15 Ocak 2019 Salı

Ölçme ve değerlendirme olmadan eğitim olur mu?

İlkokulda okurken müfettiş gelecek denildiğinde hepimiz korkardık. Sonuçta müfettiş sınıfa gelen ve sorular soran biriydi. Benzer şekilde askerde de denetleme olacak diye askerler panik olurlar. İnsan çocuk aklıyla kolayca anlayamıyor ama müfettişlerin denetlemeye geldikleri kişi öğretmen. Denetlenmesi gereken kişinin bilgileri aktaran kişi olduğunu öğrenmem benim için bir aydınlanma olduğundan askerde denetlemede hiç telaşlanmamıştım.

Liseyi bitirene kadar bütün dersler zorunlu olduğu için öğretmenlerin anlattıkları konuları sınıfın tamamına öğretmesi hedefleniyor. Öğrencinin o dersi anlamak için gerekli bütün yeterliliklere sahip olduğu kabul ediyor. Üniversitede durum biraz daha farklı. Hem öğrenciler bölümleri bilerek, isteyerek seçmiyorlar, hem de çoğunlukla yeterliliklere sahip olmuyorlar. Bu aslında tamamen onların da kabahati olmuyor. Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı o kadar çok değiştiriyor ki biz üniversitede ona uygun değişiklikleri yapamıyoruz. Örneğin bu yıl bilgisayar mühendisliğine gelen öğrenciler matris ve determinant konularını hiç bilmeden geldiler. Geçen yıl gelenler bu konuları biliyorlardı. Biliyordu diyorsam elbette kavramları bilmiyorlardı ama en azından işlem yapmayı biliyorlardı. Üniversitelerin kendi müfredatlarını milli eğitimin hızına yetiştirmeleri mümkün değil diyemesem bile oldukça zor olduğu kesin. Bu yüzden lise bitene kadar öğretmenlerden beklenen başarının benzerini üniversitede beklemek, en azından ülkemiz için, anlamlı değil (lise bitene kadar yapılan eğitimde anlamlı bir başarı olmadığının farkındayım).

Peki ölçe ve değerlendirme ile üniversitede ne hedefleniyor? Bu konu üzerinde çok düşünülmesi gereken alanlardan biri bence. Eğitim insanları var olan durumlarından bir başka noktaya taşımak için yapılan bir faaliyet olduğundan hedeflenen noktaya gelinip gelinmediğini ölçmek önemli. Eğer eğitimin ardından bir ölçme ve ona bağlı bir değerlendirme yapılmazsa ne eğitmeni, ne de eğitimi alanları kontrol edecek bir mekanizma kalmamış olur. İnsan öğrenciyken konuya geçer notu alayım yeter diye bakarken eğitmen olunca değerlendirilmesi gereken iki farklı taraf olduğunu görüyor. Öğrencileri değerlendirmek için sınav nasıl olmalı konusundan çok, eğitmenin kendini nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunu tartışmak istiyorum bu yazıda.

Bunun için derslerden önce tespit edilmesi gereken ilk şey "Nereden başlıyoruz?" sorusunun cevabı. Eğer dersin bir ön şartı, bağlı olduğu başka dersler varsa bunu tespit etmek oldukça kolay oluyor. Diferansiyel denklemler dersini alan tüm öğrencilerin birinci sınıf matematik derslerinin içeriğini bildiklerini kabul edince nereden başladıklarını bilmek sorun olmamasına rağmen yukarıda yazdığım gibi birinci sınıf dersleri için yaptığınız hesaplar lise müfredatının değişmesiyle alt üst olabiliyor. Üniversitede dersler arasında ön şart koşulu olmaması ise eğitmeni hiç hesap yapamaz hale getirebiliyor. Nesneye yönelik programlama bilmeyen birine tasarım kalıpları anlatmaya çalıştığınızı düşünürseniz durumun garipliği gözünüzde canlanacaktır sanırım.

Başlangıç noktasını belirledikten sonra sıra dönemi nasıl geçirdiğinizi tespit etmeye geliyor. Bunu yapabilmek için dönem sonu hedeflerimizin olması lazım. Bir dönem boyunca bu dersi dinlemiş ve sınavları başarıyla verebilmiş öğrenci hangi yeterlilikleri kazanmalı sorusunun cevaplarını bilmiyorsak, önemsemiyorsak öğrencilere doğru soruları sormak da mümkün olmuyor. Sınav soruları anlatılan konuların ne kadarını kapsıyor, hangi konuyu farklı biçimde anlatmalıyım ki daha iyi anlaşılsın, dersin içeriğine bağlı olarak güncel bir şeyler eklemeli miyim gibi sorular her eğitmenin kendisi için cevaplaması gereken sorular olmalı.

Bunun için bir veya iki ara sınav ve bir final çoğunlukla yeterli olmuyor. Elbette kastım öğrenciyi değerlendirmek değil, eğitmenin kendini değerlendirmesi. Yeterli ön bilgiye sahip her öğrencinin anlatılan her konuyu kavraması gerekli. Bunun için tek gerekli şartın eğitmenin performansı olmadığı konusunda hem fikir olduğumuzu tahmin ediyorum. Öğrencinin hayatındaki diğer problemleri motivasyonunu belirleyici etkenlerin başında geliyor. Motivasyonu düşük bir gruba ders anlatmak kadar da zor çok az şey var. Bu motivasyonu düşüren etkenlerden birinin eğitmen olmaması lazım. Bütün derslerin nasıl işlenmesi gerektiği ile ilgili bir formülün olmaması işi zorlaştırıyor ama çaresiz değiliz elbette.

Ben bir dönem her hafta bir sınav yaparak konuların nasıl anlaşıldığını sürekli takip etmeyi denedim. Her sınavda o hafta anlattığım konulardan 15 dakikalık birer sınav yaparak gidişatı gözlemenin iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Dönem sonunda öğrencilerden dersin sonundaki sınavı düşünmenin oluşturduğu baskının dersi dinlemeyi zorlaştırdığı hakkında çok yoğun geri bildirim alınca bu uygulamadan vazgeçtim.

Çoktan seçmeli, hatta doğru/yanlış sorularından oluşan sınavlar yaptım bir dönem. Bunu öğrencilerin yoğun talepleri üstüne yaptım ama başarı oranı oldukça düşük oldu. Öğrenciye kendini ifade imkanı bırakmadığı ve ucu açık sınavlarda benim eğitmen olarak düşünmediğim doğru cevapları bile alabildiğim için bu yöntemi de uzun yıllardır kullanmıyorum.

Birkaç yıldır bütün sınavlarımı defter, kitap açık olarak yapmayı deniyorum. Sınavı böyle yaparak öğrencilerin ders notlarını, kitapta yazanları ezberlemeleri yerine onları yorumlayabilmelerini sağlamayı hedefliyorum. Bu yöntemin de bir olumsuz yan etkisi konuyu bilen öğrencileri bile sınav sırasında notlara son bir bakmaya yöneltmesi oluyor. Yanında ders notları varken ona bakmadan aklındakinin doğruluğuna güvenmesi çok kolay olmuyor öğrencilerin.

Bazı derslerin sınavlarını defter, kitabın yanı sıra bilgisayar ve internet de kullanılabilir şekilde yapıyorum. Bu yöntemde yukarıdaki dezavantaj daha baskın oluyor. İnternette aramadan bildiği şeyi bile yazmıyor büyük çoğunluk. Şu konuyu anlatın, bu kavram nedir gibi soruları sormak imkanı olmadığından kaynak kullanımının serbest olduğu sınavları hazırlamak diğerlerine göre daha zor oluyor. İnternet kullanımının serbest olduğu sınavlarda kopya çok yaygın olur diye düşünebilirsiniz ama diğerinde de kopyayı kontrol etmek o kadar kolay değil. Sınavları nasıl yapmalı konusunu yıllardır düşünüyorum, bu konuda eskiden yazdığım iki yazıyı meraklısı için bırakıyorum [1], [2].

Bazı dersler için hiç sınav yapmayıp sadece proje ve uygulamalarla da ölçme ve değerlendirme yapılabilir elbette. Bunun için sınıf kapasitesine yetecek kadar uygulama alanı ve değerlendirecek eğitmen olması en önemli kısıtlayıcı etkilerin başında geliyor. Bir eğitmenin değerlendirebileceği öğrenci sayısı oldukça az olduğundan yeterli sayıda eğitmen olmadığında bu yöntemi uygulamaya çalışmak hiç okunmayacak raporları toplamaktan öteye de gitmeyebilir.

Aslında bence en doğrusu dersin içeriğinin ve hedeflerinin belirlenmesinin ardından ölçme ve değerlendirmenin başka eğitmenler tarafından yapılması. Böylece derse giren eğitmenin kendisini daha nesnel bir şekilde değerlendirme imkanı olabilir. Bunu yapabilmek için eğitmen sayısının mevcut durumdan çok fazla olması gerektiği de açıktır sanırım.

Sonunda ölçme ve değerlendirme yapılmayan bir eğitimde eğitmen kendini hiç değerlendirmiyor demektir. Sadece sınıfın tepkilerine bakarak, eğitime katılanların memnuniyeti ile değerlendirme yapılamaz. Şimdiki aklım olsa sonunda beni ve eğitmeni değerlendirmeyen hiçbir eğitime katılmazdım.

Bir önceki yazımda bahsettiğim üniversitede ders anlatmak nasıl öğreniliyor [3] konusunun bir alt başlığı aslında ölçme ve değerlendirme yapmak. Uzun yıllar üzerinde çalışılmış, kendi kavramları ve yöntemleri olan bu alanın da lisansüstü eğitimde akademisyen adaylarına öğretilmesi gerekli. Nasıl ders anlatmak yıllar içinde geliştirilebilen bir konu ise ölçme ve değerlendirme de aynı şekilde insanın kendini sürekli ilerletebileceği bir konu.

[1] https://www.nyucel.com/2013/03/snavlarda-kopya-cekmek-serbest-olsun.html
[2] https://www.nyucel.com/2015/01/boyle-bir-snav-da-mumkun.html
[3] https://www.nyucel.com/2019/01/universitede-ders-anlatmak-nasl.html

13 Ocak 2019 Pazar

Üniversitede ders anlatmak nasıl öğreniliyor?

Bir konuyu bilmek, onu anlatmak, anlattığını değerlendirmek için sınav yapmak, o sınavı değerlendirmek hepsi ayrı yeterlilikler gerektiren alanlar. Peki üniversitede ders anlatanlar bu yeterlilikleri nasıl elde ediyorlar? Akademik personel eğer eğitim fakültesi mezunu değilse, yukarıdaki başlıklardan sadece "kendi alanındaki konuyu bilmek" yeterliliğine sahip oluyor mesleğe başladığında. Ne yüksek lisansta, ne de doktora da bu bildiklerini nasıl aktarması gerektiği hakkında bir ders almıyor. Bir konferansta konuşmak, bölümde seminer vermek gibi şeyler de ders anlatmanın çok uzağında kalan tecrübeler bence.

Lisansüstü eğitim alanlardan araştırma görevlisi kadrosunda olanlar sorumlusu olmadıkları derslerin problem saatlerine, laboratuvar uygulamalarına giriyorlar. Bu mesleğe yeni başlangıç yapan arkadaşlara zamanında angarya gibi geliyor ama ders anlatmayı öğrenmek için önlerindeki tek fırsat bu oluyor aslında. Ders anlatmak sadece izleyerek öğrenilebilecek bir şey olmadığından mutlaka bir yerinden başlamak gerekiyor. Zaten öyle olmasa 12 yıl ders dinlemiş herkesin çok iyi hoca olması gerekirdi ama durumun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz sanırım.

Araştırma görevlilerinin pek azı bu uygulamalarda kendine rehberlik eden bir hoca ile çalışabiliyor. Çok büyük bir bölümüne git şu deneyleri yaptır, şu probleri çöz deniyor sadece. İşin doğrusu sosyal bilimlerdeki arkadaşlarda mekanizma nasıl işliyor çok da bilmiyorum. Kendisine rehberlik edecek, hatalarını görüp uyaracak biri olmadan insanın kendini geliştirmesi çok zor. Aslında anlatılacak şeyler genellikle o aşamayı geçmiş herkesin bilgisine sahip olduğu konular. Yani lisans eğitimini tamamlamış ve lisansüstü eğitimine devam eden herkesin kısa bir ön hazırlıkla dersi anlatabilecek bilgi seviyesine gelmesi beklenebilir. Ama bu bilgiyi aktarmak kısmı bilmekten çok farklı. Hele dersi 14 haftaya bölüp o programa uymak bir konunun anlatıldığı seminerlerden çok farklı. Seminere zaten istekli olanlar dinlemeye gelirken dersi çok az motivasyonu olan öğrenciler bile takip ediyorlar.

Ben mesleğin başında bu konuda çok şanslıydım. Uygulamalarına girdiğim hocam, dekan ve rektör yardımcısı olmasına rağmen, benimle çok ilgilenirdi. Her dersten önce hangi soruları çözeceğimi, nasıl çözeceğimi bana anlatırdı. Nerelerde hata yapıp sonra silip düzeltmem gerektiğini anlatırdı. Bu hataları kim farketti diye sorardı. Dersten çıkışta yine hocanın yanına gidip neler yaptığımı anlatırdım. Girdiğim dersin birinci sınıf dersi olması ve benim o konuları çok iyi bildiğimi bilmesine rağmen neden bu kadar vakit ayırdığını çok da anlayamıyordum doğrusu. Aslında iki saatlik ders için benim toplam altı saatim gidiyordu. Bir de hocanın odasının önünde onunla konuşmak için bekleyenler olurdu, bu beklemeler uzar giderdi. Hocanın da problem saatine kendi girse harcayacağı vaktin iki katını bana harcadığının farkındaydım ama gerçekten ne işe yaradığından emin değildim.

Şimdi ders anlatmanın başka türlü öğrenilemeyeceğini biliyorum. Elbette insan zaman içinde kendini çok geliştiriyor ama başlangıçta kendisiyle ilgilenen ve hatalarını söyleyen birinin olması çok önemli. Konuyla doğrudan ilgili değil ama bahsettiğim uygulama saatlerine giren araştırma görevlileri bu hizmetleri karşılığı ilave bir ücret almazken benim hocam anlattığım bu dersler için aldığı bütün ücreti benim hesabıma yatırtıyordu. Benzerini nerdeyse hiç duymadığım bir uygulamaydı bu.

Tek başına bir dersin sorumluluğunu almak hem heyecan verici, hem de çok korkutucu bir şey aslında. İnsan başlarda ne kadar çok anlatırsa o kadar çok öğrenme gerçekleştiğini sanıyor. Oysa gerçek bundan çok farklı oluyor. Dersleri 40-45 dakika ile sınırlandırmanın bir anlamı olduğunu öğrenmek benim yıllarımı aldı. Sınavda sorduğun her soruyu ayrıca değerlendirmek, nereleri iyi öğretemediğini anlayıp seneye güncellemek, anlattığın şeyleri doğru değerlendirebilmek her yıl yapılması gereken işler. Bu nedenle kendisi ders anlatmaya istekli ve çalışan bir hocadan en verim alınacak yıl maalesef onun son yılıdır. Bunu elbette genç ve yolun başındaki arkadaşları kırmak için söylemiyorum; onlar da zaman içinde kendilerini geliştirip mesleğe başladıklarından çok ileride olacaklar. Ders anlatmayı sevmeyen biri kendini bu alanlarda geliştirmezse hiçbir yılı verimli olmayacaktır.

Ders anlatma konusunu ne anlatana, ne onun hocasına bırakılmadan mutlaka ders olarak lisansüstü eğitimde verilmeli. Özellikle ölçme ve değerlendirme mutlaka öğretilmeli. Eğitim sistemimizde düzeltilecek çok şey var bu da çok önemli bence.

3 Ocak 2019 Perşembe

Dünden bugüne fen liseleri

2014 yılında fen liselerindeki başarının düşüşüyle ilgili bir yazı yazmış [1] ve "Bunca başarılı öğrenciyi bir araya getirip kendi haline bıraksalar bile daha yüksek başarı elde edilebilecekken bir de 4 yıl okutup yarı yarıya üniversiteye yerleştirmek muazzam bir başarısızlık öyküsü" demiştim. Aradan geçen 4 yılda başarı oranları daha da düşmüş durumda.

Ülkemizde 301'i özel olmak üzere toplam 536 fen lisesi mevcut [2]. Bu okullarda okuyan öğrencilerden üniversiteye giriş sınavına girenlerin sayısı 41.035. Bu öğrencilerden sadece 21.657'si bir lisans eğitimine yerleştirilmeye hak kazanmış. Bu oran olarak %52,78 demek oluyor. Önlisans için 442 ve açık öğretim fakültelerine kayıt yaptıran 148 kişi de ekleyince herhangi bir kuruma yerleşebilmiş fen lisesi öğrencilerinin oranı %54,21'e çıkıyor. En başarılı okul türünün fen liseleri olduğu söylemini bu oranlarla birlikte değerlendirmek faydalı olacaktır. Elbette okulları sadece üniversiteye yerleştirdiği öğrenci sayısı ile de değerlendirmemek gerekir.

Ben 1985'te Kayseri Fen Lisesi'ne gittiğimde bütün fen liseleri yatılı okullardı. Öğrencileri de çok büyük çoğunlukla orta sınıfın ve gariban ailelerin çocuklarıydı. Her gün kahvaltıdan önce, akşam dersten sonra ve akşam yemeğinden sonra toplam 3,5 saat etüdleri oluyordu. Benim okulumda ciddi fiziksel ve psikolojik şiddet uygulanıyordu. Öğretmenlerimizden dayak yemek çok sık yaşanan bir olaydı. Yemekler çok kötüydü, hiç sosyal ve sportif imkanımız yoktu. Okulun adı fen lisesi diye sanat, edebiyat ve spor ile ilgili dersler neredeyse sıfırdı. Yani adı vardı da hiç önemsenmiyordu. Ben bunlar olmadan bir hayatın çok manasız olduğunu çok ileri yaşlarımda öğrendim.

Şimdi oğlum bir özel fen lisesinde üçüncü sınıfta. Tabi aradan geçen 35 senede artık fiziksel şiddet kalmadı. Fen liseleri artık yatılı okullar olmadığından ve sayıları beş yüzü geçtiğinden hemen hepsi şehir merkezlerinde ve ailelerin ulaşabildiği konumlarda. Fiziksel şiddetin kalmaması öğretmenlerin iyileşmesinden değil velilerin ulaşabilir olmasından kaynaklanıyor. Hala sözel hiçbir ders önemsenmiyor. Çocuklara sanatın, edebiyatın güzelliklerinden hiç bahsedilmiyor. Felsefe zaten zaman kaybı biliyorsunuz. Onlardan beklenen iyi soru çözmeleri. Yazık yavrucaklar artık onu da çok iyi yapamıyor olmalılar ki üniversiteye girişteki durumları ortada. Kavramları öğretmek yerine dershaneler gibi çalışıyorlar ama başarısız dershaneler gibi.

Bu duruma çözüm olarak fen liselerinin sayısının azaltılmasını veya yeniden yatılı okullar haline getirilmesini önermiyorum elbette. Sorun eğitim sistemi sorunu. Öğretmenlerin çoğu kavramları öğretecek kadar donanımlı değil. Kendisi matematiğin, fiziğin, edebiyatın içindeki güzellikleri görmeyen biri bunu çocuklara nasıl aşılasın? Böyle donanımlı olanlar da müfredat baskısı altındalar. Üniversite sınavında çıkmayacak bir konuyu okulda anlatmak 10 büyük günahtan biri sayılıyor.

Öğretmenleri üniversitelerde nasıl yetiştiriyoruz, onları hangi şartlarda çalıştırıyoruz diye bakmadan eğitim sorunu elbette çözülemez. Peki her şey birbirine bağlıysa nereden başlanacak? Bu da çözülmez bir sorun değil aslında. Dünyada ilk eğitim sistemini biz kurmuyoruz ki! Üklemize uyarlanması gereken şeyler mi var? Bütün ihtiyacımızı karşılayacak kadar eğitim bilimcisi var üniversitelerimizde, dinleyelim onları. Eğitim sistemimizi düzeltmeden sadece fen liselerini düzeltmek mümkün değildir.

Eğitim sorununu çözmeden ne sağlığı, ne adaleti, ne de ekonomiyi düzeltmek imkanı bulunmadığını anlamamız lazım.

[1] https://www.nyucel.com/2014/08/fen-lisesi-says-artyor-ama-basar-dusuyor.html
[2] https://dokuman.osym.gov.tr/pdfdokuman/2018/GENEL/YKSDegrapor06082018.pdf

1 Ocak 2019 Salı

Bir umuda tutunmak

Milli Piyango gibi çekilişlere katılmanın matematik bilmeyenlerden alınan bir vergi olduğu konusunda yaygın bir kanı var. İşin doğrusu yedi rakam içeren bir bilete büyük ikramiye çıkma olasılığı oldukça düşük. Bütün biletler satılmışsa yaklaşık on milyonda bir ihtimali neredeyse hiç olmayacak bir şey gibi kabul edebiliriz matematiksel olarak. Kullandığımız bütün ulaşım araçları bundan daha yüksek ihtimalle ölüm riski içeriyor ve biz bunun başımıza gelmeyeceğini düşünüp yola çıkıyoruz. Ben hiç büyük ikramiye çıkmış birini tanımadım. Büyük ikramiye çıkmış birini tanıyan bir arkadaşım da olmadı. Hatta bir tanıdığına büyük ikramiye çıkan birinin arkadaşı olan bir arkadaşım dahi olmadı. Çevremi bu kadar genişlettiğimde, yani üçüncü dereceden tanıdıklarıma çıktığımda oldukça olanaksız görünebilecek şeyleri yapan, başına gelen birilerine ulaşabiliyorum. Peki neden olmayacağını düşündüğümüz bir ihtimal için 70tl verip bilet alıyoruz?

Bunun nedeninin sadece hesap yapmayı bilmemek olarak açıklanamayacağını düşünüyorum. İnsanların önemli bir kısmı kendi elinde olmayan şeyler için bir mucize bekliyor. Örneğin bir sınava girdiğinde salladığı soruların hepsinin birden tutmayacağını bildiği halde öyle bir ümidi oluyor insanın. Geçmeyeceğini bildiği bir hastalığı varken tahlil sonuçlarında hastalığının geçmiş, en azından gerilemiş olmasını umuyor. Hasta yakını doktorun "tedaviye cevap veriyor" demesinden iyileşecek anlamını kolayca çıkarıyor, bir sonraki sözünün "sizi ümitlendirmek istemiyorum" olduğunu duyduğu halde. Çünkü insanın elinden bir şey gelmemesini kabullenmesi çok zor bir durum.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu.
DEME...
Bilirim
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
O bu dilden anlamaz pek.
O "Hey gidi kanbur felek, hey gidi kahpe devran hey", der.
Bazen nedenini bilmek bile sonucu kabullenmeyi kolaylaştırmıyor diyor Nazım da. Onun elinden bir şey gelmediğini düşündüğü şey ölüm. Yığınları piyango bileti almaya yönelten ise fakirlik. Piyango bileti alanların hepsinin böyle dramatik durumlarda olduğunu söylemiyorum elbette ama ne kadar çalışırsa çalışsın refah seviyesinin artmayacağını bilen birinin 20tl verip bu umudun dörtte birini satın almasını anlayabiliyorum. İki kısa örnekle bitireyim istiyorum.

İlki Mevlana ile ilgili dinlediğim ama kendim okumadığım bir alıntı. Şems'in kaybolmasından sonra Mevlana ondan bir haber almaya o kadar istekli ki biri yalan da olsa Şem'ten bir haber verdiğini söylese ona üstünde başında ne varsa hediye olarak veriyor. Yine bir gün biri "Şems'i Şam'da gördüm" dediğinde ona üstündekileri veriyor. Yanındakiler "o adam sana yalan söyledi, ne Şam'a gitti ne de Şems'i gördü" dediklerinde "verdiklerimi onun yalan haberi için verdim; doğru haber verseydi ona canımı verirdim" diyor.

İkinci olarak çok yakınımdan dinlediğim bir hatırayı aktarayım. Hastanede annesiyle birlikte kalıyorlar. Yan odada bir refakatçi oldukça ağır bir hastanın yanında kalıyor ve arada bir yüksek sesle "yetiş ya Muhammed, yetiş ya Ali" diye bağırıyor. Bunu bana anlatan bir gün canından can koparılıyormuş gibi bağıran kadına "böyle bağırarak kendi hastana iyilik yapmadığın gibi benim yanında durduğum hastayı da uyandırıyorsun" dediğinde kadın "gücüm buna yetiyor" diyor.

Ölçme ve değerlendirme olmadan eğitim olur mu?

İlkokulda okurken müfettiş gelecek denildiğinde hepimiz korkardık. Sonuçta müfettiş sınıfa gelen ve sorular soran biriydi. Benzer şekilde as...