22 Mayıs 2019 Çarşamba

organ ve kadavra bağışı

Ölüm, hakkında konuşması zor konulardan biri. Geleceğimizle ilgili emin olduğumuz tek gerçek ölüm iken onun hakkında bu kadar az düşünmemizin nedenlerinden biri elimizden bir şey gelmemesi galiba. Etin, kemiğin, kanın yerli yerinde durmasına; hatta bazen organların çoğunun işlevini devam ettiriyor olmasına rağmen sevdiğimiz birinin artık hayatta olmadığına, bizi göremeyeceğine, ona sarılamayacak olmaya ikna olmak kolay şey değil elbette.

Peki beden yerinde dururken bilinç nereye gidiyor? Bedenden bağımsız bir bilinç var mı? Bu sorular elbette bir blog girdisinde cevaplanamayacak şeyler ama üzerinde düşünmeden edemiyor insan. Bedenimizden tamamen bağımsız bir bilinç olmadığına vücudunda sodyum, potasyum dengesi kaybolmuş birini görünce ikna olmak kolay olmalı ama genel düşünce şeklimiz bir bilincimiz olduğunu ve bedenimizle onu bir yerlere taşıdığımız şeklinde oluyor.

Bilincimiz beden ölünce kaybolmuyorsa bile artık cesedimizle ilişkisini koparıyor olmalı. Eğer cesedimizi mumyalatmayacaksak çok kısa zaman sonra bütünlüğünün bozulacağını, toprağa karışacağımızı biliyoruz. Yaşamına devam etmek veya daha yüksek kalitede bir hayata kavuşabilmek için organ nakline ihtiyacı olan bu kadar insan varken bedenlerimizin toprağın altında çürüyüp gitmesi çok acı geliyor bana. Ölenin ardından yapılan cenaze törenlerini [1] anlamsız bulmuyorum ama sadece bunun için organ bağışı yapmamak da olacak şey değil.

Lafı bu kadar uzattım ama esas bahsetmek istediğim konu üniversite hastanesine kadavra bağışı. Organ bağışının bile çok az yapıldığı ülkemizde üniversitelerin öğrencilerin derslerinde kullanabilecekleri kadavraları bulmakta zorluk yaşadığı çokça duyduğum konulardan biriydi. Ölümden sonrası için önümüzde üç seçenek var: gömülmek ve bedenimizin işe yarmaması, organlarımızı bağışlamak ve başkalarına hayat vermek, son olarak ise kadavra olarak tıp fakültesinde kullanılmak ve daha iyi hekimlerin yetişmesine yardımcı olup, belki de çok insanın hayatına değer katmak.

Uzun zamandır aklımda olan bu konuyla ilgili konuştuğum bir hekim arkadaşım aşağıdaki mesajı yazdığında artık şüphem kalmadı:
Çok kıymetli bir şey yapıyorsun. Ankara Tıp'ta Anatominin ilk dersinde bağışçılar için bir konuşma yaparlar, çok duygusal ve hepimiz çok saygı duyarız bağışçılara.
Kadavra bağışı için izlenecek yol basit aslında. Önce kendinizi öldüğünüzde bedeninize ihtiyacınız olmayacağına ikna etmeniz gerekiyor, bence en kolayı bu. Sonra birinci derece akrabalarınızı bu isteğinize saygı duymaları için ikna etmeniz lazım, bu en zoru olabilir çünkü siz öldüğünüzde onların itiraz ettiği bir bağışı yapamıyorsunuz. Sonra bir üniversitenin anatomi bölümüne gidin sizi çok sıcak karşılayacaklar, aklınızdaki her soruya çok samimi cevaplar verecekler. Aklınızın yerinde olduğunu psikiyatristten alınacak bir raporla onayladıktan sonra sizin, birinci derece akrabalarınızın ve iki şahitin imzalayacağı bir form ile yapılacaklar bitiyor.

Bu süreçte benim cevabını merak ettiğim soru kadavranın kullanım süresi bitince ne yapıldığı idi. Bu konuda bağışçının her isteğine saygı duyulduğunu söylediler. Bana aradan yıllar geçtikten sonra oğluma tekrar cesedimin verilmesi fikri çok kötü geliyordu, bağışçı nasıl isterse öyle davranıldığını öğrencinince sevindim doğrusu.

Elbette kimse yarın ölmeyi planlamıyor ama ölüm belki yarından daha yakın olabilir. Ertelemeyin, belki de yarın olmayacak





[1] https://www.nyucel.com/2018/12/cenaze-torenleri.html

28 Şubat 2019 Perşembe

Tutunacak bir geçmiş bırakmıyoruz

Yurtdışına çıkınca binaların ne kadar uzun süreler kullanıldığını görüp şaşırmamak elde olmuyor. Avrupalılar sadece tarihi değeri olan binaları korumakla kalmıyor, sıradan binaların da uzun yıllar en azından görüntüsünü yenilemiyorlar. Şehirlerin genel silüetleri pek az değişiyor. [1] adresinden ulaşabileceğiniz aşağıdaki görsel Paris'in 100 yılda nasıl değiştiğini göstermesi açısından etkileyici.


Benim elli yıllık ömrüme nasıl değişimlerin sığdığını özetlemek istiyorum. Burada eskiye, eski binalara bir güzelleme yapmak istemiyorum ama insanı bir şehre ait hissettiren şeylerin anıları olduğunu maalesef gözden kaçırıyoruz. Geçmişiyle ilgili gidip dokunabileceği, bakabileceği hiçbir şey kalmayan birinin kendini oraya ait hissedebilmesi imkanı kalmıyor. Aşağıda bahsettiğim şeylerin teker teker benim için bir anlamı olmasa bile hepsinin birden artık mevcut olmamasının bir anlamı var. Maalesef bu iyi bir anlam değil.

Çocukluğumdan başlayayım. Dünyaya geldiğim hastane yerinde durmasına rağmen binaları yıkılmış ve yeniden yapılmış. İlkokulu okuduğum okul yıkılıp yerine daha yülksek katlı binası olan bir yeni bina yapıldı. Çocukluğumun geçtiği ilçe tamamen bahçeli evlerden oluşuyordu. Şimdi tek bir bahçeli ev kalmadı. Hayatımın ilk yirmi yılını geçirdiğim bahçeli evin yerinde şimdi beş katlı bir bina var. Okuduğum ortaokul yenilendi ve şimdi bir lise. Ankaraya gitmek için otobüse bindiğim terminalin yeri değişti.

Liseyi Kayseri Fen Lisesinde okudum. Şimdi bina spor lisesi olarak kullanılıyor. Geçen yıl liseden mezun oluşumuzun 30. yılıydı, okul o kadar bizim okuduğumuz okul değildi ki mezunlar buluşmasını Nevşehirde yaptık. Kayseri'ye gitmek için otobüse bindiğim Ankara otogarı ve Kayseri'de indiğim otogar yıkılıp yeniden yapıldı.

Çanakkale'de okuduğum bölümün bulunduğu kampüs tamamen yıkıldı yerine her şey yeniden yapıldı. Altında oturduğum ağaçlar, bahçe ve kantinler kalmadı.

Üniversitede sistem yöneticisi olarak çalıştığım, 15 yıl öğrencilerimle birlikte vakit geçirdiğim bina ve çevresindeki binalar, dışarıda oturduğumuz alanlar yıkılıp yerine hastane yapıldı.

Çanakkale kordon deniz doldurularak genişletildiği için yıllarca dolaştığım yollar, oturduğum yerler kalmadı bugün.

Babamı çok küçük yaşta kaybettiğim için onunla ilgili pek az şey hatırlıyorum. Hatırladığım birkaç hatıradan biri Karagöl ile ilgiliydi. Oğlum bir genç delikanlı olunca onu kendi babamla yürüdüğümü hatırladığım tek yere götüreyim dedim. Yaklaşık 30km gittiğimizde gördüm ki gölün etrafına betondan yürüyüş yolları yapmışlar, modern bir yer olmuş ama eskisiyle alakası kalmamış.

Bu kadar yıkıp yeniden yapmanın, taşımanın teker teker bakınca birer mazereti bulunabilir. Kimi hizmet için yeterli büyüklükte değildi, kimi depreme dayanıklı değildi, kimi için daha uygun yer bulundu denebilir ama böyle yapınca benim ve benim gibi milyonların hatıralarını ve geçmişini de yıkmış oluyoruz.


[1] https://www.thelocal.fr/galleries/culture/paris-1900-photo-montage-julien-knez

18 Şubat 2019 Pazartesi

Ulusal konferansların sonu

Akademik çalışma çokça zaman ve emeğin ürünüdür. Akademisyenlerin mesai dışı zamanlarını da harcayarak ortaya çıkardıkları sonuçların kabul görebilmesi için önlerinde iki yol oluyor genellikle: hakemli dergiler ve konferanslar. Hakemli dergiler başka bir yazının konusu olabilecek bambaşka konular içeriyor ama bu yazıda konferanslardan bahsetmek istiyorum.

Konferanslar ve onların sorunlarına geçmeden önce akademisyenlerin çalışmalarını sadece mesleki merak sonucu yapmadıklarını ve mutlaka meslaktaşları tarafından kabul görebilecek şekilde yayınlamak istediklerini söylemeliyim. Akademisyenler yayın yapacakları dergileri akademik yükselmelerinde ve özgeçmişlerinde kullanabilecekleri şekilde seçtikleri gibi katıldıkları konferansları da benzer şekilde seçiyorlar. Bu nedenle mutlaka bir hakem değerlendirmesinden geçirdikten sonra bildirilerin sunulmasına izin veren konferanslara katılıyorlar.

Konferansların dergilerden bir önemli farkı sunduğunuz bildiriye ilgililerden hemen geri bildirim alabilmektir. Sizinle aynı alanda çalışan ve başka türlü tanışma ihtimaliniz çok düşük olan meslektaşlarınızın çalışmalarını dinlemek, sunumların aralarında başka çalışmalar, projeler için ortaklıklar kurmak konferanslarda az rastlanan şeyler değildir. Konferansların bir büyük faydası da dinleyiciler içindir. Bir bilimsel makaleyi okuduğunuzda aklınıza takılan şeyler olduğunda bir başınasınızdır, oysa konferansta o konuyu hem diğer meslektaşlarınızla, hem de bizatihi fikrin sahibiyle tartışabilirsiniz. Örneğin Türk Fizik Derneği'nin düzenlediği Fizik Kongresine katıldığınızda fiziğin hangi alanında çalışırsanız çalışın sizi şaşırtacak konuları çalışan meslektaşlarınızı dinleme fırsatı bulursunuz. Atom altı parçacıklardan galaksilere, çok geniş bir yelpazede çalışan fizikçileri dinleyebilirsiniz. Bunu elbette bu alanlardaki dergileri de okuyarak yapabilirsiniz ama çok vakit alacağından muhtemelen yapamazsınız.

Ülkemizde düzenlenen pek çok ulusal ve uluslararası konferans mevcut. Bir süre öncesine kadar ulusal konferansların sayısı çok fazlayken birkaç yıldır neredeyse bütün konferanslar uluslararası hale geldi. Bunun en önemli nedeni YÖK'ün duyurduğu akademik teşvik kriterleridir. Akademik teşvik kriterleri hangi alanlarda yapılan faaliyetlerin akademisyenlerin maaşlarına katkı yapacağını belirliyor. Tebliğlerle ilgili madde şöyle:
Hakemli uluslararası bilimsel konferansta, sempozyumda veya kongrede sözlü olarak sunulan ve bunların kitabında yayımlanan tam bildiri
Buradan görülebildiği gibi ulusal bir konferansta sunulan çalışmanın hiçbir katkısı olmuyor akademisyene. Görev süresi uzatımında da kullanılamıyor ulusal konferans ve kongrelerde sunulan çalışmalar. Doçentlik ve profesörlük için de işe yaramayınca neredeyse hiçbir akademisyen ulusal konferanslara katılmıyor. Çok yakın gelecekte ülkemizde tek bir akademik ulusal konferans kalmayacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

Ulusal konferansların değerlendirmeye katılmamasının nedeninin üç kişinin biraraya gelip konferans düzenlemesi ve burada sunduğu bildirilerle akademik yükselme almasının önüne geçilmesi isteği olduğunu anlayabiliyorum. Peki kriterleri uluslararası yapınca bunun önüne geçilmiş oluyor mu? Eposta adresi bölümünün sayfasında listelenen her akademisyen bunun gerçekleşmediğinden emindir. Hepimiz en az günde bir uluslararası konferans/kongre daveti alıyoruz. Hem de neredeyse hepsi multi-disipliner konferanslar. Pek çok konferans davetinin altında YÖK'ün akademik teşvik kriterlerini sağladığı ifadesi yer alıyor.

Elbette niyetim ulusal olanları övmek, uluslararası olanları yermek değil. Tahminim YÖK yakın gelecekte ulusal veya uluslararası hiçbir konferansı/kongreyi akademik yükselme ve teşvikte değerlendirmeyecek ve akademi bu konuda ne yapacağını yeniden düşünmek zorunda kalacak. Ulusal konferanslar bitiyor ama uluslararası olanların bu halini de sürdürmek mümkün değil.

13 Şubat 2019 Çarşamba

Akademik Bilişim 2019 açılış konuşması

Sevgili meslektaşlarım, saygıdeğer katılımcılar;

Sizleri 21. Akademik Bilişim Konferansı düzenleme kurulu adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bu konferans Mustafa Akgül’ü kaybetmenin ardından düzenlediğimiz ikinci konferans oluyor. İnternet Teknolojileri Derneği ve Linux Kullanıcıları Derneğinin eski başkanı, Akademik Bilişim Konferansının yanı sıra Türkiye’de İnternet Konferanslarının ve İnternet Haftası etkinliklerinin başlatıcısı ve sürdürücüsü olan Mustafa Akgül’ün yokluğunda bu konferansa emeği geçen Ordu Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Tarık YARILGAÇ’a, başta Dr. Öğr. Üyesi Kerem Erzurumlu olmak üzere yerel organizasyonu sağlayan akademisyenlere, konferans öncesinde Mustafa Akgül’ün adıyla düzenlenen kursların eğitmenlerine, kursiyerlere, konferansa bildiri ve panellerle katkı verenlere, konferansa ilgi gösteren katılımcılara, bildiri başvurularını değerlendiren hakemlere, konferansın gerçekleşmesi için gerekli mali yükü karşılayan ve standlarıyla canlılık katan sponsorlarımıza ve konferansın düzenleyicilerinden biri olan TÜBİTAK ULAKBİM müdürü Mehmet Mirat Satoğlu’na teşekkür ederiz.

Her yıl başka bir anadolu üniversitesinde düzenlediğimiz ve o şehirde Mustafa Akgülün ifadesiyle bir bilişim fırtınası estirmeyi hedeflediğimiz konferansımız bütün ulusal konferansların yaşadığı zorlukları yaşıyor. Akademik bilişim konferansında sunulan bildiriler kadar konferans süresince tanışmaları, fikir alış verişlerini de çok önemsiyoruz. YÖK'ün akademik teşvik kriterlerinde sadece uluslararası konferansları değerlendirmesiyle ulusal konferanslara ilginin çok azalması üzerine de tartışacağımız başarılı bir konferans geçirmemizi diliyorum.

31 Ocak 2019 Perşembe

Üniversitenin ikilemi

Üniversite denildiğide toplumun büyük kesimlerinin aklına aşağıdaki fotoğraftaki gibi insanların çalıştığı araştırma ve bilim yuvaları geliyor. Üniversite hocaları araştırma yapsınlar, icatlar yapıp, patentler alsınlar, kansere çare bulsunlar beklentisi mevcut. Ülke yönetiminin her kademesi üniversitelerimizin dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında olması hedefini dillendiriliyor. Bu sıralamalar üniversite personellerinin yaptığı yayınlar, aldığı atıflar, ödüller, patentler üzerinden yapılıyor. Bu sıralamalar nasıl yapılmalı başka bir tartışmanın konusu ama mevcut kriterler arasında öğrencilerin hiç bulunmadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani öğrencilerin kavramları iyi öğrenmesi zaten ölçülemez bir şey olduğu için bunun üzerinden bir sıralama yapma imkanı da yok.


Ülkemizde akademik personelin faaliyetlerine göre aldığı teşvikler mevcut. YÖK'ün [1] sayfasından ayrıntılarına bakabilirsiniz, rica ediyorum bakın. Ayrıntıları meslekten olmayanları ilgilendirmeyecektir ama ana başlıklara bakınca bunların proje, araştırma, yayın, patent, atıf olduğunu göreceksiniz. Bu sayıların artması üniversitelerimizin de yukarıda bahsettiğim sıralamalarda daha yukarı çıkmasını sağlayacaktır elbette. Bu kriterlerin hiçbirinin öğrencilere, yani sizin çocuklarınıza daha iyi eğitim vermekle ilgisi olmadığına da dikkat edelim. Bunların tamamı araştırma faaliyetleridir. Ders anlatmak bir akademisyen için hiçbir karşılığı olmayan bir görevdir. Ne teşvik alırsınız, ne görev süresi uzatımında kullanabilirsiniz.

Eğitim öğretim ve araştırma üniversitelerin temel iki faaliyet alanıdır ama birbiriyle nasıl bir ilişki içindedir bu iki alan? Konuya dışarıdan bakan gözler sadece araştırmacıların çalıştığı, patentlerin, tescillerin havada uçuştuğu bir üniversitede çocuklarımızın da daha iyi eğitim alacağını düşünecektir diye tahmin ediyorum.

Bir de öğrenciler ve anne babalar tarafından bakalım üniversitelere. Aileler çocuklarını bir meslekleri olsun diye gönderiyorlar üniversitelere. Zaten üniversiteleri sadece profesör yetiştiren kurumlar olarak görmemek gerekir. Akademik hayatın elbette güzellikleri var, hayatımızı değiştiriyor ama bütün çocuklarımızı akademisyen yapamayacağımız da bir gerçek. Bilimsel düşünme yapısını öğrensinler, isterlerse akademisyen olsunlar ama bir toplumun temel hedefi herkesi akademisyen yapmak olmamalı. Ülke olarak üniversitelerde okuyan ve sayıları milyonu geçen gençlerin hepsini akademisyen yapmayı hedefliyor olamayız.

Şimdi bir zihin deneyi yapalım ve yukarıdaki fotoğraftaki müthiş bilim insanlarını canlandırıp, aynı performanslarıyla günümüze, ülkemizdeki bir üniversiteye getirelim. Çocuğunuzun bu üniversitede okumasını ister miydiniz? Tahmin ediyorum herkes evet diyecektir. Peki neden? Eğer çocuğunuzu fizik veya kimya okumaya göndermeyecekseniz okuduğu okulda Curie'nin olmasının nasıl bir pratik faydası olacak? Çocuklarınızın fizik okumaya gitmediğini biliyoruz [2]. Öğrenci kapasitesi en düşük üniversitemizin yaklaşık 30.000 öğrencisi var, çocuğunuz bu fotoğraftakilerden birini bile görmeden mezun olabilir. Derslerini Heisenberg veya Einstein anlatmıyor diye mi gitmiyor çocuklar fizik bölümlerine? Hiç sanmıyorum. Öğrenciler biliyor ki dersi Pauli'den de dinleseler işsiz kalacaklar. Bu yüzden fizik okumuyorlar.

Burada bir başka konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Yukarıdaki kadro tamamen bir üniversitemizde çalışmaya başlasa bile herhangi biri lisans öğrencilerine ders anlatır mıydı sizce? Curie için biçeceğimiz rol laboratuvarda çalışması değil de lisans öğrencilerine haftada 20 saat ders anlatması mı olurdu? Lorentz'i bölüm başkanı yapıp, gelen giden evrakla mı uğraştırsaydık? Ehrenfest doktora öğrencileriyle değil de lisans öğrencileriyle mi ilgilenirdi? Herkesin hemfikir olacağını düşündüğüm şey bu araştırmacıların, teorisyenlerin en iyi oldukları işi yapmaya devam etmesinin tüm insanlık için en iyisi olacağıdır.

Bir konuyu hakkıyla anlatabilmek için o konuda yeni şey yapmış olmak gerekmediğini biliyoruz. Öyle olsaydı ilk ve orta eğitimdeki öğretmenlerden de yayınlar, bildiriler beklerdik. Bir örnek olarak üniversite birinci sınıfta okutulan matematik 1 ve 2 derslerini düşünelim. Bu derslerde temel olarak türev ve integral hesabı anlatılıyor. Newton'un bu kavramları kendi çalışmalarında kullanmak için icat ettiğini biliyoruz (Leibniz mi, Newton mu tartışmasının yeri burası değil). Buradan hareketle Newton'un matematik 1 dersini herkesten iyi anlatabileceği söylenebilir mi? Ya da tersinden sorayım matematik 1 dersini iyi anlatabilmek için Newton mu olmak gerekir? Newton bugün bizim üniversitelerimizden birinde hoca olsaydı ne o matematik 1 anlatmak isterdi, ne de anlatacak vakti olurdu. Bugün matematik 1 dersini dünya standartı neyse, o seviyede anlatacak yüzlerce, belki binlerce üniversite hocası mevcuttur ülkemizde.

Denebilir ki bunlar çok eski ve temel konular. Üniversitede daha güncel konular anlatılıyor. Aslında bu da bir yanılsama. Bakın bir bölümün lisans programına; 2000 yılından sonra bulunmuş neredeyse hiçbir kavramın anlatılmadığını göreceksiniz. Teknolojinin çok hızlı yenileniyor olması bizde temel kavramların da o hızla değiştiği yanılgısını oluşturuyor ama durum böyle değil. Bilgisayar mühendisliğinde sürekli yeni araçların, yeni programlara dillerinin çıkması meslekten olan, olmayan herkesin dilinde ama durum gerçekte böyle mi acaba? Birkaç örnekle açıklamak isterim: IPv6 (yeni nesil internet protokolü de deniyor) RFC'si [3] 1998'de yazılmış. Tasarım Kalıpları dersinin her yerde okutulan kitabı [4] 1994'te yayınlanmış. Bilgisayar Ağları dersinin temel kitabının [5] ilk basımı 1981'de yapılmış. Listeyi böyle uzatmak mümkün ama kastımı anlatabildiğimi düşünüyorum. Özetle lisans seviyesindeki dersleri hakkıyla anlatmak için araştırmacı, teorisyen olmak gerekmiyor.

Peki hem araştırmacı olup hem lisans derslerini anlatmak imkanı yok mu? Elbette var ama akademide üretimde bulunmak konsantrasyon gerektiren bir faaliyet. Lisansta iki farklı ders anlatsın dediğiniz bir akademisyenin dersten önceki hazırlığı, tekrar dikkatini toplaması için harcayacağı zaman onun mesaisinin neredeyse yarısı olacaktır. Buna değer diye düşünenlerin elbette lisans derslerine girmesinde bir sorun yok ama sadece araştırma kısmına odaklanmak isteyenler için de bir mecra oluşturmalıyız.

Bunu sadece lisansüstü öğrencisi alan araştırma enstitüleriyle mi, yoksa öğrencisiz araştırma merkezleriyle mi çözeriz bilemiyorum ama akademinin üzerinde tartışması gereken konulardan biri olduğunu düşünüyorum. Bu haliyle çocuklarımız onları gönderdiğimiz amaçtan çok başka motivasyonları olan akademisyenlerden eğitim alıyorlar.


[1] http://www.yok.gov.tr/AskiyaCikardik/docs/AK2.pdf
[2] https://www.nyucel.com/2018/12/ne-olacak-fizik-bolumlerinin-hali-2.html
[3] https://www.ietf.org/rfc/rfc2460.txt
[4] https://www.amazon.com/dp/0201633612
[5] https://www.amazon.com/Computer-Networks-Tanenbaum-International-Economy/dp/9332518742 

29 Ocak 2019 Salı

Dersleri nasıl takip etmeli?

Öncelikle üniversitelerdeki derslerin büyük bölümünün uzaktan eğitimden bir farkı olmadığını düşündüğümü söyleyeyim. Hem sınıflar çok kalabalık, hem de dersler öğrencinin bir ilişki kurabileceği şekilde anlatılmıyor. Üniversite hocaları nasıl ders anlatmaları gerektiğini çok büyük oranda kendileri çabalayarak öğreniyorlar [1]. İnternette hemen her ders için öğrenme malzemesi mevcut. Bu haliyle bakınca üniversitede derslere devam zorunluluğun olmaması gerektiğini düşünüyorum [2]. Bu konuda daha önceden yazdığım için tekrarlamak istemiyorum.

Bu yazıda derslere gelip dinlemek isteyenlere bu zamanı verimli geçirmeleri için olabildiğince yol göstermeye çalışacağım. Eğer amacınız sadece dersten geçer not almak ise, konuyu öğrenmeniz gerekmediğini düşünüyorsanız (muhtemelen öyle değildir ama bizi ilgilendirmez bu) yazının gerisinin size hiç faydası olmayacaktır. Ezberleyin, kopya çekin veya son gece sabahlayıp dersi geçin. Yazının bundan sonraki kısmı derse o konuyu öğrenmek için girenler için olacaktır.

Bir dersten en fazla verim almanın yolu o dersten önceki konuları biliyor olmak ve o derste anlatılacak konu ile ilgili yüzeysel de olsa bir okuma yapmış olmaktır. Bunun gerçekleştirmesi çok zor bir görev olduğunu biliyorum. Dersi böyle takip eden öğrencilerle dolu bir sınıfa ders anlatmak dersin sorumlusu için harika bir deneyim olur diye tahmin ediyorum.

Her şeyi yazmayın

Bütün dersleri öğrenebilmek için geçerli bir yöntem olmadığını baştan kabul edelim. Dersin nasıl işlendiğine göre onu nasıl takip etmemiz gerektiğini belirlemeliyiz. 

En kötü yöntemin hocanın söylediği her şeyi not almak olduğunu söylemeliyim. Bunu yapan çok arkadaşım ve öğrencim oldu. Tuttukları notlara baktığımda derste anladığım şeyleri bile tekrar etmek imkanının çoğunlukla bulunmadığını görürdüm. Bir konuyu yazılı olarak, özellikle ders notu şeklinde, hazırlayan biri onu okuyacağınızı düşünerek yapar bu hazırlığı. Öğrencinin yeni duyduğu bir ifadeyi bir kere anlattıktan sonra gerektiğinde bu bölüme dönüp bakabileceğini bilir ve tekrar etmez. Konu anlatımı bir düzen içinde olur. Sözlü anlatım ise böyle değildir. Öğrenciye on dakika önce anlattığınız bir kavramı zaten çok yeni duyduğunu bildiğiniz için arada hatırlatırsınız. Bazen yazılı metinlere geçiremeyeceğiniz örnekler verir, şakalar yaparsınız. Kitapta yazanları ezberden sırasıyla söyleyen bir hocanın dersini takip etmek çok sıkıcı olur genelde. O kitabı hoca kendisi yazmış olsa ve okurken konuyu çok iyi anlasanız bile iş dinlemeye gelince durum farklı olur. Bu aslında yazılı ve sözlü kültürlerin temelindeki farktan kaynaklanır ama bu kadar ayrıntıya girmeye gerek yok sanırım. Sonuç olarak ağızdan çıkan her şeyi yazmak sonra takip etmesi zor bir malzeme bırakır size.

Derste ses veya görüntü kaydı almak da benzer şekilde verimsiz bir yöntemdir. Çünkü tekrar etmeye çalıştığınızda aynı süreyi yeniden harcamanız gerekir. Hem madem vidyodan takip edecektiniz, derse neden gittiniz? Bu dersi youtube'da veya çevrimiçi derslerde bulamadığınız için gitmediniz ki derse.

Dersi derste öğrenmeye çalışın

Şunu aklınızdan çıkartmayın: hoca derste evrenin az önce kendisinin bulduğu ve kimsenin bilmediği bir sırrını anlatmıyor, yeterli ön hazırlığınız varsa derste anlatılan her şeyi anlayabilmeniz gerekir. Madem evde uyumaktan veya kantinde gevezelik etmekten feragat edip derse geldiniz, ne anlatılıyorsa onu öğrenin. Evet eve gidip ders notlarını okuyarak da öğrenebilirsiniz ama o zaman neden derstesiniz? Dinlemeyeceğiniz derse girmeyin. Sadece devamsızlık kontrol edildiği için derse girmek kadar zaman kaybı olan çok az şey vardır.

Eğer o dersten önce anlatılan konuları takip etmişseniz bulunduğunuz dersten "buna sonra bakıp anlayayım" dediğiniz bir şey olmadan çıkmalısınız. Aklınıza yatmayan, nedenini anlayamadığınız bir şey olduğunda bunu sorun. Dersin sorumlusu bundan memnun olacaktır. O da evinden çıktı geldi, odasında değil sınıfta bulunuyor, ayakta ve bir saattir konuşuyor. Anlattıklarının bir işe yaramasını istiyor o da. Çekinmeyin, sorun.

Tahtada anlatılan şey bir matematik probleminin çözümü bile olsa onu not almak yerine nasıl çözüldüğünü orada anlamaya çalışmak daha verimli bir hareket olacaktır. Nasılsa yurda gidince benzer problemleri çözeceksiniz. Önemli olan yeni anlatılan kavramı öğrenmeye çalışmak olmalıdır. Eğer bir uygulama saatindeyseniz yani dersin kendisi problem çözme, kod yazma gibi bir şey ile ilgiliyse o zaman bunu yapmaya çalışmalı ve aklınıza yatmayan şeyi sormalısınız.

Uygulamanın her tarafında bulunun

Dersin uygulamalarında tek bir rolü benimsemeyin. Bir grupla çalıştığınızda biri karışımı hazırlarken diğeri cihazı kullanıyorsa örneğin, her iki tarafta da bulunun. Bir yazılım projesinde sadece testleri siz yazmayın. Size belki ilk yaptığınız işleri tekrar etmek yeni bir şey yapmaktan daha kolay görünecektir ama kendinize burada öğrenmek için bulunduğunuzu hatırlatın. Ekip arkadaşlarınıza bir rolü terketmeyin, siz de başka birini sahiplenmeyin. Belki onu yaparken bilmediğiniz bir şeyler öğreneceksiniz. Öğrenme fırsatını kaçırmayın.

Dinlemenizi engellemeyecek uzunlukta notlar alın

Dersin sorumlusu ders kitabında bulunmayan hiçbir şey anlatmıyorsa bile ilk kez duyduğunuz bir kavramla ilgili anlatılan şeylerden aklınızda canlanan şey her ne ise onu kısaca not almak iyi olabilir. Kısaca diyorum çünkü hocanın dediğinin aynısını değil, ondan aklınızda kalanı yazmak istiyorsunuz. Bunun üzerinde çok durursanız o sırada anlatılanları kaçırırsınız. Zamanla neyi not almanız gerektiğini siz de kolayca bileceksiniz. Her yeni kavramı yazmanız gerekmeyecek. Zaten bütün hepsini eve gidince kitaptan okuyabilirsiniz ama alacağınız kısa notlar sizin konuyla bir ilişki kurmanıza yardımcı olacaktır.

Ders hakkında konuşun

Üniversiteyi sadece hocadan öğrenilen bir yer olarak görmemek gerekir. Akranlar arası sosyalleşme ve öğrenme de en az hocadan dinleme kadar, hatta bazen daha fazla önemlidir. Çok iyi anladığınızı düşündüğünüz bir dersin çıkışında arkadaşlarınızın sorduğu bazı sorulara cevap veremediğinizi görmek eve gidince hangi başlıkları daha ayrıntılı okumanız gerektiği hakkında ip uçları verecektir. Bir kavramı bildiğini düşünmek ile onu başkasına anlatmak için zihninde toparlamak farklı süreçlerdir. Dinlediğiniz her dersi çıkışta başkasına anlatın demiyorum ama ders çıkışında kısa da olsa bir sohbetin faydasını görürsünüz.

Ders içeriğinin eksik olduğunu düşünüyorsanız kendiniz tamamlayın

Aradan zaman geçtiğinde bir dersi hangi hocadan dinlediğinizi, hangi notla geçtiğinizi, ödevleri, sınavları hatırlamayacaksınız. Derste anlatılan kavramları biliyor musunuz, onları kullanabiliyor musunuz; esas önemli olan bu soruların cevabı olacak. Aldığınız derslerin içeriğini başka üniversiteler daha geniş kapsamlı anlatıyorsa, kaderinize küsüp hocanızın anlattığı ile yetinmeyin. Her konuda çok fazla çevrimiçi ve/veya basılı kaynak mevcut. Varsa eksiğiniz, onları kendiniz tamamlayın. O konular sınavda çıkmayacak diye öğrenmezlik etmeyin.

Eğer okuduğunuz bölüm yukarıdakilerin hiçbirini yapmaya değmez gibi geliyorsa muhtemelen yanlış bölümde okuyorsunuzdur.

[1] https://www.nyucel.com/2019/01/universitede-ders-anlatmak-nasl.html
[2] https://www.nyucel.com/2013/02/derslere-devam-neden-zorunlu.html

26 Ocak 2019 Cumartesi

Kamu kurumları özgür yazılımdan ne anlıyor?

Son dönemde "yerli ve milli yazılım"dan bahsedildiğini sıkça duyuyoruz. Bu konuya bir açıklık getirmek için bir cümleyle özetlenebilecek bir yazı yazmıştım [1]: "Özgür yazılım yerli ve milli yazılımlardan bütün beklentilerimizi karşılama potansiyeline sahiptir." Evet özgür yazılımın bu potansiyeli var ama ülke olarak bunu değerlendiriyor muyuz? Bence hayır! Özgür yazılımın getirdiği dört özgürlükten [2] sırasıyla bahsedip bu iddiamı temellendirmek istiyorum.

Yazılımı istenilen amaç için, istenilen şekilde çalıştırma özgürlüğü

Bu özgürlük son kullanıcı açısından bakınca en temel olanı [3]. Peki kamunun özgür yazılıma (onlar hep açık kaynak diyorlar ama bence esas önemli konu bu değil) olan ilgisi gerçekten bazıları sahipli yazılımları kullanamıyor diye itiraz edişinden mi? Yoksa özgür yazılımların çok büyük oranda lisans bedeli verilmeden kullanılabiliyor olmasından mı? Burada kamunun sadece maliyet odaklı yaklaşımı özgür yazılımdan çok hızlı bir dönüşü beraberinde getirir. Bunu kendi ülkemizde yaşadığımız tecrübelerden de çok iyi biliyoruz. Bununla ilgili daha önce yazdıklarımı tekrar etmemek için linkini bırakıyorum [4].

Yazılım nasıl çalıştığını anlama ve onu istediği gibi değiştirme özgürlüğü

Kamu bu özgürlüğü neredeyse hiç kullanmıyor. Tamam özgür yazılımların kaynak kodları açık ve kamu onu değiştirebilir durumda ama bunu yapmıyor. Nereden biliyoruz yapmadığını? Özgür yazılımların geliştirme süreçleri tamamen açık olduğu için istediğiniz özgür yazılıma bakın geliştiricileri arasında kaç tane .tr uzantılı eposta adresi var. Üşenmeyen isimlere tek tek de bakabilir. Sizi yormamak için söyleyeyim çok büyük oranda hiç yok. Oysa Pardus temel olarak Debian üzerine inşa edilmiş bir dağıtım, bir tane bile Debian geliştiricisi istihdam etmesi gerekmez mi? Dağıtımla birlikte dağıtılan ofis paketi LibreOffice, bir tane olsun LibreOffice geliştiricisi çalıştırması gerekmiyor mu? Ankara'da postgresql konferansı düzenlendiğinde akın akın koşan TÜBİTAK birimlerinde bir tane olsun, ilaç niyetine postgresql geliştiricisi bulunmamasında bir gariplik yok mu?

Peki TÜBİTAK kendisi geliştirici çalıştırmıyor ama Debian vakfının, Belge vakfının, Postgresql vakfının destekçisi mi? Bunun da cevabı hayır. Böyle yazınca sadece TÜBİTAK hakkında yazıyorum gibi anlaşılmasın isterim. Her yerde adı geçen Havelsan, Aselsan ya da herhangi bir kamu kurumu için de durum aynı.

Bütün özgür yazılım kullanan kurumlar onun gelişimine katkıda bulunsun demiyorum ama hiçbirinin katkıda bulunmaması olacak şey değil. Bu özgürlüğü hiç değerlendirmediğimiz için buradan edineceğimiz bilgi birikimi diye bir şeyden bahsedemiyoruz. Ülkemiz insanının "ben de yapabilirim" hissine zerre katkısı olmuyor özgür yazılım kullanımının. Bu büyük bir kayıptır.

Yazılımın kopyalarını yeniden dağıtabilme özgürlüğü

Bu özgürlüğü kullanıyoruz ve kurumlar lisans ücreti ödemiyor ama yazılımı yapılandırmak ve özelliştirmek ayrıca bir emek istiyor. Yazılımın kendisine para vermemiş kurumlar bakımı ve ayakta tutulması için ücret ödemek istemiyor genellikle. Microsoft'a, Oracle'a her yıl düzenli ödenen bakım ücretlerini yerli firmalara verip sorunlarını çözdürmekte çok isteksiz kamu kurumları.

Yazılımın değiştirilmiş hallerini yeniden dağıtılabilme özgürlüğü

Kamu kullandığı özgür yazılımları geliştirmeye çalışmadığı için elinde değiştirilmiş bir hali de olmuyor ve bunu dağıtamıyor. Eğer bir özgür yazılımı kendi ihtiyaçları için kaynak kodunda bir değişiklik yaparak kullanıyorsa bile bunu özgür yazılım topluluğu ile paylaşmadığından bu özgürlük tamamen işlevsiz bir hale geliyor.

Açık kaynak yazılımlarla kendi problemlerini çözen kamu kurumları kendi yazılımlarının kaynak kodlarını açıp başka kurumların kullanımına da sunmuyor. Neredeyse aynı problemleri çözmek için her kurum kendi açık kaynak (!) çözümünü kendi geliştiriyor.

Bütün bunlara rağmen özgür yazılım kullanımı ülke için bir avantajdır ama sürdürülebilir bir durum değildir. Yazılım tekelleri ile fiyat konusunda mücadele etmek mümkün değildir. Yukarıda bahsettiğim [4] numaralı yazıdaki acı tecrübelerimizi unutmamalıyız. Özgür yazılım sadece bedava yazılım değildir, onu böyle anlayanlar Microsoft ve Oracle "sizden para almayalım" dediklerinde ilk geri dönenler olacaktır.

Özgür yazılım kendi başına bir amaç değil, daha iyi bir dünya için bir araç. Biz ülke olarak sadece tüketen bir ülke olmayı hedeflemiyorsak bu yolda bize yardımcı olabilecek bir araç. Üreten bir ülke olabilmenin de ilk şartı yüzümüzü üretime çevirmek olmalı.

Maalesef yanlış yoldayız!

[1] https://www.nyucel.com/2017/03/yerli-yazlm-milli-yazlm.html
[2] http://www.gnu.org/philosophy/free-sw.en.html
[3] https://www.nyucel.com/2017/03/son-kullanc-icin-ozgur-yazlm-neden.html
[4] https://www.nyucel.com/2012/07/bedava-m-ozgur-mu.html

organ ve kadavra bağışı

Ölüm, hakkında konuşması zor konulardan biri. Geleceğimizle ilgili emin olduğumuz tek gerçek ölüm iken onun hakkında bu kadar az düşünmemizi...