16 Ağustos 2019 Cuma

Çanakkale'de ulaşım için bir çözüm önerisi

Çanakkale Belediyesi 2006 yılından bu yana otobüslerde kentkart uygulamasını kullanıyor. Yani elinizde bu karttan yoksa parasını verip yolculuk yapmak mümkün değil. Kartı bir cihaza okutup ancak öyle yolculuk yapabiliyorsunuz (bu konuda itirazlarım var ama bu yazının konusu değil). Otobüslerin güzergahları da aradan geçen yıllarda oldukça çeşitlendi. Peki bu güzergahları ve sefer saatlerini kim belirliyor? Muhtemelen bu işe bakan bir şube müdürlüğü veya daire başkanlığı var ve onlar ellerindeki araçları uygun olduğunu düşündükleri şekilde bölüyorlar. Kendilerine sorulsa şehri tanıdıklarını ve en uygun rotaların bunlar olduğunu söyleyeceklerdir.

Eğer elinizde yılın hangi günü, hangi saatte, hangi duraktan kaç yolcunun otobüse bindiği (ve nerede indiği) bilgisi varsa bunlara en uygun otobüs güzergahlarını belirlemek ve sefer saatlerini ayarlamak bir mühendislik problemine dönüşür. Çanakkale belediyesi otobüse biniş bilgisine sahip olmasına rağmen otobüsten iniş bilgisine sahip değil ama bu da çözülemez bir sorun değil. Basitçe yolculara inişte kentkartlarını okutmaları durumunda küçük bir meblağ geri ödenerek bu bilgi toplanabilir. Tabi halka ne yapılmaya çalışıldığını da iyi anlatmak gereklidir. Eğer kentli toplanan bu verinin kendisine en uygun otobüs rotası ve sefer saati olarak geri döneceğini bilirse kolayca inerken de kartını okutmaya ikna olacaktır.

Peki belediye bu mühendislik problemini nasıl çözecek? Benim önerim belediyenin topladığı veriyi (gerekiyorsa anonimleştirerek) araştırmacılara açması olacaktır. Araştırmacılar bu veri kümesinden ilk bakışta aklımıza gelmeyen başka anlamlar da çıkartabileceklerdir. Şu anda bir sorun olduğunu düşünmediğimiz konular için çözüm önerileri üreteceklerdir.

Yirmi birinci yüzyılda şehirlerdeki ulaşımın tahminler ve birilerinin şehri tanıması üzerinden planlanmaması gerekir. Yapılacak hesaplamaların sonunda (öyle olacağını hiç sanmıyorum ama) mevcut durumun en uygun durum olduğu sonucu çıksa bile bundan ne kaybı olur şehrin? Yapılacak araştırma geliştirme çalışmaları için fon bulmak eminim zor olmayacaktır.

Bir belediyenin vatandaşı için ar-ge faaliyetinde bulunması ve bunu "sizin için çalışıyoruz" diyerek duyurması her durumda faydalı olacaktır.

Kamunun yapması gereken yıllardır topladığı bütün verileri araştırmacıların ulaşabileceği bir hale getirmek olmalıdır. Kim bu veriyle ne yapar, hangi problemi çözer gibi kaygılara girmeden verinin erişilebilir hale getirilmesinin getirisi mutlaka olacaktır.

16 Temmuz 2019 Salı

"Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür"

Ülkemizin en önemli sorununun eğitim olmadığını düşünüyorum. Sürekli kullanılan "eğitim şart" söyleminin de teşhis doğru olmadığı için bizi çözüme götürmeyeceği kanaatindeyim. Eğitimi iyi yapamadığımız pisa ve üniversite sınav sonuçlarından belli ama bunu düzeltmek nispeten kolay bir iş. Asıl önemli ve düzeltilmesi zor konunun kültür olduğunu düşünüyorum.

Eğitimin kültür için gerekli ama tek başına yeterli olmadığına etrafımıza bakınca hepimiz ikna oluruz sanırım. Cem Karaca yaklaşık yarım asır önce söylediği şarkısında "Kırmızı ışıkta geçen şoförler"den dert yanıyor. Bu sorun hala devam ediyor mu? Evet. Peki bu sorunun kaynağı kırmızı ışıkta geçmenin doğru olmadığını bilmiyor oluşumuz mu? Bu sorunun cevabı da herkesçe açık olmalı; hayır! Kırmızı ışıkta geçenler ne yapmamaları gerektiğini biliyorlar ama bunu bir kültür haline getirmemiş olduklarından bu bilgi bir işe yaramıyor.



Elbette eğitimde durumumuzu düzeltmek için çaba harcamayalım demiyorum. Bunu cumhuriyetin ilk yıllarında denemiş ve bu toprakları neredeyse hiçliğin içinden bugüne getirmişiz, yine yapabiliriz bunu. Eğitimi bir sorun olarak gördüğümüzde, planlı çalışarak her alanda Türk Beşleri yetiştirmek imkanı hala var. Bunun ülkeye büyük faydası olur mu sorusuna tereddütsüz evet diyemiyorum çünkü ülkenin sorununun eğitimin getireceği kültürün genele yayılmaması olduğunu düşünüyorum. Ülke insanı yaygın olarak spor yapmıyorsa genç yetenekleri toplayıp, çok iyi bir programla çalıştırıp uluslararası başarılar kazandırmanın nasıl bir faydası olacak? Elbette diğer gençlerin bir kısmı için özendirici olacaktır ama ülkenin hedefinin sadece en yetenekli olanları daha da parlatmak olmaması gerekir (onu da yapamıyoruz farkındayım). Dünya ralli şampiyonları yetiştiren bir ülke de olsak o kırmızı ışıkta geçen şöforlerin sayısı azalmayacaktır.

Eğitim sistemimizin en ciddi yanılgılarından birinin de üstün başarılı çocuklara burs verip büyük bir sıçrama sağlayabileceğimizi düşünmesi olduğu kanaatindeyim. Tamam o çocuklara burs verelim elbette ama ya o kadar başarılı olamayanlar ne yapacaklar? Her sınıfta sadece bir kişi sınıf birincisi olabiliyor, birinci olamayanların (ki bunlar çoğunluk olmalı) durumlarını iyileştirmeyi düşünmeden topyekün bir kalkınmadan bahsetmek imkanı olmayacaktır. Sadece sınıf birincilerine, okul birincilerine değil herbir çocuğa dokunmalı, onu yukarı çekmeliyiz.

Kültür eğitim haricinde mimariyi, şehir planlamasını, heykeli, resmi, müziği ve diğer sanatları içeriyor. Ben etrafıma bakınca bunlardan hiçbirini göremiyorum. Şehir planlaması sıfır, mimari sıfıra yakın, heykel ancak dostlar alışverişte görsün diye var. Hal böyle olunca sadece matematiği, fiziği, İngilizceyi öğretebilsek bile yaşadığımız hayatı büyük ölçüde iyileştiremeyeceğiz. Madem öyle bunları da mı yapmayalım diyen yoktur sanırım, çünkü zaten yapmıyoruz.

Nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizi ortaya koysak çözüm için de bir reçete çıkartabiliriz gibi geliyor bana. Matematik, mantık ve felsefe öğretmeden akılcı bir birey yetiştirme imkanı olmadığını bütün eğitimciler kabul edecektir. Edebiyat, müzik ve resim eğitimi olmadan kültür seviyesi de bir adım ileri gitmeyecektir. Spor yapılmadan sağlıklı olma imkanı da yok denecek kadar az. Sadece bu topraklarda konuşulan dillerden ikisini bile öğretsek hem toplumsal barışa katkısı olur, hem de çocukların ufukları açılır. Bunlar bütün gençlerimize aktarmamız gereken becerilerken hangisi üzerinde duruyoruz? Bırakın üzerinde durmayı başarılı çocukların matematik hariç (onu da sadece soru çözmekten ibaret sayıyoruz) diğer konulara vakit ayırmasını bile vakit kaybı olarak görüyoruz.

Aslında üzerine en çok eğilmemiz gereken konunun kültür olduğunu cumhuriyetin başlarında görmüşüz. Atatürk "Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür." derken ulaşılması zor olan ama gerekli olan hedefin bu olduğunu kastetmiş olmalı. Eğitim nispeten kolay çözülecek bir sorun. Tamam durumumuz genel olarak çok kötü ama bir neslin hayatına sığacak bir zamanda eğitim sorunu çözülebilir. Ben neredeyse hiç bilgisayara dokunmamış genç adamların, kadınların 4 yılda başarılı mühendisler olduğunu sıklıkla görüyorum.

Dört yılda hukukçu, 6 yılda doktor yetiştirmek mümkün ama kültür nesiller sürecek bir süreç. Gençlerimizin düşünme şekillerini Avrupa'da bin yıllık heykellerin altında oturan gençlerle aynı yere getirmek mühendis yetiştirmek kadar kolay olmayacaktır. Geminin rotasını kültüre çevirmek zorundayız.

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Güvensiz kanaldan anahtar değişimi

Bilindiği gibi anahtar değişimi problemi simetrik şifrelemenin en büyük sorunudur. Simetrik şifreleme oldukça küçük anahtar boyutlarıyla, yüksek güvenlikli şifreleme işlemi yapabiliyor olsa bile ortak kullanılan anahtarın güvensiz bir kanalı kullanılarak oluşturulması işlemi Whitfield Diffie ve Martin Hellman'ın adıyla anılan yönteme kadar yapılamamaktaydı. Bu işlem için güvenli bir kanalın kullanılması zorunluydu. 1976'da yayınlanan makale [1] açık anahtarlı şifrelemenin en önemli adımlarından biridir. Temel aldığı matematik onu ilk defa okuyanda "bunu ben de düşünebilirdim" hissini uyandıracak kadar basit ve güzeldir.

Algoritmanın matematik tarafına geçmeden önce renklerle anlatımına bir bakalım.





Alice ve Bob ortak bir renk üzerinde anlaşıyorlar. Yukarıdaki örnekte bu sarı renk oluyor. Bu rengi herkes biliyor. Ardından her ikisi de birbirlerine bile söylemedikleri birer renk seçiyorlar. Alice pembe, Bob da mavi rengi seçmiş olsun. Bu seçtikleri renkleri sarı ile karıştırıp herkesin görebildiği bir ortamda birbirlerine iletiyorlar. Herkes ortak rengin sarı olduğunu bilmesine rağmen ona hangi rengin karıştırılıp bu yeni renklerin elde edildiğini anlayamıyor, çünkü renk yelpazesi çok geniş (matematik tarafına baktığımızda burası daha kabul edilebilir olacak). Alice Bob'tan aldığı karışımın üzerine kendi rengi olan pembeyi, Bob da Alice'den aldığı karışıma maviyi karıştırdığında her ikisinin de elinde sarı, pembe ve maviden oluşan aynı renk bulunmuş oluyor. Bu karışımın rengi her ikisinde de aynı ve onu hiç transfer etmediler.

Şimdi bu güzel fikrin matematik tarafı nasıl işliyor ona bakalım.

Alice ve Bob güvensiz kanalı kullanarak p ve g sayılarını seçiyorlar. Burada p bir asal sayı ve g de mod p'ye göre primitif kökü. Daha sonra Alice bir a sayısını seçiyor ve bunu kimseye söylemiyor. Aşağıdaki gibi bir hesaplamayla A değerini hesaplayıp yine güvensiz kanalı kullanarak, yani herkesin görebileceği şekilde Bob'a gönderiyor.
Bu A ifadesinde g ve p değerleri bilinmesine rağmen a hesaplanamıyor çünkü g mod p'ye göre primitif kök. Yani; g'nin kuvvetleri p'den küçük bütün tam sayıları kapsıyor. a'nın sonsuz değeri için A aynı şekilde hesaplanabilir. Benzer şekilde Bob da sadece kendisinin bildiği bir b değeri seçip onunla benzer hesaplamayı yapıyor ve Alice'e gönderiyor.
Şimdi artık her ikisi de karşıdan aldıkları sayılarla kendilerinde gizli tuttukları sayıları işleme tabi tutup aynı gizli değeri elde edebilirler.
Diffie–Hellman anahtar değişimi algoritmasının getirdiği büyük yenilik, güvensiz bir kanalı kullanarak sadece gönderici ve alıcının bilebildiği bir sır oluşturabilmeleridir. Ayrıca tarafların birbirlerine kendi sırlarını da ulaştırmalarının gerekmemesi bu algoritmayı internette güvenli iletişim için kullanılabilir kılmaktadır.


[1] https://ee.stanford.edu/~hellman/publications/24.pdf

22 Mayıs 2019 Çarşamba

organ ve kadavra bağışı

Ölüm, hakkında konuşması zor konulardan biri. Geleceğimizle ilgili emin olduğumuz tek gerçek ölüm iken onun hakkında bu kadar az düşünmemizin nedenlerinden biri elimizden bir şey gelmemesi galiba. Etin, kemiğin, kanın yerli yerinde durmasına; hatta bazen organların çoğunun işlevini devam ettiriyor olmasına rağmen sevdiğimiz birinin artık hayatta olmadığına, bizi göremeyeceğine, ona sarılamayacak olmaya ikna olmak kolay şey değil elbette.

Peki beden yerinde dururken bilinç nereye gidiyor? Bedenden bağımsız bir bilinç var mı? Bu sorular elbette bir blog girdisinde cevaplanamayacak şeyler ama üzerinde düşünmeden edemiyor insan. Bedenimizden tamamen bağımsız bir bilinç olmadığına vücudunda sodyum, potasyum dengesi kaybolmuş birini görünce ikna olmak kolay olmalı ama genel düşünce şeklimiz bir bilincimiz olduğunu ve bedenimizle onu bir yerlere taşıdığımız şeklinde oluyor.

Bilincimiz beden ölünce kaybolmuyorsa bile artık cesedimizle ilişkisini koparıyor olmalı. Eğer cesedimizi mumyalatmayacaksak çok kısa zaman sonra bütünlüğünün bozulacağını, toprağa karışacağımızı biliyoruz. Yaşamına devam etmek veya daha yüksek kalitede bir hayata kavuşabilmek için organ nakline ihtiyacı olan bu kadar insan varken bedenlerimizin toprağın altında çürüyüp gitmesi çok acı geliyor bana. Ölenin ardından yapılan cenaze törenlerini [1] anlamsız bulmuyorum ama sadece bunun için organ bağışı yapmamak da olacak şey değil.

Lafı bu kadar uzattım ama esas bahsetmek istediğim konu üniversite hastanesine kadavra bağışı. Organ bağışının bile çok az yapıldığı ülkemizde üniversitelerin öğrencilerin derslerinde kullanabilecekleri kadavraları bulmakta zorluk yaşadığı çokça duyduğum konulardan biriydi. Ölümden sonrası için önümüzde üç seçenek var: gömülmek ve bedenimizin işe yarmaması, organlarımızı bağışlamak ve başkalarına hayat vermek, son olarak ise kadavra olarak tıp fakültesinde kullanılmak ve daha iyi hekimlerin yetişmesine yardımcı olup, belki de çok insanın hayatına değer katmak.

Uzun zamandır aklımda olan bu konuyla ilgili konuştuğum bir hekim arkadaşım aşağıdaki mesajı yazdığında artık şüphem kalmadı:
Çok kıymetli bir şey yapıyorsun. Ankara Tıp'ta Anatominin ilk dersinde bağışçılar için bir konuşma yaparlar, çok duygusal ve hepimiz çok saygı duyarız bağışçılara.
Kadavra bağışı için izlenecek yol basit aslında. Önce kendinizi öldüğünüzde bedeninize ihtiyacınız olmayacağına ikna etmeniz gerekiyor, bence en kolayı bu. Sonra birinci derece akrabalarınızı bu isteğinize saygı duymaları için ikna etmeniz lazım, bu en zoru olabilir çünkü siz öldüğünüzde onların itiraz ettiği bir bağışı yapamıyorsunuz. Sonra bir üniversitenin anatomi bölümüne gidin sizi çok sıcak karşılayacaklar, aklınızdaki her soruya çok samimi cevaplar verecekler. Aklınızın yerinde olduğunu psikiyatristten alınacak bir raporla onayladıktan sonra sizin, birinci derece akrabalarınızın ve iki şahitin imzalayacağı bir form ile yapılacaklar bitiyor.

Bu süreçte benim cevabını merak ettiğim soru kadavranın kullanım süresi bitince ne yapıldığı idi. Bu konuda bağışçının her isteğine saygı duyulduğunu söylediler. Bana aradan yıllar geçtikten sonra oğluma tekrar cesedimin verilmesi fikri çok kötü geliyordu, bağışçı nasıl isterse öyle davranıldığını öğrencinince sevindim doğrusu.

Elbette kimse yarın ölmeyi planlamıyor ama ölüm belki yarından daha yakın olabilir. Ertelemeyin, belki de yarın olmayacak





[1] https://www.nyucel.com/2018/12/cenaze-torenleri.html

28 Şubat 2019 Perşembe

Tutunacak bir geçmiş bırakmıyoruz

Yurtdışına çıkınca binaların ne kadar uzun süreler kullanıldığını görüp şaşırmamak elde olmuyor. Avrupalılar sadece tarihi değeri olan binaları korumakla kalmıyor, sıradan binaların da uzun yıllar en azından görüntüsünü yenilemiyorlar. Şehirlerin genel silüetleri pek az değişiyor. [1] adresinden ulaşabileceğiniz aşağıdaki görsel Paris'in 100 yılda nasıl değiştiğini göstermesi açısından etkileyici.


Benim elli yıllık ömrüme nasıl değişimlerin sığdığını özetlemek istiyorum. Burada eskiye, eski binalara bir güzelleme yapmak istemiyorum ama insanı bir şehre ait hissettiren şeylerin anıları olduğunu maalesef gözden kaçırıyoruz. Geçmişiyle ilgili gidip dokunabileceği, bakabileceği hiçbir şey kalmayan birinin kendini oraya ait hissedebilmesi imkanı kalmıyor. Aşağıda bahsettiğim şeylerin teker teker benim için bir anlamı olmasa bile hepsinin birden artık mevcut olmamasının bir anlamı var. Maalesef bu iyi bir anlam değil.

Çocukluğumdan başlayayım. Dünyaya geldiğim hastane yerinde durmasına rağmen binaları yıkılmış ve yeniden yapılmış. İlkokulu okuduğum okul yıkılıp yerine daha yülksek katlı binası olan bir yeni bina yapıldı. Çocukluğumun geçtiği ilçe tamamen bahçeli evlerden oluşuyordu. Şimdi tek bir bahçeli ev kalmadı. Hayatımın ilk yirmi yılını geçirdiğim bahçeli evin yerinde şimdi beş katlı bir bina var. Okuduğum ortaokul yenilendi ve şimdi bir lise. Ankaraya gitmek için otobüse bindiğim terminalin yeri değişti.

Liseyi Kayseri Fen Lisesinde okudum. Şimdi bina spor lisesi olarak kullanılıyor. Geçen yıl liseden mezun oluşumuzun 30. yılıydı, okul o kadar bizim okuduğumuz okul değildi ki mezunlar buluşmasını Nevşehirde yaptık. Kayseri'ye gitmek için otobüse bindiğim Ankara otogarı ve Kayseri'de indiğim otogar yıkılıp yeniden yapıldı.

Çanakkale'de okuduğum bölümün bulunduğu kampüs tamamen yıkıldı yerine her şey yeniden yapıldı. Altında oturduğum ağaçlar, bahçe ve kantinler kalmadı.

Üniversitede sistem yöneticisi olarak çalıştığım, 15 yıl öğrencilerimle birlikte vakit geçirdiğim bina ve çevresindeki binalar, dışarıda oturduğumuz alanlar yıkılıp yerine hastane yapıldı.

Çanakkale kordon deniz doldurularak genişletildiği için yıllarca dolaştığım yollar, oturduğum yerler kalmadı bugün.

Babamı çok küçük yaşta kaybettiğim için onunla ilgili pek az şey hatırlıyorum. Hatırladığım birkaç hatıradan biri Karagöl ile ilgiliydi. Oğlum bir genç delikanlı olunca onu kendi babamla yürüdüğümü hatırladığım tek yere götüreyim dedim. Yaklaşık 30km gittiğimizde gördüm ki gölün etrafına betondan yürüyüş yolları yapmışlar, modern bir yer olmuş ama eskisiyle alakası kalmamış.

Bu kadar yıkıp yeniden yapmanın, taşımanın teker teker bakınca birer mazereti bulunabilir. Kimi hizmet için yeterli büyüklükte değildi, kimi depreme dayanıklı değildi, kimi için daha uygun yer bulundu denebilir ama böyle yapınca benim ve benim gibi milyonların hatıralarını ve geçmişini de yıkmış oluyoruz.


[1] https://www.thelocal.fr/galleries/culture/paris-1900-photo-montage-julien-knez

18 Şubat 2019 Pazartesi

Ulusal konferansların sonu

Akademik çalışma çokça zaman ve emeğin ürünüdür. Akademisyenlerin mesai dışı zamanlarını da harcayarak ortaya çıkardıkları sonuçların kabul görebilmesi için önlerinde iki yol oluyor genellikle: hakemli dergiler ve konferanslar. Hakemli dergiler başka bir yazının konusu olabilecek bambaşka konular içeriyor ama bu yazıda konferanslardan bahsetmek istiyorum.

Konferanslar ve onların sorunlarına geçmeden önce akademisyenlerin çalışmalarını sadece mesleki merak sonucu yapmadıklarını ve mutlaka meslaktaşları tarafından kabul görebilecek şekilde yayınlamak istediklerini söylemeliyim. Akademisyenler yayın yapacakları dergileri akademik yükselmelerinde ve özgeçmişlerinde kullanabilecekleri şekilde seçtikleri gibi katıldıkları konferansları da benzer şekilde seçiyorlar. Bu nedenle mutlaka bir hakem değerlendirmesinden geçirdikten sonra bildirilerin sunulmasına izin veren konferanslara katılıyorlar.

Konferansların dergilerden bir önemli farkı sunduğunuz bildiriye ilgililerden hemen geri bildirim alabilmektir. Sizinle aynı alanda çalışan ve başka türlü tanışma ihtimaliniz çok düşük olan meslektaşlarınızın çalışmalarını dinlemek, sunumların aralarında başka çalışmalar, projeler için ortaklıklar kurmak konferanslarda az rastlanan şeyler değildir. Konferansların bir büyük faydası da dinleyiciler içindir. Bir bilimsel makaleyi okuduğunuzda aklınıza takılan şeyler olduğunda bir başınasınızdır, oysa konferansta o konuyu hem diğer meslektaşlarınızla, hem de bizatihi fikrin sahibiyle tartışabilirsiniz. Örneğin Türk Fizik Derneği'nin düzenlediği Fizik Kongresine katıldığınızda fiziğin hangi alanında çalışırsanız çalışın sizi şaşırtacak konuları çalışan meslektaşlarınızı dinleme fırsatı bulursunuz. Atom altı parçacıklardan galaksilere, çok geniş bir yelpazede çalışan fizikçileri dinleyebilirsiniz. Bunu elbette bu alanlardaki dergileri de okuyarak yapabilirsiniz ama çok vakit alacağından muhtemelen yapamazsınız.

Ülkemizde düzenlenen pek çok ulusal ve uluslararası konferans mevcut. Bir süre öncesine kadar ulusal konferansların sayısı çok fazlayken birkaç yıldır neredeyse bütün konferanslar uluslararası hale geldi. Bunun en önemli nedeni YÖK'ün duyurduğu akademik teşvik kriterleridir. Akademik teşvik kriterleri hangi alanlarda yapılan faaliyetlerin akademisyenlerin maaşlarına katkı yapacağını belirliyor. Tebliğlerle ilgili madde şöyle:
Hakemli uluslararası bilimsel konferansta, sempozyumda veya kongrede sözlü olarak sunulan ve bunların kitabında yayımlanan tam bildiri
Buradan görülebildiği gibi ulusal bir konferansta sunulan çalışmanın hiçbir katkısı olmuyor akademisyene. Görev süresi uzatımında da kullanılamıyor ulusal konferans ve kongrelerde sunulan çalışmalar. Doçentlik ve profesörlük için de işe yaramayınca neredeyse hiçbir akademisyen ulusal konferanslara katılmıyor. Çok yakın gelecekte ülkemizde tek bir akademik ulusal konferans kalmayacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

Ulusal konferansların değerlendirmeye katılmamasının nedeninin üç kişinin biraraya gelip konferans düzenlemesi ve burada sunduğu bildirilerle akademik yükselme almasının önüne geçilmesi isteği olduğunu anlayabiliyorum. Peki kriterleri uluslararası yapınca bunun önüne geçilmiş oluyor mu? Eposta adresi bölümünün sayfasında listelenen her akademisyen bunun gerçekleşmediğinden emindir. Hepimiz en az günde bir uluslararası konferans/kongre daveti alıyoruz. Hem de neredeyse hepsi multi-disipliner konferanslar. Pek çok konferans davetinin altında YÖK'ün akademik teşvik kriterlerini sağladığı ifadesi yer alıyor.

Elbette niyetim ulusal olanları övmek, uluslararası olanları yermek değil. Tahminim YÖK yakın gelecekte ulusal veya uluslararası hiçbir konferansı/kongreyi akademik yükselme ve teşvikte değerlendirmeyecek ve akademi bu konuda ne yapacağını yeniden düşünmek zorunda kalacak. Ulusal konferanslar bitiyor ama uluslararası olanların bu halini de sürdürmek mümkün değil.

Google Summer of Code 2019

Bu yıl kabul edilen bizim çocuklar: Ali Haydar - Implement more annotation support: labels, notes, and dimensions #28 Ziya Erkoç - Integra...