21 Eylül 2019 Cumartesi

İstikbale ait bir eser: Mai ve Siyah

Halid Ziya Uşaklığil'in 1896'da yayınlanan [0] romanı Mai ve Siyah'ı ilk okuduğumda muhtemelen hiçbir şey anlamamıştım. Tek hedefi parasız yatılı sınavını kazanmak olan bir ortaokul öğrencisi olarak bir şey anlamamış olmamın bütün suçunu bilmediğim eski kelimelerin çokluğuna mı, dilin bana çok süslü, dolambaçlı gelmesine mi, yoksa bir edebiyat zevkim olmamasına mı yüklemek gerekir bilemiyorum. Belki hepsi birden etkili olmuştu. Genellikle okuduğu kitapları birkaç kez (kimisini 8-10 defa) okuyan biri olmama rağmen Mai ve Siyah'ı ikinciye okumam için aradan otuz beş yıl geçmesi gerekti. Bir okuma grubuyla birlikte okumasam belki de hiç sıra gelmeyecekti bu romana.

İlk yayınlanmasının üzerinden 120 yıldan fazla zaman geçmiş bu romanı yazıldığı haliyle okumak çoğumuz için mümkün değil. Bunun tek nedeni bugün kullandığımızdan farklı bir alfabe ile yazılmış olması değil sadece, Türkçe de artık o zaman olduğu gibi konuşulmuyor. Her ne kadar Halid Ziya latin harfleriyle yeniden basımında,1938, dili sadeleştirmiş olsa da günümüzde bazı yayınevlerinin baskılarını yoğun bir sözlük kullanımı olmadan anlamak, bunun sonucu olarak romanın dilinden zevk almak kolay olmayacaktır. Ben Can Yayınlarının "artık kullanılmayan kelimeleri bugünkü karşılıklarıyla değiştiştirdiği" ve Servet-i Fünun'da tefrika edilirken kullanılan çizimleri de kitaba dahil ettiği basımını [1] okudum. Halid Ziya gibi romanın içeriği kadar kullandığı dile de önem veren bir yazar için günümüz Türkçesine uyarlamak oldukça riskli bir iş olmasına rağmen Taner Erdoğan çok iyi bir iş çıkartmış. 19. yüzyılda yaşayan bir karakter bu kelimeyi nasıl kullanır rahatsızlığını hiç vermeden ve Halid Ziya'nın ince işçiliğini kurulaştırmadan uyarlamayı yapmış.

Her ne kadar Berna Moran "Eleştirmenler Uşaklıgil’in en iyi yapıtının Aşk-ı Memnu olduğunda birliktirler" [2] yazsa da Halid Ziya Uşalıgil bu romanı ve özellikle asıl kahramanı Ahmed Cemil'i nasıl sevdiğini şöyle anlatıyor[3]:
Tereddütsüz söyleyeceğim ki yazdıklarımın hiçbirisini yazmamış olmak ihtimalini o kadar büyük bir hüzün duymayarak düşünebiliyorum. Fakat Mai ve Siyah için böyle değil! Onu yazmış olmak isterdim. Ve pek iyi etmişim ki yazmışım.
Yazarın Ahmed Cemil'e olan muhabbetini her sayfada hissetmek mümkün. Okuyucunun Ahmed Cemil'de bulacağı düşük seviyeden bir duygulanım bile yok romanda, böyle bir şey ihtimali olduğunda da çok kısa zaman sonra Ahmed Cemil bu hatasını fazlasıyla telafi edecek şeyler yapıyor. Ahmed Cemil karakterinin suni, yapmacık bir karakter olduğunu söylemek niyetinde değilim ama yazarın kahramanının üzerine bu kadar titrediği roman sayısı çok fazla değildir sanıyorum.

Roman hakkında ilk değerlendirme yazısının [4] Fazlı Necib tarafından Servet-i Fünun dergisinde yayınlanmasının ardından neredeyse bütün edebiyat eleştirmenlerimizin üzerinde yazdığı bir eser olmuş Mai ve Siyah.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Halid Ziya'nın ölümünün ardından yazdığı yazısında [5] "Halit Ziya Uşaklıgil'in hayatı, bir parantez gibi, zevk ve edebiyat tarihimizin ehemmiyetli bir devrini içine alır" demiştir. Kendisi de önemli bir romancımız olan Tanpınar'ın yazısı önemli bir meslektaşının ardından yazılmış, abartılı bir methiye değildir. Tanpınar, Halid Ziya'yı abartmadan, tam olarak kendi gördüğü yerde tarif eder: "Halit Ziya bize kalbimizin yolunu açamadı. Fakat etrafımızdakileri görmenin yolunu gösterdi" der. Nitekim Mai ve Siyah'ın kahramanları olan Ahmed Cemil ve çevresi ne günümüzde, ne de yazıldığı dönemde okuyucunun etrafına baktığında görebileceği karakterler değildir. Tanpınar "Bu kitap için Türkiye'de nesli namına konuşan ilk eserdir, denebilir" [6] dese de, Ahmed Cemil ve en yakın arkadaşı olan Hüseyin Nazmi ortaokulda Fransızca şiir okuyup onun çevirisinin aslı kadar güzel olmadığını farkeden öğrenciler olarak toplumun çok küçük bir kısmını temsil edebilecek durumdadırlar. Halid Ziya'nın büyük romancılığı buradan sonra daha iyi görülür; toplumun böyle yaygın olmayan tiplerini kullanarak okuyucuyu içine kolayca girebildiği, yaşanan acıları hissedebildiği bir kurgu vardır romanda. Yukarıda da yazdığım gibi Halit Ziya, romanın kahramanı olan Ahmed Cemil'i o kadar sevmiştir ki, onu okuyucuya gösterdiği kısa hayatının sonunda annesiyle birlikte iki çöküntü olarak bıraktığında, sonunu intihara değil annesiyle bir bilinmezliğe götürmüştür. Ahmed Cemil'in peşinden koştuğu, sevdiği her şey ellerinin arasından kayıp gitmiş ama o annesine tutunmaktan vazgeçmemiştir.

Oğuz Atay Günlüğünde [7] Halid Ziya'nın "insana ve onun ruhsal durumlarına eğilmek bakımından" kendine benzediğini yazar. "Ayrıca Kırık Hayatlar ve Mai ve Siyah'taki 'tutunamayan' tiplerle bir duygu benzerliği de" bulur. Halid Ziya'da kendisine yakın gelen bir yönün de kahramanlarının sürekli olarak kendileriyle hesaplaşmaları olduğunu yazması da önemli bir tespittir.

Edebiyat-ı Cedide'nin önde gelen bir temsilcisi olan Halid Ziya'nın dili okuyucuda klasik müzik dinliyormuş veya Monet'nin tablolarına bakıyormuş etkisi uyandırır. Okuyucu yazılanı anlamadan okusa bile bundan edebi bir keyif alacaktır [8]. Mai ve Siyah'ın kahramanlarının her hareketleri, düşünceleri başka bir şey "gibi"dir. Yazar bunu okuyucuyu rahatsız etmeyecek bir şekilde yapar, günümüz Türkçesine uyarlanırken dilin bu akıcılığının bozulmamış olması da okuyucu için bir şanstır. Aşağıdaki kısa paragraf size bir fikir verecektir sanırım:
Hüseyin Nazmi bir süre arkadaşının dehasından taşan şiir ateşinin buharı gibi yemek odasının havasında dalgalanan sohbetleri serbest bıraktı, sonra, "Arzu ederseniz bahçeye çıkalım," dedi.
İlk modern Türkçe roman olarak gösterilen Mai ve Siyah, roman kurgusu veya anlatım tekniğinde bir yenilik, anlatılan hikayede bir sürpriz beklemeyen okuyucu için kahramanların canlılığı ve dilinin güzelliği ile 120 yılı aşkın zamandır güzel bir okuma deneyimi sunuyor.

---
[0] http://www.servetifunundergisi.com/eserler/mai-ve-siyah/
[1] Can Yayınları, 3. baskı, 2018
[2] Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yayınları, 28. baskı
[3] Mai ve Siyah, Can Yayınları, 3. baskı, sayfa 318
[4] Virgül Aylık Kitap ve Eleştiri Dergisi, Sayı 21, 1999, sayfa 69
[5] Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yayınları, 9. baskı, sayfa 284
[6] a.g.e., sayfa 288
[7] Günlük, İletişim Yayınları, 25. baskı, sayfa 186
[8] Bu ifadelerin bir arkadaşıma ait olduğunu ama kaynak da gösteremediğimi yazmam gerekir

5 Eylül 2019 Perşembe

Dünya düz mü, Amerikalılar Ay'a gitti mi?

Sıklıkla duyduğumuz komplo teorilerinin başında geliyor dünyanın düz olduğu ve aslında Amerikalaların aya gitmediği iddiaları. Her iki iddia için gün gibi açık fiziksel kanıtların yüzlerce yıldır biliniyor olmasına rağmen bu yazıda konuya başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Aklı başında herkesin hiçbir fiziksel kanıt göremese bile ikna olması gerektiğini düşündüğüm konular bunlar.

Dünya düz mü?

Bu iddiada bulunanlar şu iki seçenekten birini kabul ediyor olmalı:
  • Yüzlerce yıldır, bu kadar bilim insanının göremediğini şimdi biri gördü.
Burada bahsettiğimiz bilim insanları kimler diye bakarsak Newton, Leibniz, Kepler, Einstein, Hawking ve daha binlercesi çıkar karşımıza. Söylemek istediğim şey onların göremediği bir şeyi bugün biz asla göremeyiz değil elbette. Hepisinin yanlış bildiği bir şeyin doğrusunu şimdi öğreniyoruz demek çok ciddi bir iddia ve bunun bir YouTube videosundan daha fazla delile ihtiyacı var. Bilim hep yanlışlanarak ilerliyor diyenler için Newton'un hareket kanunlarının yaklaşık 350 yıldır geçerliliğini koruduğunu hatırlatmak isterim. Türev ve integral hesabını icat etmiş olan Newton'un, göreliliği bulan Einstein'ın, karadelik ışımasını öngören Hawking'in dünyanın düz olduğunu görememeleri bana ihmal edilebilecek kadar küçük bir olasılık olarak görünüyor.
  • Yüzlerce yıldır dünyanın düz olduğunu gören bilim insanları anlaşıp bunu bize söylemediler (söylettirilmediler).
Böyle bir iddiada bulununca o kadar kalabalık bir bilim insanı grubundan bahsediyoruz ki, onları ne tehditle, ne de herhangi bir vaatle ikna etmek mümkün olamaz. Tarih doğru bildiğini her ne pahasına olursa olsun söylemekte ısrar eden bilim insanlarıyla dolu. Örneğin aşağıdaki fotoğrafta ortada yeralan Max Planck, küçük oğlu Hitler’e suikast yüzünden tutuklandığında onun bağışlanması için dahi nazilerle çalışmayı kabul etmemiştir. Dünyanın düz olduğunu görüp bunu saklaması için ona ne vaat edilmiş veya neyle tehdit edilmiş olabilir?


İşin doğrusu dünya küçük ölçekte düze çok yakındır.

Amerikalılar aya gitti mi?

İnsanlığın uzay macerasının Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki yarışın sonucu olduğu, üzerinde tartışma olmayan bir konudur. Sovyetler Birliği Yuri Gagarin'i dünyanın dışına çıkartıp çok büyük bir adım atmışken Amerikaların aya gittiğine ikna oldu ve "birinci olamıyorsan ikinci de olma" diyerek bu yarışı bıraktı. İkna oldu derken binlerce bilim insanından, siyasetçiden ve yüz milyonlarca insandan bahsediyoruz. Şimdi Neil Armstrong'un aydaki fotoğraflarına bakıp yok bayrak neden dalgalanıyor, yok ayda ayakizi mi olur diyenler kendilerinin bu dahice gözlemlerini tek amacı ülkesini uzay yarışında ileri taşımak olan bilim insanlarının yapamadığını düşünüyorlar. Zamanının en büyük iki gücünden biri olan Sovyetler Birliğinin yenilgiyi kabul ettiği ve "gitmediniz aslında, bizi kandırıyorsunuz" demediği bir konuda bir fotoğrafa bakıp asıl gerçeği görebildiğini düşünen birini bir yazıyla ikna etmek mümkün olamaz biliyorum ama yine de böyle bir refleks geliştirmek ve alemin tek akıllısı ben miyim? diye sorgulamak (belki gerçekten öylesinizdir, kim bilir) hayatın geri kalanında da işe yarar diye düşünüyorum.


4 Eylül 2019 Çarşamba

Görev her ne pahasına olursa olsun yapılmalı mı?

Çocukluğum ve ilk gençliğimde okuduğum kitaplarla ilgili çok az şey hatırlıyorum. Önemli bir kısmını Savaş ve Barış Rusya'da geçiyor derinliğinde hatırlarken, diğerlerinin o kadarı bile aklımda kalmamış. (Madem bu kadar unutuyoruz neden hala okumaya devam ediyoruz sorusuyla ilgili çok güzel bir yazı bu linkte var [1].) Bu kitapların benim için tek istisnası Victor Hugo'nun 1700 sayfayı aşan Sefiller romanı. Bu yıl Sefiller'i tekrar okuduğumda neredeyse her sahne gözümde canladı. İlk okumamda kitabın özetlenmiş halini okumuş olmam gerekirken nasıl oldu da her ayrıntıyı hatırlıyorum diye düşünürken annemle ve kardeşimle Cosette hakkında konuşup üzüldüğümüzü de hatırladım. İyi de bu nasıl olmuştu? Klasikleri okuyup, üzerinde tartıştığımız bir çocukluğum da olmadı doğrusu. Böyle durumlarda hep yaptığım gibi kardeşime sordum nedir bunun esrarı diye. O yine beni şaşırtmadı ve radyo tiyatrosunda arkası yarında dinlediğimizi hatırladı.


Sefiller günümüzde benzeri yazılamayacak bir roman. Üzerinden 150 yıl geçmiş bir romanının benzerini tekrar yazmak elbette mantıklı bir şey değil ama Victor Hugo sadece bir roman yazmak niyetiyle yazmadığından günümüzde tekrarı mümkün değil diye düşünüyorum. Hugo yıllar aylardan, aylar günlerden, günler anlardan ibarettir diyerek sadece hikayenin etrafındaki kişileri ve olay örgüsünü değil dönemin Parisini de olabildiğince detaylı anlatmış. Paris hakkında gereksiz ayrıntılar başlıklı bir bölüm olmasından da anlaşılabileceği gibi roman kurgusunun çok dışında şeyleri de okuyucuya sunuyor Hugo.

Roman pek çok konuya değiniyor ama Javert'in yıllar boyunca Jean Valjean'nın peşinden koşması ve vazifesini her ne pahasına olursa olsun yerine getirmeye çalışması çok dikkat çekicidir. Jean Valjean bir kader kurbanı olarak hapse düşen biri olmasına rağmen hayatındaki bir kırılma anından sonra hep başkalarının iyiliği için, dürüstlükle hayatını geçirmeye çalışmıştır. Javert ise bütün hayatını görevinin gereklerini harfiyyen yerine getirmeye adamış bir müfettiştir. Jean Valjean gerektiğinde bütün bir şehrin ve kendisinin menfaatleri pahasına bile bir kişinin hak etmediği bir cezayı almasına razı olmaz ve doğruyu söyler. Javert ise kendisi için tanımlanan görevleri valinin karşısında bile uygulamaktan çekinmez, hatta bu görevlerin doğru olup olmadıklarını bile sorgulamaz. Roman boyunca sürekli Jean Valjean'ın ensesinde olmasına, ona neredeyse hiç huzur vermemesine rağmen Javert'ten nefret etmek zordur. Çünkü Javert yaptıklarını kimseye kötülük olsun diye yapmamaktadır. Javert'in hayatı görevleri düşünmeden, sorgulamadan gerçekleştirmek üzerine kurgulanmıştır. Romanın sonuna doğru Javert Jean Valjean'ın nasıl biri olduğunu açıkça görür. Bir yanda bütün hayatını üzerine bina ettiği görevler, kurallar bütünü, diğer yanda ise iyi biri vardır. Javert için bunlardan birini seçmek mümkün değildir. O da gerekeni yapar.

Javert'in düştüğü ikilem bence Sefiller'in en çarpıcı tarafıdır. Benim de dönem dönem kendimi onun konumunda bulduğum olmuştur, olmayan var mıdır acaba? Çok uzun yıllar önce bir açık öğretim önlisans sınavında salon sorumlusuydum. Hangi bölümdü hatırlamıyorum ama sınava girenlerin neredeyse tamamı emeklilik yaşı gelmiş çalışanlardan oluşuyordu. Önlisans mezunu olduklarında emeklilikteki özlük hakları daha iyi olacağından bu sınavları verip mezun olmaları gerekiyordu (eminim hala bu durumda olanlar vardır). Bu derslerden hiçbir şey öğrenmedikleri gibi öğrenseler bile onları uygulayacak kadar çalışma zamanları yoktu. Biliyordum ki mezun oldukları gün emeklilik dilekçelerini verecekler. Annem yaşlarında bir teyzenin oldukça beceriksiz bir şekilde kopya çekmeye çalışması karşısında ben de Javert gibi hissetmiştim. Bir yanda salon görevlilerine yorum yapma fırsatı vermeyen kurallar dizisi, diğer yanda teyzenin çaresizliği. Mesleki görevim kopyanın kesinlikle yanlış olduğunu söylese de o teyzenin gerçekte o sınavdan başarıyla çıkıp çıkmamasının ne onun için, ne yaptığı görev için, ne de ülke için hiçbir anlamı olmadığını da biliyordum. Kopya çekmeye izin vermek de, o teyzeye kopya çekmekten tutanak tutmak da benim için eşit derecede seçilemez durumlardı. O sınavdan sonra bir daha böyle bir sınavda görev almadım.

Sefiller'i okurken tepkimiz Javert'in Jean Valjean'ın iyi bir insan olduğunu görüp onu görmezden gelmesini istemek oluyor ama gerçekte istediğimizin kanun adamlarının suçlular için inisiyatif kullanması olduğundan da çok kuşkuluyum. Bir kere Javert'e kararlarını kurallara göre değil de kendi aklına göre alma yetkisini verdiğimizde sonrası nasıl gelirdi acaba? Javert kurallarda yer almamasına rağmen kendisine suçlu gibi görünen birini tutup götürse yine ona bu yetkiyi verdiğimize memnun olacak mıydık? Hakimlerin kanunlarla belirlenmiş bir çerçevede kanaat kullanma yetkisi var ama onları bu durumlar için yeterince eğittiğimizi ve tecrübeleri olduğunu kabul ederek bu yetkiyi veriyoruz. Javert'in böyle bir yeterliliği olmadığı halde ondan inisiyatif almasını beklemek aslında adil de değil.

Kendimizi güvende hissetmemiz için kesinlikle uygulanacak kurallara ihtiyacımız varken bu kuralların bazen (kime göre?) esnetilebilmesini istemek üzerinde düşünülmeyi hakeden konulardan biri bence.


[1] https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/kitaplarda-okuduklarimizi-unutuyorsak-hala-neden-okumaliyiz,21516

2 Eylül 2019 Pazartesi

Oğuz Atay okuma rehberi

Oğuz Atay hayattayken pek az okunmuş, beklediğinin çok altında eleştiri ve değerlendirme almış bir yazar. Berna Moran'ın dediği gibi Türk edebiyatında yepyeni bir evre olan Tutunamayanlar'a başlamış ama bitirememiş çok tanıdığım olduğundan eserlerini hangi sırayla okumanın onu anlamayı kolaylaştıracağını (elbette kendi fikrime göre) tarif etmek istiyorum. Atay'ın bütün eserlerinin bir değerlendirmesini yapmak bir blog girdisi ile yapılabilecek bir şey olmadığından niyetimin sadece onun kitaplarını daha iyi anlamak için kişisel bir kılavuz hazırlamak olduğunu da söylemeliyim.


Korkuyu Beklerken: Oğuz Atay okumaya başlangıç için en uygun kitabının hikayeleri olduğunu düşünüyorum. Hikayelerini okuyan okuyucu Atay'ın diğer kitaplarında daha derinleşecek olan diline uygun bir başlangıç yapmış olacaktır. Zaten kısa hikayelerden oluşan kitapta Kafka'nın Dönüşüm'ü gibi okunabilecek "Unutulan", Atay'ın bütün eserlerinde bulunan mizah duygusunun en yoğun hissedileceği "Ne Evet, Ne Hayır" ve 'Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?' diye biten "Demiryolu Hikayecileri" öykülerinden sonra Atay'ın tarzına olabildiğince alışılmış olacaktır.

Eylembilim: Oğuz Atay'ın tamamlamaya ömrünün yetmediği romanı Eylembilim'i diğer hacimli kitaplarından önce okumanın hem Tutunamayanlar hem de Tehlikeli Oyunlar'a iyi bir ön hazırlık olacağını düşünüyorum. İlk baskısında sadece 36 sayfası Günlük ve Eylembilim adıyla basılmıştı. Şimdi 114 sayfalık bitmemiş bir roman olarak okunabiliyor. Tamamlanmamış olması okuyucunun şevkini kırmasın, diğer romanlarından daha az karmaşık ama neyin gerçek neyin hayal olduğunun yer yer karıştığı haliyle Oğuz Atay diline alışmaya hazırlık için faydalı olacaktır.

Tutunamayanlar: 1970 TRT roman ödülünü kazanmasına rağmen 700 sayfadan fazla hacmiyle ilk baskısı iki cilt halinde Sinan Yayınlarından yapılmış modern edebiyatımızın en önemli eserlerinden birine geldik artık. Atay bu romanında içeriğe olduğu kadar şekle de çok önem vermiş ve klasik bir romandan oldukça farklı bir kurgu kullanmış. Romanın içinde sayfalarca süren bir şarkı, onun birkaç katı süren açıklamalar, 77 sayfa noktalama olmadan aktarılan bir konuşma, bir ansiklopedi, tiyatro oyunu gibi klasik okuyucu için alışılmadık anlatım biçimleri kullanmış. Benim gördüğüm okuyucular eğer şarkıda değilse şarkının açıklamalarında romanın kurgusundan koparak okumayı bırakıyorlar. Bu kısmı sabırla geçebilen okuyucuyu ileride tekrar tekrar okumak isteyeceği bir büyük metin bekliyor.



Günlük: Oğuz Atay Tutunamayanlar'ı yazdıktan "Selim gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım" diyerek başlamış yazmaya. Tehlikeli Oyunlar, Oyunlarla Yaşayanlar, Eylembilim ve Bir Bilim Adamının Romanı ve diğer konulardaki Atay'ın düşüncelerini öğrenmek için bulunmaz bir kaynak.

Tehlikeli Oyunlar: Atay'ın ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar da oldukça hacimli bir eser. Tutunamayanlar gibi takip etmesi güç değil. Özellikle Günlük okunduktan sonra Tehlikeli Oyunlar bir yandan daha kolay anlaşılacak bir yandan da Günlük'te okuyucunun aklına sokulan soru işaretleri neyin gerçek neyin hayal ürünü veya oyun olduğunu sorgulatacaktır. Türkçe edebiyatın en güzel finallerinden biriyle biten romanı en az Tutunamayanlar kadar severim ben.

Oyunlarla Yaşayanlar: Yine Günlük'ten öğrendiğimiz kadarıyla Oğuz Atay'ın ilk halini Yıldız Kenter'e okuduğu ve beğenmediği için iki defa daha yeniden yazdığı Oyunlarla Yaşayanlar iki perdelik bir tiyatro oyunu. Tutunamanlar ve Tehlikeli Oyunlar'ın içinde zaten defalarca senaryolar okuduğunuz için bu oyunu da okumak isteyeceksiniz.

Bir Bilim Adamının Romanı: Atay'ın diğer eserlerinden oldukça farklı, hocası Mustafa İnan'ı anlattığı bir biyografik roman Bir Bilim Adamının Romanı. Önsözünü Cahit Arf'in, sonsözünü ise Mustafa İnan'ın oğlunun yazdığı bir romanı okumak bile kendi başına heyecan verici. Onu son sıraya koymamın nedeni Atay'ın tarzının tamamen dışında olması, yoksa başka hiç Oğuz Atay okumayacak bir genç bile sadece bu romanı okuyup faydalanabilir ve edebi bir tatmin duygusu da alır.

Oğuz Atay'ın bütün eserleri bu kadar ama onu daha iyi anlamak ve yazdıklarının içine daha çok girebilmek için Yıldız Ecevit'in "Oğuz Atay'da Aydın Olgusu" ve neredeyse Tutunamayanlar hacminde yazdığı "Ben Buradayım" kitaplarının bana çok faydası olduğunu yazayım belki siz de okumak istersiniz.

23 Ağustos 2019 Cuma

Reddedilemeyecek bir felsefi teklif: sevince dönüşmek

Çetin Balanuye'nin "Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?" kitabının ilk bölümünün başlığının "Neden Sevinç Duymak Kolay Sevince Dönüşmek Zordur?" olduğunu gördüğümde doğrusunu söyleyeyim okuyacağım kitabın bir kişisel gelişim kitabı olmasından korktum. Kitabın felsefi bir metin olduğunu biliyordum elbette ama sevince dönüşmek ifadesi Spinoza'yı bilmediğimden öyle hissettirdi başta. Merak edenler için söyleyeyim kesinlikle öyle bir kitap değil.
Her çalışma alanının kendi terminolojisi olduğu gibi felsefenin de kullandığı, bizim günlük konuşma dilinde hiç kullanmadığımız kelimeler, kavramlar var. Felsefi bir metin okumanın en ciddi zorluğu bu kavramlara takılmak oluyor diye düşünüyorum. Sıradan okur (yani çoğumuz) tin, töz, ethos gibi kelimeleri, kavramları okuyunca sanki metin bize hitap etmiyormuş gibi davranıyor çoğunlukla. Aslında her çalışma alanı kendi yeni kelimelerini üretiyor ya da mevcut olanları başka anlamlarda kullanıyor. Örneğin bir bilişimci bit kelimesini okuduğunda aklından bir canlı geçmiyor. Bir çalışma alanının kendi kavramlarını günlük konuşma diline yakın bir dille anlatmaya çalışmanın konuyu çok yüzeysel anlatıp isteneni yeterince derinlikli aktaramamak gibi bir tehlikesi de var. Çetin hoca Spinoza'yı felsefeyle içli dışlı olmayan bir okura bu tehlikeli yola hiç sapmadan anlatabilmiş. Bir konuyu çok iyi bilmenin en önemli göstergelerinden biri bu bence: siz onu yaparken (anlatırken) izleyen (okuyan) eğer bu çok kolaymış ben de yaparım diyebiliyorsa işin hakkını veriyorsunuz demektir. Burada elbette Çetin hocanın anlattığı konuyu yeterince iyi anlatıp anlatmadığını söyleyecek yeterlilikte değilim ama kitabı bitirdiğimde derinlikli ama kavranması kolay bir metin okumuşum hissine sahip olduğumu söyleyebilirim. 150 sayfalık bu metnin arkasında bir ömürlük çalışma, düşünme olması ve bunu bir günlük zamanda okuyabilmek insanlığın en büyük mucizelerinden biri bence.

Eğer bir blog girdisinde Spinoza'nın düşünceleri veya sadece sevince dönüşmek kavramı anlatılabiliyor olsaydı Çetin hoca da bu kadar uğraşıp bu konuyu kitaba dönüştürmezdi eminim. O nedenle kitabın içeriğini meraklı okura önermekle yetineceğim.

Çetin hoca "İyi kitap her okuyanla yeniden yazılır, okurlarımdan kitabımı uzatmalarını dilerim" demişti kitabı okumaya başladığımızda. Kitap hem içeriyle ilgili okuyucuyu düşünmeye teşvik ediyor hem de Spinoza ile ilgili bu kavramlarla ilişkili başka kitapları yeniden (daha önce okumadıysanız ilk defa) okumaya yöneltiyor. Kutsal kitaplardan romanlara kadar oldukça geniş yelpazedeki kaynakçanın bir kısmını yeniden okudum ve ilk okumalarımdan oldukça farklı bir deneyim oldu benim için. Kısaca bunlardan da bahsedeyim istiyorum.

Herman Hesse'nin Çarklar Arasında romanını ilk okuduğumda Kayseri Fen Lisesinde üç yılını parasız yatılı geçirmiş bir öğrencinin yaşadığı acılarının bir türevi olarak okumuştum. Aşkıncılık ve içkinlik kavramlarını hem bilmiyordum, hem de üzerine düşünmemiştim. Aklımda bu kavramlarla romanı tekrar okumam romanın özünü değiştirmedi ama kavrayışımı değiştirdi. Romanı, çocuğu olan herkesin ve bütün eğitmenlerin mutlaka okumasının gerektiğini düşündüğümü de
yazmış olayım.

Hermann Merville'nin Billy Budd romanını ilk okumayı denediğimde iki yüze yakın dipnotu olan romanı çok sıkıcı bulup bitirememiştim. Tekrar okumamamda da oldukça sıkıcı bulduğumu ve çok kısa bir roman olduğu halde bir kısa hikayede anlatılabilecek konunun uzatıldığını düşündüğümü söylemeliyim. Haset ve imrenme duygulanışlarını çok iyi verdiğini inkar edemesem de Çetin hoca gibi anlamak için bir süre daha düşünmek, okuma yapmak gerekiyor bence.

Nikos Kazancakis'nin Zorba romanını okumayanlar bile filmini izlemiştir sanırım. Anthony Quinn'nin müthiş oyunculuğu ve harika müzikleri sayesinde Yunanistan denildiğinde ilk akla gelen şeylerden biridir sanırım bu eser. Aklınızda sevince dönüşmek kavramı varken bu romanı okumak Zorba karakterinde birinin gerçekte nasıl sevince dönüşebileceğini gözünüzde canlandırmanıza imkan verecektir. Kazancakis'in Spinoza'yı nasıl böyle içselleştirebildiğine imrenerek okudum romanı ve tekrar okuduğum için mutlu oldum.


Andy Merrifield'ın Eşeklerin Bilgeliği kitabı Çetin hocanın alıntı yaptığı bir kitap olmasa kesinlikle okumayacağım bir kitaptı. Hatta ilk sayfalarında sadece eşeklerden bahseden bir kitap okuduğuma bile inanamadım desem yalan olmaz. Kitap ilerledikçe yazarın elimde tuttuğum kitaba bütün ömrünü koyduğunu gördüm. Sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi "kitabın her cümlesi başka bir kitaba ait" gibiydi. Burada kitabın çevirmeni olan Akın Terzi'nin harika çevirisinden de bahsetmeden geçmek istemem. Akın bey o kadar güzel çevirmiş ki kitabı, içerik kadar hatta bazı yerlerde daha fazla dilin ne kadar iyi kullanıldığı dikkatinizi çekiyor. "Biz hızlandıkça, bizden kaçan şeydir artık hayat." Saçma bir kişisel gelişim kitabı gibi düşünüp okumayı atlamayın derim.

Michael Pollan'ın Arzunun Botaniği bahsedeceğim son kitap olacak. Spinoza nasıl beden ve zihin gibi bir ayrım yok diyorsa Pollan da insan ve doğa diye bir ayrım yapmamamız gerektiğini söylüyor. Elma, lale, kenevir ve patates ile ilişkilendirdiği tatlılık, güzellik, sarhoşluk ve kontrol arzuları etrafında daha önce düşünmediğim (muhtemelen sizin de düşünmediğiniz), üzerinde bir ömür harcanmış bir kitap Arzunun Botaniği. Çevirmen Sevim Okyay çok başarılı bir işe imza atmış. Çetin hocanın kitabını daha iyi anlamam için bir vesile olmasının yanı sıra tek başına okunduğunda da ufuk açıcı bir kitap olduğunu söylemeliyim.

Bundan sonra sırada Çetin Balanuye'nin "Spinoza Bir Hakikat İfadesi" ve ardından Spinoza'nın "Etika"sı var. Nasıl yaşamalıyım? sorusu elbette emek ve çalışma istiyor.

Son olarak Çetin hocaya böyle erdemli bir etkinin kaynağı olduğu için teşekkür etmek istiyorum.

16 Ağustos 2019 Cuma

Çanakkale'de ulaşım için bir çözüm önerisi

Çanakkale Belediyesi 2006 yılından bu yana otobüslerde kentkart uygulamasını kullanıyor. Yani elinizde bu karttan yoksa parasını verip yolculuk yapmak mümkün değil. Kartı bir cihaza okutup ancak öyle yolculuk yapabiliyorsunuz (bu konuda itirazlarım var ama bu yazının konusu değil). Otobüslerin güzergahları da aradan geçen yıllarda oldukça çeşitlendi. Peki bu güzergahları ve sefer saatlerini kim belirliyor? Muhtemelen bu işe bakan bir şube müdürlüğü veya daire başkanlığı var ve onlar ellerindeki araçları uygun olduğunu düşündükleri şekilde bölüyorlar. Kendilerine sorulsa şehri tanıdıklarını ve en uygun rotaların bunlar olduğunu söyleyeceklerdir.

Eğer elinizde yılın hangi günü, hangi saatte, hangi duraktan kaç yolcunun otobüse bindiği (ve nerede indiği) bilgisi varsa bunlara en uygun otobüs güzergahlarını belirlemek ve sefer saatlerini ayarlamak bir mühendislik problemine dönüşür. Çanakkale belediyesi otobüse biniş bilgisine sahip olmasına rağmen otobüsten iniş bilgisine sahip değil ama bu da çözülemez bir sorun değil. Basitçe yolculara inişte kentkartlarını okutmaları durumunda küçük bir meblağ geri ödenerek bu bilgi toplanabilir. Tabi halka ne yapılmaya çalışıldığını da iyi anlatmak gereklidir. Eğer kentli toplanan bu verinin kendisine en uygun otobüs rotası ve sefer saati olarak geri döneceğini bilirse kolayca inerken de kartını okutmaya ikna olacaktır.

Peki belediye bu mühendislik problemini nasıl çözecek? Benim önerim belediyenin topladığı veriyi (gerekiyorsa anonimleştirerek) araştırmacılara açması olacaktır. Araştırmacılar bu veri kümesinden ilk bakışta aklımıza gelmeyen başka anlamlar da çıkartabileceklerdir. Şu anda bir sorun olduğunu düşünmediğimiz konular için çözüm önerileri üreteceklerdir.

Yirmi birinci yüzyılda şehirlerdeki ulaşımın tahminler ve birilerinin şehri tanıması üzerinden planlanmaması gerekir. Yapılacak hesaplamaların sonunda (öyle olacağını hiç sanmıyorum ama) mevcut durumun en uygun durum olduğu sonucu çıksa bile bundan ne kaybı olur şehrin? Yapılacak araştırma geliştirme çalışmaları için fon bulmak eminim zor olmayacaktır.

Bir belediyenin vatandaşı için ar-ge faaliyetinde bulunması ve bunu "sizin için çalışıyoruz" diyerek duyurması her durumda faydalı olacaktır.

Kamunun yapması gereken yıllardır topladığı bütün verileri araştırmacıların ulaşabileceği bir hale getirmek olmalıdır. Kim bu veriyle ne yapar, hangi problemi çözer gibi kaygılara girmeden verinin erişilebilir hale getirilmesinin getirisi mutlaka olacaktır.

İstikbale ait bir eser: Mai ve Siyah

Halid Ziya Uşaklığil'in 1896'da yayınlanan [0] romanı Mai ve Siyah'ı ilk okuduğumda muhtemelen hiçbir şey anlamamıştım. Tek hede...