha karanlık bir ortam yarattı" ifadesi bana yine sen konuşunca aydınlık oluyoru hatırlattı diyerek yazıyı bitireyim [hayır yapma böyle]. Dünyayı Ardında Bırak harcayacağınız vakte değecek bir roman bence.

(Gece telefon saatin bağlandığı uygulamayı güncellemiş, uygulama da saatin firmware'ini güncellemiş. Saat varsayılan olarak nabzı dinlemediği için bir saattir nabzım atmıyor gibi göstermiş.)

21 Ocak 2024 Pazar

Duvar - Marlen Haushofer

Kafka romanlarını ilk okuduğum zamanlarda kahramanların yaşadıkları büyük saçmalıklara nasıl tepki vermeden kabullendiklerine çok şaşırırdım. Yahu böceğe dönüşmüşsün bu durumun garipliğine şaşırmadan nasıl devam edebiliyorsun hayatına derdim. Halbuki ne kadar saçma bir istek bu! Böceğe dönüştükten sonra bunun sebebini, mekanizmasını bilsem ne olacak? Böcek halimle geri mi döndüreceğim sanki olanları?

Aslında (sizi bilmiyorum tabi ama) ben de Samsa gibi davrandım pandeminin başlangıcında (küçük bir yanılma payıyla diyebilirim ki hepimiz, her an öyle davranıyoruz). Fen bilimlerine oldukça aşina olmama rağmen wikipedia'dan virüs maddesini bile okumadım, evden çıkmayın dediler çıkmadım, böyle giderse sağlık personeline maske kalmayacak, size gerek yok dediler maske almadım, maskesiz markete giremez hale gelince bana maske göndermemiş olsan ne yapacaktım bilemiyorum, aklıma hiç evden çıkamayan bir böceğe dönüştüğüm gelmedi, covid tanısı konulanların, ölenlerin verilerinden (onların birer sayı değil insan olduğunu unutmadan) grafikler çizdim, eğrilere uydurmaya çalıştım, extrapolasyonlarla arkadaşlarıma çıkarımlarda bulundum (hiçbiri tutmadı dememe gerek var mı bilmiyorum), bütün meslek pratiğimden bambaşka bir şekilde monitöre bakarak ders anlattım (burası çok karanlık, ayrıca yazmak istiyorum "güzel sanatların bir dalı olarak monitörle konuşmak" mevzusunu), haftalarca oğlumu görmedim, kimseye sarılmadım, dokunmadım (benim için bu var olmadım demek aslında), bundan sonra böyle olacaksa ne yapacağım hakkında (en azından başlangıçta) düşünmedim, sevdiğim kimseyi göremeyeceksem evde hasta olmadan sonsuza dek yaşamanın (bir matematikçi olarak farklı sonsuzlar olduğunu bilerek) anlamı olacak mı diye düşündüm, bu halden (böceğe dönüşmekten) bir mucizeyle geri döneriz herhalde gibi geliyordu (mucize oldu ve aşı bulundu), hiç yürümüyorum diye tedirgin oldum (halbuki yaşamıyordum), eczacı ilaçlarımı eve gönderince sevindim (ne yapacaktım tek başına yaşayarak?), bir gece uyandığımda kolumdaki saat nabzımın birkaç saattir atmadığını gösteriyordu yaşayıp yaşamadığımdan emin olamadım (bunu da ayrıca yazmak istiyorum), hayatımda hiç yazışmadığım kadar çok yazıştım anlık mesajlaşma uygulamalarında, çok akıllı insanlarla çevrimiçi sorular çözüp vidyo kayıtları aldık, nasıl oldu da bu lanet olası böceğe dönüştüm demedim, virüs canlı mı, değil mi diye kısa yazılar, tivitler okudum ama derinlemesine öğrenmedim, öğrensem ne yapacaktım? karşıma uzaylılar (örneğin Marslılar) çıksa onlara Marsta hayat aslında mümkün mü, değil mi diye soracak mıydım örneğin? sevdiğim herkesi, her şeyi benden uzaklaştıran (belki de yok eden) bu durumun gerçekliğini hiç sorgulamadım, sabah günaydın diye yazdığımda bana günaydın diyen bir botu ben de yazabilirken seninle konuştuğuma nasıl emin olabilirdim (daha chatgpt ortada yoktu ama arkadaşlarımızı taklit eden botları yıllar önce yazmamış mıydık?), 300 yıl önce yazılmış Robinson Crusoe'dan ne farkım vardı? evin kapısında beliriveren yiyecekler, ekranda beliriveren yazılar mı yaşadığımı gösteriyordu bana? sakallarım uzuyordu ama kimse görmeyince bunun yaşadığımın kanıtı olduğunu nasıl kabul edebilirdim (hani ormanda bir ağaç yıkılırsa ve kimse duymazsa ses çıkmamış oluyordu?) Samsa böceğe dönüşmesini sorgulamamıştı ama ben (belki de siz de) sanki neyi sorguluyordum? [artık rica ediyorum, romana gelelim] (evet çok uzadı farkındayım ama burada bırakamam) hem sanki hastalığımın nedenini sorgulamış mıydım? nedenini bilsem ne yapabilirdim? bir sonraki hayatımda o hatayı tekrarlamayacak mıydım? hergün açtığımız çeşmede neden türbülans olduğunu sorgulamış kaç kişi yaşamıştı yeryüzünde? işleyemeyeceğim veriyi toplamanın ne manası vardı? [hadi artık] velhasıl Gregor Samsa bizatihi sensin, benim (canım kardeşim demek istiyorum ama konuyu Nazım'a bağlamak istemiyorum).

Romancının bizi bir çıkmaza sokması daha önce karşılaşmadığımız bir şey değil elbette. Bir grup halinde bir adada mahsur kalsak, tek başımıza bir adada kalsak, hepimizin gözleri görmez olsa, şehrimizde kimse ölmüyor olsa, tamamı ölmüş bir ordunun askerlerini arayan bir general olsak ne yapardık? Lost yine böyle bir sıkışmışlığın ve çaresizliğin işlendiği (sonunun çok bozduğu) bir diziydi, Under The Dome bir kasabanın üzerine görünmez bir fanusun kapanıp dış dünyayla bağlantısının kesildiğinde olanları anlatıyordu (Sineklerin Tanrısı aslında hepsinin nasıl gelişeceğini anlatmış). Kısa Bir Cehennem Ziyareti'nde cehennemde bile gücü ele geçirenlerin neler yapacağını okuduk. Bu romanların/dizilerin hepsinde bir dış dünya (birbirini gören, sohbet eden, beraber içen, sarılan, kanlı canlı insanlar) vardır, biz ulaşamasak bile.

Peki ya dünyada bizden gayrı herkes ölmüşse? Duvar işte bu konuyu işliyor. Romanın başında Under The Dome'da olduğu gibi bir fanus örter yaşamı. Bu sefer içeride kalan tek insan romanın kahramanı kadındır. Nazım önce kedi gidecek, sonra ben gideceğim diyor ama Duvar'da sevdiğiniz, sevmediğiniz hatta hiç tanımadığınız bütün herkes sizden önce gidiyor. Hatta duvarın ardında kalan hayvanlar da gitmiş. Kahramanımız (ona seslenecek kimse olmayınca isminin anlamı kalmaz) kaldığı evin köpeği, onu bulan ineği ve kedisiyle hayata devam eder. Sonradan kendini zamanında vurmadığına pişman olacaktır çünkü yarın için bir ümidi yoktur. Behçet Aysan'ın "bilirim yarın diye bir şey var" mısrasındaki yarın onun için gelmeyecektir. Sizden başka kimse yaşamıyor olsa yarının bugünden bir farkı olur mu? Artık yüzünüzü sevebilecek hiçbir insan yaşamadığında, bu yüz büsbütün fazlalık gibi görünmez mi?

Dünyada tek başına kalınca bir umut yok ama kahramanın bu durumda olmayan bizlere mesajı şöyle: "Sevgiden daha akla uygun bir duygu yok. Sevgi, seven ve sevilen için yaşamı daha katlanılır kılıyor. Ama bunun tek imkanımız, daha iyi bir yaşam için tek umudumuz olduğunu zamanında fark etmemiz gerekir."

Okuduğum en güzel romanlardan biri diyebilirim Duvar için.

16 Ocak 2024 Salı

Buz Sarayı, Kuşlar - Tarjei Vesaas

Norveç edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak bahsedilen Tarjei Vesaas'ın 1897'den 1970'e uzun sayılacak bir hayatı olmuş. Türkçede sadece iki romanı mevcut ve bence ikisi de okumaya değer eserler. İskandinav edebiyatı hakkında kiminle konuşacağım bilemiyorum ama birkaç aydır hiç okumadığım kadar çok Norveçceden çevirilmiş roman okudum, hala da listede bir o kadarı, belki daha fazlası okunmayı bekliyor.

Buz Sarayı

1963'te yazılmış Buz Sarayını 1972'de Melih Cevdet Anday çevirmiş. İşin doğrusu bu romanı sadece Anday'ın o yıllardaki sesini duyabilmek için almıştım, iyi ki okumuşum diyorum şimdi. Anday Norveççe bilmediğinden romanı İngilizcesinden çevirmiş. Normalde böyle suyunun suyu çevirileri okumayı tercih etmiyorum ama üzerinden 50 yıl geçtikten sonra okuduğumuz dilin nasıl değiştiğini göstermesi açısından da iyi bir tecrübe oldu benim için. Şimdilerde neredeyse hiç kullanmadığımız bakmaya yerine bakmağa, anlamaya yerine anlamağa benzeri kelimelerini kullanması çok zamandır görmediğim bir şeydi. Anday İngilizceden çevrilmiş olmasına rağmen Norveç romanlarında alışık olduğumuz kuru, soğuk dili başarıyla Türkçeye aktarmış gibi geldi bana.

Romanda merakla okunacak bir kurgu yok. On bir yaşında iki çocuğun (Siss ve Unn) kısa arkadaşlıkları, bir gece Unn'un teyzesinin evinde görüşmelerinin ardından bir kayıp ve bir büyük hasret var. Siss ve Unn haricinde kimsenin adı bile geçmiyor romanda, Anne, Baba, Teyze, oğlan, kız var sadece. Siyah beyaz bir filmdeki renkli iki karakter gibiler (renkleri olsaydı herhalde parlak renkler değil, pastel tonlar olurdu). Unn'u kaybettikten sonra Siss için herkesin silikleşmesi diğer karakterlerin adının zikredilmemesiyle çok güzel verilmiş. Siss ve Unn'un sadece bir akşam görüşmüş olmaları "Seninle Bir Dakika" şarkısında olduğu gibi bir his verdi bana. Bir ayrılıktan sonra mutlulukla geçmiş günler, hatta yıllar da bir dakika sürmüş (ve yetmemiş) gibi gelmiyor mu insana?

Teyze son yürüyüşlerinde Siss'e "Bir söz verdiğini söylemiştin. Ama söz verdiğin kimse ortadan çekilmişse, bu sözü tutmanın hiçbir yararı yoktur. Kendini onun anısına bağlayamazsın." diyor ve Siss'in yası da sonsuza dek sürmüyor. Romanın sonuna Unn'un bulunduğu dramatik bir sahne eklenecek diye tedirgin olmuştum ama yazar gerekmeyen isimleri bile söylemediği gibi romana hiçbir şey katmayacak böyle bir sahneyi de bize göstermemiş.

Kuşlar

Buz Sarayı'nın verdiği cesaretle yazarın Türkçeye çevrilmiş ikinci kitabı olan Kuşlar'ı da okudum. Kuşlar 1957'de yazılmış, Versaas'ın en önemli eseri olarak bahsedilen, ödüller almış bir roman. Adını diğer Norveçce çevirilerinden bildiğimiz Deniz Canefe yine güzel bir Türkçeyle çevirmiş romanı. Çeviri ne kadar başarılıysa Timaş Yayınlarının kullandığı kapak da o kadar özensiz maalesef. Romanın neredeyse 70 yıl önce yazılmış olması İskandinav edebiyatının zaman içinde değişimini görmeye imkan vermesi açısından da kıymeti bence.

Kırklı yaşlardaki iki kardeşin; Mattis ve ablası Hege'nin'in hikayesi Kuşlar. Mattis'i nasıl tarif etmeli bilemiyorum ama yarım akıllı veya alık denebilir (uzaktan Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si gibi) belki. Roman boyunca Mattis'in yanındaymışız ve biraz aklını okuyormuşuz gibi takip ediyoruz hikayeyi. Jon Fosse'nin Melankoli'sindeki gibi veya Beckett'in Molloy'undaki gibi karakterin kafasının içine hapsolmuşuz gibi bir akıştan farklı bir tarzı var Vesaas'ın. Melankoli ve Molloy'da kahramanların aynı cümleleri tekrar tekrar kurmaları onların bir duyguya nasıl saplandıklarını sanki onların aklının içindeymişiz gibi bize hissettirirken Mattis bazen kendinden beklenmeyecek kadar derinlikli de düşünüyor. Örneğin romanın sonlarına doğru anlatıcı Mattis'ten "Bunun üzerine gitmek zorundaydı. Daha çok konuşulabilirdi ancak yanlış olurdu bu. Yine de, söylenmedik onca söz varken gitmek güçtü." diye bahsediyor. Bu Mattis'in anlatıcı olmamasından kaynaklandığından okuduğumuz şeyin sahiciliğinden şüpheye düşürmedi beni.

Buz Sarayı'nda olduğu gibi Kuşlar'da da ani çıkışlar, inişler olmuyor. Sadece kardeşi için yaşayan Hege'nin hayatına birinin girmesi bile tantanalı bir olaya dönüşmüyor. Geçimlerini sağlamak için örgü ören ve yaşamdan kendisine hiçbir şey kalmadığını düşünen Hege sonunda mutluluğu bulsa da hayatındaki tek kişiyi kaybettiğini düşünen Mattis için yıkıcı oluyor bu.

Bizde olsa köyün delisi denebilecek bir karakter olan Mattis yaşadığı yerde neredeyse hiç kötülük görmese de yetersizliğinin farkında. Romandaki karakterler (Mattis ve Hege'nin dışındakiler de yani) okuyanın yakınlık duyabileceği tipler, Mattis'e hakaret etmeyi veya dalga geçmeyi düşünen bile yok. Buna rağmen kendisini sevdiğini bildiği kişiyi, ablasını kaybetme fikri dayanılmaz geliyor Mattis'e (Cümleyi tekrar okuyunca sanki bize öyle gelmiyormuş gibi yazdığımı farkettim. Tamam bize de öyle geliyor belki ama tepkimiz Mattis gibi olmuyor diyeyim ve konuyu kapatalım).

Son olarak Mattis'in ablasının onu duymasına imkan olmamasına rağmen her başı sıkıştığında ona seslendiği için yine Hege diye bağırmasının Freud'un aktardığı sen konuşunca aydınlık oluyoru hatırlattığını da yazmak isterim. Sizin de başka güzellikler bulacağınız bir roman olacaktır Kuşlar.

1 Ocak 2024 Pazartesi

Rakip - Emmanuel Carrère

Rakip yayınlandığı yıl Türkçe'ye çevrilmiş ve sonra unutulmuş, yeni baskısı yapılmamış bir roman. Gönül Akgerman'ın güzel Türkçesine rağmen Doğan Kitap'tan kimse kitabı basılmadan önce görmemiş eminim. Yoksa aynı sayfaların tekrar tekrar basılması 2000 yılında basılmış bir kitap için de kötü bir okuma deneyimi olacağı için bir düzelten olurdu herhalde.

Romanın adı, Rakip, Kitabı Mukaddes'te Şeytan için kullanılan ifadeden geliyor. Faili ve cinayetleri neden işlediği arka kapakta yazsa da olayların nasıl geliştiğini okuyucuya sürükleyici bir şekilde anlatan bir roman Rakip. Yazarın Kar Tatili adında sinemaya aktarılan bir romanı daha Türkçeye çevrilmiş ama onu okumaya henüz fırsatım olmadı (sırada bekleyen milyorlarca roman gibi).

Bir tıp fakültesi öğrencisinin girmediği bir sınava neden girmediğini açıklamamak için söylemeye başladığı yalanlar onu tamamen (hatta sadece) yalanlarla dolu bir hayata sürüklüyor. Yaşadığı yerde bir ofisi olmayan, hergün sınırdan geçip Dünya Sağlık Örgütünde çalıştığını, uluslararası toplantılara katıldığını ve çok kazandığını söyleyen bir hekim olarak bu yalan ve bomboş hayatını 18 yıl sürdürüyor Romand. Her yalanı başka bir yalanı örtmek için söylüyor ve doğal olarak bu başka bir yalana sürüklüyor onu. Anlatıcının da dikkat çektiği gibi bu yalanları kat kat açınca altından başka bir hayat da çıkmıyor. Romand başta böyle planlamamış olsa da sadece söylediği yalanların yükünden oluşan bir büyük yükle yaşıyor, tabi ki bu durum bir yere kadar devam ediyor. Yakınları ona güvendiklerinden (zaten birine yakın olmak güvenmek demek değil mi?) birikimlerini değerlendirsin diye ona emanet ediyorlar (bu da hiç değişmeyen bir dolandırıcılık şekli galiba). Zaten hiçbir geliri olmayan Roland bir eksik, bir fazla farketmez diyerek bu paraları harcarken bir gün geri ödemesi gerekeceğini ve o zaman bütün yalanlarının ortaya çıkacağını biliyor. Böyle bomboş ve gerçek olmayan bir adam olduğunu gördüklerinde yüzlerine nasıl bakacağım diyerek annesini, babasını, üç çocuğunu ve eşini öldürüp intihar etmeye çalışıyor (burası da şüpheli elbette, hayatındaki diğer her şey gibi) ama kurtarılıyor.

Rolandların görüştüğü ailelerin çevreleriyle hatta aileleri içinde yaşadıkları güvensizlik duygusu da çok sarsıcı ve belki telafisi mümkün olmayan hasarlar vermiş olmalı.

Yazar bütün ömrü yalanlarla, hatta sadece yalanlarla geçen Roland'ın ifadelerine temkinli yaklaşıyor ve döneminde bazılarının yaptığı gibi romantize etmiyor durumunu. İşlenen cinayetler de aklı başında kimsenin mazeret bulabileceği türden değil. Son 18 yılını sadece yalanlarla geçirmiş birinin (hele en yakınlarını öldürdüğü cinayetler de varken) yakalandığında artık yalan söylemesinin bir anlamı yok diyerek söylediklerinin doğru kabul edilmesi çok mantıksız olurdu herhalde. Söylediği yalanları zaten bir gerçeği kapatmak için söylememiş Roland. O kadar zaman gerçeklikten uzak durmuş birinin gerçeklik algısının bozulmuş olması kadar normal bir şey yoktur tahmin ederim.

Başı sonu belli bir cinayet romanı okumak isteyenlerin yeni baskısı olmasa da sahaflarda kolayca bulabilecekleri, okuyucuya aman yalan söylemeyin haa diye öğütler vermeyen güzel bir roman Rakip.

23 Aralık 2023 Cumartesi

Kopenhag Üçlemesi - Tove Ditlevsen

Tove Ditlevsen Türkçeye sadece üç kitabı çevrilmiş Danimarkalı bir şair, yazar. Kopenhag Üçlemesi'nin kahramanı kendisi, yani o da Annie Ernaux gibi kendini yazdığı iddiasında. Böyle diyorum çünkü insanın kendi yaşadığı şeyleri bile olduğu gibi (bu ne demek ayrıca tartışılabilir elbette) hatırlaması mümkün değil. Tek başına olduğu zamanları doğru hatırladığını düşünen biri kolayca test edebilir bunu. Yanınızda biri varken yaşadığınız önemli olan, olmayan bir olayı o kişiyle konuştuğunuzda başka başka hatırladığınızı göreceksiniz (balkondaydık, hayır buzdolabının önündeydik gibi). Dauwe Draaisma'nın hafıza ve hatırlamayla ilgili ufuk açıcı kitapları olduğunu yazıp bu bahsi kapatayım yoksa konuyu romanlara getiremeyeceğim.

Üçlemenin çevirmeni Leyla Tamer romanları, içindeki şiirlerle birlikte duru bir Türkçeyle çevirmiş. Biraz bakınca başka çevirisi de yok gibi görünüyor. Umarım başka çevirilerini okuma fırsatımız da olur. Romanları yayınlayan Monokl Edebiyat tebrik edilmeyi hak edecek kadar özenli bir çalışmayla okuyucuya sunmuş kitapları.

Çocukluk

İlk kitap Çocukluk'ta üçlemenin kahramanı olan Tove'nin çocukluğunu kendi ağzından dinliyoruz. Yazar sevgisizlik içinde büyüyen bir çocuğun hissettiklerini sanki o yaşta birinin düşünceleriymiş gibi içtenlikle yazmış. Belki, beni yine de seviyor diye düşünmek elbette insanın sadece çocukken düşünebileceği bir şey değil ama kitabın tamamında anlatıcının gerçekten bir çocuk olduğuna bizi ikna edecek bir samimiyet var. İlkokulda öğretmenin başarılı telaffuzu yüzünden kendisini övdüğü bir cümleyi unutamamış olması bana derste doğrudan kendisine söylemediğim bir cümle yüzünden (artık evden ayrıldınız demişim) gece ağladığını aradan geçen 15 senede unutmadığını söyleyen eski öğrencimi (şimdiki arkadaşımı) hatırlattı. Ben de 100 üzerinden 105 aldığım bir sınavda hocanın üçlü amfide aynı durumdaki birkaç kişinin adını okuyup aferin dediği günü unutmadım doğrusu.

Tove övünç duyulacak bir şey değilim ben diyerek geçirdiği çocukluğunun sonrasında kendini daha iyi bir hayatın beklemediğini bildiği (düşündüğü) için çocukluğunu uzatabilmeyi istiyor ama bunu hangimiz yapabildik? Annesinin kendisini sevdiğine inandığı yaşta bu artık kendisini mutlu etmeye yetmekten çok uzakta. Leyla Tamer'in Türkçede yeniden yazdığı şiirleri o yaşta bir çocuğun yazması inanılmaz gelse de (yazmamıştır demiyorum tabi) çok güzel şiirler bence.

Gençlik

Hitler'in iktidara geldiği dönemde gençliğini (henüz liseye başladığı yaşına gençlik diyor yazar. Hoş ben de gençliğimin başladığı yaşları o zamanlar diye hatırlıyorum, bittiği yaşı bilemiyorum) yaşamak Tove'nin zaten parlak olmayan hayatını daha da kötüleştiriyor. Gençlerin evden ayrılmak için 18 yaşını doldurmayı beklemeleri ve bundan sonra kendi ayakları (belki dizleri demeliyim) üzerinde durmaya çalışmaları ve bunu özgürlük olarak görmeleri bugünden bakınca büyük cesaret gibi görünüyor bana.

Genç Tove "Doğru dürüst şiir yazmakla uğraşabileceğim bir yerim olmasını ne çok isterdim. Dört duvarı, kapalı bir kapısı olan bir oda. İçinde bir yatak, bir masa ve bir sandalye olan bir oda, bir de yazı makinesi veya bloknot ve bir kalem, o kadar. Ha, bir de kilitleyebileceğim bir kapısı." derken Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sını hatırlamamak mümkün değil.

Bağımlılık

Romanın özgün Danca adı Gift; zehir ve evlilik anlamlarına geliyor(muş) ve İngilizceye Bağımlılık (Dependency) olarak çevrilmiş. Roman acaba bahsi geçecek şey Tove'nin hayatını yaşarken hep başka erkeklere bağımlı olması mı diye düşündürerek başlıyor. Tove sadece 20 yaşında ve Alman işgaliyle beraber gençliğinin sona erdiğini hissediyor. Hitler Almanyasının Danimarka'ya yaşattıkları romanın arka planında hep var ama Tove'nin hayatının odağında hep şiir ve roman var. Yazar bu romanı yayınladıktan beş yıl sonra uyku hapları içerek intihar etmiş ve romanda bağımlılığının nasıl başladığını, içinden çıkılmaz bir hal aldığını anlatmış (elbette romanda geçenlerin kurgu olduğunu akıldan çıkartmadan söylüyorum bunları).

Üçleme ancak sırasıyla okunduğunda anlaşılabilecek ve keyif alınabilecek romanlardan oluşuyor. Belki üç kitap farklı yıllarda yazılmış olmasına rağmen tek bir ciltte bile basılabilirmiş (İngilizce olarak öyle de yayınlanmış).

17 Aralık 2023 Pazar

Miras, Postane Günlükleri - Vigdis Hjorth

Bir romanla ilgili en az önemsediğim şey yazarın roman hakkında söyledikleri, yazdıkları oluyor. Vay efendim otobiyografik miymiş, bunu yaşayan birilerini mi tanıyormuş, bunlar bence çok boş şeyler. Romanda anlatamadığı şeyleri sonradan onun hakkında konuşup anlatmaya çalışmak beyhude bir çaba bence. Eleştirmenlerin, edebiyat kuramcılarının (Berna Moran'ın Anayurt Oteli hakkında yazdıkları, Yusuf Atılgan'ın röportajlarından daha kıymetli değil mi?), okurların kitap hakkındaki değerlendirmelerini yazardan daha fazla önemsiyorum. Arada bir yazarların söyleşilerine de katılıyorum ama zaten pek az yazar romanda şunu demek istemiştim diyor konuşmasında. Vigdis Hjorth'le yapılan röportajları hiç okumadığımı, özellikle Miras'ın otobiyografik olup olmamasıyla hiç ilgilenmediğimi söylemek için bu kadar uzatmaya gerek var mıydı bilemiyorum.

Norveç (aslında Kuzey Avrupa) romanı denildiğinde aklıma hep Erlend Loe ve Dag Solstad'ın yazdıkları geliyordu (elbette günümüz edebiyatından bahsediyorum, Knut Hamsun gibi yazarları dışarıda bırakarak söylüyorum bunu). Özellikle Jon Fosse'yi okuduktan sonra Norveç edebiyatının aslında dünya edebiyatı olduğuna ikna oldum.

Vigdis Hjorth'ün iki romanını da Dilek Başak çevirmiş. Erlend Loe'nin bütün romanlarını çeviren Dilek Başak Hjorth çevirilerini de sanki Türkçe yazılmışlar gibi sunuyor bize.

<uyarı>
Yazının devamında "meğer katil uşakmış" gibi bir sürprizbozan yok ama yine de içerikle ilgili hiçbir şey duymak istemeyenler burada ayrılsalar iyi olabilir.
</uyarı>

Miras

Miras yapanı şeytanlaştırmadan, mağdurun acısının üzerine basıp yükselmeden bir çocuk tacizini anlatıyor. Konu elli yaşını geçmiş bir kadının (Bergljot) babasının ölümünün ardından çocukluğunda gördüğü cinsel tacizi anlatması olunca çocuğun yaşadığı travmanın detaylandırılması, babanın nasıl kötü biri olduğunun anlatılması veya babanın kendi çocukluğunda yaşadıklarının aktarılması yapılabilecekken yazar bunlara neredeyse hiç girmiyor bile. Bergljot başından geçenleri erişkinliğinde, hatta evlenmiş ve çocukları varken, ailesine açıyor ve babası inkar ediyor. İki kız kardeşi (ağabeyinin durumu farklı ama onu okursunuz zaten) babaları (ve başka bir adama aşık olan anneleri) ortada bir kanıt yokken (nasıl olabilir zaten böyle bir kanıt, yıllar geçmiş üzerinden) ailenin iki üyesi arasında kalıyorlar.

Miras bölüşümü konusunda aile içinde çekişmelerin, kavgaların olması benim de çocukluğumdan alışık olduğum bir konu. En uyduruk şeyler bile paylaşılamaz ölünün ardından. Annem (canım) olur da ileride biz de kardeşimle böyle kavga ederiz (küseriz) diye korktuğundan hayattayken nesi varsa bize bölüştürmüştü (sanki ben kardeşimle böyle bir şey için tartışabilirmişim gibi. O zaten dünyanın en tatlı insanıdır).

Ölen babasının ardından "babam beni biraz da olsa sevmiştir herhalde" diye düşünen Bergljot ne babasını affeder (zaten böyle bir şeyin imkanı yoktur), ne yaptıklarına bir gerekçe bulmaya çalışır. Turan Oflazoğlu'nun "Sen sen sen, Yok olabilirsin ama, Seni sevmiş olmam, Yok olabilir mi?" demesi gibi babasının artık yok olması yaşadıklarının olmamış gibi olmasına imkan vermez. Ağabeyi haricindeki aile üyelerinin söylediklerinin söylenmemiş gibi davranmalarına da dayanamaz (kim dayanabilir zaten?). Yazar bizi gözyaşlarına boğabilecekken bu kozu kullanmamış ve yine de yüreğimizi sıkıştıracak harika bir roman yazmış.

Postane Günlükleri

Roman Ellinor'un bir şeyleri hatırlamamasıyla, anlamsız bulmasıyla başlayınca aman dedim bu da demans benzeri bir durumu anlatıyor. Biraz ilerleyince kahramanın kendini eksik adresli bir mektup, içerikten yoksun bir mektup gibi hissettiğini anladım. Hayatını kazanmak için yaptığı işleri küçük şeyler olarak görüp hayatımda daha büyük şeyler olmayacak mı, bu kadarına mı mahkumum diyen Ellinor romanın ortasında ortaya çıkacak toplumun oluşumuna katılmayım, sorumluluk almalıyım diyor. Hem de bunu 2010'da Norveç'te diyor.

İnsanın kendini anlaması, kendine karşı samimi olması, kendiyle senli benli konuşması bile çok zorken başkalarını anlaması elbette çok zor bir iş. Hjorth konuyu anlatırken lafı çok dolandırıyor, araya başkalarının hikayelerini, kendi ailesiyle ve sevgilisiyle ilgili konuları alıp bağlamı bizim tamamlamamızı bekliyor. Zaten öyle olmasa, yani doğrudan anlatmak istediğini anlatabilse herhalde bir roman yazmak yerine düşündüklerini yazardı. Aslında biraz da bu yüzden yazarların eserleriyle ilgili sonradan söylediklerine herhangi birinden daha fazla önem vermiyorum. Başka türlü söyleyemediği için bu romanı yazmış olmalı yazar.

Yazarın lafı bu kadar dolandırması (romanda kahramana söylettiği ifadeyle söylersek) yazılanların düşünülmüş değil de yaşanmış gibi hissedilmesini sağlıyor.

Romanda Ellinor üzerinde çok uzun zamandır tartışılan konular hakkında da düşünüyor. Theseus'un gemisinde olduğu gibi hakiki olan, asıl olan nedir gibi sorular üzerinde kendisiyle tartışıyor ama elbette bu hacimdeki bir romandan bir özgün bir çözüm önerisi beklememek lazım. Pink Floyd'tan Syd Barrett ayrılınca grup artık Pink Floyd olma özelliğini yitirmediği, hatta Roger Waters ayrıldıktan sonra onun yerine de bir(ler)i konabildiğine göre Rick Wright'ın ölümünün ardından David Gilmour ve Nick Mason yeni bir klavyeci ile yeni bir Pink Floyd albümü çıkarırlarsa bu grup artık Pink Floyd olmaz mı sorusunu biz de zaman zaman arımızda konuşuruz (Eğer olmuyorsa Türkiye'deki son konserlerinde Camel grubunu dinlemeye gidenler kimi dinlediler?). Hatta biraz daha ileri gidip Gilmour ve Mason grubun son halinden ayrıldıklarında onlarla birlikte yıllardır çalan grup üyeleri yeni bir albüm yapsalar, konser verseler bu grup hala Pink Floyd olur mu? Bu sorulara Heraklitos gibi grup üyeleri değişmese bile her bir araya geldiklerinde zaten aynı grup olmuyorlar diyerek cevap vermek bir seçenek olsa da soruların varlığı kahramanın nasıl sıkıntılar içinde olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.

Dilerim üretken bir yazar olan Vigdis Hjorth'un diğer eserlerini de okuma imkanımız olur.

16 Aralık 2023 Cumartesi

Yönetmen Yazar Alain Robbe-Grillet

Kimin önerisiyle okuduğumu hatırlamadğım Alain Robbe-Grillet romanlarını sanki kameranın vizöründen bakarak yazmış bir yazar. Özellikle Kıskançlık bir yönetmen tarafından yazıldığı çok belli olan bir eser. Anlatıcının olayları yorumlamadan (minimum seviyede yorumlayarak diyelim) aktardığı bir tarzda eserler vermiş.

Yazarların klasik roman anlatışından sıkılmaları ve yenilikler denemek istemeleri son derece anlaşılır geliyor bana. Her şeyi bilen bir anlatıcının olması kendi başına sorunlu bir durum. Anlatan kahramanların bütün düşüncelerini nasıl biliyor, bize doğrusunu mu anlatıyor (sonuçta kurmaca bir metinden bahsediyoruz ama bazen yazarın bir kahramandan yana taraf tuttuğunu düşündüğüm çok oluyor benim) gibi sorular edebiyat okuyucusunun aklını kurcalayan şeyler.

Kıskançlık

Romanda anlatıcı kişilerin düşündüklerini bilip bize aktaran biri değil. Bir anlatıcı var evet ama sadece fotoğraflara, bazen de kısa videolara bakıp bize tasvir eden biri bu. Fotoğrafta görülmeyen şeyleri o da bilmiyor. "Belki saçının bu tarafıyla işi bittiği için hareketlerine ara verdi" diyor örneğin. O da emin değil ara vermenin nedeninden. Anlatıcının her şeye hakim olmaması okuduğumuz metne biraz mesafe katsa da metni daha inandırıcı kılmak yönünde bir çaba (70 sene önce yapılmış denemeleri yeni bir şey gibi sunmuyorum elbette, ben yeni okudum).

Romanda diyaloglar çok az, konuşmaların hepsini duymuyoruz, duyduklarımızın çoğu da tekrarlardan oluşuyor. Kıskançlık sıradışı bir roman; yazarın aynı zamanda bir sinemacı olduğu romanın her satırında fark ediliyor. Roman kameranın hareketlerinden çok fotoğraf karelerinin okuyucuya anlatılması şeklinde ilerliyor. Bazı bölümlerde (hatta romanın tamamında) romanla hiç ilgisi olmayan detaylar okuyucuya "ben ne okuyorum" dedirtecek kadar ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Tiyatro için sahnede görülen silahın zamanı gelince patlaması gerekir dendiği şeyin bu romanda karşılığı yok. Gölgeler, şekiller, izler çok kadar detaylı anlatılıyor ama öykünün geneliyle ilgileri yok. 100 sayfalık roman sürekli tekrarlarla, işe yaramayan ayrıntılarla geçiyor ama romanın baş karakteri olan A...'nın hayatı da 12 ay boyunca tekrarlayan rutinlerle geçiyor. Hayatı böyle tekrarlar içeren birinin evdeki eşyaların gölgelerine, konumlarına böyle ayrıntılı bakmaktan başka çaresi de olmuyor (pandemi döneminde evdeki halimi düşününce çok benzerlikler buldum bu anlatım tarzıyla).

Romanda takip edilecek bir olay yok. Bir duygu durumu ona uygun bir şekille anlatılmış. Romanın adı Kıskançlık olarak yazılmasa okuduktan sonra çok az kişi bu ismi verebilirdi bence.

Silgiler

Yazarın ilk romanı olan Silgiler'i ben Fol Yayınlarından okudum ve bana son okuması iyi yapılmamış gibi geldi. Bir çok yerde rı'lar n olarak, nı'lar m olarak basılmış. Kitabın YKY'dan da bir baskısı yapılmış, her iki kitap da Alp Tümertekin'in çevirisi. YKY daha özenli bir baskı yapmıştır, tercih fırsatınız olursa ona şans verin derim.

Silgiler klasik anlamıyla bir polisiye değil. Evet bir cinayet var (olup olmadığı şüpheli olsa da), olayı soruşturan polisler var, tanıklar var (çoğunun aklı başında değil ama varlar) ama sonuçta Sherlock'taki gibi bulmaca çözen birileri yok (bir bulmaca var ama nasıl çözüleceği belli değil). Robbe-Grillet her sahneyi bir yönetmenin film çekimi öncesi hazırladığı taslaklar gibi anlatıyor. Kronoloji, kimden bahsettiği gibi gibi konular yazarın özellikle açıkça anlatmadığı şeyler. Aynı sahneyi farklı muhtemel senaryolarla tekrar tekrar okumak romanı sıkıcı hale getirmemiş, aksine romanda bazı şeyler anlaşılmadan kalıyor ama zaten hayat da öyle değil mi? Benim hayatta tamamını anladığım o kadar az şey oluyor ki romana laf etmeye genelde yüzüm olmuyor.

70 yıl önce Yeni Roman diye adlandırılmış bu yazım şekli ama günümüz okuyucusuna yeni gelir mi emin değilim. Yeni olsun olmasın benim beğenerek okuduğum bir roman oldu Silgiler.

Ölümsüz Kadın

Romanların sinemaya aktarılmasını sıkça görüyoruz (ve beğenmiyoruz) ama ilk defa bir sinema filminin sahne sahne anlatıldığı ve filmden görsellerle zenginleştirildiği bir roman (sineroman deniyormuş bu türe) okudum. Önsözü okumadığım için önce film çekilmeden yapılan hazırlığı okuduğumu düşündüm (görseller sonra eklendi sanmıştım) ve böyle büyük bir hazırlık (libretto gibi) yapıldıktan sonra başka bir yönetmen de çekebilirmiş gibi geldi filmi.

Robbe-Grillet Kıskançlık romanındaki gibi her şeyi ayrıntılarıyla tarif ediyor bu sineromanında da. Filmde görülmeyen bir şeyi anlatmıyor, yorumlamıyor. Film 1963'te İstanbulda geçiyor ve internetten bulup izlemek imkanı var. İnsanlık dünyanın dışına çıkmamışken, daha aya gidilmemişken elbette İstanbul bugünkünden çok başka bir halde. Kitabı okumasanız bile filmi izlemekten keyif alacağınızı tahmin ediyorum. Sunuş yazısında geçmiş İstanbul için yazdığı gibi: "Giden dönmez ama gönlünüzde yaşatabilirsiniz".

14 Aralık 2023 Perşembe

Kedi Gezegeni - Lao She

Peter Sloterdijk yazma eylemi için "Göndericilerin, gönderilerinin gerçek alıcılarının kim olacağını önceden kestirememeleri, yazılı kültürün oyun kurallarındandır" diyor. Yaşadığımız coğrafyadan ve kültürden çok uzakta, onlarca hatta daha fazla yıl önce yazılmış eserleri kendimize çok yakın bulmamız yine onun ifadesiyle "Kitap ve mektup yazanlar ile onların mektuplarını alanların varsayımsal dostluğunun" bir kanıtı olsa gerek.

Kedi Gezegeni Çin'in önemli yazarlarından Lao She tarafından 1933'te yazılmış. Roman'ın ilk sayfasında Çinli kahramanın bir uzay gemisiyle Mars'a gittiğini ve gemisinin parçalanması sonrası orada Kedi İnsanlarla karşılaştığını öğreniyoruz. Ne orada nasıl hayatta kalabildiğine şaşırıyor ne de Kedi İnsan diye bir şeyin varlığına. Mars'ta başka uygarlıkların da mevcut olduğunu öğrenmiş olmasına rağmen kahraman dünyaya nasıl döneceği hakkında bir kaygıya da sahip değil. Kafka romanlarındaki gibi çok saçma bir şey oluyor ve biz de durumun saçmalığına değil de olayların nasıl ilerlediğine odaklanıyoruz (Kafka romanlarındaki gibi dediğimde sanki yaşadığımız hayatta böyle yapmıyoruz demiş gibi oluyorum farkındayım. Aslında başımıza o kadar garip şeyler bir anda gelmiyor, yoksa biz de çoğunlukla ne olayların altındaki mantığı aramaya çalışıyoruz ne de duruma itiraz ediyoruz aslında).

Kedi Ülkesindekiler için "Eğer zaman öldürmek bir iş olsaydı Kedi İnsanlarının işlerini çok iyi yaptıkları söylenebilirdi" diyor kahraman. Kedi İnsanları bildiğimiz anlamda bir iş yapmadıkları gibi toplumsal düzenleri de bizimkinden çok farklı (belki de çok benzer). Konu insanlar arasında geçmediğinden bir distopya sayılabilir mi bilemiyorum ama romanın çıktığı dönemde ülkesinde çok tepki çektiğini tahmin etmek zor değil.

Kedi Ülkesi ülkenin eğitim seviyesini yükseltmek için her yere okullar açıyor. Sonra bütün okulları üniversite yapıyor. Hatta hepsini en iyi üniversite sayıyor. Bu kadarını yapınca bir adım daha ileri gidip ilkokula başladıkları gün öğrencilere üniversite diplomalarını veriyor. Böylece hiçbir işe yaramayan diplomalarıyla bütün ülke insanı üniversiteden birincilikle mezun oluveriyor.

Kahraman kimse ekip biçmezken, çalışmazken, üretmezken Kedi Ülkesinin imparator'un parayı nereden bulduğunu sorduğunda "Tarihi eserleri satar, toprak satar, siz yabancılar bizim ulusal hazinelerimizi ve topraklarımızı satın almaya bayılıyorsunuz o yüzden para konusunda kaygımız yok." cevabını alır. İmparator hazretlerinin maddi sıkıntısı yoktur ama halk genel olarak perişandır. Ülkenin aydınları yurtdışından yabancı kelimeler öğrenir ama anlamını bilmeden kullanırlar bu kelimeleri. Zaten kendi ülkelerinde aldıkları eğitimin kalitesini düşününce dışarıda kültürlerinin artmamasına şaşmak da mümkün olmaz. Kedi Ülkesi komşu ülkelerden çok etkilenmekte ama bir adım ileri gitmek şöyle dursun, olduğu seviyede bile kalamamaktadır. "Bizim özelliğimiz taklit etmeye çalıştıkça daha da kötüye gitmektir."

Kedi Ülkesinde vicdanım hayatımdan daha önemlidir diyen çok küçük bir grup var ama onlar da bir araya gelip mücadele edemiyorlar. Bir düşman işgalinde ilk kaçanın imparator hazretleri olduğu Kediler Ülkesinde yaşamadığımız için şükretmemek mümkün değil.

4 Aralık 2023 Pazartesi

Sakar - Alexandre Seurat

Aile içi şiddet konusunda çocuğun, öğretmenlerin, sosyal hizmet görevlilerinin çaresizliğini vurucu bir şekilde anlatan bir roman Sakar. Hiçbir şiddet sahnesi içermemesine rağmen kendi çocukluğunda benzer şeyler yaşamış biri için okuması kolay bir kitap olmayabilir çünkü çocukluğum "beş kardeş çok acıtmaz mı?" karikatüründeki gibi geçti ama benim bile bağırasım geldi incecik romanı okurken. Nesrin Demiryontan hiç aksamayan bir Türkçeyle çevirmiş romanı.

Romanları okurken aklımda hep bu metni nasıl okuyoruz sorusu oluyor. Tamam kurmaca ama yazar yazılanlara nasıl inanmamızı bekliyor? Klasik romanda her şeyi bilen, kahramanların aklını okuyan bir anlatıcı var, buna ikna olmak kolay. Bazen mektuplar, günlükler bulundu, onları okuyorsunuz diye başlangıçta bir not oluyor, buna da eyvallah. Metin zaten bir kahramanın (bazen birden çok kahramanın) ağzından konuşunca yine yazılanlara ikna olmak zor değil benim için.

Sakar'da yazar sanki Diana'nın ölümünden sonra savcı bir soruşturma yapmış ve ifadelerini zamanlayarak bir araya getirip bize sunmuş gibi başlıyor (gibi diyorum çünkü roman böyle bir şeyden (yani soruşturmadan) bahsetmiyor). Bölümlerin başında kimin konuştuğu yazıyor (Teyze, Okul Doktoru, Üçüncü Müdire gibi) ve biz onun anlattığı kadarını öğreniyoruz. Her konuşma geçmiş zamandan bahsediyor ama o geçmiş zaman bugünden (romanın şimdiki zamanından) bakılan zaman değil. Konuşmanın (neden ifade diyemediğime birazdan geleceğiz) yapıldığı zaman bugünden önce ama bahsi geçen zamandan sonra. 79. ve 81. sayfada Diana'nın birer cümle konuştuğu iki bölüm (belki alt bölüm demek daha doğru olur) olmasa bir ifadeler bütünü okuduğumuza ikna olmakta bence bir sorun olmayacaktı ama o iki bölüm var. Yazar Diana'nın konuşmalarını bir yukarıdaki bölümde Jandarmaların duyduklarını anlatıyormuş gibi bize aktarsa hiç böyle bir kafa karışıklığı olmayacakken Diana'nın sesini duymak (çaresiz yavrucağın sesini duyar gibi oluyor insan gerçekten) böyle bir kurguya imkan vermiyor.

Diana'ya ait bölüme gelene kadar ben romanın baş kahramanı hariç herkesin onun hakkındaki hatıralarını, düşüncelerini anlattığı ama onun hiç konuşmadığı (olmadığı) bir roman okuduğumu düşünmüştüm. Ahmet Hamdi Aydaki Kadın romanında "Bereket versin o gece Selim yoktu. O gece... O gece Selim’in yokluğu vardı" diyor ya ben de "Roman Diana hakkında ama o yok, onun yokluğu var" diye düşünmüş ve çok beğenmiştim (sonunda yine beğendim). Eğer romanlarda böyle şeyleri dert etmiyorsanız eminim çok beğenirsiniz Sakar'ı.

23 Kasım 2023 Perşembe

"Hayatımı yazsam roman olur": Annie Ernaux

Türkçedeki yedi romanında da kendi hayatından bölümleri anlatan bir yazarın diğerlerinin arasından sıyrılıp bu kadar tanınması ve ödüller kazanmasının esbab-ı mucibesi anlattığı hatıralar değil onları anlatış şekli olsa gerek. Romanlarında neredeyse hiç sonu merak edilecek bir şey yok Ernaux'un. Yaşadığı dönemi düşününce ondan çok daha kötü (en azından merak edilecek) tecrübeler yaşamış milyonlar vardır mutlaka (insanların acılarını yarıştırmak mümkün olmasa da romanlarını okuduğunuzda hak vereceksiniz diye tahmin ediyorum). Eminim benimki gibi inişsiz çıkışsız bir hayatı bile (son sekiz yılı, biraz daha yakında hayatın pazar günü gibi geçirdiğim geçen yılı saymazsak elbette) Ernaux anlatsa benzer şekilde bir edebi keyifle okunabilirdi (tabi onun anlatım şekliyle yazabilmesi için benimle aynı hayatı yaşaması, yani ben olması gerekirdi ki ben yazamadığıma göre o da yazamamış olurdu [bir kere kendini düzeltme artık]).

Ernaux oldukça üretken bir yazar ve Türkçeye çevrilmemiş çok kitabı var. Umarım Nobel aldıktan sonra diğer kitaplarını da Türkçe okuyabiliriz. Bir kadın ve Yalın Tutku romanlarını Yaşar Avunç, diğer beş romanı Siren İdemen okuduğunda çevirmenin hangisi olduğu anlaşılmayacak şekilde çevirmişler. Yazarın iki kitabının başka yayınevlerinden baskıları da yapılmış. Can Yayınları Babamın Yeri'ni Bir Adam, İletişim Yayınları Olay'ı Kürtaj adıyla basmış daha önce. İlkini bilmeden almıştım ama iyi ki Olay'ın arka kapağını okudum da Sinem taa Almanyalardan getirecekken gerek kalmadığını fark edebildim.

Aşağıda çevrilmiş kitapları hakkında yazarken mümkün olduğunca okuma keyfini kaçıracak bir şeyi söylememeye çalıştım. Zaten yukarıda da söylediğim gibi romanlarda sonunda ne olacak diye bir bekleyiş de yok. Yine de kitapların arka kapağını bile okumak istemeyenler için uygun olmayabilirler. Sadece Olay romanı hakkında bir şey yazmadım. Erkekler her konuyu bilip hakkında fikir beyan etmesin dedim.

Boş Dolaplar 

Bundan sonra okuyacağımız Babamın Yeri, Bir Kadın ve Olay Boş dolapların içinden çıkacak. Babasının ölümünün ardından Babamın Yeri, annesinin ölümünün ardından Bir Kadın ve bu romanın başladığı ve bittiği konuyu anlattığı Olay'da yazarın Boş Dolaplar'da bahsettiği durumları daha ayrıntılı okuyacağız (Breaking Bad'in içinden Better Call Saul'un çıkması gibi). Ernaux yetiştiği ortamı, eğitim hayatını ve onu Olay'a kadar getiren süreçleri çarpıcı bir dille anlatıyor. Çocuk ve genç kızlık aklıyla hissettiği duyguları eğip bükmeden, gerekçelendirmeye çalışmadan dümdüz anlatması romanın etkisini çok arttırıyor.

Annem memurdu ve beni okutmak için hep fedakarca yaşadı, ben de sonuçta bir devlet memuru oldum, Ernaux'un bahsettiği gibi bir sınıf atlamadım. Onun çocukluğunda ailesinden memnun olmaması (nefret etmesi demek çoğu durumda daha doğru olur aslında) gibi bir durumu da hatırlamıyorum. Hatta annem çalışıyor diye gurur duyuyordum onunla. Romanı beğenmek için yazarla veya kahramanla (burada ikisi aynı kişi gibi görünüyor ama bu mümkün olabilir mi bilemiyorum) empati kurmak gerekmediğinden çok severek okuduğum bir roman olduğunu söylemeliyim.

Babamın Yeri

Yazarın babasının ölümünün ardından ailesinin hikayesini sanki fotoğraflara bakarak anlatıyormuş gibi yazdığı etkileyici bir roman Babamın Yeri. Anlatıcı sadece kendi gördüğü yaşadığı şeyleri değil, babasının çocukluğu gibi, görme imkanı olmayan olayları da anıların şiirselliğine, eğlenceli alaycılığa yer vermeden, dümdüz bir yazıyla anlatıyor. Anıların (fotoğrafların) kesikli yapısı anlatımda da karşılığını buluyor. Kitabı okumadan sadece sayfalarına hızlıca bakan biri bile akıp giden bir metinle karşı karşıya olmadığımızı kolaylıkla anlayabilir (burada zor okunan bir roman olduğunu söylemek istemiyorum). Metnin bu yapısına rağmen bahsi geçen insanlar çok hakiki (ben de kendisinden daha iyi olacağım umuduyla bana bakan bir anneyle büyüdüğüm için bana öyle gelmiş olabilir).

Elbette bir ölümün ardından yazıldığı için biraz hüzün içeriyor ama sonuçta hepimizin öleceğini bir sır değil. Bahsi geçen ölüm trajik bir ölüm değil (her ölüm erken ölümdür biliyorum). Yine de insanın ailesiyle bu kadar uzun yıllar hatıralarının olmasını bir şans olarak görmek gerekir gibi geliyor bana.

Bu kitaba başlamadan önce Kafka'nın Babaya Mektup'u ve Oğuz Atay'ın Babama Mektup öyküsünü yeniden okuyayım diye planlamıştım ama onlar (özellikle Kafka'nınki) okuması kolay metinler değil (Atay'ı o kadar seviyorum ki zaten ara ara Korkuyu Beklerken'i baştan sona okuyorum diye yeniden okumadım). Belki erkeklerin babalarına yazdıklarıyla (kağıda dökmese bile her erkeğin babasına yazdığı mektubu/mektupları vardır herhalde) kadınlarınki arasında böyle farklar oluyordur.

Bir Kadın

Ernaux Babamım Yeri'nden üç yıl sonra bu sefer annesinin ölümünün ardından o kadar da dümdüz yazamamış. Babasından bahsederken annesini tanımış olmamıza rağmen sadece annesinin hayatını okurken Ernaux'un babasının değil annesinin kızı olduğunu görüyoruz. Babamla eğlenirdim, annemle sohbet ederdim diye tarif ediyor bu durumu Ernaux.

Annesinin ölümünden sonraki hafta her yerde ağladım dediği hali ben de yaşadığım için roman bana o zamanlarımı hatırlattı (annemin ölümü pazar. aynı gece çanakkale uçağı. sabah dönemin son haftasının dersleri. Gökçe: hocam üzgün görünüyorsunuz. o haftadan sonra ilgili ilgisiz her yerde ağladım).

İncecik ama bana çok dokunan bir metin oldu Bir Kadın.

Yalın Tutku

Ernaux'un hayatında ölecek kimsesi kalmadığından (iki oğlu da hayatta) bu sefer yaşadığı tutkulu aşkı anlatıyor. Tutkumu açıklamak değil -bu, onu bir hata ya da gerekçelendirilmesi gereken bir kargaşa olarak kabul etmek anlamına gelir- sadece sergilemek istiyorum diyor Ernaux. Yazılanın ne kadarının otobiyografik ne kadarının kurgu (hoş kurgu olmayan bir şey yazılamaz bence ya neyse) olduğuna takılmadan okunduğunda yukarıdaki romanlarınkine çok benzer bir anlatım diliyle okunan güzel bir roman okuyucuyu bekliyor. 

İlk okuduğum zaman (Nobel alışından hemen sonra) yazarın bahsettiği tutku bana oldukça hastalıklı gelmişti. "Kimi zaman, kendi kendime, belki bütün gününü bir saniye bile beni düşünmeden geçiriyor diyordum. Kalktığını, kahvesini içtiğini, konuştuğunu, güldüğünü gözümün önüne getiriyordum, sanki ben yokmuşum gibi" diye yazan roman kahramanı (yani Ernaux) bu okuyuşumda bana yaşadığı bu yoğun duygu yüzünden az insanın sahip olabildiği bir şansı yakalamış gibi geliyor. Roman çok alıntılanan şu paragrafla bitiyor:

"Çocukken benim için lüks, kürk mantolar, uzun elbiseler ve deniz kıyısındaki villalardı. Daha sonra, bunun entelektüel bir yaşam sürmek olduğuna inandım. Şimdi bana öyle geliyor ki lüks aynı zamanda, bir erkeğe ya da bir kadına olan tutkuyu yaşayabilmektir."

Olay

Çarpıcı bir roman.

Seneler 

Her yerde en çok övülen kitabı olmasına rağmen ancak ikinci denememde bitirebildim Seneler'i. 1940-2000 yılları arasını oldukça kesikli bölümlerle anlatan kitaptan bir roman keyfi almak benim için mümkün olmadı. Çok uzun süreli bir panaroma gibi okumak mümkün ama ben Türkçeye çevrilmiş diğer kitaplarını daha çok beğendim.

Kızın Hikayesi

Yazarın 2016'da yazdığı ve yeni çevrilen romanında 1958'de yaşadıkları anlatılıyor. Bu romanda yazarın şimdiki halini konuşturduğu anlatıcı kendisinin 18 yaşına girdiği günlerde yaşadıklarını aktarıyor ve değerlendiriyor. Bunu yaparken o yıllara ait hatırlamadığı düşünceleri ve olayları da romanın bütünlüğü için hatırlıyormuş gibi yapmaması klasik anı kitaplarından farklı bir yere koyuyor elimizdeki kitabı. Anlatıcı hem kendi şimdiki zamanını ve hem de kendi gençliğindeki daha evvelki bir şimdiki zamanı bazen ayrı ayrı, bazen karşılıklı duruyorlarmış gibi iç içe anlatıyor. Bir zamanlar olduğu kızı söküp parçalarına ayırmaya çalışması içerik olarak da şekil olarak da bundan önceki romanlarıyla aynı dili konuşuyor.

Başka yazarlardan da benzer açık sözlülükte, bu kadar cesur (hatta bazen daha da cesur) hatıralar okumuş olmamıza rağmen (Olay da benzer şekilde olabildiğince açık yazılmış bir roman örneğin) Ernaux'un anlatmanın (romanlaştırmanın) şehvetine kapılmıyor burada.

21 Kasım 2023 Salı

William Gaddis

En az şey okuduğum edebiyat türlerinden biri post-modern edebiyattır herhalde. Bir okuma grubuyla Agape'ye Ağıt'ı okuyunca yazarın çevrilmiş diğer kitabı olan Amerikan Gotiği'ni de okudum ve yine post-modern olan kısmı nedir anlamadım doğrusu. Gaddis sadece beş roman yazmış ve ülkesinin edebiyatı üzerinde etkisi büyük olmuş bir yazar diye bahsediliyor ama yazarın kimliği yazdıklarından bağımsız değerlendirilmesi gereken bir şey bence. Amerikanın savaş sonrası en önemli yazarlarından biri sayılan Gaddis'in en önemli, neredeyse 1000 sayfalık, eseri olan The Recognitions Türkçeye çevrilmemiş maalesef.

Agape'ye Ağıt başka bir romanla karşılaştırılamayacak bir metin olsa da Amerikan Gotiği sıradan (benim gibi) roman okurunu tatmin edecek bir eser bence.

Agape'ye Ağıt

Atay'da olduğu gibi bazen eserin bir parçası değilse normalde önsözleri okumam. Hele yazar tarafından yazılmamışlarsa. Agape'ya Ağıt hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kitap olduğundan bu sefer önsöze bakayım dedim ve çok isabetli bir karar verdiğimi anladım. Sven Birkerts tarafından yazılan önsözde elimizdeki kitabın (kelimenin "düz" herhangi bir anlamıyla roman olmayan bu kitabın) Thomas Bernhard'ın Beton romanınıyla iç içe geçmiş olduğu yazdığından önce onu okudum. Eğer böyle yapmayıp elinizdeki kitaptaki bazı yerleri anlamadığınızı düşünürseniz dert etmeyin, önce Beton'u okusaydınız yine çoğunu anlamamış olacaktınız.

Her iki kitap da penceresiz tuğla duvar örgüsüyle yazılmış. Yüz sayfalık tek bir paragraftan oluşuyor Agape'ye Ağıt. Yazarın ölmek üzere olan bir kanser hastasının ağzından (kendi ağzından) konuştuğu, bildiğimiz cümle kurallarını çok zorlayan bir metin Agape'ye Ağıt. Çevirmen Zeynep Alpar çok zor bir işin üstesinden gelmiş. Tahmin ederim bir daha çevirse ortaya başka bir metin de çıkabilirmiş. Kitabın sonundaki 110 not var ama daha fazlasına gönlü elvermemiş olmalı çünkü metin neredeyse tamamen başka metinlere göndermelerle dolu. Bu kadar az ömrü kalmış bir yazarın bu notları kendisinin hazırlamamış olması çok anlaşılabilir bir durum. Önsözde yazdığı gibi tanıdık bir ses değil edebi bir şifre okumak isteyenlerin ilgilenebileceği bir metin. Bendeki kitap 2014'de tek baskı yapmış ve anladığım kadarıyla pek satmamış.

Amerikan Gotiği

1985'te yazılan Amerikan Gotiği tek mekanda geçen filmler gibi sadece bir evin içini gördüğümüz ve sadece orada konuşulanları duyduğumuz bir roman. Romanın baş kişileri Elizabeth ve eşi Paul'ün birbiriyle konuşmaları haricinde eve gelen Elizabeth'in kardeşi ve oturdukların evin sahibi haricinde kimsenin (eve gelen temizlikçiyi saymazsak) ne dediğini duymuyoruz. Telefonla dış dünyayla haberleştiklerinde karşı tarafın konuşmalarını bilmiyor olmamıza rağmen yazar diyalogları çok başarılı yazdığından bir eksiklik varmış gibi de gelmiyor. Elizabeth hariç diğerleri sözüne güvenilir insanlar olmadığından aklımızdan kurguyu tamamlarken hep bir tereddüt yaşıyoruz. Romanın başlarında Elizabeth'in gerçek dışı bir hayat yaşadığı izlenimini edinirken zamanla onun kendisinde astım varken bağırsak hastalıkları uzmanına görünen saf biri olduğunu anlıyoruz. 

Kurgunun ve konuşmaların kendisi o kadar başarılı ki sömürge faailitleri, istihbarat örgütleri, misyonerlik çalışmaları gibi konulardan bahsetmese bile keyifle okunur bir roman olurmuş Amerikan Gotiği.

Çevirmen Şefika Kamcez hem akıcı bir Türkçeyle söylemiş hem de okuyucuyu boğmayacak kadar dipnotlarla metnin anlaşılmasını kolaylaştırmış.

19 Kasım 2023 Pazar

Kısa Bir Cehennem Ziyareti - Steven L. Peck

Gerçekleri dünyamızdan farklı zaman ve mekanları anlatan bilim kurgu ve fantastik edebiyatın harika bir örneği Kısa Bir Cehennem Ziyareti. Theodore Sturgeon'dan aktarılan “İyi bilim kurgu, iyi edebiyattır” sözünü doğrular nitelikte, Agustina Bazterrica'nın Leziz Kadavralar romanı kadar etkileyici bence. Yosun Erdemli'nin akıcı bir dille çevirdiği yazarın Türkçedeki tek kitabını Çınar Yayınları tek baskıyla bırakmış maalesef.

<uyarı>
Yazının devamında "meğer katil uşakmış" gibi bir sürprizbozan yok ama yine de içerikle ilgili hiçbir şey duymak istemeyenler burada ayrılsalar iyi olabilir. KBCZ bir macera romanı değil ama ben yine de uyarmış olayım.
</uyarı>

Romanın inançlı bir Hıristiyan olan kahramanı, Soren Johansson, öldükten sonra cehenneme gider. Yaşamında dinin gerektirdiği bütün görevleri yerine getirmiştir ama gerçek dinin Zerdüştlük olduğunu öğrenir (biraz geç olmuştur evet). Ahûra Mazda'nın cehennemi (herkes için tek bir cehennem olduğu da belli değildir ama kahramanımızın gittiği cehennem) çok katlı (ama gerçekten çok katlı) bir kütüphane gibidir. Binanın sağdan sola uzun (ama gerçekten uzun) koridorlarında tavana kadar kitaplar ve katların arasında da bir derin boşluk vardır. Cehennemdekilerin görevleri kendi hayatlarını anlatan kitabı bulmaktır. Bu kitabı bulan cehennemden çıkış biletini de bulmuş olacaktır ama görevi zorlaştıran şey (eğer imkansız değilse) kitapların tamamen rastgele karakterlerle dolu olmasıdır. Yani tamamen a'lardan ve noktalardan oluşan kitaplar da vardır ve rastgele dizilmişlerdir raflara. Bunun bizim evrenimiz için gerçekleştirilemez bir şey olduğu açıktır (ya da hepimiz belki okuduğumuz kitaplarda o kitabı arıyoruzdur) ama burası cehennemdir işte.

Cehennemde ziyaretçilerin barınma, temizlik ve beslenme ihtiyaçları giderilmektedir (bunların cehennemde bile birer ihtiyaç olması...). Her gece otomatik olarak uyuyup, sabah yenilenmiş olarak uyanırlar. Kendini kalıcı olarak öldürmek de mümkün değildir, bunu yapan yine ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi uyanır.

Soren'in ölmeden önceki eşi de yer yöne ışık yıllarınca uzanan bu cehennemin içindedir ama kısa zamanda (ileride zaman ölçüsü milyar yıllar olacaktır) ona ulaşamayacağını anlar. Küçük de olsa bir grup insanın olması cehennemi katlanılır kılan bir etken olur herhalde, bu büyük yerde konuşacak kimsenin olmaması ayrı bir eziyet olabilirmiş ama Ahûra Mazda o kadar da insafsız davranmamış. Bir grup insanın kontrol mekanizması olmadan bir arada olması durumunda Sineklerin Tanrısı ve Körlük'de olduğu gibi birilerinin gücü eline geçirmesi ve diğerlerine üstünlük kurması kurmacanın bile kaçamadığı bir gerçeklik sanırım. KBCZ'de de böyle olur ve Soren'in tek gerçek aşkı Rachel katlar arasındaki sonsuz boşluğa atlar, Soren atlayamadan yakalanır. Boşluk o kadar derindir ki ölmediğini bildiği Rachel'e asla bir daha ulaşamaz.

Sartre'ın meşhur "cehennem başkalarıdır" sözünü bozarak söylersek belki de "cehennem ötekinin olmayışıdır".

Kjersti Skomsvold

Türkçeye iki romanı çevrilmiş 43 yaşında, Norveçli bir kadın yazar Kjersti Skomsvold. Çevirmen Deniz Canefe'nin aslında olabildiğince yakın çevirdiğine güvendiğimizden Skomsvold'un roman dili hakkında da konuşabiliriz diye düşünüyorum. Sven Birkerts "Bir yazarı eserinden ayırmak her koşulda zordur" diyor ama Annie Ernaux gibi uç örnekler haricinde yazarın hayatını bilmenin okuduklarımıza etkisinin olmaması gerekir aslında (33 isimli romanında yazar kahramanına "insan 'aslında' sözcüğünü kullandığında söylediğinin gerçek olmadığı anlamına gelir bu" dedirtiyor). İki romanda da kadın kahramanların aklından geçenleri okuyoruz, hele Hızlandıkça Azalıyorum'daki metnin elimize nasıl ulaştığını açıklamak da mümkün değil (aslında gerekli de değil).

İskandinav dillerinden çokça çevirisini okuduğum Deniz Canefe meğer 56 doğumlu, Hacettepe mezunu bir hekimmiş. Skomsvold'un iki romanını da yazarın Türkçe basımlarına gıpta edeceği şekilde çevirmiş.

Hızlandıkça Azalıyorum

Ölmekten de yaşamaktan da eşit derecede korkan yaşlı Mathea'nın neredeyse hiç yaşamadığı hayatının romanı Hızlandıkça Azalıyorum. Mathea hem fark edilmek, önemsenmek istiyor (sanki bunu istemeyen varmış gibi yazıyorum ya neyse) hem de evinden hiç çıkmamak. Harika bir espri anlayışı var; "Epsilon'a kendimin tanıdığım en komik insan olduğumu söylüyorum. 'Tamam da sen benden başka kimseyi doğru dürüst tanımıyorsun ki" diyor Epsilon. 'Yine de...' diyorum" bölümü bana kardeşimi hatırlattı (elbette sen bambaşkasın canım). Mathea çok az şey yaptığı, anlamlı hiçbir şey yapmadığı hayat yaşıyor ki parmak uçlarının kanamasını bile hayatta olduğunun bir belirtisi sayıyor. Kendiyle de, hayatıyla da ne yapacağı hakkında fikri yok. Uzun ömrün sonunda (sonun ne zaman olduğunu bilemesek de) insanın aklının biraz bulanık olması normalse de onun durumu bambaşka.

Skomsvold'un anlatımı tam da Mathea'nın duygu durumuna uygun. Bazen tek kelimelik kısa cümleler. Dışarıdan fark edilmesi mümkün olmayan afacan çocuk düşünceleri. Mathea'nın zihninde olmasını bekleyeceğimiz gibi anlatıda atlamalar. Romanı Mathea'nın dilinden okuduğumuz için onun kafasının kocasıyla ve alt komşuyla karışık olması bizi de şüphede bırakıyor ama zaten oralarda olanlar çok da önemli değil.

Hayatın ilanihaye süreceğini düşünerek (böyle olmadığını bilse de) yaşayan okurun giremediği bir zihnin içinden konuşarak çok güzel bir roman yazmış Skomsvold.

33

Bu romanda da 33 yaşındaki matematik öğretmeni K.'nın zihnindeyiz. K. intihar eden sevgilisi Ferdinand ve yeni sevgilisi Samuel ve evdeki albatros ve okuldaki öğrencileri arasında gidip geliyor. Ölen sevgilisiyle konuşması gerçekliği bozduğundan gerçekten ameliyat olup olmadığınından veya evdeki albatrostan emin olamıyoruz ama K.'nın dediği gibi 'bir roman, "konu"sundan daha fazlasıdır her zaman, anlattığı olaydan daha büyüktür'.

K.'nın ölse de kendinden ayıramadığı siyam ikizi gibi olan Ferdinand ve kendisini hüzünlendirecek kadar hoşlandığı yeni sevgilisi Samuel hakkında düşündüklerini, yaşadıklarını ortada gerçek bir olay olmadan, anlatılanlara da çok şüpheyle yaklaşarak okuyoruz ama sonunda K. ile Samuel'in birbirinin ellerinde birer serçe gibi oturmalarını dileyerek bitiriyoruz romanı. Hızlandıkça Azalıyorum kadar olmasa da severek okudum 33'ü.

17 Kasım 2023 Cuma

Bir büyük İspanyol yazar: Camilo José Cela

Kimi yazarları ya siyasi fikrinden, ya hayattaki duruşlarını sevmediğimden kitaplarını da okumuyorum (Soljenitsin gibi Nobel benzeri büyük ödül almış olanları okusam dahi mesafeli yaklaşıyorum) [okumuyorsun işte daha mesafeli nasıl olunabilir?]. Cela da benim için öyle biriydi. Okunacak o kadar çok yazar ve daha da çok kitap var ki birilerini böyle elemek bana normal geliyor. Zaten bilinçli bir eleme yapmasak bile yazılmış eserlerin çok küçük bir kısmını okuyabilmiş oluyoruz (insan yaptığı her şeyi sonradan rasyonelleştirebiliyor görüyoruz). Bir arkadaşın ısrarıyla Türkçedeki dört kitabını okudum ve beğendim Cela'yı. Yine de kendilerini sevmediğim için kitaplarını okumadığım diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünmüyorum (akıllanmadığım da ortada sanırım).

Bu konudaki en büyük pişmanlığım "Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ Sevgiler bekliyor sürekli senden" diyen Metin Altıok da dahil yeni şairlerimizi çok geç okumamdır. Metin Altıok'a bile yeni dediğimden zamanında hangi şairleri okuduğum anlaşılmıştır sanıyorum.

Cela'nın Türkçede dört kitabı basılmış ama pek satmamış anladığım kadarıyla. Bunun nedeninin yazarın insan olarak sevilmemesi veya romanların özgünlüğü olmadığını düşünüyorum çünkü kimlerin romanları kaçıncı baskılarını yapmış aklım almıyor bazen. Cela romanlarında anlatım tarzı olarak hep yenilikler denemiş bir yazar (demek Cela öveceğim günler de gelecekti). Yazdıklarını kendi dilinde okuyabilmek için İspanyolca biliyor olmayı isterdim (bu nasıl olabilirdi onu da bilemiyorum. Sorsalar İngilizce biliyorum ama İngilizce bir metinden edebi bir keyif alabildiğimi söyleyemem).

Cela kendi yazdıklarının (aslında hiçbir edebi metnin) başka dillere çevrilemeyeceğini düşünen bir yazar (bir çevirmenin twitter'da "parasını versinler her şeyi çeviririz" yazdığı aklıma geliyor böyle itirazları okuduğumda). Bunu Pascual Duarte ve Ailesi'nin Türkçe basımına yazdığı önsözde [artık önsöz de okuyoruz bakıyorum] şöyle temellendiriyor: "İspanyolca silla (sandalye) sözcüğünü Fransızlar chaise, İngilizler chair diye çevirir; oysa iyice düşünülürse, silla, chaise ve chair üç ayrı dilde adlandırılmış aynı şey, aynı eşya değil, her biri tam olması gerektiği gibi nitelendirilmiş üç ayrı şeydir." "Kültürlerin ortak bir görüntüsü ve değiş tokuş edilebilen bir aracı yoktur, ama bu kesin yargının sorumlusu biz yazarlar değiliz." Bence üç romanın da Türkçesi güzel ama özgün metinlere ne kadar yakınlar, bunu bilmek mümkün değil benim için.

Pascual Duarte ve Ailesi

Romanın kahramanı aynı yıl yayınlanan Camus'nun Yabancı'sı gibi kendi yaptıklarını kayıtsız bir şekilde izliyor. Feleğin sillesini yemiş derbeder bir adamın derbeder yaşamının derbederce akıp gittiği bir metin Pascual Duarte ve Ailesi. Cela'nın bu metni neden çevrilemez diye düşündüğünü Arif Alev Güçlü'nün Türkçesini okuyunca kolayca anlıyor insan. Hemen her satır deyimlerle, benzetmelerle bezeli. Alev hoca romanı çok zengin bir dille aktarmış okuyucuya.

Pascual yaptığı ve yapmak üzere olduğu şeyleri "Olay aslında çok önemsizdi, yaşamımızı en çok etkileyen olayların her zaman olduğu kadar önemsizdi" diye tarif etse de okuyucunun kanını dondurur bunlar çoğunlukla. Bu kadar acayip şeyler yapmış (sürprizbozan olmasın diye ayrıntıları vermiyorum) birinin yazdıklarının doğru olduğuna inanmamızı sağlayan şey onun olaylara kayıtsızlığı olsa gerek.  İnfazını bekleyen bir mahkumun notları olarak okuyucuya sunulan roman yazarın ilk romanı ve daha sonra başka anlatım şekillerinin bizi beklediğinin sinyallerini veriyor.

Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor 

"Ege Denizi'nin fırtınayla kabaran sularında kahramanca ölen, kişniş yaprağı gibi narin, sevgili oğlu Elian'nın anısına yazdığı" metinlerden oluşuyor roman. Bayan Caldwell ne oğluyla ilgili anılarını yazıyor sadece, ne de günlük yaşamını ona anlatıyor. Bazen çorbayla ilgili kısacık bir not görüyoruz, bazen kaktüslerle. Ne yazarsa yazsın hep hasretin kokusunu duymak mümkün bu notlarda [burada araya gireceksin sanmıştım, bence iyi dayandın]. "Geniş bir hoş söz repertuarım olsun isterdim oğlum. İyice ezberleyeyim, sen hoş sözler duymaktan yoruluncaya, usanıncaya kadar, teker teker sana söyleyeyim diye" yazan Bayan Caldwell'in notlarını okurken insan notlar arasında kaybolup ne okuduğunu bile unutabiliyor olsa da bitirince notların tamamından bir duyguyu hissetmek mümkün oluyor.

Arı Kovanı ve Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor'u İspanyolcadan Gökhan Aksay çevirmiş. Her iki çevirinin Türkçesi de oldukça tatmin edici.

Arı Kovanı

Bütün karakterlerin, salyangoz gibi kendi önemsizliğine gömülerek yaşadıkları, kahramanı olmayan bir roman Arı Kovanı. Bir yanıyla da onlarca ana karakteri, belki yüzlerce yan karakteri olan bir roman. Yazar sanki elinde bir kamerayla kafede oturanların konuşmalarını bize aktarır. Bir masada uzun süre kalamaz, yandaki masaya geçer. Biri kalkıp dışarı gidince onun peşinden gider. Onun bahsettiği biri olunca kamera ona çevirilir bu defa. Bazen konuşanın veya anlatılanın kim olduğunu şaşırmak da mümkündür ama varsın şaşıralım, kimse ana kahraman değildir zaten. Bu vızır vızır arı kovanının içinde Cela büyük bir ustalıkla, sanki bir kaç çizgiyle bize onlarca karakteri kanlı canlı sunar. Nasıl roman bir olayla başlamadıysa bittiğinde de bir şey bitmez aslında. Çok büyük bir roman bence Arı Kovanı.

Roman 1982'de Mario Camus tarafından La colmena adıyla sinemaya da aktarılmış. Cela da küçük bir rolde oynadığına göre senaryo kendisine makul gelmiş olmalı.

On Bir Futbol Öyküsü

Türkçede 1994'de tek baskı yapmış öykülerinden oluşan kitabı boşa vakit kaybı olarak görüyorum. Çevirmen Arzu Etensel İldem'in ne kadar katkısı var bilmiyorum ama anlaşılmaya değer bir şey yok bence bu öykülerde. Yine de romanlarını o kadar beğendim ki bir öykü kitabını boşuna okumuş olmayı o kadar dert etmiyorum.

12 Kasım 2023 Pazar

hayat-olmayan-hayatların yazarı: Dag Solstad

Sevdiğim şeylerin önemli bir kısmını uğraşarak sevmişimdir (Uğur'la beraber Pink Floyd'un Animals albümünü bu kadar insan yanılıyor olamaz diyerek defalarca dinlediğimizi, hakkında konuştuğumuzu, sonra yavaş yavaş sevdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum (Bana bir insanı uğraşarak sevmek mümkün olmaz gibi geliyor ama buradan devam edersek konu çok dağılır [Daha ilk cümledeyiz ya, bu neyin parantezleri böyle? Lütfen!])). Daha önce Kuzey Avrupa romanlarını genellikle sevmediğimi yazmıştım ama belki kaçırdığım bir şeyler vardır diyerek Dag Solstad'ın çevirilmiş bütün kitaplarını okuyayım dedim. Böyle uğraşıp sevemediğim yazarlar çok oldu; örneğin Kundera'nın ve Soljenitsin'in de bütün kitaplarını okudum ve fikrim değişmedi (Kundera'nın Kimlik romanını sevmiştim, şimdi yalan söylemiş olmayayım).

Dag Solstad'ın romanlarını eskiden sevmediğim şeylerin neler olduğunu ve nedenlerini de düşünerek okudum bu sefer. Uzun cevabı aşağıya yazıyorum ama kısaca söyleyeyim; başka türlü anlanıyorum artık bu coğrafyanın edebiyatını (eğer hepsini temsil eden bir edebiyat diye bir şey mümkünse tabi). Nispeten severek okuduğum Erlend Loe'nin kitaplarını da yeniden okuyayım diye planlıyorum (eskiden olsa Solstad'ları sana getirirdim).

Burada bahsedeceğim YKY'dan çıkan ilk beş romanın çevirmeni Banu Gürsaler Syvertsen ve Jaguar Kitap'tan yayınlanan iki romanın çevirmeni Deniz Canefe. Her iki çevirmenin de çok güzel Türkçeleri var ve kitapların titiz çalışmalarla okuyucunun karşısına çıktığı belli.

Aşağıda romanları okuduğum sırayla yazıyorum.

Profesör Andersen'in Gecesi

Arka kapağında Hitchcock'un Arka Pencere'sinin, Camus ve Larkin'in bir birleşimi olduğu yazdığından önce filmi tekrar izleyip ardından Camus'nün Düşüş ve Yabancı'yı tekrar okudum. Daha önce hiç Larkin okumadığımdan onun da Bayram Düğünleri'ni okudum (umarım bahsi geçen Larkin aynı yazardır). İşin doğrusu her roman için böyle ön okumalar yapmıyorum ama bu sefer Meryem okuyunca üzerine konuşalım dediğinden tedarikli olayım istedim (hakkında konuşmadık o ayrı konu).

Kitapla ilgili "diğer Kuzey Avrupa romanları gibi derdi kalmamış insanların yazabileceği bir kitap. Hiç Kuzey Avrupa romanı okumamış birine eminim çok garip gelecektir ama sen seversin diye tahmin ediyorum" diye yazmıştım ama yazarın diğer kitaplarını okuyunca fikrim değişti.

Zaten kısacık olan romanda Profesör Andersen evinin camından karşı binada işlenen bir cinayeti (tam da emin değil ama çok şüphelendirici bir şey) görüyor ama bunu polise haber vermiyor. Polisi aramamasının nedeni böyle bir imkanının olmaması veya korktuğu için arayamaması değil (sonrasında bir korku oluyor tabi). Sadece olaya veya katilin hayatına müdahale etmek istememesi gibi kolay bir açıklaması da yok durumun. Okurken ara polisi, delirtme insanı diyerek okumuş olsam da edebiyattan insanlık dersi beklememek gerekiyor elbette. Benzer bir olayda güvenlik güçlerini arayamayan okurun yaşayacağı tecrübe büyük ihtimalle Profesör Andersen'inkinden çok farklı olacaktır. Andersen'in tereddütlerini, karar veriş ve vazgeçişlerini çok başarılı anlatmış yazar.

On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap

Ben öyle yapmadım ama bu romanı okumadan önce Henrik İbsen'in Yaban Ördeği oyununu okumak bence çok iyi fikir olur. Solstad okumaya devam ettiğinizde ileride (Mahcubiyet ve Hassasiyet'te) yeniden karşınıza çıkacak ve yazar neden bahsediyor diye düşünmekten kurtulacaksınız. Romanlarda bahsi geçmesinin yanında güzel de bir oyun Yaban Ördeği.

Roman üç perdelik bir oyun gibi. İlk perdede baş karakter Bjørn Hansen'i ellinci yaşında görüyoruz. Doğum gününü sessiz sedasız, kendi başına, Kongberg'de bir apartman dairesinde muhteşem yalnızlığıyla kutlayan Hansen'in bu yaşa kadar yaşadıklarını okuduktan sonra ikinci perde de (elbette roman perdelere de, bölümlere de ayrılmış değil) oğluyla yaşadıkları, son perdede ise çılgın planı Büyük Ret'in gerçekleştirilmesi anlatılıyor. Romanı okurken bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu bilmediğimden oğluyla olan kısımları neden anlattığını anlayamamıştım (oğlu 17. Roman'ın önemli bir karakteri olarak tekrar karşımıza çıkacak). Hansen'in Büyük Ret planıyla ve romanı geri kalanıyla neredeyse hiç bağlantısı olmayan bir bölüm gibi burası.

Oğlunun en küçük davranışından bile (ilgili, ilgisiz) çokça sonuç çıkarması, karşılıklı konuşsalar kolayca anlayabileceği şeyleri sürekli aklında kurup durması ve konuları mikro düzeyde bölüp her birini ayrı sorgulaması okuyucuyu deli etse de başarıyla anlatılmış. Suat Derviş de romanlarında bahsettiği kavramları kahramanlarına ayrıntılarıyla sorgulatır ama Hansen bu işi bir başka seviyede yapıyor.

Elbette insan hayatında tesadüflerin (şansın) büyük rolü var. Hatta özgür irade de hakkında çokça düşünülmüş, yazılmış, hâlâ tartışılan bir konu. Hayatını çok ehemmiyetsiz bulan Hansen kendi aldığı kararla bir şey yapmayı planlıyor (sürprizbozan olmasın diye yazmıyorum ama büyük bir şey beklemeyin). Yaptığı şeyi "bir marifet", "bir isyan" ya da "bir meydan okuma" olarak adlandırmak ona abartılı ve gülünç gelse de bu eylemi hayata geçirince müthiş bir tatmin hissi alıyor. Roman Hansen'in neye yaradığı belli olmayan isteğinin başarıya ulaşmasıyla sona eriyor.

17. Roman

Hansen'in dalaveresi açığa çıkmış, hapiste yatmış ve çıkmıştır artık. On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap'ın ortalarında bahsi geçen oğlu Peter bu zamanda okulunu bitirmiş, işini kurup evlenmiş hatta bir çocuğu bile olmuştur. 67 yaşındaki Hansen çok yalnızdır, hiç arkadaşı yoktur. Ama kitaplarım var, bu durum tersine olsaydı daha kötüydü diye düşünür. Her ne kadar insanları özlemiyor gibi dursa da kendine yapılan, yapılmayan her şeyi çok önemser Hansen. Hatta yapanın bile farkına varmadığı küçücük şeyer üzerinden yaşar hayatını. Bir yanıyla T. Singer'a çok benzer. Bu benzerlik belki kültürlerine çok yabancı olduğumuz için Korelilerin ve Japonların bize benzer gibi görünmesine benziyordur emin değilim.

Hansen'i hayatına katabileceği son mutluluğu da (aslında abartmamak lazım insan her yaşta aşık olabilir (romanda bir aşk yok. onu mutlu edebilecek bir şeyi kast ediyorum) ama Hansen okuyucuya bu umudu vermemektedir) yaşayamadan evine dönen otobüste bırakırız romanın sonunda. Üçlemenin son romanı henüz çevrilmedi ama ben hâlâ buraya yazma enerjimi korurken yayınlanırsa onu da aşağıya eklerim.

Mahcubiyet ve Haysiyet

On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap'a başlamadan önce Yaban Ördeği'ni okumuşsanız bu romanda çokça bahsi geçecek şeyler hakkında bilginiz olacaktır. Okumamış olanları bile merak ettirecek kadar romanın içinde olan oyunu okumuş olmama rağmen romanın kahramanı Elias Rukla'nın üzerinde durduğu noktaların hiç dikkatimi çekmediğini söylemeliyim. 

Elias ellili yaşlarda bir edebiyat öğretmenidir (Solstad'ın kahramanlarının benimle yaşıt olmasına bazen sinir oluyorum). Diğer Solstad karakterleri gibi Elias da her tavrın, sözün ardında bir şey arar ama bunu kendini çok önemsediği için değil başka türlüsünün mümkün olmadığını düşündüğünden yapar. Örneğin okulun gözdesi denebilecek Johan Corneliussen kendisine sıcak davrandığında kendinde ne bulduğunu bilemez ve üzerine düşündüğü zaman da eğer bu konu üzerine çok düşünüp bulursa bundan sonra o şeyin ne olduğunu bilmediği zamanlarda davrandığından daha farklı davranabileceğinden endişe eder. Bu benim de zaman zaman aklıma gelen konulardan biri olduğundan bazı yönlerden Elias'a yakın hissetmiş olabilirim. Belki de kendimde beğenmediğim (örneğin Elias kendi kendine tartışır, Singer (ondan ileride bahsedeceğiz) kendisiyle tartıştığı gibi hayalindeki kişiyi karşısına oturtup onunla uzun uzun konuşur) tarafları Kuzey Avrupa romanlarında görmek benim onları sevmememe neden olmuş da olabilir. İnsan kendiyle ilgili önemli bir problemi bir romanda görebilir mi, görse de bunu bloga yazabilir mi bilmiyorum, o da ayrı konu aslında.

Kendisinin asla bütünlenemeyecek yarım bir insan olduğunu düşünen Elias'ın hikayesi en güzel Solstad romanlarından biri bence.

Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı

Okuduğum en uzun Solstad romanı bu oldu (kitabın adı tekrar edilemeyecek kadar uzun). Diğer romanlarında da göreceğimiz gibi romanın başında kahraman yaşadığı yerden başka bir yere gider (Tolstay'a atfedilen ama onun olmadığı yazılan "İyi hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir." sözünde olduğu gibi). Norveç gibi refah seviyesinin çok yüksek olduğu bir ülkede Maocu bir partiye katılmadan önce kendini yararsız biri, bir fazlalık olarak gören Knut Petersen'in hiyakesini okuruz romanda. Daima kendi yolunda giden, dalgın, hayatın gizemleri üzerine uzun uzadıya kafa yoran biridir Knut (hangimiz değiliz?). 

Belki yazar böyle düşünerek yazmamıştır ama partiyle olan ilişkisi ve bu süreçte geçenleri ben daha çok bir arka plan hikayesi olarak okudum. "Öyle bir kabus ki uzanıp tutabileceğim kişi orada duruyordu ama tutamıyordum, o artık uzanıp tutulamayacak biri olmuştu" diyen Knut diğer Solstad karakterine çok benzer. Biraz daha gençtir o kadar.

T. Singer

Diğer Solstad romanlarında gördüğümüz gibi T. Singer da üç büyük parçadan oluşuyor. Aradaki ikinci parça çok sonra üçüncü parçadaki küçük bir yere bağlanıyor ama o kadar uzun anlatılmasa da anlatı değerinden bir şey kaybetmezmiş gibi geliyor bana. Solstad'ın tarzı böyle ve zamanla buna alışılıyor.

Singer kendine özgü bir utanma sorunu olan, kişiliksiz bir sorgulayıcı, benliksiz bir yaşam reddiyecisi, tümüyle olumsuz bir ruh olarak tanıtılıyor bize. Toplumun bir parçası olmaktansa öyleymiş gibi yapan bir kütüphaneci olan Singer, yapmak zorunda olduğu şeyleri yapmaktan korkar. Yıkılmış bir geçmişten özgürleşme diye tarif ettiği yeni bir eve çıkma fikrini hayata geçirmek bile üzerinde çokça düşünmesini gerektiren çok zorlu bir sürece dönüşür. Rutinlerle dolu, tanımları belli görevleri yapmak isteyen sıradan biri olmak istemektedir. Böyle biri olmasına rağmen attığı bir kahkahanın veya ölen karısıyla zaten ayrılmak üzere olduğunun başkaları tarafından önemsenmediğini düşünmez, bunları dert ederek kendini kahreder.

Romanın başında insanların kendi hakkındaki düşüncelerini çok önemseyen, hatta buna takıntılı biri gibi gördüğümüz Singer'ın ileride değil sevilmek, dikkat çekmek bile istemeyen biri olduğunu anlıyoruz. Yazar bize ayrılmak üzere olduğu karısının kızının bakımını üstlenmesinin ve kendine sıfırdan bir hayat kurmamasının nedeninin onu sevmesi olmadığına ikna etmeye çalışsa da [artık yazara da güvenmiyoruz demek!] Singer Isabella'nın gençlik dönemini normal yaşayabilmesi için kendi varlığını kolayca silebilecek biridir. Isabella'nın büyüyüp yanından ayrıldığında ondan beklentisi "arada sırada bu günleri hiçbir rahatsızlık hissetmeden, yalnızca geçmişte kalmış, o zamanki yaşamıyla hiçbir ilgisi olmayan bir dönem olarak düşünmesi"dir.

Kahramanın sevdiği birinin kendisini sonradan böyle hatırlamasına razı olması romanın kurgusuna uygun olsa da bana yaralayıcı geldi. Çok güzel bir roman T. Singer.

Armand V.

Solstad'ın yeni bir anlatım tekniği denediği bir roman Armand V. Romanda klasik anlamdakine benzer bir anlatıcı var ama okumadığımız bir romana yazılan dipnotlardan oluşan bir metin var karşımızda (yazar önce İosif Brodski'nin Su Seviyesi'ne dipnotlar yazmayı düşünmüş ama sonunda bu metni yazmış. Su Seviyesi'ni daha önce okumamıştım, bu romandan sonra okudum ama ondan da bahsedersem yazı iyice okunmaz bir hal alacak korkarım). Kapaktaki dipnotlar ifadesi okuyucuyu bildiği anlamda dipnotlarla karşılaşacağını yanılgısına uğratmasın çünkü kimi dipnot sayfalarca sürüyor ve kahramanların diyalogları da mevcut bu dipnotlarda. Bazı dipnotlara ekleme yapan başka dipnotlar da var. Dipnotlarda konuşan anlatıcı bazen yazarın ağzından konuşurken, bazen de klasik romandaki gibi kahramanları tasvir ediyor. Böyle bahsedince anlaşılmaz bir metin varmış gibi demiş gibi de olmayayım. Dili yenilikçi olsa da kolay okunur güzel bir roman bence Armand V.

Dipnotlara ait romanı okumamış olmamız yazarın işini bazı yönlerden kolaylaştırırken bazı yönlerden de zorlaştırmış bence. Gelişen olayların nasıl bağlandığının ayrıntılarını yazmak ve okuyucuyu ikna etmek yükünden kurtulurken ortada bunlar olmadan bütünlüğün sağlanması da kolay bir şey olmamış. Yazım tekniği yenilikçi ama bir başka romanın benzer şekilde sadece dipnotlardan oluşması (eğer ilave yenilikler olmazsa) zor gibi geliyor bana.

Umutsuzca mutluluğu arayan Norveçli bir diplomat olan Armand'ın hikayesini severek okudum.

29 Ekim 2023 Pazar

Kore'den bir büyük romancı: Han Kang

Uzak Doğu edebiyatı hakkında bilgim neredeyse sadece Japon yazarlarla sınırlı sanırım. Han Kang'ı okuyunca Güney Kore romanı ile Japon romanı benzerlikler var gibi geldi ama her iki kültürden de o kadar uzağım ki yazarın önemli gördüğü bazı şeyleri hiç fark etmemiş de olabilirim. Türkçe'deki üç kitabından Han Kang'ın yeni anlatım şekilleri denemek konusunda cesur bir yazar olduğunu söyleyebilirim.

Romanların çevirmeni Göksel Türközü Kore edebiyatı hocası olduğundan metinler çok akıcı bir Türkçeye sahip.

Vejetaryen

2016'da Uluslararası Man Booker Ödülünü alan roman yazarın farklı zamanlarda yazdığı üç uzun öyküden oluşuyor. İlk bölüm bitince anlatılan hikaye de bitti gibi gelmişti ama ikinci bölümle konu bambaşka yerlere geldi. Eğer romanla ilgili bir yazıda et yememekle ilgili olduğunu okuyorsanız yazan romanı okumamıştır veya (daha zayıf bir ihtimal ama) anlamamıştır.

Romanın kahramanları; bir kadın, eşi ve kız kardeşi. İlk öyküde konu sadece kız kardeşin et yememeye başlaması gibi gelse de sonra çocukluğunda sevgi dolu bir ortamda büyümemiş çocukların yaşadıkları karşımıza çıkıyor. Baskı ve/veya şiddet gören çocuğun normal (ne demekse artık) bir yetişkinlik yaşaması şansa ve uzun sürecek emeklere (tedavilere) bağlı galiba.

Fiziki zorluklarla karşılaşan küçük kardeş olmasına rağmen, ne çocukluğunda ne de yetişkinliğinde elinden bir şey gelmeyen konular için kendini sorumlu hisseden ablanın yaşadıkları bana küçük kardeşten daha yıkıcı geldi. Sersemin teki olan kocasının yaptıklarını bile değiştirebilir miydim diye düşünüyor çaresizlikten (Bu konuda dirayetli davranıyor hakkını yemeyeyim). İnsan kendi yaşadıklarına bile kolayca müdahale edemezken başkasının hayatı için acaba şöyle yapsam bu kötü sonuca mani olabilir miydim diye düşündüğünde (elbette hiç bunu düşünmeyelim demiyorum ama bütün sorumluluğu, her zaman üzerimize almamak lazım) hayat içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor. Hayat başlangıç durumlarına hassas bağımlı olduğundan başka türlü yapacağımız her şey sonrasında olacak şeyleri elbette etkiliyor ama bunun tam olarak nasıl gerçekleşeceğini öngörmek de mümkün değil.

Beyaz Kitap

Georges Perec'in Kayboluş romanı nasıl sadece içinde e harfi geçmeyen bir roman değilse Beyaz Kitap da sadece beyaz renk etrafında anlatılardan oluşmuyor. Yazarların böyle kısıtlamalarla yazmaları (Han Kang kurmacayı beyaz renk etrafında bir sınırlama ile mi yazmış bilmiyorum tabi) yaratıcılığı arttıran bir unsur olabiliyor (tek elle piyano çalmak gibi belki de (sanki hayatımda piyanoya dokunmuşum gibi yazıyorum ama bazen böyle bir etkisi oluyor gerçekten)).

Beyaz Kitap şekil olarak da alışılmışın dışında bir kitap (roman mı emin değilim). Önce sadece beyaz üzerine denemeler gibi başlıyor ama yavaş yavaş bir tema etrafında dolandıkları anlaşılıyor. Kitabın neredeyse yarısı boş sayfalardan oluşuyor, bazı bölümler şiir gibi, bazıları gerçekten şiir. Bitirince ince beyaz bir kağıdın arkasından bir kadının yaşadıklarını görmüş, duygularını hissetmiş gibi oluyor insan (elbette bütün okuyucuları bilemem ama bendeki his öyle oldu).

Kahramanın annesinin kendisinden önce doğumda ve hemen sonrasında iki çocuğunu kaybetmiş olması ve bu konunun konuşulduğu bir ailede büyümesi, benim uzun ömrümde hiç aklıma gelmeyen şeyleri sorgulamama neden oldu. Aynı olayı yaşantılayan iki kişi aslında farklı şeyler yaşamış olabileceği gibi, farklı yaşantılar da iki kişiye aynı şeyi yaşamış hissi verebiliyor demek ki.

Çocuk Geliyor

Ödül alan romanı Vejetaryen olmasına rağmen Çocuk Geliyor daha etkileyici bir roman bence. Konusu ve anlatım tekniği okuyucuyu kolayca kavrıyor. 1980'de Güney Kore'de geçen, içinde işkencelerin, kötü muamelelerin olduğu bir anlatıyı Türk okurun yakın bulması kolay (bir birine bu kadar uzak coğrafyalarda benzer acıların olması da çok acı elbette).

Romanda anlatıcının kahramanı için "dikkatlice cevap verdi" değil de, "dikkatlice cevap veriyorsun" diye bahsetmesi okuyucunun zaten çok kötü şeyler yaşayan kahramanla (her bölümde aynı kişi de olmuyor bu) empati yapmasını hızlandırıyor. Başka bir romanda görmediğim dildeki bu yenilik (en azından benim için yenilik) romanın kurgusu ve konusu kadar, hatta onlardan da çok etkileyici oldu diyebilirim.

Halid Halife'nin Ölmek Zor İş romanında üç kardeş babalarının cenazesini gömmek için yaptıkları yolculukta nasıl babalarının ölü bedenini bırakamamışlarsa Çocuk Geliyor'da da Kore halkı ölülerini gömmeden (hatta kayıplarının ölüm haberini almadan) bırakamıyor (yine bizim çok yakın olduğumuz duygular). Farklı kültürler işin içine girince bu davranışı sadece dini inanışla açıklamak zor olur gibi geliyor bana (romanda neredeyse kimsenin bir dini inanışı yok). Bedenden bağımsız, ölünce onun içinden çıkan, bir ruh olduğuna inanmak bir daha göremeyeceğin birinin tamamen kaybolmadığını düşünerek avunmak demek aslında (Ruh kendi bedeninin yanında ne kadar kalır acaba...). Bir daha göremeyeceği, sarılamayacağı birinin aldığı eskiyen şapkayı bile atamayan birinin (benim) kolay anlayacağı bir şey bu.

Yazarın üç kitabı da güzel ama sadece birini okuyacaksanız (böyle bir kısıtlama neden olsun bilemiyorum) Çocuk Geliyor'u okumak bence iyi bir tercih olur.

17 Ekim 2023 Salı

Tatlısu - Akwaeke Emezi

Afrikalı yazarların romanlarının büyüler, ruhlar gibi konuları içermesi benim için okumayı zorlaştırıcı oluyor. Márquez'de olduğu gibi bir büyülü gerçeklik olmuyor romanlarında (hoş ben o büyülü gerçekliği de sevmem) hayatın bir parçası olarak ruhlar, tanrılar anlatılıyor. Orada yaşanan hayatın herkes tarafından kabul edilen ögeleri olduğundan yazarların kullanması normal olsa da Çanakkale'de evde tek başına kitap okurken bazı tanrıların olayların akışını değiştirmesini kabul etmek zor geliyor. Eğer öyle tanrılar, öcüler yoksa hayat nasıl böyle saçma sapan bir hal alıyor onu da bilemiyorum (görüyorsunuz kabahat benim değil).

Afika romanının önemli isimlerinden Chinua Achebe'nin bir üçlemesini okumuştum ve bitirmek zor gelmişti diye hatırlıyorum. Okuduğum pek çok Afrikalı yazarda benzer bir tarz vardı. 2021 Man Booker Ödülünü alan Damon Galgut farklıydı. O da Afrikadan Avrupa'ya göçen insanları anlatıyordu. Nijeryalı yazar Akwaeke Emezi'nin Tatlısu romanına başlarken de benzer bir roman diye düşündüm başta. Emezi fenimist bir yazar ve kendi yaşam öyküsünden esinlenerek yazdığı ifadesi var kitabın arka kapağında. O zaman romanın kahramanı kızın aklının içindeki acayip ruhlar (bu yavru ilahlar romanda ogbanje diye geçiyor) nereden çıkıyor anlayamadım bir süre. Aslında kitabı hızlıca bırakacaktım ama çevirmen Püren Özgören olunca biraz daha sabredeyim dedim, iyi yapmışım. Ben Püren Özgören'in Türkçesini çok akıcı ve zengin buluyorum. Diğer başarılı çevirmenlerden de büyük saygı görüyor.

Ada'nın (romanın kahramanı kadın) aklının içinde olan bu yavru ilahlar ona kendi karakterinden bambaşka şeyler yaptırıyorlar. Ada da bunlarla bir mücadele içinde değil, onlarla konuşuyor, hatta içinde bulunmak istemediği durumlarda hayatının direksiyonuna onlardan birini geçiriyor. Rayından çıkmış bir tren gibi geçen gençliğinde cinselliği bazen birine, bazen diğerine yaşatıyor. Yazarın anlattığı bir çoklu kişilik bozukluğu mu, yoksa insanın büyüme sürecinde kendi farklı yanlarını tanıması mı diye şüphede kalarak okudum (sanki bir bulmaca var ve doğru tahmin edemezsem ayıplanacakmışım gibi. Bu hissi yaşadığımı ancak üzerinden vakit geçince fark edebiliyorum. Halbuki bırak kendini romanın akışına değil mi?). Bana iki yorumla da okunabilir gibi geldi doğrusu. Kendimi düşününce de babam hayattaki halim, liseye kadar yaşadıklarım, kfl, Ankaradaki öğrenciliğim, Çanakkale yılları, boşandıktan sonraki zaman ve son özellikle son iki yıl başka başka insanlarmışım gibi geliyor. Elbette benzerlikler var ama romanda Ada da arada bir hayatının dümeninin başına kendisi (eğer içimizde değişmeden kalan öyle biri varsa tabi) geçiyor zaten.

Ada romanın sonunda ölmüyor (zaten bir özyaşam öyküsünde kahraman nasıl ölebilir?) ama büyüyor. Sonlara doğru "Onu seviyorum ama öyle aşırı değil. Temkinli bir şekilde." diyor. Hani tatlı aldığında "artmazsa yetmemiş demektir" deniyor ya, bana hemen her şey öyle geliyor. Tatlının da fazlası iyi değil derseniz, haklısınız.

2 Ocak 2020 Perşembe

İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece şarkılarının açıklamaları

Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanında okuyucuların en çok takıldıkları bölüm muhtemelen "Süleyman Kargı'nın Açıklamaları" başlıklı bölümdür. Bu bölümde Selim Işık'ın yazdığı Şarkılar'ın içinde yer alan mısraların, bazen kelimelerin uzunca açıklamaları bulunur. Okuyucu geri dönüp şarkılara baktığında bahsi geçen mısralarda açıklanacak bir şey bulamaz çoğunlukla. Açıklamaların önemli bir kısmı şarkılara yeni bir kavrayış da getirmez. Bu açıklamaları Selim mi yazmıştır, Süleyman mı o da henüz belli değildir. Bazı açıklamaların dili ve içeriği romanın esasından o kadar uzak görünür ki okuyucu "ben ne okuyorum" duygusundan kolayca sıyrılamaz.

Salman Rushdie'nün İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gün romanında o kadar fazla atıf var ve o kadar çoğu satır arasında geçiyor ki ben de Atay'ın yaptığını bu roman için yapayım ve bir açıklamalar yazısı yazayım istedim. Bazı açıklamalar size malumun ilanı şeklinde gelebilir, bazıları için ne alakası var diyebilirsiniz, belki sizin açıklamasının buraya eklenmesinin uygun olacağını düşündüğünüz ama benim eklemediğim şeyler olacaktır. Bu tam da Açıklamalar'ın doğasında olan bir şey olarak kabul edilecektir diye umuyorum.

Açıklamaları romandaki sayfa numarasıyla birlikte yazacağımdan hangi baskıyı okuduğumu da belirtmem gerekir elbette; Can Yayınlarından çıkan Begüm Kovulmaz çevirisinin ikinci baskısını takip edeceğim.

Romanları birer ders kitabı gibi okumadığımı, onlardan muhakkak bir şeyler öğrenilebileceğini ama bunun için başka türlü bir süzgeçten geçirilmeleri gerektiğini düşündüğümü de yazmak isterim. Sanat gerçekliğin yeniden oluşturulmasıdır. Romancı nasıl yer çekiminin olmadığı bir dünyayı yazabiliyorsa, açıkça bilinen tarihi olayları da yeniden kurgulayabilir. Sonuçta eğer gerçek diye bir şey varsa genel olarak sanatçı, özelde romancı onu kırıp bükebilir, isterse tersinden yapıştırabilir. Tarihin, felsefenin romanlardan öğrenilemeyecek konular olduğunu aklından çıkartmadan okumak gerekir edebiyatı.

Açıklamalar için vereceğim bağlantıları varsa wikipedia maddesi, yoksa olabildiğince kalıcı bir bağlantı olarak vermeye çalıştım. Bahsi geçen kitapları da satın alıp okumak isteyen olursa diyerek kitap satış sitelerinden bağlantılar verdim.

Sayfa 34: efsanevi Kipsy nehir canavarının iskeleti...

Hudson Nehir Canavarına verilen bir isim. Gerçekte böyle bir canavar olmadığı için bir fotoğrafını koymak mümkün değil ama Van Gölü Canavarı gibi düşünülebilir. İlgili bağlantılara ulaşmak için [1] adresine bakabilirsiniz.

Sayfa 34: Peter Minuit'in Lenape yerlilerinden tepelik bir ada...

Peter Minuie; Manhattan adasını Lenape yerlilerinden yaklaşık 1000$ eden ıvır zıvır karşılığında satın almış ilginç biri. Hakkında uzunca bir wikipedia maddesi var [2].

Sayfa 35: Henry James'in evren hakkında...

İnsan bilincini konu alan romanlar yazmış Amerika doğumlu İngiliz vatandaşı yazar [3].

Sayfa 43: Voltaire'nin Candide'ini okuyunca...

'Alman filozofu Leibniz'in "Yaşadığımız dünya dünyaların en iyisidir" mantığına karşı çıkarak yazılan 1759 tarihli Candide, Voltaire'in en önemli yapıtlarından biridir. Candide adlı iyi niyetli bir genç Almanya'da yaşadığı şatodan kovulduktan sonra Avrupa, Afrika ve Asya'da büyük felaketlerin tam ortasına düşer. Depremler, engizisyon tehlikesi, frengi hastalığı, cinayetler arasında oradan oraya savrulur. Mümkün dünyaların en iyisinde yaşadığımızı söyleyen hocası Pangloss'un öğretilerini bu maceralarda hiç aklından çıkartmayacaktır, ama dünyanın halini, insanların kötülüğünü gördükçe de umutsuzluğa kapılmadan edemez. Almanya'da bir şatodan sefil bir hayata, düşler ülkesi Eldorado'dan İstanbul'a dek uzanan, iyimserliği alaya alan ve bu sırada hayatı, hayatın amacını sorgulayan bir yapıt.' [4]

Sayfa 44: Thorstein Veblen'in Aylak Sınıfın Teorisi'nden acı bir ironiyle...

Bahsi geçen kitap Türkçe'ye Aylak Sınıfın Kuramı adıyla Zeynep Gültekin ve Cumhur Atay tarafından çevrilmiş ve Urzeni Yayınevi tarafından basılmış. "Aylak sınıf (maiyetinin çoğuyla beraber) bir bütün olarak, asil ve dini olarak papazdan sonra gelen sınıfı kapsar. İlgili oldukları işler çeşitlilik gösterse de, bu işlerin endüstriyel olmayışı aylak sınıfın ortak ekonomik özelliğidir." [5]

Sayfa 45: Spinoza, Tanrı'nın bir bedeni olduğunu söyledi...

Spinoza benim yakın zamana kadar üstünkörü bildiğim bir felsefeciydi. Çetin Balanuye'nin kitaplarını okumak [6], [7] hayat kaliteme katkıda bulunacak kadar yararlı oldu benim için.
Bu alıntıya gelirsek; Spinoza'yı biraz olsun bilen biri onun Tanrı'nın bir bedeni olduğunu söylemediğini bilecektir sanıyorum. Çetin hocanın Spinoza Bir Hakikat İfadesi kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi Spinoza'nın böyle bir söylemi yoktur, Etika isimli eserinin ilk bölümü Tanrı Hakkında başlığını taşır ve onun Tanrı kavrayışını anlatmak bir blog yazısının hayli ötesindedir. Burada Salman Rushdie'nün Spinoza'yı bilmediğini veya anlamadığını söylemek istemediğimi vurgulamak isterim. Okuduğumuz metnin bir roman olduğunu unutmadan devam edelim.

Sayfa 45: Bu fırsatı kaçırmayan Katolikler, Etika'sını Index Librorum Prohibitorum'a -Yasak Kitaplar Kataloğu- koydular.

Bu ifadeyi yine Çetin hocadan alıntılayarak yanlışlamak mümkün: "Spinoza Etik'i tamamlamış, ancak yayınlamaya -isimsiz bile olsa- kalkışmamıştır." [6]

Sayfa 45: Woody Allen'in filminde beden sevişmek üzereyken...

Bu film Woody Allen'ın Everything You Always Wanted to Know About Sex * But Were Afraid to Ask isimli 1972 tarihli filmi [8]. Bahsi geçen sahnenin 7 dakikalık bir bölümünü izlemek isterseniz:

Sayfa 50: Ama o Hieronymus adını taşıyordu ve bahçenin bir cehennem metaforu da olabileceğini büyük adaşı ve büyük ressamın tablolarından biliyordu.

Hollandalı ressam Hieronymus Bosch'un 1500'lerin başında yaptığı meşhur tablodan bahsediliyor.

Sayfa 51: Balıklı börekten nasıl inatla nefret ediyorsa Tanrı'ya da aynı inatla inanıyordu Ella, insanların maymundan geldiğine ikna olmuyordu.

Bu satırları okuduktan sonra "insan maymundan gelmiyor, sadece onlarla ortak atalarımız var" diye düşünürseniz Evrim Ağacı'nda bu konuyla ilgili bir yazıyı okumak isteyebilirsiniz [9].

Sayfa 58: ...araziye hortikültürel bir tutarlılık kazandırmasını istedi.

Hortikültür bitki yetiştirme bilimi veya sanatı demekmiş. Biraz daha ayrıntılı okumak isterseniz [10].

Sayfa 64: ...gerçek hayattaki akıl hocası Gottfried Wilhelm Leibniz de öncelikle beceriksiz bir simyacı (Nürnberd'de metali altına çevirmeyi başaramamıştı), ikinci olarak bir intihalciydi...

Leibniz'i beceriksiz bir simyacı diye eleştirmek normal hayatta çok adaletsiz olur çünkü o dönem yaşayan neredeyse bütün bilim insanları simya ile ilgilenmişlerdir. 1600'lü yıllarda henüz neyin yapılabilir neyin yapılamayacağı bilinmediğinden değersiz metallerin altına dönüştürülmesi hayali çok cezbedici bir fikirdi. Hem bunu Leibniz yapamadı ama başkası yapabildi gibi bir durum da yok doğrusu.
İkinci olarak Leibniz'in sonsuz küçükler hesabını Newton'dan bağımsız olarak aynı şekilde icat etmiş olduğunu biliyoruz. Bu konuyla ilgili olarak Kaan Öztürk ve Tevfik Uyar'ın uzun soluklu yayınları olan Muhabbet Teorisi'nin 137. bölümünü dinlemek isteyebilirsiniz diyerek bağlantısını bırakıyorum [11].

Sayfa 72: Sonra eskatoloji meselelerinden söz etmeye başladı...

Eskatoloji felsefenin dünyanın sonuyla ilgilenen bölümüymüş (bunu biliyormuşum gibi yazmayı isterdim ama yeni öğrendim doğrusu) [12].

Sayfa 74: Cinler insan simbiyotlarını nasıl seçiyorlardı...

Simbiyoz canlılar arası, her iki tarafın fayda gördüğü bir ilişki türü. Simbiyot da bu ilişkideki taraflara verilen isim [13].

Sayfa 77: ...Desh'li bir kral, Şehinşah veya Maharana gibi...

Burada bahsi geçen Şehinşah ve Maharana ifadeleri farklı bölgelerin yöneticileri anlamlarına geliyor. Bizim kullandığımız padişah, sultan gibi düşünülebilir.

Sayfa 84: Artık tuhaflık döneminin Dünyalar Savaşı'nın peşrev bölümü...

Dünyalar Savaşı H.G. Wells'in ünlü romanının adı. Okumak [14] veya filmini izlemek [15] isteyebilirsiniz.

Sayfa 85: Alice tavşan deliğinden aşağı kazara düşmüştü...

Lewis Carrol'un ünlü romanı Alice Harikalar Diyarında [16] romanına yapılan bir atıf.

Sayfa 85: Salt ve aşırı hızdan meydana gelen evrenin bir başlangıç noktasına, büyük patlamaya, yaratılış mitine ihtiyacı yoktu.

Büyük patlamayla ilgili ayrıntılı bir wikipedia maddesi mevcut [17].

Sayfa 87: ...Luru'lar ve Pandava'lar, Yunanlar ve Troyalılar arasındaki savaşlarda...

Hindistan krallıkları arasındaki savaşlardan biri [18]. Truva savaşı ile ilgili bir bağlantı vermeye sanırım gerek yoktur.

Sayfa 88: Henry Ford'un araba üretmesi, Georges Simenon'un roman yazması gibi...

Georges Simenon uzun ömründe (86 yıl yaşamış) 450 kadar roman yazmış bir romancı [19]. Günlük 60 ila 80 sayfa arasında yazan, oldukça fırtınalı bir hayat yaşamış biri.

Sayfa 91: Bana bir Vicodin lazım.

House M.D. dizisinin başrol oyuncusunun sürekli içtiğini gördüğümüz bağımlılık yapan ağrı kesici.

Sayfa 101: Ama bu kez, halkımı serbest bırak diyen olmayacak.

Burada İncil'e bir atıf var. "Yakup ve ailesi Mısıra göçtü. Ama 400 yıl sonra Mısırlıların kölesi olarak çalışıyordu. Musa Tanrı tarafından yetiştirildi ve Tanrı onun aracılığıyla İsrail ve Mısır halkıyla konuştu. Firavuna 'Halkımı serbest bırak' dedi, ama Firavun direndi. Tanrı dokuz belayı gönderdi, Firavun hâlâ direndi." [20]

Sayfa 103: ...misafirlere Joyce'vari tenor sesiyle...

Bir romancı olarak tanıdığımız James Joyce'un çok yönlü kişiliğinin bir parçası olarak "Bir Tenor olarak James Joyce" yazısını okumak isteyebilirsiniz [21].

Sayfa 104: Sevdiği erkek için Hollywood kariyerinden vazgeçen Esther Williams gibi...

2013'te 91 yaşında vefat eden Esther Williams ulusal rekorlar kırmış Amerikalı bir yüzücü ve oyuncu [22]. Filmlerde yüzücüleri canlandırmış.

Sayfa 109: Sarışın "Jeannie", "efendisi" astronot Larry Hagman'a aşıktı.

Burada 1965-1970 yılları arasında 5 sezon gösterilmiş I Dream of Jeannie dizisinden bahsediliyor [23].

Sayfa 110: Burnunu kaybeden bir Rus subayı, daha sonra burnuna St. Petersburg'da tek başına dolaşırken rastladı.

Gogol'un Burun adlı hikayesine [24] bir atıf.

Sayfa 124: Belki Cheshire Kedisi'ni yaratan Lewis Carroll...

Yine Lewsis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında romanına [16] bir gönderme var. Burada bahsi geçen kedi zaman zaman vücudu görünmez olan, son görünen parçası delice sırıtışı olan bir hayvan [25].

Sayfa 129: "Çekirgelerin Günü", adlı Nathanel West'in romanından değil (oradaki çekirge tekildi) Dylan şarkısından (çoğul çekirgeler) almıştı...

Nathanel West'in romanı Türkçe'ye Çekirgenin Günü adıyla çevrildi [26]. Bob Dylan'ın Day of the Locusts şarkışı da burada:

Sayfa 143: Hz. Hamza'nın maceralarını anlatan Hamzanâme resimlerinde birkaç kez...

İslam Ansiklopedisinde Hamzanâme ile ilgili bir madde var [27]. "Hamzanâmeler zengin, karmaşık ve bazan mükerrer maceraları ihtiva ettiğinden her dildeki yazmaları farklı sayıda ciltlerden oluşmaktadır." denildiğinden tek bir kitap olmadığı anlaşılıyor.

Sayfa 143: İnsan yiyen dişlerle dolu ağzıyla Goya'nın Satürn'ü kadar korkunç.

Kronos'un kendi yerine geçmelerinden korktuğu çocuklarını doğumlarının hemen ardından yiyerek öldürmesi anlatan Goya tablosu [28].

Sayfa 146: ...rezil cadı Moraga le Fay olabileceğini söylerler.

Britanya mitolojisindeki efsanevi Camelot kralı Kral Arthur'un üvey kız kardeşidir [29].

Sayfa 147: Jekyll ve Hyde'ı akla getiren...

Robert Louis Stevenson'ın klasik romanı Dr. Jekyll ile Bay Hyde [30].

Sayfa 149: Kim Novak, Vertigo'da iki kez düşmüştü, ama ikincisi gerçekti.

Türkiye'de Ölüm Korkusu adıyla gösterime giren Alfred Hitchcock'un 1958 tarihli filmi [31]. Filmin kadın başrol oyunucusu Kim Novak'tır.

Sayfa 153: ...Peristan'a giden kapı gece gündüz Jackson Heights'ta durduğu için...

New York şehrine bağlı Quenns'in bir semtinin adı Jackson Heights [32].

Sayfa 157: ...şehir sakinlerinin bir bölümü onun azametli varlığını bir goril hakkındaki ünlü ve eski filmin yeniden çevriminin reklam gösterisi sanmışlardı.

Bahsi geçen film Üç Oscar ödülü kazanmış olan King Kong [33].

Sayfa 159: Dünyadan gökyüzüne bakan insanlar, aslında şey olmayan bu büyülü şeyleri kuyrukluyıldızlar, meteorlar, kayan yıldızlar gibi görürler.

Halk arasında yıldız kayması diye bilinen şey aslında bir meteorun atmosfere yüksek hızla girmesi sonucunda oluşan yanmanın sonucu olarak görülen ışık oyunudur [34]. Gerçekte yıldızlar da hareket ediyor olmalarına rağmen bize o kadar uzaktadırlar ki onların hareketini çıplak gözle farkedemeyiz.

Sayfa 166: Dünyaya karanlıkta, gözlerin bağlı halde geldiğini hayal et, tıpkı şu anda olduğu gibi havada uçtuğunu düşün. Öyle bir durumda bedeninin olduğunu bile bilemezsin, ama kendin olduğunu bilirsin.

İnsan mevcut durumda dünyaya geldiğinde dahi ilk bebeklik döneminde kendini annesinden ve etrafından ayırt edebilir durumda değildir. Hiçbir duyuyu kullanmadan insanın kendi olduğunu bilebilmesi bana oldukça zor geliyor ama okuduğumuz metin bir psikiyatri kitabı değil.

Sayfa 183: ...modern Marx'tan çok, hantal bir Bluto veya Obelix'i andırıyordu.

Temel Reis çizgi dizisinde Türkçe adıyla Kabasakal diye bildiğimiz karakterin özgün adı Bluto, Asteriks'in yakın arkadaşı olan Hopdediks'in özgün adı da Obelix. Belki Türkçe'ye öyle çevirilmeleri daha uygun olabilirmiş, bilemedim.

Sayfa 185: ...Rene Magritte'in başyapıtı Golconde'nin kehanetini anladı; resimde alçak binaların ve bulutsuz gökyüzünün önünde paltolu, melon şapkalı adamlar havada asılı duruyordu.

Bireyselliğin geleneksel izole olmuşluğuna sert bir eleştiri olarak da görülen tablo:

Sayfa 191: ...bir tür sosyolojik partenogenez neticesinde...

Partenogenez ya da döllenmesiz üreme, gerek bitkilerde, gerek hayvanlarda döllenmemiş bir dişi gametin gelişip yeni bir birey meydana getirmesine verilen isimmiş [35].

Sayfa 195: ...Aziz Pavlus'un Selaniklilere ilk mektubunda anlattığı gibi...

Pavlus'un Selaniklilere birinci mektubunu [36] adresinden okuyabilirsiniz.

Sayfa 196: ...Vergilius'un sofu Aeneas'ının uzun zaman önce söylediği gibi...

Romalı şair Vergilius'un Roma İmparatorluğu'nun destanı sayılan epik destanı
Aeneis [37].

Sayfa 204: ...Hindu Tanrısı İndra'nın...

Hindu tanrısı hakkında uzunca bir wikipedia maddesi mevcut, meraklısı için buraya bırakıyorum [38].

Sayfa 205: Bu saldırı bir yeryüzü-sever, bir terraphile olan...

Burada adı geçen terraphile'nin ne olduğundan tam olarak emin olamasam da Doctor Who'nun 2010'da yayınlanan "The Coming of the Terraphiles" bölümüne bir atıf olduğunu tahmin ediyorum. Terraphile; uzak bir gelecekteki dünya tarihi ve kültürüne, özellikle Birleşik Krallığa takıntılı bir grup insan ve uzaylı olarak tarif ediliyor.

Sayfa 240: ...Dolly Parton resimleriyle...

Country müziğin en çok tanınan isimlerinden Dolly Parton'u [42] zaten biliyorsunuzdur ama gençliğinin bir fotoğrafını görmek istersiniz belki de: 

Sayfa 244: ...Laurel ve Hardy gibi ayrılmaz bir ikili...

Zayıf olanı Laurel, daha gürbüz olanı Hardy olan Amerikalı komedi ikilisi. Siyaz beyaz, sessiz ve kısa filmlerini çocukluğumda çok izlemiş ve gülmüş olduğumu hatırlıyorum.

Sayfa 249: Beyaz çirişotu çiçekleri ölümden sonraki dünyanın çiçekleriydi...

Nasıl göründüğünü merak edenler için bir fotoğrafını bırakıyorum

Sayfa 250: ...analemmatik güneş saati, ormangülü korusu, Minos labirenti, çalıların arkasında saklanmış gizli köşeler yerli yerine dönmüştü.

Cunda Adasında bir örneği bulunuyor anelemmatik güneş saatinin.

Ormangülü ağacı benim gerçeğini hiç görmediğim bir ağaç, ama harika görünüyor
Yunan mitolojisinde ilk labirentin Girit kralı Minos için yapıldığı söyleniyor.

Sayfa 255: Kuh-i Nur'dan daha büyük elmaslar...

105 kratlık, bilinen en büyük elmaslardan biri [40].

Sayfa 282: Spanyel cinsi bir köpek gibi...

Uzun ve ipeksi tüyleri olan, sarkık kulaklı bir köpek ırkı [41].


----------
[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Hudson_River_Monster
[2] https://en.wikipedia.org/wiki/Peter_Minuit
[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Henry_James
[4] https://www.idefix.com/Kitap/Candide/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000672656
[5] https://www.kitapyurdu.com/kitap/aylak-sinifin-kurami/492541.html
[6] https://www.kitapyurdu.com/kitap/spinoza/277207.html
[7] https://www.kitapyurdu.com/kitap/spinozanin-sevinci-nereden-geliyor-amp-reddedilemeyecek-bir-felsefi-teklif/413977.html
[8] https://www.imdb.com/title/tt0068555/
[9] https://evrimagaci.org/maymun-meselesi-maymun-nedir-insan-maymun-mudur-maymunlardan-mi-gelir-676
[10] https://tr.wikipedia.org/wiki/Hortik%C3%BClt%C3%BCr
[11] https://www.youtube.com/watch?v=k6sUPTuUJKs
[12] https://tr.wikipedia.org/wiki/Eskatoloji
[13] https://evrimagaci.org/ortak-yasam-simbiyoz-nedir-ve-nasil-evrimlesmistir-84
[14] https://www.kitapyurdu.com/kitap/dunyalar-savasi/511276.html
[15] https://www.imdb.com/title/tt0046534/
[16] https://www.kitapyurdu.com/kitap/alice-harikalar-diyarinda/508432.html
[17] https://tr.wikipedia.org/wiki/B%C3%BCy%C3%BCk_Patlama
[18] https://en.wikipedia.org/wiki/Kurukshetra_War
[19] https://tr.wikipedia.org/wiki/Georges_Simenon
[20] http://yasamkilisesi.com/vaaz-notlar/g%C3%BCnah-ve-tanr%C4%B1n%C4%B1n-muhte%C5%9Fem-kurtulu%C5%9F-plan%C4%B1
[21] http://www.james-joyce-music.com/extras/gogarty_joyceastenor.html
[22] https://en.wikipedia.org/wiki/Esther_Williams
[23] https://www.imdb.com/title/tt0058815/
[24] https://www.kitapyurdu.com/kitap/burun/425895.html
[25] https://en.wikipedia.org/wiki/Cheshire_Cat
[26] https://www.idefix.com/Kitap/Cekirgenin-Gunu/Edebiyat/Roman/Dunya-Roman/urunno=0001736370001
[27] https://islamansiklopedisi.org.tr/hamzaname
[28] https://en.wikipedia.org/wiki/Saturn_Devouring_His_Son
[29] https://en.wikipedia.org/wiki/Morgan_le_Fay
[30] https://www.kitapyurdu.com/kitap/dr-jekyll-ile-bay-hyde-/377162.html
[31] https://www.imdb.com/title/tt0052357/
[32] https://en.wikipedia.org/wiki/Jackson_Heights,_Queens
[33] https://www.imdb.com/title/tt0360717/
[34] https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2019/02/19/yildiz-kaymasi-nedir/
[35] https://tr.wikipedia.org/wiki/Partenogenez
[36] https://kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?mc=2&sc=1705
[37] https://www.idefix.com/Kitap/Aeneas/Edebiyat/Roman/Dunya-Klasik/urunno=0000000058851
[38] https://en.wikipedia.org/wiki/Indra
[39] https://tardis.fandom.com/wiki/The_Coming_of_the_Terraphiles_(novel)
[40] https://en.wikipedia.org/wiki/Koh-i-Noor
[41] https://en.wikipedia.org/wiki/Spaniel
[42] https://en.wikipedia.org/wiki/Dolly_Parton

zor zamanlarda birlikte yaşamak

Dün gibi, önceki gün gibi başladı bugün de. Bunaltıcı bir sıcak, sabah ilaçları, sabah kahvesi, mesajların e-postaların kontrolü, sabah müzi...