13 Haziran 2021 Pazar

Halkın parasıyla oluşturulan yazılımlar halkın malı olmalı

Avrupa Özgür Yazılım Vakfı uzun zamandır yürüttüğü bir kampanya ile "Vergi verenlerin parasıyla üretilen yazılımlar Özgür Yazılım olarak yayınlanmalı"[1] diyor. Uzun yıllardır kamuda çalıştığım için bu hedefin çok uzağında olduğumuzu biliyorum. Bizde neredeyse her kurum ihtiyacı olan yazılımları çoğunlukla kaynak kodunu almadan, kimseyle paylaşamayacağı, kendisi üzerinde bir geliştirme yapamayacağı şekilde alıyor veya yazdırıyor. Böyle olunca aynı sorunu her kurumun yeniden çözdürmesi, lisans bedeli ödemesi, üzerinde geliştirme yapamaması gibi olumsuz durumlar oluyor. Bunu yapanlar özel şirketler olduğunda bile özgür yazılımları kullanmalarını teklif ederken kamu kurumlarının bizim vergilerimizi böyle harcamamaları konusunda bir bilinç oluşturulmalıyız. Kurumların yöneticileri bilişim dünyasından o kadar habersizler ki ortada böyle bir sorun olduğunun bile farkında olmuyorlar çoğunlukla. Eğer iyi anlatılırsa halkın vergilerinin verimli kullanılması konusuna hiçbir yöneticinin ayak dirememesi gerekir.

Bu hafta Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın duyurduğu "Lezzet Ankara" uygulamasının bir özgür yazılım olarak lisanslanmasının yukarıda bahsettiğim kampanyanın yaygınlaşması için önemli bir adım olabileceğini düşünüyorum. Elbette bunun için ikna edilmesi gereken kişi başkentin belediye başkanı değil onun bilişim alanıyla ilgili görevlendirdiği kişiler olmalı. Bu yazıyı hem onları hem de ilgilenen diğer yetkilileri göz önünde tutarak ayrıntılandırmak istiyorum.

Kamu kurumları ister kendi personellerine geliştirme yaptırsınlar, isterse dışarıdan alım yapsınlar çok basit birkaç noktaya dikkat ederek halkın vergilerinin çok daha verimli kullanılmasını sağlayabilirler. Burada akıllara gelebilecek konuların üzerinden geçelim.

Yazılımınızı özgür yazılım yapınca kontrolü kaybetmeyeceksiniz

Özgür yazılımların kaynak kodları açık oluyor, kurum çalışanları dışından da destek verenler olabiliyor dediğimizde sanki her gönderilen kod yazılıma dahil edilmek zorundaymış gibi algılandığı oluyor. Durum böyle değil elbette. Yazılımı özgür yazılım olarak lisanslayınca dışarıdan kod katkısını nasıl alacağınızı yine kurum olarak belirliyorsunuz elbete. İsteyen (lisans şartlarına uyarak) sizin kodunuzu kullanabiliyor ama siz uygun bulduğunuz kodları projenize dahil ediyorsunuz. Tedirgin olacak bir şey yok aksine geliştiriciler harcayacakları emeğe değeceğini düşünürlerse kendi kadronuzla hayal bile demeyeceğiniz büyüklükte işler yapabilirsiniz.

Özgür yazılımlar güvenlik tehlikesi anlamına gelmez

Bu konuda uzunca yazdığım için tekrarlamak istemiyorum ama özet olarak şunu söyleyeyim "bir algoritmayı gizleyerek onu daha güvenli hale getiremezsiniz"[2]. Güvenlik sürekli ilgilenmeniz gereken bir konu olacaktır. Yazılımınızı özgür yazılım lisansıyla lisanslayıp kaynak kodlarını açtığınızda elbette kodlardaki hataları düzeltmek ve iyileştirmeler yapmak için bakanlar olduğu gibi saldırganlar da olacaktır ama yazılımı geliştirmek isteyenlerin sayısının saldırganlardan fazla olduğuna ve pek az güvenlik açığının yazılımın koduna bakarak tespit edildiğine güveniyoruz. Sizi kandırmayalım, kaynak kodlar açılınca güvenlik sorunu kaybolmayacak.

Yazılımınızın kaynak kodunu hemen açmanızı beklemiyoruz

İster kurum içinde geliştirilsin isterse dışarıya yazdırılmış olsun en başından itibaren kodlar başkalarının da göreceği şekilde düşünülerek yazılmadıysa içinde bazı kirli çözümler içeriyordur. Sadece tek bir noktada kullanılacak diye planlandığından özelleştirmeye uygun halde değildir. Bazı servislere erişimde kullanılan gizli bilgiler kaynak kod içine yazılmış olabilir. Bunların kaynak kod açılmadan önce temizlenmesi ve özelleştirilmeye uygun hale getirilmesi gerekir. Bu emek isteyen bir iştir ama bir başka kamu kurumunun baştan yazması, yazdırması düşünülünce maliyetinin ne kadar önemsiz olacağını hesaplamak kolay olacaktır. Elinizdeki kaynak kodların açılması için tecrübeli yazılım firmalarından destek alarak işe başlayabilirsiniz. Bundan sonra bunu bir kurum kültürü haline getirirsiniz ve ilave desteğe ihtiyacınız kalmaz.

Yazılımın kaynak kodunu herkesin göreceği bir hale getirmenin faydaları saymakla bitmeyecektir. Bir yazılım güvenliği firmasından alacağınız danışmanlık size kullanıcı verilerini nasıl saklamanız gerektiği konusunda da yol gösterecektir örneğin. Yazılımınız kullandığı algoritmayı iyi gerçekleştirmiştir ama kullanılan algoritma güvenli değildir belki. Önceden yazılmış olanları siz düzeltirsiniz, bundan sonra yazılacak olanlara da hepimiz bakarız.

Bundan sonra her yazılımın kaynak kodunu da satın almalısınız

Yazılımları eğer kurum içinde geliştirmiyor da dışarıdan alıyor veya ihtiyacınıza göre yazdırıyorsanız şartnamelerinize yazılımın kaynak koduyla birlikte teslim edilmesi gerektiğini mutlaka yazmalısınız. Halkın vergileriyle oluşturulan bir ürün mutlaka halkın malı olmalıdır. Sadece kaynak kodların verilmesini değil bir özgür yazılım lisansıyla lisanslanmasını da şartlarınız arasına koymalısınız. Bunu yapmazsanız aldığınız kaynak kodları paylaşamayacağınız gibi geliştirme dahi yapamayabilirsiniz.

Bu süreç elinizdeki yazılımlar için bedava olmayacak

Mevcut yazılımların kaynak kodlarının açılması sürecinde elbette bir maliyet olacaktır ama bu asla yazılımın yeniden yazılması kadar olmayacaktır. hem zaten hedefiniz hiç para harcamamak değil vergilerimizin verimli harcanması olmalıdır.

Yazılımların kaynak kodlarını açmak yazılım firmalarına zarar vermez

Merak etmeyin bütün kamu kurumları teker teker muhasebe yazılımı lisansı satın almayacak diye yazılım firmalarına zarar vermiş olmazsınız. Yazılım çözümlerine her zaman ihtiyaç olacaktır, firmalar gerekli inovasyonu geliştireceklerdir. Zaten bir firma kendisi yazılım geliştirmiyor, sadece yurtdışı bir firmanın ürününün lisansını satıyorsa ona yazılım firması bile dememek gerekir. Onlar başlarının çaresine baksınlar, bu kamunun sorunu değildir.

Herkesin dilindeki yerlilik, millilik sorununu çözmüş olacaksınız

Bu konuda da önceden uzunca yazmıştım[3] ama yazılımları özgür yazılım yaparak geliştirmenin ülkemizde yapılmasına, bizim üreten bir ülke olmamıza katkı sağlamış olacaksınız. Geliştirme yapabilmek için dışa bağımlı olmayacağız. Sadece bunlar bile yazılımları özgür yazılım yapmanız için yeterliyken bir de onları kamunun vergileriyle ürettiğinizi ve başka şansınızın olmadığını hesaba katmalısınız.

Vergi verenlerin parasıyla üretilen yazılımlar Özgür Yazılım olarak yayınlanmalıdır!

24 Ocak 2021 Pazar

GNU/Linux'ta erişim hakları

Bu yazıda anlatacaklarım GNU/Linux için olacak ama hepsi UNIX benzeri işletim sistemleri için geçerli olacaktır. Erişim hakları konusu her ne kadar işletim sistemindeki araçlarla ve çekirdeğin desteğiyle ilgili olsa da kullanılan dosya sisteminin buna izin veriyor olması gerekir. Temel erişim haklarından bahsedince bu konuya geri döneceğiz.

GNU/Linux işletim sistemleri çok kullanıcılı ve çok görevli işletim sistemleridir. Kullanıcı yönetimi ve neden işletim sisteminde bu kadar fazla kullanıcı olduğu başka bir konuşmanın konusu olacak kapsamlı bir konudur. Sistemde bulunan her dosya ve dizinin mutlaka sahibi bir kullanıcı ve ait olduğu bir grup olur. Yani bir dosya olamaz ki sahibi veya ait olduğu grubu belli olmasın.

GNU/Linux için üç temel ve üç de gelişmiş erişim hakkından bahsedebiliriz. Temel erişim hakları okuma (r), yazma (w) ve çalıştırma (x) haklarıdır. Şimdi örnek bir dosya için bu erişim haklarını görelim: 

$ ls -l /bin/ls -rwxr-xr-x 1 root root 142144 Eyl 5 2019 /bin/ls 

Burada ilk sütunda 10 karakterlik bir bilgi görüyoruz. İlk karakter erişim hakkıyla değil de listelenen şeyin ne olduğuyla ilgili bir bilgi veriyor bize. Bu bilgi şunlar olabilir: 

  • - Ordinary or Regular File 
  • d Directory 
  • c Character special file 
  • b Block special file 
  • l Symbolic link 
  • p Named pipe 
  • s Socket 

ls komutu listelediği şeyin tipini nasıl ayırt ediyor konusu ayrıca öğrenilmeye değer bir konudur.

İlk karakteri böylece geçtiğimize göre kalan 9 karaktere bakalım. Bunları üçerli gruplar halinde inceleyeceğiz. 

$ ls -l /bin/ls -rwxr-xr-x 1 root root 142144 Eyl 5 2019 /bin/ls 

İlk üç karakter ilgili dosyanın sahibi olan root kullanıcısının haklarını belirler. Bu örnekte dosyanın sahibi (u) dosyayı okuyabilir, dosyaya yazabilir ve dosyayı değiştirebilir. Dosyanın ait olduğu root grubunun (g) üyeleri dosyayı okuyabilir ve çalıştırabilir ama dosyada değişiklik yapamazlar. Dosyanın sahibi olmayan ve dosyanın ait olduğu gruba üye olmayan diğer kullanıcılar (o) ise dosyayı okuyabilir ve çalıştırabilirler ama değişiklik yapamazlar. Demek ki erişim haklarından bir karakter bulunmuyorsa o erişim hakkına sahip olunmadığını anlamamız gerekir.

İşletim sistemi üzerinde ancak sahip olduğumuz hakları değiştirebilir ve paylaşabiliriz. Yani bir dosyanın sahibi biz değilsek onun sahipliğini başka bir kullanıcıya veremeyiz. Benzer şekilde erişimimiz olmayan bir dosyanın erişim haklarını da değiştiremeyiz. Bizim /tmp dizini altında oluşturduğumuz testfile dosyası için şu işlemleri yapalım: 

  • Dosyanın sahibine çalıştırma izni verelim 

chmod u+x /tmp/testfile 

  • Dosyanın ait olduğu gruptan okuma iznini alalım 

chmod g-r /tmp/testfile 

  • Dosyanın sahibi ve diğerlerinden çalıştırma iznini alalım 

chmod uo-x /tmp/testfile 

Bu işlemleri şöyle tanımlamak da mümkün: 

  • Okuma hakkı için 4 (2 üzeri 2) 
  • Yazma hakkı için 2 (2 üzeri 1) 
  • Çalıştırma hakkı için 1 (2 üzeri 0) 

Bir dosyayı herkes okuyabilsin, sahibi dışında kimse üzerine yazamasın ve çalıştıramasın dediğimizde şu komutu çalıştırmalıyız: 

$chmod 744 /tmp/testfile 

Eğer bir dosyaya 777 erişim hakkını verirsek herkes o dosyayı okuyabilir, üzerine yazabilir ve çalıştırabilir. Hiçbir dosyaya veya dizine böyle bir erişim hakkını vermememiz gerekir. İleride benzer bir istisnasını görüp onun için ayrı bir erişim hakkı tanımlayacağız ama bir dosya veya dizine 777 erişim hakkını verirsek onu gören ilk kullanıcı onu siler. Bu doğanın kanunlarından biridir. 

Peki oluşturduğumuz dosya ve dizinler hangi kurala göre erişim haklarına sahip oluyorlar? Bunu belirleyen şey umask değeridir. Ubuntu 20.04 üzerinde umask komutunu çalıştıralım. 

$ umask 

0002 

Şimdi bir dosya ve dizin oluşturup erişim haklarına bakalım. Dosya için 664, dizin için 775 erişim haklarıyla oluşturulduğunu göreceğiz. Demek ki dosya oluştururken umask değerini 666’dan, dizin oluştururken 777’den çıkartarak erişim hakları belirleniyor. 

Yazının başlangıcında dosya sisteminin de bu yeterliliklere sahip olması gerektiğini söylemiştim. Erişebildiğiniz herhangi bir vfat dosya sistemi ile biçimlendirilmiş disk üzerinde dosya oluşturup onun erişim haklarını değiştirmeyi denediğinizde bunu yapamadığınızı göreceksiniz. Bunun nedeni vfat’in erişim haklarını düzenlemeye imkan vermemesidir. 

Buraya kadar sanki işletim sisteminde gerek duyulan bütün erişim hakları problemleri çözülmüş gibi gelebilir. Şimdi önce yeni bir ihtiyacı ve onun için üretilmiş yeni çözümü görelim: 

/etc/shadow dosyasında her kullanıcı için birer satır bulunur. Bu satırların ikinci sütununda kullanıcıların parolalarının gölgelenmiş halleri bulunur. Bu dosyanın erişim hakları şöyledir: 

-rw-r----- 1 root shadow 1,7K Ara 17 20:20 /etc/shadow 

Görüyorum ki benim yetkili kullanıcı olmayan bir kullanıcıyla bu dosyada değil değişiklik yapmam, dosyayı okumam bile mümkün değil. Diğer yandan biliyoruz ki her kullanıcı kendi parolasını değiştirebiliyor. Bir kullanıcı kendi parolasını passwd komutuyla değiştirebilir. Bu komutun erişim haklarına bakalım. 

-rwsr-xr-x 1 root root 67K May 28 2020 /usr/bin/passwd 

Şimdilik dördüncü karakter olarak x yerine s olmasına takılmayalım. Biliyoruz ki süreçler kendilerini çalıştıran kullanıcıların yetkileriyle çalışırlar. Yani bir kullanıcı hangi dosyalara yazabiliyorsa onun çalıştırdığı süreçler de ancak o dosyalara yazabilirler. Peki nasıl oluyor da benim yazamadığım bir dosyaya benim çalıştırdığım bir süreç (/usr/bin/passwd) yazabiliyor? İşte bunu sağlayan erişim hakkına SUID bit deniyor. Bir dosyayı kim çalıştırırsa çalıştırsın sanki onu sahibi çalıştırmış gibi davransın isteniyorsa ona aşağıdaki gibi bir erişim hakkı vermek gerekir. 

$ chmod u+s /tmp/testfile 

Burada sıkça karıştırılan şey bu erişim hakkının ancak root kullanıcısı tarafından verilebileceği konusudur. Bu komutla her kullanıcı SUID bit erişim yetkisini bir dosyaya verebilir ama böyle yaparak sadece dosya üzerindeki kendi yetkilerini onu çalıştırma hakkı olan diğer kullanıcılara vermiş olacağını aklımızdan çıkarmamak gerekir. Bir dosyayı kim çalıştırırsa çalıştırsın sanki onun ait olduğu grubun bir üyesiymiş gibi çalıştırmasını istersek ona aşağıdaki komutla SGID bit erişim yetkisini vermiş oluruz. 

$ chmod g+s /tmp/testfile 

Yukarıda bir dosyaya veya dizine 777 erişim haklarını vermemek gerektiğini, böyle bir erişim hakkı verildiğinde onu ilk gören kullanıcının sileceğini söylemiştim. /tmp dizini tam da böyle bir erişim hakkına ihtiyaç duyar; bu dizine bütün kullanıcılar (oturum açma izni olmayan sistem kullanıcılar dahil) yazabilmelidir. Bizim istediğimiz şey bu dizine her kullanıcının yazabilmesi ama kullanıcıların sadece kendi oluşturdukları dosyaları değiştirebilmesidir. Bu erişim hakkı şimdiye kadar bahsettiğimiz erişim haklarıyla düzenlenemez. Bunu sticky bit erişim yetkisiyle aşağıdaki gibi düzenleyebiliriz. 

$ chmod o+t /tmp/testdizin 

Sticky bit erişim hakkı verilmiş bir dizine bütün kullanıcılar yazabilir ama sadece kendi sahip oldukları dosyaları değiştirebilirler. Bazı kullanıcıların bazı dosyaları sanki root kullanıcısı gibi çalıştırmalarını sağlayan sudo aracı da mevcut olmakla birlikte onu erişim hakları arasında sınıflamamak daha doğru olacaktır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki sorulara cevap vermeye çalışmak iyi bir pratik olacaktır. 

  • Okuyamadığınız bir dosyaya yazmanız nasıl mümkün olabilir? Anlamlı bir örnek verebilir misiniz? 
  • Biliyoruz ki dizinler değil dosyalar çalıştırılabilir. Bir dizinin çalıştırılması ne anlama gelir? 
  • umask değeri nasıl değiştiriliyor? Nasıl kalıcı hale getiriliyor? 
  • Bir dizine SUID bit erişim hakkı verilebilir mi? Verilebilirse bu ne anlama gelir? 
  • Bir dizine SGID bit erişim hakkı verilebilir mi? Verilebilirse bu ne anlama gelir?
  • Sticky bit erişim hakkı bir dosyaya verilebilir mi? Verilebilirse bu ne anlama gelir?

Yazıda bahsedilen konuyu dinlemek isteyen olursa diyerek bağlantısını bırakıyorum.


 

29 Aralık 2020 Salı

Yalansavar'ın 2019 yılı için yaptığı kehanetler 2020'de ne kadar gerçekleşti?

Geçen yıl yazdığım bir yazıyla [1] Yalansavar [2] ekibinin 2019 yılı için yaptığı kehanetlerin ne kadarının tuttuğunu bir bağımsız denetleme kuruluşu olarak incelemiştim. Yaptığım akademik incelemenin bir sonucu olarak 10 kehanetin tamamının tutmuş olduğunu hayretler içinde görmüştüm. Işıl Arıcan, Serdar Başeğmez ve Tevfik Uyar'ın bu konu hakkında yaptıkları çok eğlenceli podcast'i [3] dinlemenizi öneririm. Programda 2020 için de öngördükleri şeyler vardı ve eminim yine güzel bir podcast ile bunu konuşurlar ama ben yine madem bağımsız bir denetleme kuruluşuyum neden yapılmayanı yapmıyorum diyerek başka bir inceleme yapmaya karar verdim.

Hem sıkıcı olmamak için, hem de Yalansavar podcast'inin sürprizini bozmak istemediğimden bu sefer 2019 için yapılan kehanetlerin 2020'de ne ölçüde gereçekleştiğine bakacağız birlikte. Her ne kadar Yalansavar ekibinin her sene gerçekleşecek iddiası olmasa bile kehanetlerinin yıllara sığmayan gücünü görmek onları da şaşırtacaktır diye tahmin ediyorum. Şimdi üç skeptik kahinimizin öngörülerine ve 2020 için karşılıklarına bakalım.

Işıl Arıcan

  • Trump kabinesi büyük bir skandalla sallanacak!
Bu kehaneti bundan sonraki yıllar için Amerikan başkanı olarak okumak gerekecek olsa da bu yıl Trump kabinesi öyle sallandı ki seçimi kaybetti [4]. Ortada Trump kabinesi diye bir şey kalmadı.
  • Uzakdoğu'da veya Asya'da büyük bir deprem olacak ve beraberinde tsunami görülebilir!
Diğer pek çok depremin yanında 30 Ekim 2020'de İzmir'de meydana gelen deprem ve tsunaminin [5] bu kadar uzaktan bilinebilmiş olması eminim sizi de çok şaşırtmıştır.
  • Şöhretin zirvesindeki bir yıldız intihar ederek hepimizi üzecek

Sizi bilmem ama ben Yūko Takeuchi'nin intiharına [7] üzülmüştüm. Bu habere üzülmeyenler Işıl Arıcan'ın kehanet gücünü değil kendi vicdanlarını sorgulasınlar.

Işıl Arıcan'ın 2019 yılı için yaptığı kehanetlerin 2020 için dahi %100 başarılı olması benim diyen kahinleri düşüncelere sevk etmiştir diye umuyorum.

Serdar Başeğmez

  • Siyasetin zirvesinden bir yıldız kayacak!

Siyasetçiler bu seneyi de kayıpsız kapatmadılar ve kehanet tuttu. NY Times'ın hazırladığı uzun listeye [7] bakılabilir.

  • Sözdebilime devlet katında çok büyük bir engel gelecek!

Nature'da çıkan "Pseudoscience and COVID-19 — we’ve had enough already" başlıklı uzun makaleden [9] devlet katında bir engel ifadesini çıkartmak mümkün olur mu bilemiyorum. Bir ilave bilgi gelmezse bu kehaneti tutmamış saymak icap ediyor.

  • Nobel sürpriz bir isme gidecek!

Milliyet'in sayfasında [8] Nobel edebiyat ödülünün Louise Glück'e verilmesinin sürpriz olup olmadığını okumak isteyebilirsiniz belki. Bu kehanetten de Serdar Başeğmez'e tam puan veriyoruz.

  • 2019'un çok başlarında bugüne kadar görmediğimiz parlak bir kırmızı ay göreceğiz ve bu özellikle Kuzey Amerika gibi bir yerlerde görülecek!

Bir sonraki kanlı ay 26 Mayıs 2021'de gözlenebileceğinden bu kehaneti tutmuş kabul edemiyoruz [10]. Yine de dönem dönem ayın kırmızı göründüğünü söyleyenler olacaktır. Tartışmaya açık bir konu olduğundan belki bu bölümü daha sonra düzenleyebilirim.

Serdar Başeğmez'in 4 kehanetinden ikisini doğrulayabildiğim :) için ortalaması %50 oluyor. Elimizdeki verilere bakınca sayın Başeğmez'in kehanetlerinin 2021 senesinde en azından %75 doğrulukla gerçekleşeceğini söyleyebiliriz.

Tevfik Uyar

  • Afrika'da veya Amerika'da patlak verecek yeni bir bela insanlığın önemli bir kısmını tehdit edebilir!

Keşke tutmasaydı diyeceğimiz bu kehanet için covid-19'dan [11] başka bir kanıta gerek yoktur sanırım.

  • Ciddi büyüklüğe sahip depremler olabilir ve bundan on binlerce kişi etkilenebilir!

Sayın Uyar'ın ciddi büyüklükle kastının ne olduğunu bilemesek de 7 ve üzerinde şiddete sahip 9 deprem olmuş 2020 içinde [12]. 2016'dan bu yana 8 şiddetinde deprem olmayan ilk yıl 2020 olmuş. Dünyanın başında covid belası varken bir de böyle büyük felaketin olmaması büyük şans diyor ve bu kehanetten de tam puan veriyoruz.

  • Büyük devletlerden birinde ekonomik dalgalanma yaşanabilir ve bunun sonucunda bazı halk hareketleri ortaya çıkabilir!

Covid sonrası neredeyse bütün ülkelerde ekonomik dalgalanmalar olduğu ve bunun vatandaşları çok zor durumlara soktuğu hepimizin malumu olduğundan ayrıca bir bağlantı vermiyorum [13].

Böylece Tevfik Uyar'ın kehanetlerinin tutma oranı da %100'e ulaşmış oluyor.

Kehanetlerin geneline baktığımızda kast edildiği yıl için %100 bir başarı oranı varken, aynı kehanetlerin bir sonraki yıl için dahi %80 oranında doğruluk göstermiş olması nice skeptiklere acaba dedirtmiştir sanırım.


[1] https://www.nyucel.com/2019/11/yalansavarn-2019-kehanetleri-ne-kadar.html

[2] https://yalansavar.org

[3] https://yalansavar.org/2020/02/03/podcast-21-2019-kehanetleri/

[4] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55014827 

[5] https://en.wikipedia.org/wiki/2020_Aegean_Sea_earthquake

[6] https://en.wikipedia.org/wiki/Yuko_Takeuchi

[7] https://www.nytimes.com/interactive/2020/obituaries/notable-deaths-politics-public-affairs.html

[8] https://www.milliyet.com.tr/2020-nobel-edebiyat-odulu-nu-louise-gluck-un-kazanmasi-surpriz-mi--molatik-17403/

[9] https://www.nature.com/articles/d41586-020-01266-z

[10] https://www.space.com/39471-what-is-a-blood-moon.html

[11] Bunun için bir bağlantı bekleyen yoktur sanırım.

[12] https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_earthquakes_in_2020

[13]

25 Ocak 2020 Cumartesi

Sınavlarda başarılı olmanın yolları

Araştırma görevlisi olarak çalıştığım yılları da sayarsam yirmi yıldan uzun zamandır sınav kağıdı okuyorum. Bundan daha uzun bir süre kendim öğrenci olarak sınav kağıdı doldurduğum için bu konuda oldukça tecrübeli sayılırım. Öğrenci arkadaşlara "günü gününe çalışın" gibi asla tutamayacağı tavsiyeler yerine sınavlarda yardımcı olacak birkaç önerim olacak. Yerine getirmesi çok kolay ve faydası yüksek önerilere başlayalım:

Derse girerseniz hocayı dinleyin!

Derse ister devam mecburiyeti yüzünden, ister öğrenmek için girmiş olun, artık dışarıdaki müthiş eğlenceyi, köpük partisini kaçırdınız demektir. Bir saat o sınıfın içinde oturacaksanız bu zamanı dersi anlatanı dinleyerek geçirin. Hoca kötü mü anlatıyor, ders çok mu sıkıcı; o zaman fenalaşıyormuş numarası yapın ve dersten çıkın. Gerekiyorsa yerinize imza attırın ve bir daha da girmeyin. Böyle yapmayıp derse giriyorsanız o lanet olası cep telefonunu bir kenara bırakın, hatta sessize alın. Sınıfın dikkatini dağıtmamaya çalışın. Bir saat facebook veya instagram hesabına girmemiş ve bundan fiziki bir zarar görmüş ilk kişi siz olmayacaksınız.
Dersi dinleyin (dinlemeyecekseniz kantindeki bütün eğlenceyi kaçırdığınız yetmiyormuş gibi dersi dinlemek isteyenlere de mani olmuş olacaksınız (sonra ders notlarını o arkadaşlarınızdan isteyeceksiniz unutmayın bunu (hatta inanmazsınız ama o konuları öğrenmek meslek hayatınızda da işinize yarayabilir (hadi canım meslek hayatınız olacağını düşünmüyor olamazsınız)))). Dinlemeyeceğiniz derse girmeyin (mutlaka yerinize imza atan birini bulursunuz), girdiğiniz dersi dinleyin. Çok basit ama kesin etkili bir tavsiye.

Ödevleri yapmaya çalışın!

Bakın teslim edin demiyorum, yapmaya çalışın. Meslek hayatınızda çözmeniz gerekecek sorunlardan biri diye düşünün o ödevi. Şimdi onunla uğraşmazsanız ileride karşılığında maaş aldığınızda nasıl uğraşacaksınız benzer bir sorunla? Şimdi üzerinde tartışabileceğiniz arkadaşlarınız var etrafınızda bu fırsatı değerlendirin. Ödevi teslim süresine kadar yetiştiremeseniz bile mutlaka tamamlamaya çalışın. İleride çalışmaya başladığınızda (o güzel günler geldiğinde yani) ne hangi dersi kimden aldığınızı, ne de dersi hangi notla geçtiğinizi hatırlamayacaksınız. Derste anlatılan konuları öğrenmek için ödevlere zaman ayırın. Teslim zamanı geçtikten sonra dersin hocasıyla çözümünüzü tartışın. Bunu yapan çok çok azdır ama hoca için de mutluluk verici bir şey olur bu.

Sınavdan önceki gece uyuyun!

Sınava hazırlığı son geceye bırakmayın demek ne kadar faydasız bir tavsiye biliyorum ama en azından son gecenin tamamına bırakmayın. Şimdi çok gençsiniz ve günlerce uyumadan durabilirsiniz gibi geliyor biliyorum. İşin garibi durulabiliyor da. Lakin uykusuz geçen gecenin ardından sabah sınava girince en iyi performansınızı gerçekleştiremeyeceksiniz. Hatta çok iyi bildiğinizi düşündüğünüz (doğruyu konuşalım, çok iyi biliyorsanız neden sabaha kadar uyumadınız?) şeyleri bile cevaplamanız çok zor olacak. Varsın bazı konular eksik kalsın (hangi konuyu atlarsanız sınavda o sorulur. Bu doğanın bir kanunudur önüne geçemezsiniz.) ama sınava biraz olsun uyuyup öyle gidin. Elbette saat 9'da sınav varken 7'de biraz gözlerimi dinlendireyim diyerek koltuğa uzanmayın.

Sınava girin!

İnsan sınava yeterince çalışmadığını düşündüğünde sınava girmeyip, hastalanıp :) rapor almayı ve mazeret sınavına girmeyi aklından geçiriyor. Eğer gerçekten ayağa kalkamayacak kadar hasta değilseniz sınava girin. Mazeret sınavı daha kolay olmayacak, siz de daha çok çalışmayacaksınız. Bir diğer sınava girmeme nedeni de ilk sınavın kurtarılamayacak kadar kötü olduğunu düşünmek. Sınava girdiğinizde olabilecek en kötü sonuç dersten kalmak iken, girmeyerek bunu garantilemiş olmuyor musunuz? Eğer sınava gelmek için harcayacağınız vakitte evde protonları çarpıştırmayacaksanız o sınava girin.
Bir dersi geçmenin ilk şartı (derse çalışmaktan bile öncelikli şartı) sınava girmektir.

Sınav kağıtlarına adınızı eksiksiz yazın!

Sınav kağıdınızı aldığınızda, üzerinde adınız yazmıyorsa ilk iş olarak adınızı yazın. İlave olarak kullanmak için aldığınız her kağıda adınızı yazmayı ihmal etmeyin. Aksi halde sınav kağıtlarını okuyacak hocaya yazınızdan sizi tanımak gibi oldukça zor bir görev vermiş olursunuz. Bundan fayda görmüş kimseyi bilmiyorum.
Birden çok adınız varsa hepsini yazın. Birini atlamayın, kısaltma yapmayın. Adı Abdurrahman olup sınav kağıdına Apo yazan bir öğrenciye niye böyle yaptın dediğimde "arkadaşlar bana böyle der" dediğini dün gibi hatırlıyorum. İki adı olup birini sınav kağıtlarına yazmayan bir öğrencim de yazmadığı adının halasının adı olduğunu ve onu sevmediği için yazmadığını söylemişti. Yapmayın böyle şeyler. TAM ADINIZI YAZIN!

Soruları okuyun!

En çok yapılan hataların başında belki de sorunun tamamını okumadan cevap yazmaya başlamak geliyor. Soruda size neler verilmiş, nasıl kısıtlamalar var ve en önemlisi sizden ne isteniyor diye bakmadan soruyu çözmeye başlamayın. Yıllardır sınav kağıtlarında doğru ama soruyla ilgisi olmayan şeyler okuyorum. Bunların bir kısmının doğru cevabı bilmeyen öğrencilerin "ben bildiğimi yazayım da hoca arasından doğruyu seçsin" diye yazdığı şeyler olduğunu biliyorum ama sınav çıkışında "aa hoca onu da mı sormuştu?" serzenişlerini o kadar çok duyuyorum ki bu tavsiyenin çok işe yarayacağından eminim.

Okunaklı yazın!

İnsan ancak okuyabildiği, anlayabildiği şeylere not verebiliyor. Kimse sizden müthiş bir el yazısı beklemiyor ama yazdıklarınızın okunabilmesi gerektiğini unutmayın. Çok büyük yazdığı için rahatsız olduğum kimse olmadı ama 1 puntoyla yazanların kağıtlarını ancak büyüteçle okumak mümkün oluyor. Kendinizi düşünün, hocanın yakın gözlüğünü takmadan okuyabileceği kadar büyük yazın.

Sınav kağıdını mantıklı kullanın!

Yazdığı her şeyi cevap kağıdının bir tarafına sıkıştırıp kağıdın arkasını hiç kullanmayan öğrenci sayısı tahmin edilenin çok üzerinde (yalnız değilsiniz yani). Soruları cevaplarken aklınızda hep "bunu insan okuyacak" olsun. Cevaplara daha sonra aklınıza bir şey geldiğinde (her zaman gelir) ekleme yapabileceğiniz aralıklar bırakın. Hiçbir hoca cevap kağıdında milimetre kareye kaç kelime yazdığınızla ilgilenmiyor, kağıdı biraz verimsiz kullandınız diye kötü not almazsınız. Cevap kağıdında sağdan, soldan, üstten ve alttan bir kısmı (ölçmenize gerek yok ama sıfır noktasına ulaşmaya çalışmayın) boş bırakmanız okunurluğu arttırır. Ne kadar çok kısmı okunursa (elbette siz de okunduğunda anlamı olan şeyler yazmışsanız) o kadar çok puan alırsınız.

Yanınızda kalem ve silgi bulundurun!

Yok artık dediğinizi duyuyorum ama her sınavda istisnasız birilerinin kalem ucu biter veya silgisi yoktur. Ne kendi dikkatinizi, ne de arkadaşlarınızınkini dağıtmayın, sınavda gerekli olacağını biliyorsunuz, alın şunları yanınıza. Nadiren de olsa sınava tükenmez kalemle girenler oluyor, yapmayın öyle şeyler. Belki kuş tüyünü mürekkebe daldırarak yazarsanız hoca etkilenebilir ama değmez bununla uğraşmaya.

Cevap kağıdına mektup yazmayın!

Sınava neden çalışamadığınızı, kaç alırsanız dersi geçmenize yettiğini, dersi kaçıncı defa aldığınızı ve artık bıktığınızı cevap kağıdına yazmayın. Okumuyoruz böyle şeyleri. Cevap kağıdında böyle bir not okumuş ve öğrencinin puanını değiştirmiş kimseyi görmedim ben uzun ömrümde. Bu dersi geçemezseniz bursunuzun kesilmesi, bu dersi geçemediğiniz için mezun olamazsanız sevdiğiniz kadınla/adamla evlenemeyecek olmanız elbette bizi üzer ama bu notunuzu değiştirmez. Dersi geçmek için sınava hazırlanmanız gerekiyordu.

Hocaya yardımcı olabilmesi için imkan verin!

Yazdıklarım arasında belki de yanlış anlaşılma ihtimali en fazla olan şey bu olacak ama ben yine de yazayım. Arasınava hiç hazırlanmamış ve 1 almış bir öğrenci düşünün, notunun 50 olabilmesi için final sınavından 82 alması gerekiyor. Bu durum genellikle öğrencileri ümitsizliğe sürükler ve sınava bile gelmemelerine neden olur. Bu öğrenci öyle yapmamış olsun ve çok çalışsın finale. Final sınavında 5 soru olsun (her soru 20 puan). Bu çalışkan arkadaşımız ilk dört soruya sınavları değerlendirecek hocayı da etkileyecek kadar başarılı cevaplar versin. Son soruya ise cevabın tamamını hatırlayamadığı için eksik bir şeyler yazmak istememiş olsun ve hiçbir şey yazmasın (kendi beyanı böyleydi). Hatta sınav kağıtlarını okuyan hoca cevapları o kadar beğensin ki (yapmaması gerektiği halde) bu öğrenci ilk sınavdan kaç almış diye baksın ve geçebilmesi için 82 alması gerektiğini görsün. Aslında hocanın kağıda 80 verip geçmesi ve üzerinde hiç düşünmemesi gerekir. Dersin hocası böyle yapmayıp bu kadar azimli bir çalışmanın sonunda öğrencinin ödüllendirilmesi gerektiğini düşünürse ne yapabilir? 100 üzerinden 80 ile 82 arasında gerçekte bir fark yoktur (elbette çoktan seçmeli bir sınav yapılmamışsa). Öğrencinin çok çalıştığı ve konuları öğrendiği de görülmektedir. 20 puanlık son soruya hiçbir şey yazmayan öğrencin boş sorusuna 2 puan verme imkanı da yoktur. Iğdır'ın en önemli özelliklerinden biri diye zırvalamayın ama böyle de yapmayın.

Verdiğiniz yanıtları okuyun!

En az soruları okumak kadar önemli bir konu da cevaplarınızı okumak. Benim gördüğüm öğrencilerin neredeyse yarısı ne yazdım ben diye dönüp bir daha bakmıyor. Soruda kaç metre diye sorulmuşken cevabı 3kg olarak mı verdiniz, olasılığı %110 mu buldunuz, havuzdaki dalga yüksekliği 96m mi çıktı? Bunu hocadan önce okursanız düzeltmek için bir şansınız olur. Ne kadar emin olursanız olun verdiğiniz yanıtları okuyun. Lütfen.

2 Ocak 2020 Perşembe

Kendinizi kötülemeyin!

Bu yaz bir arkadaşım oldukça yeni model bir arabasıyla bizi bir hafta kadar taşıdı (çok geniş başladım biliyorum ama bir yere bağlayacağım merak etmeyin). Araba benim kullandığım arabadan çok yeni ve konforluydu. Bir gece giderken arabanın kapılarının içindeki metalik renkli çıtaların yan aynalardan yansıdığını ve görüşü engellediğini, bunu tasarımcıların nasıl farketmediğine hayret ettiğimi söyledim ona. Hiç tahmin etmediğim bir şekilde bunu daha önce farketmediğini ve ben söyledikten sonra kendisinin de bundan rahatsız olmaya başladığını söyledi (nasıl iyi bir arkadaş olduğumu buradan bile anlamak mümkün ama konu bu değil). Araba her nasılsa kendindeki bu kusuru arkadaşıma göstermemişti ve aralarındaki ilişkide bu konu hiç gündeme gelmemişti. Daha önceden de üzerinde düşündüğüm gibi (hep düşünürüm böyle, hep) bir şeyde bizi rahatsız edenin onda bir kusur bulunması değil, bizim o kusuru farketmiş olmamız olduğunu düşündüm o zaman da.

Bir insanın kendinde bulunan normalin dışındaki bir özelliğiyle dalga geçebilmesi olgunluğun bir göstergesi sayılır genelde. Fazla kilolu veya kel veya çok kısa boylu birinin bu özelliğiyle ilgili şaka yapabiliyor olması bizi de onun yanında konuşurken rahatlatır. Kendisinin bu konuyla dertlenmiyor olması size karşı da hoşgörülü olacağının bir işareti olarak görülür. Her konuda olduğu gibi kendi olumsuz taraflarıyla ilgili konuşmanın da oldukça kötü ve iyi örnekleri var.

Buna harika bir örnek olarak Ken Robinson'un meşhur Okullar Yaratıcılığı Öldürüyor başlıklı TED konuşmasını [1] vermem herkesçe normal karşılanacaktır sanırım (bunu yazarken konuşmayı yeniden izledim, eğer daha önce izlemediyseniz şimdi ara verip izleyin isterim). Ken Robinson konuşmasında çokça kendisinin, profesörlerin, ailesinin dinleyicileri güldüren durumlarını anlatır. Bunu yaparken dinleyicilerin kendisinin alanında önemli bir uzman olduğunu bildiklerinin farkındadır. Mutfakta yumurta pişirirkenki beceriksizliğinden, kendisi de bir profesör olmasına rağmen meslektaşlarının, kendisini de dahil ederek dans konusundaki yetersizliklerinden bahsederken bunların anlattığı konuyla ilgili şeyler olmadığını ve onun yetkinliğini etkilemediğini hem o bilir, hem de biz dinleyicileri. Sahnedeki duruşu bile oldukça sarsaktır. Ama tezini anlatırken, ki tezi eğitim sisteminin yaratıcılığı öldürmesidir, tezinin karşısındaki şeylerden bahsedip aklımızı bulandırmaz. Örneğin üniversitelerde eğitim almış çok başarılı fizikçileri, matematikçileri de masaya getirip tezi zaten yanlışlamayacak olan bu istisnai örneklerle aklımızı karıştırmaz.

Bir de tam karşı köşede yer alan bir örnek vermek istiyorum (konuya gel artık demeyin geldik sayılır). Çok yakın zamanda William Shakespeare'in Hamlet'ini yeniden okudum. Piyasada birkaç çevirisini bulmak mümkün ama ben İş Bankası Yayınlarından çıkan Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirisini okudum. Kendisi de bir yazar olan Sabahattin Eyüboğlu aynı zamanda ödüllü bir çevirmen, hatta filmlerde, belgesellerde yönetmenlik de yapmış alanının çok yetkin bir ismi. Ve bakın Hamlet çevirisinin önsözünde ne diyor:
Benim İngilizcem kitaptan, kendi kendime öğrendiğim yarım yamalak bir İngilizcedir. Onun için Fransızca, Türkçe bulabildiğim birçok çevirilere başvurarak çalıştım. En çok yararlandıklarım. Yves Bonnefoy, François Victor Hugo, Orhan Burian. Halide Edip Adıvar-Vahit Turhan’ın çevirileri oldu. Bunların yardımıyla asıl metni kavramaya çalışıp ondan sonra kendimce karşılık arıyordum. Böylece her çeviricinin Shakespeare’i bir başka hale soktuğunu gördüm. Kim bilir ben de ne hale sokmuşumdur, ister istemez. Şairleri kuşa çevirmek çeviriciliğin şanındandır.

Sizde de çok kötü bir çeviri okuyacakmışsınız hissi oluşmadı mı? (çevirinin gerçekten kötü olma ihtimali de var ama ölümünün üzerinden 50 yıl geçmişken hala saygın bir yayınevinin bu halini basıyor olması bu ihtimali oldukça azaltıyor) Eğer Sabahattin Eyüboğlu ismini bilmiyor olsaydım bu kitabı yukarıdaki satırları okuduktan sonra bırakır başka bir yayınevinden, başka bir çevirmenden okurdum Hamlet'i. Peki onu Ken Robinson'dan ayıran nedir? Sabahattin Eyüboğlu'nun büyük bir tevazu içinde olduğu ve kendini Türkçe ve Fransızca yazdığı zamanlar kadar İngilizce'de yetkin hissetmediğini ve bunu okuyuculardan gizlemeyerek aslında takdire değer bir iş yaptığını söylemek mümkün. Bunu görebilmemize rağmen neden Ken Robinson'a yakınlık duyan bizler Sabahattin Eyüboğlu'nun çevirisinden kaçarak uzaklaşmak istiyoruz? Fark hepimiz için çok açık olmalı; biri yaptığı işle ilgili olumsuz şeyler söylerken diğer konuyla hiç ilgisi olmayan konularda olumsuz konuşuyor.

Bu tavrın, yani kendi hakkında olumsuz konuşmanın, ayarını tutturamayan çok sayıda insanla karşılaştığım ve bunu yapan ancak bir öğrencim olduğunda onu uyarabildiğim için bu konu hakkında yazmak istedim (gördüğünüz gibi konuya giriş yaptık). İnsanlar kendileri hakkında olumsuzlukları farklı saiklerle dile getiriyorlar. Bu dertleşmek, akıl almak gibi zaten kendilerini tanıyan yakınlarıyla olabildiği gibi bir yakınlığı olmayan kişilere "doğruyu" söylemek için de olabiliyor.

Yirmi yılı aşkın meslek hayatımda öğrendiğim şeylerden biri; bir işi en zor beğendireceğiniz insanın onu yapan olduğudur. O iş için o kadar çaba harcamıştır ki çoğu durumda neresinin daha iyi yapılabilir olduğunu anlatacağı kişiden daha iyi bilmektedir. İnsanlar kendilerinin o işe başlamak için nasıl bir hazırlık süresinden geçtiklerini de genellikle hesaba katmazlar. Örneğin aynı kavram etrafında 5 yılını geçirmiş, çalışmış biri bir saatte hazırladığı bir işi ona bir gün verilse daha iyi yapabileceğini bilir ve sanki yaptığı iş herkesin bir saatte yapabileceği bir işmiş gibi hisseder çoğunlukla. Bunun sonucu olarak da o işi sunarken söze aslında işin daha iyi yapılabileceğini ve eksiklerini sayarak başlar. Halbuki işi size veren zaten bunların farkındadır, o bir zaman maliyet analizi yapmış ve size isterleri vermiştir (bunu yapmadıysa zaten geçmiş olsun). İsterlerin bazıları gerçekleştirilememişse bunlar elbette söylenmelidir ama daha çok zamanınız olsa daha iyi bir çözüm üretebileceğinizi ya da daha bilgili/tecrübeli biri olsa işi daha kaliteli yapabileceğini söylemenin kime faydası vardır? Herkesin üzerinde daha çok çalıştığı işi daha kaliteli yapacağı ve her işi bir başkasından daha iyi yapacak birinin bulunduğu zaten herkesin malumu değil midir?

İletişimde karşı tarafa olumsuz bir düşünceyi aktarırken aklımızda hep "her düşünceye mutlaka bir duygu eşlik ettiğini" [2] bulundurmak gerekir. Karşı tarafa olumsuz bir düşünceyi aktarmak onda olumsuz bir duygunun gelişmesine neden olacak, o olumsuz duygu da olumsuz bir davranışı tetikleyecektir. Bunu Shakespeare Hamlet'de [3] şöyle söyler:
Evet, tabiatından ya da bahtından gelen
Bir tek kusurla damgalandı mı insan
Başka değerleriyle bir melek olsa,
Bir insanın olabileceği kadar büyük olsa,
Yalnız o kusurundan ötürü
Düşer insanların gözünden.
Bir damla kötülük en soylu varlığı
Lekeler ve yıkar bile bazen.

Evrimsel olarak da olumsuz davranışları ve düşünceleri, üzerinde fazla düşünmeden hemen davranışa dönüştürmeye odaklı olduğumuz için duygularımız kolayca karşımızdakine bulaşır. "Kaygı bulaşıcı bir duygudur ve kaygılı insan çoğu kez çevresindeki kişileri de kendi sistemine sokmayı başarır." [4] "Birilerinin mutluluğunu etkilediğiniz kadar davranışlarını da etkileyebilirsiniz çünkü ruh hali, davranışı etkiler." [5]

Bir grup denek üzerinde yapılan bir çalışmadan da bahsedip yazıyı tamamlamak istiyorum (hayır devam et seslerini duyuyor gibiyim ama bitmesi lazım bir yerde).  Denekler iki gruba ayrılıyor ve bir gruba "akıllı, çalışkan, tez canlı, eleştirel, dikbaşlı ve kıskanç", ikinci gruba ise "kıskanç, dikbaşlı, eleştirel, tez canlı, çalışkan ve akıllı" sıfatlarıyla tanımlanan bir kişiyi değerlendirmeleri isteniyor. Tarif eden bu kişinin ne kadar mutlu, ne kadar sosyal olduğu gibi sorulara ilk gruptakilerin tahminleri ikinci gruptakilere göre anlamlı şekilde olumlu oluyor. Sıfatların aynı olmasına rağmen onların veriliş şekli bile insanların üzerinde zıt etkiler uyandırabiliyor [6]. İnsanlar sıfatlar duymaya başladıklarında kişi hakkında bir şema oluştururlar ve daha sonra duyduklarını bu şemaya uydurmaya çalışırlar. Bunu hep akılda tutup olumsuzlukları öne çıkartmamak gerekir. Bu yazıda olumsuzları gizleyelim veya sadece olumlu şeyleri konuşup Polyannacılık oynayalım dediğim anlaşılmıyordur umarım (zaten bu kadar uzun yazıp doğru anlaşılmayı beceremediysem buradan sonra yapılacak bir şey yok galiba).

Eğer yukarıdaki örnek duygularla ilgili diyorsanız sayısal bir örnek de vermek mümkün bu konuda (son demiştim biliyorum ama bu gerçekten son). Bir grup denekten aşağıdaki çarpımın sonucu tahin etmeleri isteniyor:
8 x 7 x 6 x 5 x 4 x 3 x 2 x 1
diğer gruptan da bunun:
1 x 2 x 3 x 4 x 5 x 6 x 7 x 8
Her iki grup da sayılar küçük olduğu için 40320 doğru sonucunun çok uzağında tahminlerde bulunuyorlar ama ilk grubun tahmin ortalaması 2250 iken ikinci grubun ortalaması 512 çıkıyor [7]. Aynen sıfatlarda olduğu gibi sayıların da sıralaması tahminleri çok büyük ölçüde etkiliyor.

Yıllardır öğrencilerime söylediklerimi bu defa derli toplu bir biçimde yazmış olduğumdan artık yeniden anlatmak yerine bu yazının bağlantısını verebilirim. Bir cümlelik bir özet isteyenler için "Merkür retrosunun gerilediği bu günlerde evrene olumlu mesajlar verelim" diyerek sonlandırayım yazıyı.


----------
[1] https://www.ted.com/talks/sir_ken_robinson_do_schools_kill_creativity?language=tr#t-895615
[2] Tahir Özakkaş, Bütüncül Psikoterapi, Litera Yayıncılık, 11. Basım, 2019, S.225
[3] William Shakespeare, Hamlet, İş Bankası yayınları, 24. Basım, 2019, 1. Perde, 4. Sahne
[4] Engin Geçtan, İnsan Olmak, Metis yayınları, 18. Basım, 2019, S. 87
[5] Tali Sharot, Başkalarının Aklı, Domingo Yayıncılık, 3. Basım, 2019, S. 51
[6] Stuart Sutherland, İrrasyonel, Domingo Yayıncılık, 9. Basım, 2019, S. 24
[7] a.g.e. S. 220

Halkın parasıyla oluşturulan yazılımlar halkın malı olmalı

Avrupa Özgür Yazılım Vakfı uzun zamandır yürüttüğü bir kampanya ile " Vergi verenlerin parasıyla üretilen yazılımlar Özgür Yazılım olar...