hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2026 Cuma

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün de bilmiyor. Şu konuda anlaşalım: gelecek belirsizdir ve kontrol edilemez. Bazı öngörülerinin doğru çıkması onları söyleyenlerin herhangi bir şey bildiğini göstermiyor; o kadar çok şey söyleniyor ki bazılarının doğru çıkmaması mümkün değil. Başkalarının ne dediğini boşverin ve üniversitede ne okumak istiyorsanız onu tercih edin. Devamını okumaya sabrı olanlar için biraz açayım.

Benim ömrüm boyunca bile meslekler form değiştirdi, bazıları kayboldu, yepyeni meslekler ortaya çıktı. Üniversitede ne okursanız okuyun sizin mesleğiniz, uzmanlığınız da değişim geçirecek. Yeni zamanlara, yeni zamanın gerçeklerine uyum sağlamanız gerekecek. Size şu bölümün geleceği parlak diyen herkes aynı zamanda üniversite eğitiminiz sırasında kendinizi geliştirmenizin de şart olduğunu söyleyecektir. Yani bir alanda yıldız olursanız iyi bir hayat yaşarsınız deniyor size. Bu gerçekten bir tavsiye mi? Dünyadaki en niş çalışma alanında bile çok çok iyi olursanız aynı sonucu almaz mısınız?

Kişisel yetkinlikler de zamanla değişiyor. Ben üniversiteye girerken İngilizce biliyor olmak bir artıydı ama olmasa da olabiliyordu, şimdi zorunluluk oldu. Bilgisayarla aranızın iyi olup olmaması pek önemli değildi, şimdi başka bir yol düşünülmüyor bile. Siz üniversiteyi bitirdiğinizde belki Çince veya Rusça bilmek önemli bir fark yaratacak.

Bilgisayar mühendisliği yazılımdan ibaret değil ama bilen, bilmeyen herkes yazılımcılık yapay zeka ile bitiyor diyor. Böyle içinde olmadığı sektörün geleceğiyle ilgili tahminlerde bulunanları hiç tıp bilgisi olmadan bel fıtığı sorunu olanları sanayide biri çekiyormuş, çok iyi geliyormuş diyenlere benzetiyorum. Mesleklerin gelecekleri doğrudan meslek profesyonelleri tarafından bile öngörülemiyor. Bakın yıllar önce hangi bölümlere talep çok fazlaymış, kontenjanları arttırılmış, giriş puanları yükselmiş, ikinci öğretim sınıfları açılmış ve şimdi bölümler öğrenci bulamadıklarından kapanmışlar. Kimse size tavsiye verecek bir şey bilmiyor.

Diyelim yapay zeka bilişim alanındaki çok şeyi hızlıca yapacak, yine de bu alan öğrendiğinizde size mutluluk verecek bilgilerle dolu. Sadece birileri yazılım bitiyor diyor diye kendinizden bu mutluluğu esirgemeyin. Varsın hesap makineleri karekök alsın, bu işlemin nasıl yapıldığını bilmek kendi başına mutluluk. Bütün insanlar doğal olarak bilmek istiyorsa siz neden bilmemek isteyeceksiniz?

Yapay zeka yüzünden yarın şöyle olacak diyenlerin 2020 öncesi ne dediklerine bakın. Kim pandemi olacak evlere tıkılacağız, uzaktan çalışma patlayacak demiş. Kim deprem yüzünden bir dönem uzaktan eğitim yapılacağını öngörebilmiş. Bizim dışımızdaki iki ülkenin savaşının bile yaşadığımız hayatı nasıl değiştirebildiğini gördükten sonra şu meslek bitecek nasıl denebiliyor bilemiyorum.

Bir de şu bölümü okursan çok kazanırsın diyenler var. Burada acı bir gerçek var arkadaşlar: hangi bölümü okursanız okuyun çok kazanmayacaksınız. Çok kazansanız bile bunun sebebi okuduğunuz bölüm olmayacak. Beş yıl sonra hangi bölümün mezunlarının çok kazanacağını veya işsiz kalacağını kimse bilmiyor.

Çalışma hayatı da, günlük hayat da, ikili ilişkiler de çok fazla parametreye bağlı olduğundan bunlardan sadece birini değiştirince sonucunun ne olacağını kimse söyleyemez. Neyi yaparak mutlu olacağınızı düşünüyorsanız onunla ilgili bir bölüm okuyun. Eğer eczacılık okusam bile para kazanamam ve mutsuz olurum diyorsanız eczacılık okumayın. Felsefe okusam bu işe tutunup akademisyen olurum (veya şu işi yaparım) ve mutlu olurum diyorsanız felsefe okuyun. İşler yolunda gitmezse, ki muhtemelen gitmeyecektir, ileride başka bir iş yapmanıza da engel olmaz okuduğunuz bölümün ne olduğu.

Bu iş sevmeden yapılmaz diyenleri de duymuşsunuzdur. Bu da kulak asılmaması gereken bir klişedir. Sanırsınız kadın doğum hekimleri gençliklerinde sezaryen yaparken mutlu olurum diye düşünüyorlardı. Kan görmeye bayılan insanlar mı cerrah oluyor sanıyorsunuz? Bütün mesleklere yaptıkça alışır, hatta seversiniz. Çok başarılı tiyatrocuların bazılarının topluluk karşısına çıkmaya çekinen insanlar olduğu bir sır değil. Siz de hangi mesleğe atılırsanız zamanla ona alışabilirsiniz. Ben bahçıvan, marangoz, satışçı veya avukat olsam da benzer mutlulukta hayatlar yaşayabilirdim eminim. Siz de istisna değilsiniz.

Hayatta çok şey bireylerin çabalarına bağlı değil. İleride çok iyi bir sporcu olacak birine kaldırımda yürürken bir motor çarpıp hayatını bambaşka bir yöne sürükleyebilir. Avukat oldum ve çok iyi bir meslek hayatı geçirdim, sen de hukuk oku diyen biri belki de futbolcu olsa bir sezonda kazanacağı parayı bütün hayatı boyunca kazanamamış olabilir.

Sonuç olarak kimsenin tavsiyesini dinlemeyin, kimse bir şey bilmiyor.

20 Temmuz 2026 Pazartesi

hoşçakal kardeşim deniz

Nerelisin sorusuna Ankaralıyım demeye utanacak kadar çok zaman Çanakkale'de yaşadım. Hiç kimseyi tanımadan geldiğim bu şehirde harika insanlar tanıdım, tahmin edemeyeceğim kadar mutlu oldum. Olacağından emin olduğum şeyler olmadı, hiç aklıma gelmeyen şeyler oldu (hepimizin hayatında olduğu gibi). Bir sınıfta ders anlatmak planlarım arasında yokken üniversitede yaptığım en keyifli şeylerden biri oldu bu. O zaman en baştan başlayayım.

İlk araştırma görevlisi olduğum yıl Serdar, Faruk ve Meren bana gelip neler yaptığımı sordular. Aslında onlara bahsetmeye değer pek az şey yapıyordum. GNU/Linux dünyasını ben de merak ediyordum ve öğrenmek için çok gayret gösteriyordum. Halen arkadaş olmaktan büyük mutluluk duyduğum bu üç genç adamın yüksek enerjileri benim de motivasyonumu arttırdı, birlikte çok çalıştık. Meslek hayatımda birilerinin hayatına dokunabilmişsem bu kıvılcımı yakan onlar oldu. Üniversitenin bilgi işlem daire başkanlığından Kamil ve Faik'le de o dönemde arkadaş olduk, sonra aramıza Sedat da katıldı. Üçü de açık fikirli, çalışkan ve sana değer verdiğini hissettiren bulunmaz arkadaşlar. On yıldan uzun bir süre üniversitenin bilgi işlem altyapısındaki bütün servisleri kurdum ve yönettim. Eduroam'a dışarıdan katılan ilk üniversite olduk. Benzer şekilde tüm servislerini IPv6 ile de veren ilk kurumlardan biriydik. Zorlayıcı olsa da bu süreçleri hep yeni şeyler öğrenmek için bir fırsat olarak gördüm.

Mezuniyet sonrası Serdar ve Faruk çalışma hayatına atılınca meslektaş olarak Meren'le kaldığımızda öğrencilerden bir grupla çalışmaya devam etmek hiç aklımda yoktu. Böyle bir düzeni yıllarca devam ettirmek en mutlu rüyalarımda bile görmediğim bir şeydi, ta ki Pınar, Oğuz ve İşbaran ortaya çıkana kadar. Onlar dördüncü sınıf olunca bundan sonra yine yalnız kalacağımı düşünürken yeni üç arkadaşla çalışmaya başladım ve bu emekliliğime kadar devam etti. Bazı yıllarda sadece bir kişi, bazen de on kişiyle derslerin haricinde projeler yaptık, üst sınıftaki arkadaşlar daha küçük sınıflardakilere yardım etti, yol gösterdi. Sonra onlar da arkadaş oldular. Mezun olanlar da henüz öğrenci olanlara bazen uzun dönem, bazen kısa dönem mentörlük yaptılar. Öğrenciliğinde fark edemediğim ama sonrasında birlikte çalıştığım Kaan'la yakın arkadaş olduğum gibi hiç birlikte çalışmadığım ama mezuniyeti sonrasında iletişimi koparmadığım pek çok arkadaşım da oldu. Biriyle tanıştığımda diğeri henüz doğmamış olan bir grup arkadaşla Tallinn'de buluşmak, oğlumdan bile küçük bir arkadaşla çalışmış olmak Çanakkale'ye ilk geldiğimde hayal dahi edemeyeceğim mutluluklardı.

Öğrencilerin yaptıkları bütün işleri özgür yazılım olarak paylaşması birinci önceliğimiz oldu hep. Birkaç yıl sonra sıfırdan bir projeye başlamak yerine daha çok mevcut özgür yazılım projelerine kod göndermek ve onların geliştiricileri arasına katılmayı hedefledik. Sıfırdan Ruby ile bir masaüstü ortamı yazmayı denediğimiz de oldu, on bir kişiyle LibreOffice'e kod gönderdiğimiz de (böyle yapınca avrupadan siz ne yapıyorsunuz diye bir geliştirici ekibi Türkiyeye geldi).

Bir dönem yerelleştirme ve belge hazırlamak üzerine düştüğümüz konuların başında geliyordu. O zamanlar hem çeviri yazılımları bugünkü kadar yetenekli değildi hem de Türkçe belge çok azdı. Mevcut özgür yazılım projelerinin çoğunda benim ve öğrencilerimin çevirilerinin hala kullanılıyor olmasından büyük mutluluk duyuyorum. Sadece yazılımların içindeki çevirilerimiz milyonlarca kelimeyi aşıyordur eminim. Bir dönem Türkçe hiç IPv6 belgesi olmadığını fark edip ulaşabildiğim bütün belgeleri çevirmiştim. Bunun bir etkisi olarak Ulusal IPv6 Tasarımı ve Geçişi projesinin yürütücülerinden biri oldum yıllar sonra.

Çanakkale çok küçük ve nispeten izole bir şehir olduğundan ülkenin geri kalanıyla iletişim halinde olmak için Ankara ve İstanbuldaki pek çok etkinliğe ve organizasyona katıldık. Linux Kullanıcıları Derneği başta Mustafa Akgül'ü ve diğer harika insanları tanıdığım, pek çok şey öğrendiğim, daha sonrasında birlikte etkinlikler düzenlediğimiz bir yolu açtı bana. LKD listelerinde çokça tartıştığım Türker Gülüm'le yüzyüze görüşünce ikimizin de kanı ısındı birbirimize. On yıldan uzun zaman düzenleyicilerinden biri olduğum Akademik Bilişim Konferansları, Türkiye'de İnternet Konferansları ve İnternet Haftası etkinlikleri sayesinde başka türlü görüşme, tanışma imkanı bulamayacağım insanlarla tanıştım, arkadaş oldum. Denizli'de yirmi yıl önce tanıştığım Erdinç'i görmeye Helsinki'ye gittim örneğin. Yine bir Akademik Bilişimde tanıştığım İbrahim her yaz kampa gel diye darlıyor beni. LKD ile yollarımız ayrılmış olsa bile (şimdi gerçekten dernekten neden ayrıldığımı hatırlamıyorum ama o zamanlar mantıklı gelmişti) hayatıma inkar edemeyeceğim kadar büyük katkısı oldu derneğin. İleriki yıllarda İnternet Teknolojileri Derneği, İnternet Derneği gibi derneklerde de işler yaptım, onları da mutlulukla anımsıyorum şimdi.

Hayatımda dernekler kadar etkili bir başka birim de diğer görevlerinin yanı sıra üniversitelerin internet bağlantılarını yöneten Tübitak Enstitüsü olan ULAKBİM oldu. Bir dönem toplantılarına katıldığım ULAKNET Eğitim ve Çalıştayları üniversitelerde sistem ve ağ yöneticisi olarak çalışan bizleri bir araya getirerek benzer sorunlara ortak çözümler getirmeye çalışmamıza vesile oluyordu. Belki hala devam ediyordur ama benim bilgi işlemle bağım koptuğundan uzun yıllardır takip etmiyorum. ULAKNET sayesinde Ağ Teknolojileri Durum Tespit Komisyonu isimli ekiple üniversiteleri dolaşıp bilgi işlem birimleriyle ilgili raporların hazırlanmasına katkı verirken yine Çanakkale'de yaşayan birinin tanışması mümkün olmayan arkadaşlarla tanıştım. IPv6 Görev Gücü yine ULAKBİM vesilesiyle katıldığım çalışma gruplarından biriydi. Nasıl bir heyecanla toplanıp konuştuğumuzu bugün gibi hatırlıyorum.

Yukarıda adı geçen Kaan'la onlarca şehri, üniversiteyi dolaşıp özgür yazılım anlattık. Pek çok öğrencim özgür yazılım etkinliklerinde bireysel ve ekip olarak yaptıkları işleri tanıttılar. Hep gururla dinledim onları, yaptıkları işleri. Yeterince çalışılırsa öğrenciyken bile yapılamayacak şey olmadığını dinleyen herkese gösterdiler. Ahmet'in Serhat'ın yaptıklarını daha büyük kalabalıklar duysun çok isterdim.

Murat Eren'in çekirdek ekibinde yer aldığı Pardus (o zaman adı Uludağ idi) projesinin de hayatımda hep önemli bir yeri oldu. Sayıları onu bulan öğrencim Tübitak personeli olarak Pardus geliştiricisi oldu, bir o kadarı svn depolarına dışarıdan yazma hakkı aldı. Metin, Mete ve Meltem Pardus'un 64 bite port edilmesini, elbette Pardus geliştiricilerinin büyük desteğiyle, kimsenin (kendilerinin bile) tahmin etmediği kadar çok çalışarak tamamladılar. Mezuniyet sonrası Tübitakta mühendis olarak çalışan üç arkadaşım şimdi diğer pek çokları gibi yurtdışında hayatlarına devam ediyorlar. 3M'nin 64 bit projesinden sonra yaklaşık on kişi KDE haricindeki masaüstü ortamlarının Pardus'ta sorunsuz çalışması işini çok disiplinli çalışarak bitirdiler. Pardus'un ilk döneminden proje yöneticisi Erkan Tekman ve geliştirici ekipteki arkadaşlarla tanışmış, çalışmış olmayı da sevinçle hatırlıyorum. Bu iki büyük projeden sonra neler yaparız diye düşünürken Tübitak Pardus projesini önce dağıttı, sonra yeniden nasıl devam edebiliriz diye toplantılar düzenledi (bu ikisini yapanlar başka insanlardı). Pardus'un ülke için çok önemli olduğunu düşündüğümden her davete katıldım, kurullarda, komisyonlarda görevler aldım. Ne kadar işe yaradım kısmıyla ilgili bir şey diyemem ama şurada çalışsaydın işe yarayabilirdi denecek her sefer orada oldum. Kamu Açık Kaynak Danışma Komisyonunun toplantılarına aylarca Çanakkale'den Ankara'ya gidip katıldım. Kamu Açık Kaynak Konferanslarının düzenlenmesi işinde Mustafa Akgül ile Tübitak'tan Mirat hoca ve Abdullah Erol'la birlikte çalıştım. İkisini de hala görüp konuşabilmek büyük şans benim için.

Neredeyse bütün meslek pratiğim insanların yüzüne bakıp etkileşim içinde olarak geçtiğinden pandemi döneminde uzaktan eğitim denen şeyi yaparken çok zorlandım. Kimsenin yüzünü görmeyince anlattığınız şeyin karşı tarafa geçip geçmediğini anlamak benim için mümkün olmadı. Monitöre bakıp ders anlatmak benim yapabileceğim bir şey olmadığından ilk fırsatta sınıfta ders anlatmaya geçtim. Deprem yüzünden de bir dönem uzaktan eğitim yapılınca üniversitede çalışmak benim için cazibesini tamamen kaybetti. Çalışma hayatımın ilk dönemlerinde Cem yine mi geç kaldı diyecek kadar sınıfı tanırken son dönemlerde bir öğrenciyi görüp bizim bölümde okuyup okumadığından bile emin olamıyordum. Böyle devam edemeyeceğimi anlayınca önce emekli olmaya, bir yıl sonra da Çanakkale'den ayrılmaya karar verdim. Dünya Güneş etrafındaki yörüngesine devam etti.

Çanakkale küçük bir Avrupa şehri gibidir. Her yere yakın ve derdi tasası nispeten az bir şehirdir. Ömrümün büyük kısmını orada geçirmiş olmaktan mutluyum. Karşıma kötü insanlar çıkmadı veya ben onları unuttum bilemiyorum ama geçirdiğim yıllarla ilgili pek az kötü hatıram var. Aksi mümkün olmadığı için ben de hatalar yaptım demiyorum.

Bir veda yazısı oldu ama mutsuz bir yazı olmamıştır umarım. Bugünden mutluyum, yarın için tedirgin değilim.

4 Haziran 2026 Perşembe

karanfil elden ele - Hitchcock/Truffaut

Alfred Hitchcock neredeyse bütün filmlerini edebiyattan esinlenerek çekmiş bir yönetmen. Bir romanı/öyküyü hızlıca okuyup aklında kalan fikri senaryolaştırarak oluşturmuş filmlerini. Sanırım bütün sinema sevenler gibi benim de en sevdiğim yönetmenlerden biri.

Belki öncesinde filmlerinden gördüklerim olmuştur ama adını tv'de izlediğim Alfred Hitchcock Sunar ile öğrenmiş olmalıyım. Tonton bir amca olarak aklımda kalsa da daha sonraki yıllarda filmlerinden çok gerildiğimi hatırlıyorum. Şimdilerde, yönetmenler hakkında okuyup ne çektilerse baştan sona izlerken yani, Hitchcock'la ilgili bir kitap seçip okuyayım dedim. Birkaç filmini izlediğim Francois Truffaut'un Hitchcock ile uzun konuşmasının kitabının [1] övgüsünü çok dinlediğimden onu aldım.

Bir insanın başka birini bu kadar anlamış olması (her ne kadar her anlama bir yanlış anlama olsa da) gerçekten saygı uyandırıcı bir durum. Truffaut filmlerinin neredeyse tamamını, farklı gösterimleri de dahil izlemiş, notlar almış, üzerinde düşünmüş şekilde oturmuş Hitchcock'un karşısına. Biri Fransızca, diğeri İngilizce konuşan iki büyük yönetmen bir kadın çevirmen yardımıyla Hitchcock'un bütün filmleri ve sinema anlayışı hakkında uzunca konuşmuşlar. Hitchcock neredeyse sinemayla yaşıt olduğundan sinemanın sessiz dönemini, siyah beyaz dönemini, renkli filmleri, tv yıllarını yaşayarak öğrenmiş, çok başarılı bir yönetmen. Zamanla aklına gelen her şeyi denemiş ve nasılsa hepsinin de üstesinden gelmiş benzersiz bir sinemacı. Tek plan gibi görünen film de çekmiş, tek bir kayığın üstünde geçen film de. Neredeyse tamamında müzik olan filmi de var, hiç nota duymadığımız filmi de.

Truffaut sadece çok iyi bir hazırlık ve büyük bir saygıyla konuşmamış aynı zamanda çok iyi bir dinleyici de. Kate Murphy'nin "dikkatli bir dinleyici, konuşmanın kalitesini değiştirir" dediği [3] gibi Truffaut büyük bir zenginlik katmış röportaja. Her konuda anlaştıklarını söylemek de hatalı olur aslında, Truffaut bazı filmleri haftada iki kez izlemiş oluyor, bazılarını ise hiç görmemiş ama hakkında bilgi sahibi. Hitchcock bazı konuları içsel olarak biliyor. Pide ustasına kenarlara böyle bastırmanızın nedeni bu mu diye sorsanız cevap veremeyeceği gibi Truffaut için çok önemli gibi görünen şeyler Hitchcock için o kadar önemli olmayabiliyor.

İkisi de konuştukları konunun sinema olduğunun farkında, eleştiriler kişisel yapılmadığı gibi dinleyen de bunları kişisel almıyor. Bir yerde Truffaut eleştiriye cevap vermenin övgüye cevap vermekten daha kolay olduğunu biliyorum diyor.

Kitabı bitirince bir dilek hakkım olsa ve bu konuşmadaki Hitchcock veya Truffaut olma şansım verilse hangisi olmayı isterdim diye düşündüm. Belki soru şöyle de sorulabilir: birinin beni bu kadar iyi anlamasını mı, yoksa birini böyle anlamayı mı tercih ederdim? Soruyu böyle formüle edince ikinci seçeneği seçerdim herhalde. Anlaşılacak karmaşık bir tarafımın olmamasının da bunda etkisi vardır sanırım.

Yönetmen Kent Jones'un bu kitapla ilgili çektiği bir belgesel de var [2]. Wes Anderson, David Fincher, Martin Scorsese gibi yönetmenler hem kitap/röportaj hem de Hitchcock hakkındaki görüşlerini aktarıyorlar bu belgeselde. Böylece kitaplardan esinlenip filmler çeken bir yönetmenden etkilenen bir başka yönetmenin yaptığı röportajın kitabından esinlenen diğer bir yönetmenin çektiği belgeseli izlemiş oluyoruz.

Böyle karanfilin elden ele dolaştırılması daha önce karşılaşmadığımız bir şey de değil. Nazım'ın memleketimizden insan manzaralarının şiirini yazması, onun ölümünün ardından Hasan Hüseyin Kormazgil'in Haziran'da Ölmek Zor şiirini yazması, Grup Yorum'un bu şiiri bestelemesi, sizin bundan bahseden bu satırları okumanız gibi. 

1 Haziran 2026 Pazartesi

internet yerinde durmuyor

Dünyada daha çok vakit geçirdikçe telefon rehberimden eksilen insanların sayısı da artıyor. Bazılarıyla artık görüşmeyeceğimden emin olduğumdan, bazılarıyla ise görüşme imkanı kalmadığından siliyorum rehberden. Annemin numarasını bile silmiştim yıllar önce. Ne ben o numaraları arayabilirim ne de, olur da o numaradan bir çağrı gelirse açabilirim.

Mustafa Akgül'ün, Server Acim'in numarasını silmek bir hamlede yapılabilecek bir şey ama ya yazılarda onlara verdiğim bağlantılar! Uzun yıllar çalışan akgul.bilkent.edu.tr artık bulunamıyor elbette. Server hocanın sayfası da muhakkak çalışmıyordur. Ben üniversiteden emekli olduğum saat eposta adresim kapatılmıştı, onların sayfaları neden açık kalsın.

Bugün bloga baktım ve bu kadar linkin çalışmıyor olmasına çok şaşırdım işin doğrusu. Artık hayatta olmayan arkadaşlarımızın, hocalarımızın sayfalarının açık olmaması değil tek sorun. Kurumlar sayfalarının tasarımlarını yenilerken eskileri çoğunlukla siliyorlar. Tübitak'ta yıllarca gidip çalıştığım komisyonların izi kalmamış.

Yıllar içinde yazılım projelerin adları ve adresleri de değişti. Eski yazılarımda Pardus projesine uludag.org.tr bağlantılarını vermiştim çünkü adres buydu. Pardus'un svn depolarının ve bir tarihten önceki geçmişinin tamamen silinmesini saymıyorum bile.

Harici bir sayfadaki görsele verdiğim neredeyse bütün bağlantılar da kırık durumda. Birkaç sayfa var yirmi yıl ayakta kalmayı başaran; wikipedia, imdb, amazon. Belki hatırlayanlar vardır Google Plus diye bir adres vardı, o bile kapandı. Eski blog yazılarım sosyal medya diye bir şeyin olmadığı zamanlarda da yazıldığı için bugün hiç anlamı olmayan girdileri de içeriyor ama o zamanın linkleri ve görselleri olmayınca tamamen boş girdiler haline gelmişler. Onları sıradan gözden geçirip siliyorum veya nadiren güncelliyorum.

Bir zaman gelecek bu okuduğunuz satırlar da internetten silinecek. Bu bloga verilen bağlantılar, eğer varsa tabi, kırık duruma düşecek. Bunda hüzünlü bir durum yok aslında, kim sonsuza kadar yaşayacak ki zaten. Blogdan onlarca yazı sildim, belki sayı yüzleri bulabilir. Kimin umurunda bilmiyorum ama durum bu


 

5 Mayıs 2026 Salı

bir takvimi tersten açmak - Alex Schulman

Zaman hakkında düşünmesi en zor kavramlardan biri. Üzerinde düşünmediğimizde bildiğimizi sandığımız ama nasıl oluyor da tek yöne akıyor açıklayamadığımız bir boyut zaman. Geçmişi hatırladığımızda bile filmi geri oynatır gibi hatırlamıyoruz, zaman yine bir andan başlayıp ileri doğru akıyor. Sinemada ve edebiyatta zaman akışını bozan, atlamalı sahnelerle bizi zamanda ileri geri taşıyan eserler olmasına rağmen onlar da olaylar bölümlerde hep ileri akıyor. Belki de gözümüzle hiç tecrübe etmediğimiz bir durum olduğu için hayal dünyamızda bile zaman nehrini tersine akıtamıyoruz.

Zamanda geri gitsek ne yapacağımız bambaşka bir konu, bana hiçbir şeyi düzeltemeyiz gibi geliyor işin doğrusu. Yapılacak hataların bir sınırı olmadığından eski bir yanlışı (ne demekse o artık) düzeltsem bile şimdi aklıma gelmeyen başka bir yanlışla onu telafi ederdim eminim. Bu hakkında çokça düşündüğüm ve yazdığım bir konu olduğundan yeniden aynı şeylerin üzerinden geçmek yerine geçmişi kendime ve başkalarına nasıl anlatıyorum hakkında yazmak istiyorum.

Wittgenstein başka bir bağlamda söylüyor ama insan başlangıcın öncesinden başlamak istiyor anlamaya ve anlatmaya. Olayları geriye doğru anlatabilseydim belki bir yerde durup artık burada konuyla bağlantı kopuyor diyebilirdim ama anlatmaya başlarken o noktayı seçmek genellikle zor oluyor. Her olayın öncesi ve ona neden olan gerekçeleri var. Eğer anlattığım kişiyle (olayla bağlantılı) bir geçmişim varsa oradan başlamak imkanı oluyor ama ya yoksa? Her konuya sanayi devriminden başlayarak bir fikir beyan etmek insanı kendine karşı bile çok sıkıcı biri haline getiriyor.

Günümüz sanatçısı için de Dostoyevski gibi olayları tarihsel sırasıyla anlatmak çok sıkıcı oluyordur herhalde. Bazı anlatılar da en baştan aranan şeyin söylenip sonrasında onun neden olduğu şeyleri göstermeye uygun da olmuyor. Örneğin Citizen Kane'de Rosebud'ın Kane'nin çocukluğundaki kızağının üzerinde yazdığını baştan bilsek bambaşka bir kurgu gerekirdi ve bu daha mı iyi olurdu emin değilim.

Beni zamanla ilgili yeniden düşündüren romanlar Alex Schulman'ın kitapları oldu. Schulman insanın olduğu kişi olmasını tetikleyen şeyleri bize her seferinde farklı bir kurguyla anlatıyor. Bir romanda anlatı iki koldan başlıyor; biri zamanda ileri doğru diğeri geriye akıyor. Bir diğerinde kahraman kendi çocukluğundaki evle günde (ama hep aynı günle) bir telefon görüşmesi yapabiliyor. Telefonu kim açarsa onunla konuşuyor. 17 Haziran'ın kendisi için neden önemli olduğunu romanın sonunda anlıyoruz ama okura kendi için böyle bir günü seçemeyeceğini de söylemiş oluyor. Zaten bir günün bizim için böyle önemli olduğunu bilsek kendimizle ilgili sorunun ve tabi onun nedeninin de farkında olurduk. Schulman'ın Türkçeye çevrilmiş üç romanı var, üçü de okuyana iyi ki okudum duygusunu verecek kitaplar.

Zamanda geri gitmek denildiğinde aklıma ilk gelen Metin Altıok'un dizeleri olmasına rağmen onun hakkında yazmadım: "Bir takvimi tersten açardık, / Eğer isteseydin." Yapılması mümkün tek zaman yolculuğu budur belki de.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/59915572-hayatta-kalanlar

3 Nisan 2026 Cuma

adımla çağır beni

Yakın zamanda okuduğum romanların ve izlediğim filmlerin karakterlerin isimlerinin seçimi en az anlatılan konu kadar dikkat çekiciydi. Sanatın diğer alanlarında olduğu gibi içeriğe uygun yapıldığında birbirinden bu kadar farklı tarzların hepsinin birden çalışması, genel geçer bir kuralın olmaması hakkında kısaca yazayım istiyorum.

Bir Kuzey İrlanda romanı olan Sütçü'de [1] kahramanların hiçbirinin ismi yok. Karakterler ikinci kardeş, belki-erkek arkadaş, sütçü diye tarif edilince romanı takip etmek bırakın zorlaşmayı aksine çok daha kolay oldu benim için. Daha önce dünyada tek başına kalmış kahramanları anlatan romanlarda kişilerin adlarının geçmediğine rastlamıştım (seslenecek kimse olmayınca ismin de önemi olmuyor) ama kimsenin adının geçmediği bir romanı ilk defa okudum sanırım. 1970'lerin İrlandasında insanların isimlerinin onların dini ve siyasi aidiyetlerini de belirtiyor olması bugünün okuru için anlaşılmaz gelmiyordur diye tahmin ediyorum. Bir romandaki kızın adının Şirvan olmasıyla Pelinsu olması hangimizde bazı önyargıları tetiklemiyor ki?

Fin yönetmen Aki Kaurismäki'nin Calamari Union [2] isimli filminde de Sütçü'yü anımsatan bir kimliksizleştirme var. Filmin 15 kahramanının adı da Frank, herkesin adının aynı olmasıyla kimsenin adının olmaması aynı şey sayılmaz mı? Kaurismäki kimliksizlik konusunu başka filmlerinde de işlemiş bir yönetmen. Finlandiya'da proleteryayı anlatan bir yönetmen olduğunu görünce neredeyse bütün filmlerini izledim, keşke daha önce fark etmiş olsaymışım kendisini.

Bizim yazarlarımızdan kahramanına isim vermeyen denildiğinde aklıma ilk Yusuf Atılgan geliyor. Aylak Adam'da baş roldeki adamdan sadece C. diye bahsediliyor. Aylak Adam gibi zor bir karaktere isim vermemenin romanın içeriğine ne kadar uygun olduğuna itirazı olan yoktur sanırım. Burada Aylak Adam'daki C.'nin toplumdan ayrışmayı temsil ettiği ve Kaurismäki'nin Franklerinin bireylerin nasıl aynılaştığını temsil ettiğinin farklı temalar olduğunu söylemek gerekir.

Yazı şimdiye kadar sanki isimsiz kahramanlara methiye gibi oldu ama diğer uçtan, yani karakterlere onları anlatan isimler verilen edebiyatın temsilcisi olarak Oğuz Atay var. Tutunamayanlar'ın Selim Işık'ının romanın diğer kahramanı olan Turgut Özben'in yolunu aydınlatan ışık olması, Turgut'un özbenliğini araması anlaşıldıktan sonra Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'unun neyin peşinde olduğu romanı okumamış bile olsanız gözünüzde canlanmıştır diye tahmin ediyorum. Atılgan'ın aksine Atay'ın karakterleri kendilerine uyan isimleri giyinip öyle karşımıza çıkıyorlar.

Son olarak da romanda çok fazla ve karışık isimler olması mevzusu var. Yazar sana isim mi beğendirecek derseniz itiraz edemem ama romanda çok sayıda karakter olunca hepsine birer isim vermek gerekiyor ve bu okumayı, anlamayı zorlaştırmıyor mu? Savaş ve Barış bu açıdan bakınca zor bir roman ama Yüz Yıllık Yalnızlık benim okuduğum romanlar içinde rakip tanımayacak kadar karmaşık. Nesilden nesile birbirine çok benzeyen, uzun uzun isimler geçtikçe kimden bahsedildiğini takip etmek çok zor. İsimler konusu o kadar zorlayıcı ki romanda anlatılan olaylara odaklanmakta çok zorlanıyor insan. Birbirine benzer hayatlar yaşayan nesilleri anlatmak için bir yöntem olabilir ama yazarı takip etmek gerçekten güç. Yakınlarda bir dizisi çekilmiş, izlemeye fırsatım olmadı ama romandaki karmaşa biraz olsun azalmıştır sanırım.

Nasıl bir olayı, duyguyu tarif etmek için isimlendirmek gerekiyorsa karakterleri de isimlendirmek gerekiyor. Bu Halit Ayarcı'da olduğu gibi karaktere özel dikilmiş bir ceket de olabiliyor isimsiz bir mont da.

9 Mart 2026 Pazartesi

perde hep açılmalı mı?

Üniversite öğrencisi olduğum dönemler. O kadar eski zamanlar ki ders anlatan hocalar sigara içiyor. Sınavlarda sigara içilen sınıflar var. Neredeyse bölümün yarısının aldığı bir dersin sınavı var, çok iyi hazırlanamamışım. Dersin hocası sınav sabahı gelip çok sevdiğim bir grubun solosti öldü sınav yapacak halim yok dedi ve yapmadı sınavı. Hiçbir şey de aksamadı. Dönüp gittik, sınav ertesi hafta yapıldı (ben ona da yeterince hazırlanmadım orası ayrı).

2009 başları. Tahlil sonuçlarını öğrenmek için saat üç gibi hastaneye gidiyorum. Dönüp Mehtap'la bitirme projesi hakkında konuşacağım. Doktorun ofisinden yıkılmış bir şekilde çıkıyorum. Evim 200 metre ileride. Arabayı yarın alırım, eve yürüyeyim diye düşünüyorum ama kendi ofisimde beni bekleyen biri var. Eve kadar nasıl yürüyeceğim diye düşünürken arabaya binip okula gidiyorum. Ne konuştuk, bunun Mehtap'a ne faydası oldu hiç bilmiyorum. Telefonla arayıp gelemeyeceğim desem sorun olmayacağını biliyorum ama eve gidip elimden bir şey gelmeyen bir konuyu düşünmek yerine hayat devam ediyor hissine bırakıyorum kendimi.

Ankara'da bir pazar günü. Annemin cenazesinin üzerinden birkaç saat geçmiş. Yarın güz döneminin son haftası başlayacak. Algoritma dersinde alemin sırrını anlamadığımı biliyorum ama gece uçağıyla Çanakkale'ye dönüp pazartesi perdeyi açıyorum. Acaba dönmesem mi diye bir tereddüt yok aklımda. O yoğunluktaki bir acıyla bir başına kalmak o kadar katlanılmaz bir şey ki üzerinde hiç düşünmeden derse giriyorum. Derste ne anlattım, bunun öğrencilere ne faydası oldu hiç bilmiyorum. 

Bunları yaşamış olmama rağmen twitter'a şöyle yazmışım bir zaman   

"show must go on" içinde bir kendini beğenmeyi de barındırıyor gibi geliyor bana. uzay mekiğinin deposunu dolduruyor olsam tamam da bana ne oluyor? moralin çok bozuk olunca bir gün de işler aksayıversin, nedir yani? illa o perdeyi açmalıyım hissi benim konumumdaki biri için kendine "ben önemli biriyim, ben olmasam nasıl dönecek bu dünya" demenin bir başka yolu

Farklı zamanlarda birbiriyle çelişen şeyler düşündüğüm oluyor. Bugün bile iki fikre de haksız diyemiyorum. Hayat bana önemli biri olmadığımı öğretti, "havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü" varsa bazı şeyler aksasa da olabilir. Bazen de o perde bir başına kalmamak için açılıyor olabilir.  

[1] https://www.nyucel.com/2009/01/syle-sevda-iinde-trkmz.html?m=1

26 Şubat 2026 Perşembe

Bugonia & Save the Green Planet!

Yetmişlerin rock gruplarının röportajlarını dinlediğimde en şaşırdığım şey grup elemanlarının çaldıkları şarkıların albümdeki halini değişik bulmaları oluyor. Çok büyük diye bildiğimiz müzisyenler (Rob Halford gibi kendinden geçmişken söyleyenleri saymıyorum) bile kendi performanslarını dinlediklerinde hayret ettiklerini söylüyorlar. Aslında bir kaydı dinlediğimizde hiç icra edilmemiş bir şeyle karşılaşıyoruz. O kadar ki değil dinleyiciler, müzisyenler bile onu ilk defa dinliyorlar. Elbette bu her zaman parçanın akustik halinden daha çok hoşumuza giden bir şey dinliyoruz anlamına gelmiyor.

Üniversiteye gidene kadar annemin evinin yan bahçesinde düğünler olurdu. O zamanlar bana devasa gelen yan evin bahçesinde cuma akşamı başlayan düğünler pazar geceye kadar sürerdi. Elektro bağlama denen sazı uyduruk bir amfiye bağlayıp, bana hep aynı gibi gelen türküleri çalarlardı. Ben, nereden bulaştıysam, Barış Manço, Cem Karaca, Üç Hürel gibi müzikleri dinlediğimden ızdırap olurdu yaz geceleri. Şimdi dönüp geriye baktığımda o dönemin türkü albümlerinin hâlâ bana berbat gelen halleriyle kaydedildiklerini görüyorum. Neşet Ertaş'ı sadece o albümlerden dinleyen biri gerçekten çok kötü bağlama çaldığından ve söylediğinden emin olabilir rahatlıkla. Benim de çoğu türküsünü başkasından dinleyince vay be neymiş bu dediğim çok olmuştur. Çok az da olsa Ruhi Su gibi istisnalar da var; bir türküyü ondan dinleyince artık başkasından dinleyip beğenemiyor insan. 

Bazı eserlerin bir sanat dalından diğerine aktarılmasında benzer bir his oluyor bende. Çok nadir olsa da bir romanın sinemaya aktarılmasında veya bir filmin yeniden çekilmesinde özgün eserin ruhu korunmuş ama ileri taşınmış diye düşünüyorum [konuya bu kadar uzaktan gelmene inanamıyorum]. Yorgos Lanthimos'un son filmi Bugonia'yı [1] da böyle bir hisle izledim. 2003 yapımı bir Güney Kore filmi olan Save the Green Planet! [2] filmini yeniden çekerken temayı büyük ölçüde korumuş olsa da yaptığı değişiklikler filmi daha iyi hale getirmiş bence. Kahramanın sevgilisi yerine kuzeninin olması, CIO'nun erkek değil de kadın olması gibi farklar elbette önemsiz şeyler ama Lanthimos'un eski filmlerinde gördüğümüz donuk diyalogların, kuru oyunculukların bu filmde olmaması yönetmen açısından bir başarı olmuş. Lanthimos'tan sadece bu filmi izleyen biri onun İngilizce film çeken bir Yunan olduğunu anlayamaz ama her yönetmen için buna ihtiyaç var mı emin değilim. Korece çekilmiş bir filmi İngilizce altyazıyla seyredip bunu bir Yunan yönetmenin filmini İngilizce seyredip nasıl karşılaştırabilirim bilemiyorum ama her iki filmi izlemeden önce sonunu bilmeme rağmen Bugonia bana daha çarpıcı geldi. Jang Joon-hwan'ın filminin ortalarında seyircinin tahmin ettiği sonu Bugonia'da son ana kadar acaba diyerek izliyoruz. Filmlerin sonunda illa bir sürpriz olması mı gerekiyor derseniz, bence de gerekmez ama The Sixth Sense'in sonu gibi bir son her filmde de karşımıza çıkmıyor doğrusu.

Her iki filmdeki komplo teorisine inanan kahramanların düştüğü yanılgı, her şeyin bir nedeni olması fikri bence. Aslında hayatta o kadar az şeyin bir nedeni var ki! Tesadüf ve şansın hayatımızdaki rolünü çok küçümsüyoruz. Azıcık acele etsek ve bir önceki metroya binsek bizi neyin beklediğini biliyor muyuz ki karşılaştığımız her olayın, davranışın arkasında bir şey arıyoruz? Elmayı bırakırsan yere düşer bunu biliyoruz ama insanlar arasında yaşananlar bazen de sadece olaylar öyle geliştiği için tesadüfen öyle oluyor. Bunu kabul edince hayat biraz daha kolaylaşacak gibi geliyor bana.

3 Şubat 2026 Salı

batılı olmamak ayıp değil

Okuduğum, izlediğim, dinlediğim şeylerin çoğu ya batının üretimi ya da batının onayından geçmiş şeyler. Başka zaman sorsalar dünyanın çeşitli yerlerindeki edebiyatı takip etmeye çalıştığımı söylerim ama aslında ne kadarlık bir yüzdeyle Hindistan veya Çin edebiyatını biliyorum? Neredeyse hiç. Çince'den Türkçeye çevrilmiş romanı olan yazarlardan bildiklerini say deseler iki elin parmaklarını geçecek kadarını hatırlayamam eminim. Hindistan'dan tek bir yazarı bile okumamış olabilirim. Halbuki yaklaşık bir buçuk milyar insanın yaşadığı bir ülkede benim de anlayıp sevebileceğim, faydalanabileceğim hiçbir şey yazılmamış olabilir mi? Kültürlerimiz çok farklı, bunu kabul etmemek mümkün değil ama sanki Norveç veya Danimarka ile çok mu benzer kültürlerimiz var?

Annem ömrünün son yıllarında çokça Hint dizisi izliyordu. Odada hep açık olan televizyonda akan görüntüleri sürekli takip etmiyordu ama muhabbet kuşuyla birlikte bakıyorlardı ekrana arada bir. Kovboy filmleriyle büyüdüğümden o dizilerde bana gerçekte bir şey olmuyor gibi geliyordu. On yıldan uzun zamandır evimde televizyon olmadığından güncel durumu bilmiyorum ama bizim dizilerde de bir şey olmuyordu aslında. Hem ne yazısını, ne dini inancını, ne de mitolojisini bilmediğim bir büyük kültürü bir dizinin kısacık sahnesine bakıp nasıl anlamayı umuyordum ki? İstediğim sadece anlamak da değil gördüklerimin benim değerlerime uymasıydı muhtemelen. Sıkça söylenen Hint dizilerindeki uzun uzun bakışmalar Türk dizilerinde yok mu? Kubrick'in filmlerinde dakikalarca bir adamın nefes alış verişini dinleyince veya Tarkovski'deki su damlalarının sesini duyunca iyi de Hintliler uzunca bakışınca mı değersiz oluyor?

Bir sanat eserini değerlendirirken kullandığımız kriterler "batı"nın kriterleri olunca elbette dünyanın geri kalanı ona uymuyor ve sanki daha az değerliymiş, hadi utanmadan doğrusunu söyleyeyim, değersizmiş gibi görünüyor. Hindistan'daki sanat üretimleri ülkenin canına okumuş olan İngiltere'dekilere benzemiyor diye nasıl yargılayabiliyoruz? Denebilir ki elimizde başka kriter mi var? Biz bilmiyoruz diye bunun sorumlusu neden Hintliler olsun? Afrika müziğine tam tam dememiz gibi konulara girmiyorum bile.

Bulgaristan bile kendini batının doğusu diye görüyorken biz hangi düşünceyle kendimizi batılılar arasında sayabiliyoruz? Ben kendimi Anadolulu olarak görüyorum, İstanbullu bile değilim. Neredeyse sadece hard rock, heavy metal ve klasik müzik dinliyorum ama farkında olduğum, olmadığım bütün kültürel kodlarım bu coğrafyadan geliyor.

Hayatın bütün kültürleri anlayacak kadar uzun olmadığının da farkındayım ama en azından bir kültürün eserine bakarken onu anlamıyorum diye aşağı görmenin de doğru olmadığını çok geç anlamış olmaktan üzgün olduğumu yazmak istiyorum. Afrika'da batılı anlamda müzik yapılmıyorsa bu onların suçu değil de demiyorum, bu bir kabahat veya eksiklik değil. Avrupa'da da Musa Eroğlu gibi bağlama çalan yok, onlar bunu eksiklik olarak görüyorlar mı?

Buraya nereden geldin derseniz bu akşam Aamir Khan'ın Like Stars on Earth [1] filmini izledim yıllar sonra tekrar. Khan batının da takdirini kazanmış bir oyuncu ve yönetmen. Filmde disleksi rahatsızlığı olan bir çocuğa bir öğretmenin yardımcı olması oldukça romantik bir dille (bu bile bizim kavramımız, onların değil) anlatılıyor. Filmin adının Marathi dilindeki yazılışı şöyle: तारे जमीन पर Şimdi bu filmdeki oyunculuklar iyi olmuş, kötü olmuş demeye nasıl cesaret edebiliyoruz diye düşünürken konu buralara geldi.

Madem bu kadar Anadolu dedim bir Azeri türküsüyle bitireyim, Kaytağı'yı Arif Sağ ve Musa Eroğlu birlikte çalıyor. Ben bu türküyü müziğin yavaş olduğu bölümlerde kavuşamamış iki sevgilinin birbirinin etrafında döndükleri, hızlandıkça sanki buluşacaklarmış gibi yaklaştıkları ama sonunda tekrar yavaşladığında yine kavuşamadıkları, çemberin genişlediği bir masal gibi dinliyorum. Ravel'in Bolero'sunda finalde bir kavuşma, patlama var ama bizim coğrafyamız böyle. 

[1] https://www.imdb.com/title/tt0986264/

1 Şubat 2026 Pazar

kötülüğün şimdiliği ve buradalığı üzerine

Nasıl oluyor da büyük kalabalıklar kötülüğe topluca ikna olabiliyor sorusu gençliğimde aklımı en çok kurcalayan şeylerden biriydi. Bir ülke halkının kötülüğe yatkın olduğunu veya doğuştan kötü olduğunu söylemenin kolay ama hiç ikna ediciliği hiç olmadığını da biliyordum ama bir günlüğüne değil yıllarca şimdi bakınca kabul edilemez görünen şeylere nasıl ikna olduklarını da anlayamıyordum.

İnsanın doğuştan iyi olduğu kötülükleri yaşayarak gördüğü ile doğuştan kötü olduğu yaşadıkça iyilikleri öğrendiği görüşleri arasında salınarak geçti yıllarım. Şimdi inandığım şey insan doğal değil toplumsal bir canlı olduğundan insanın doğası diye de bir şeyin olmadığı. Konuya böyle yaklaşınca evet bir halk kolayca faşist bir topluma dönüşebilir. Bu her zaman korkudan da kaynaklanmaz. Toplumun normları ister iktidar tarafından, isterse zamanın ruhu tarafından değiştirildiğinde insanların davranışları, değer yargıları da değişiyor. Ben de aslında kendi ömrümde bu değişimleri, o kadar keskin mi emin değilim ama yaşamadım mı? Eskiden ayıplanan şeylere toplum değer verir duruma geldiğinde veya takdir gören şeyler artık enayilik olduğunda benim için hiç mi bir şey değişmedi? Bu sorulara tereddütsüz bir hayır cevabı vermek geçiyor içimden ama kendimi bile inandıramıyorum bu cevapla.

Yakın zamanda Serdal'ın önerisiyle okuduğum Volker Kurscher'in Gereon Rath'ın Vakaları [1] romanlarında ikinci dünya savaşı öncesinden başlayarak Almanya'da bu değişimin aşama aşama nasıl gerçekleştiği çok güzel anlatılıyor. Roman 1929'da başlıyor ve o dönemde azınlıkta olan faşistlerin yaptıkları hem saygı görmüyor hem de yadırganıyor. Dokuzuncu cilde geldiğimizde (henüz serinin tamamı Türkçe'ye çevrilmedi) değer yargılarının nasıl yavaş yavaş değiştiğini görüyoruz. Bu değişimler bir Alman polisi olan Gereon Rath ve sevgilisinin yaşamları etrafında çok güzel kurgulanmış, okuyunca pişman olmazsınız. Bu değişimin nasıl olduğu edebiyatta ve sinemada çokça işlenmiş. Bergman'ın The Serpent's Egg'i [2] en çok bilinenlerinden biri olabilir.

Bir Yahudi ailenin bu kadarını da yapmıyorlardır diye düşünerek yaşadıklarını anlatan Marga Minco'nun Acı Otlar [3] kitabı da çok çarpıcı bir kısa roman. Gerçekten yaşananlar o kadar gerçek dışı ki insanların bunlara inanmaması da çok şaşırtıcı bir şey değil aslında. Yakın dönem yazarlarından Michel Houellebecq'in İtaat [4] romanı benzer bir senaryonun Fransa'da nasıl bir kabusa dönüşebileceğini anlatması açısından ilgi çekici bir kurgu bence.

Son olarak Helmut Ortner'in Acımasızca Alman [5] kitabından bir alıntıyla bitireyim bu yazıyı. Kızıl Ordu Berlin'e girdi ve Alman faşizmini bitirdi, peki ardından ne oldu? Eminim o dönem Almanya'da yaşıyor olsaydım bu devran bir gün dönecek ve cezalarını çekecekler diye düşünürdüm. Kötü dönemlerde yaşayan herkesin kendi göremese bile bu rezillikleri yapanların bir gün ceza alacaklarına umutları olduğunu tahmin ediyorum. Bakalım faşizm sonrası Almanya'da ne olmuş:

Federal Cumhuriyet'in batıdaki üç bölgesinde 1945'ten 2005'e kadar toplam 172.294 kişiye karşı, Nasyonal Sosyalist dönemde suç işledikleri için soruşturma açılmıştır. ... Başlangıçta yargı mekanizmasını oluşturan insanlar, Nasyonal Sosyallist dönemden kalma insanlardı.

Nihayetinde 16.740 vaka için açılan davada sadece bir kereye mahsus 14.693 sanık hakikaten mahkemeye çıkarılmıştı. Sonuçta yine bir kereliğine 6.656 kişi ceza almış, 5.184 sanık ise delil yetersizliğinden ötürü beraat etmişti. yargılananların çoğu için -%60 civarı- mahkeme bir seneye varan hafif hapis cezaları vermişti. Bütün hapis cezalarının sadece %9'u 5 yıldan fazlaydı.

Cani cellatların bile faşizm sonrası görevlerini yapmaya devam ettiklerini okumak insanın kanını donduruyor. En ağır cezaları bile alsalar gidenler elbette geri gelmeyecekti ama bu seviye bir rahatlık insanın adalet duygusunu öldürür nitelikte. İnsanlığın olumlu niteliklerinden (bunları nasıl tarif edersek edelim) verilen tavizlerin sonuçlarıyla ilgili bu kadar ibret verici örnekler olmasına rağmen hâlâ başka türlü olacakmış gibi yaşıyoruz.

 

[1] Hemen okuyayım diye heveslenmeyin derim ben. Her biri 500 sayfalık 9 kitaptan oluşan bir seri. Tek birini okuyunca toplumsal değişmeyi görmek mümkün değil. Yazarın adını herhangi bir kitap sitesinde aratınca bulmak çok kolay olduğundan link vermiyorum.

31 Ocak 2026 Cumartesi

başka türlü bir Turing testi: Kagemusha

Seni sen yapan nedir? Birinin hayatımızdaki yerini diğerlerinden farklı kılan benzersiz, taklit edilemez, edilirse anlaşılabilir bir tarafı var mıdır? Bir adım daha ileri gidip birini diğerlerinden ayırıp nasıl tanıyoruz diye de sorulabilir. Bunlar Kurosawa'nın 1980 tarihli Kagemusha [1] filmini izlerken düşündüğüm ve pek de içinden çıkamadığım sorular. Sinemada ve edebiyatta bin kez işlenmiş konular bunlar biliyorum, haklısınız.

Kagemusha 1500'lerin son çeyreğinde Japonya'da geçen bir öyküyü anlatıyor. Bir klanın efendisine çok benzeyen birini efendinin dublörü olarak alıyorlar. Dublör efendiye şaşırtıcı derecede çok benziyor. Efendi beklenmedik şekilde ölünce dublör klanın zayıf görünmemesi için üç yıl boyunca sanki oymuş gibi davranmaya ikna ediliyor. Efendi hayattayken o kadar az şey yapıyor ki yönetim kademesindekiler dublöre ne yapacağını tarif ettiklerinde kimse durumu anlayamıyor. Kültürleri de duruma uygun; efendiye doğrudan bakmak bile yasak. Çok yakından bakanlar bile görünüşünden anlayamıyorlar farklı biri olduğunu. Sesindeki farklılığı da geçirdiği rahatsızlıklara, savaşta aldığı yaralara yoruyorlar. Sadece çok küçük yaştaki torunu ilk görüşünde farklı biri olduğunu anlıyor ama o yavrucak da kolayca ikna ediliyor. Filmin sonuna doğru eşleri, evet çok eşi var, göğsünde yara izi olmadığını görünce ancak onun efendi olmadığını anlıyorlar. Kurosawa'nın filminde ana tema insanın ayırt edici bir kendiliği var mı? varsa bunu biz bilebilir miyiz? olmadığı için filmin sonunda ne olduğu bu yazının dışında kalıyor. Meraklısı için üç saatlik film internetlerde kolayca bulunabilir durumda.

Peki biz birini nasıl tanıyoruz? Sıklıkla gördüğümüz birini başkasından ayırt etmek nispeten kolay gibi görünebilir ama birazdan onu da zorlaştıracağız. Aylarca, hatta yıllarca görmediğimiz birini de tanıdığımız olmuyor mu? Kilo almış/vermiş, saçları dökülmüş, belki tekerlekli sandalyede, bambaşka zihinsel faaliyetler içinde olsa da birini gerçekten ayırt edebilir miyiz? Hadi soruyu biraz daha zorlaştırıp şu hale getireyim: karşımızda yıllar önce tanıdığınız (ne demekse bu artık) biri olduğunu beyan eden biri var, durumdan emin olabilir miyiz?

On altıncı yüzyılda ne parmak izi var, ne de DNA biliniyor. Bunlar bilinse bile bir dostumuzu hatırlamanın yolu herhalde bunlar olamaz. Kim başkasının DNA'sını beğenip arkadaş oluyor, seviyor?

Aradan yıllar geçmişse ilk tanıdığımız fiziksel özelliklerin değişeceği de kesin olmalı. 1.90'lık biri yerine 1.50'lik biri karşımıza çıkarsa bu kadar da olmaz demek kolay olur ama diyelim boyu yaklaşık aynı olsun. Yeşil gözlü diye hatırlıyorsak karşımızda kapkara gözlü biri olmasın. Fiziksel özelliklerinden birini hatırlamanın kolay olmadığında anlaşmamız kolay olacaktır diye tahmin ediyorum. Parmaklarının ne kadar geriye yatabildiğinden bir arkadaşı hatırladığını söylemek de dostluğu pek aza indirgemek olmaz mı?

Aklınıza gelen cevabı biliyorum galiba: ortak hatıralar. Burası da o kadar flu bir alan ki! Yıllardır birlikte yaşayan eşlerin bile aynı olayı farklı hatırladıklarına o kadar çok şahit oldum ki bunu bir delil olarak kabul etmek bana çok zor geliyor. Üç yıl aynı yatılı okulda okuduğum arkadaşlarımın anlattığı, dinleyince önemli olaylarmış dediğim konuların o kadar büyük bölümünü ya farklı hatırlıyorum ya da hiç hatırlamıyorum ki ortak hatıraları bir değerlendirme kriteri olarak alınca kendimden şüphe edecek duruma geliyorum.

Hepimiz yıllar içinde bambaşka ilgi alanlarına sahip oluyoruz, yeni şeyler öğrenip bildiklerimizin bazılarını unutuyoruz. Karşımızdakinin vejetaryen olduğunu hatırlıyor olabiliriz ama vazgeçmiş olamaz mı? Filmde "Ciddi bir hastalık insanın yüreğinde bile değişikliğe neden olur" diyor, bu da doğru bence.

Böyle her şeye itiraz ettim ama insan bin yıldır görmemiş olsa bile karşısındakinin şu anki gülümseyişinin içinde aklında kalan gülümsemeyi de görebiliyor.

[1] https://www.imdb.com/title/tt0080979/ 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Yarın Bir Başkasıdır

Pandemi günlerinde bir gece yarısı uyanıp kolumdaki saatte nabzımın bir saattir atmadığını gördüğümde yaşadığımdan emin olamamıştım. Daha önce yazdığım [1] için tekrar etmeyeyim ama insanın hayatta olup olmadığını anlamak için başka birine ihtiyacı olduğunu bilmesiyle yaşaması birbirinden çok farklı tecrübelermiş. Buna benzer bir tecrübeyi geçen hafta da şöyle yaşadım; bir eposta bekliyordum, telefona baktım ve geldiğini görüp çok sevindim, tam ne yazıyor diye açarken uyandım. Madem uyandım telefona bakayım dedim, aynen rüyamdaki gibi bildirimlerde en üst sırada beklediğim eposta duruyor. Sanki o bildirime tıklasam yine uyanacakmışım gibi geldi.

İnsanın rüyada olup olmadığını bile tek başına anlayamaması ile (bir kalabalık içinde bile olsa anlamak o kadar kolay olmayacaktır biliyorum) hayatta olduğuyla ilgili şüphe duyması benzer tecrübeler. Hatta uyanınca dün ile aynı güne uyanıp uyanmadığını anlamak bile mümkün değil öteki olmayınca. Solvej Balle'nin Hacim Hesabı Üzerine [2] romanını bu konuya yeni bir bakış açısı getirir ümidiyle okudum.

Romana geçmeden önce İşbankası Kültür Yayınlarına birkaç şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz roman altı ciltten oluşuyor. İlk üç cildi bir arada Nordik Birliği Edebiyat Ödülünü kazanmış. 2023 yılında bu roman serisinin ilk cildini basıp gerisini getirmemiş olmanızı anlamak gerçekten mümkün değil. Birinci cildi Danca aslından gayet başarıyla çeviren Leyla Tamer eminim diğerlerini de severek çevirecektir. Yayınevinin okuyucularına karşı bu kadar bir sorumluluğu olmalı.

Ben romana geri döneyim. Kahramanımız Tara Selter bir şekilde 18 Kasım gecesi uyur ve sabah tekrar aynı güne uyanır ve bu döngü tekrarlanır. Benzer öykülerden farklı olarak hep aynı yatakta, aynı saatte uyanmaz. Dünyanın geri kalanı ebediyet içine hapsolmuşken, o kendi ölümüne doğru ilerler. Romanın başında eşinden ayrı geçirdiği bir güne sıkıştı diye üzülmüştüm ama eşinin yanına gidip, onunla uyandığı günde bile tarihi değişmemiş bulur, hep 18 Kasımdadır artık. Kocası (Thomas) güne hep aynı şekilde başlar ama Tara'nın anlattığı hikayeye inanmamazlık etmez. Gün içinde ne yapsalar içinden çıkamazlar. Yaşadıklarını Thomas'a her gün anlatmak başta tahmin etmediğim bir uzaklığı da beraberinde getirir Tara'ya. Bu kurmacanın benzer diğer öykülerden bir farklılığı da Tara'nın yaptığı bazı şeylerin ertesi 18 Kasıma etkisinin olması. Örneğin Thomas her akşam bahçedeki aynı pırasayı söküp yediği halde sabah pırasa yine bahçede olurken Tara aynı şeyi yapınca ertesi gün (yani 18 Kasımda) artık pırasa yoktur. Aynı marketten aldığı kahveler bir zaman sonra raflarda biter. Elindeki yara iyileşir. Yani zaman bir tek onun için akmakta ama tarih ilerlememektedir.

Bir yanıyla bakınca büyük kalabalıkların hep aynı günü yaşadığı da inkar edilemez. Tarihin ne olduğunun çoğunluk için pek az önemi var. Her günün yaşadığımız diğer günlerden farklı olacak büyük zenginlikler barındırmasını beklemek gerçekçi bir istek değil ama Tara'nın hayatını yaşasa bunun farkına varmayacak insan sayısının bu kadar çok olması da üzerine düşünmeye değer bir konu bence.

Romanda Tara hiçbir şeyi kaybetmemiştir, hayatındaki kimse o sağken ölmeyecek, başlarına bir felaket gelmeyecektir ama bir yenilik de olmayacaktır. Kimsenin olmadığı bir evde yaşasa hangi günde olduğunu bile anlamayacaktır, çünkü karnı acıkır, saçları uzar. İnsan başkası olmadan ne uyuyup uyumadığını, ne yaşayıp yaşamadığını ne de zamanın akıp akmadığını anlayabiliyor.

Tara'nın yaşadığı durumda olsam ne yapardım ve bunu anlayabilir miydim diye düşünmek de bana ödev olsun. Bir bonus soru: içinde kalacağımız o tek gün bugün mü olsun?

22 Ocak 2026 Perşembe

bir roman, iki film: Solaris

Çocukluğumda bütün spor müsabakalarında doğu bloku ülkelerinin takımlarını tutardım. Formalarda CCCP ve USA yazıyorsa hiç şüphesiz tarafım belliydi. Anadolu'da hiç siyasi bilinci olmayan bir ailenin çocuğuydum ama hep Doğu Almanya'nın, Yugoslavya'nın taraftarıydım. Biraz büyüdükçe Rus edebiyatını ve Sovyet bilim kurgularını da çok sevdim. Stanislaw Lem'in Solaris'ini [1] bütün ev arkadaşlarımla okumuş ve hayran olmuştuk ama bugünkü kadar çok çevrilmiş kitabı yoktu, ancak birkaç kitabını okumak mümkündü.

Tarkovski'nin filmlerini izlerken sıra Solaris'e gelince son okumamın üzerinden belki on yıl geçtiğinden yeniden okuyayım dedim. Solaris Yuri Gagarin'in ilk uzay uçuşunu yaptığı yıl olan 1961'de yazılmış bir roman, aya gidilmesine daha çok yıl var. Romanda insanlık hayali bir Solaris gezegenine gitmiş, gezegenin yüzeyi bilinçli olduğu düşünülen bir okyanusla kaplı. Hatta sadece bilinçli olmakla da kalmıyor mürettebatın bilinç altındakileri fiziksel varlıklara dönüştürüyor. Dünyadan bu gemidekilere ne oldu diye bakması için gönderilen Kris'in de karşısına yıllar önce intihar etmiş olan eski sevgilisi Harey çıkıyor. Kris karşısındakinin kaybettiği insan olmadığını biliyor ama insanı insan yapan şey nedir sorusu üzerinde düşünmeye değer bir soru değil mi?

Tarkovski'nin Solaris'i [2] üç saate yakın süren uzunca bir film. 1972'de film çekilirken Amerika aya gitmiş ve uzay aracı neye benziyor konusunda insanlığın bir fikri var ama filmde raflarda heykeller, masalarda şamdanlar var, daha da ileri gidip uzay gemisinin içinde sigara içiyorlar. Tarkovski diğer filmlerinde olduğu gibi geçişleri atlamalarla değil de kamera hareketleriyle gösterdiği için başka bir kurgucunun elinden çıksa çok daha kısa olabilecek film bu kadar uzun sürüyor ama bana hiç sıkıcı gelmedi doğrusunu söyleyeyim. Film romana çoğu yerinde bağlı kalmış ve dert edindiği şey ona bir yorum getirmekten çok seyirciyi ortaya attığı felsefi sorunlar üzerinde düşündürmek olmuş. Kris karşısında gördüğü Khari'nin Solaris'in fiziksel hale getirdiği bir düşüncesi olduğunu biliyor ama karşısındaki de kanlı, canlı bir kadın. O zaman insanı insan yapan şey nedir? Kris'in hatırladığı şeyler Khari'nin de hatıralarında var. Kendi hatırlamadığı şeylerin doğruluğunu hem kontrol edemez hem de onun için bir önemi yok. Karşısındakinin incinebilmesi, acı çekebilmesi gibi durumlar zaten gerçekleşiyor. İnsan görünümlü robotları insan saymamamızın temel sebebi kendilerine ait düşüncelerinin olmaması olamaz herhalde, çünkü çoğumuz için geçerli bir durum bu. Böyle yazınca insan olduğunu kanıtlamak captcha çözmek kadar basit de demek istemiyorum ama filmdeki kadının Khari olduğuna neden ikna olmuyorlar anlayamadım ben. Kris olsam arkadaşlarımın "bilimsel bir sorunu değersiz bir aşk hikayesine dönüştürme" uyarısına güler geçerdim.

2002'de ünlü yönetmen Steven Soderbergh'in çektiği Solaris [3] Tarkovski'nin filminden bir saat daha kısa. Aslında bugün hangi kurgucuya verilse Tarkovski'nin filmini ancak bu uzunlukta bir araya getirebilir bence. Uzun ömründe sadece yedi film çeken Tarkovski'den daha az film çeken büyük yönetmenlerden biri var mı bilmiyorum ama Soderbergh Tarkovski ile kıyaslanamayacak kadar üretken biri. Onun Solaris'inde George Clooney'nin canlandırdığı Kevin, Rheya ile birlikte hiç bilmediği bir gezende kalmayı tercih ediyor. Sanki dünyaya dönüp alemin sırrını mı bulacaktı?

Bakmayın çoğunluğun Tarkovski'nin filmleri uzun ve sıkıcı uzun demesine, her iki film de romanı okumadan izlenseler bile anlaşılır, güzel filmler

Son olarak Stanley Kubrick'in 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey [4] ile Solaris karşılaştırması hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Solaris'te konunun ne olduğunun anlaşılması evet biraz uzun sürüyor ama 2001'de de daha az sürmüyor. 2001'in ilk 20 dakikasında maymun mu goril mi neyse, onların bağırtılarından başka bir şey olmuyor. Onlarca dakika bir uzay aracının içinde süzüldüğümüzü görüyoruz, birkaç dakika sadece siyah ekran üzerinde müzik çalıyor. Kubrick'in 150 dakikalık bu filmini herhangi bir kurgucu 30 dakikaya düşürebilir ve izleyici neredeyse hiçbir şey kaybetmez. Sinema televizyon okuyanlar için belki faydalıdır bilemiyorum ama izleyici için ızdırap bence 2001: A Space Odyssey. Solaris'te karşılaştığımız ve üzerine düşünülebilecek o kadar şey varken "her şeyi teslim ettiğimiz makineler ya bize karşı tavır alırsa" sorusunun lafını etmeye bile gerek yok bence. Tek bir insani ilişkiyi barındırmayan 2001 zamanında yenilikçi gelmiş olabilir ama bugün ancak arkeolojik bir değer taşıyor.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün - Nanae Aoyama

Çok uzun yıllar kitapları cildini dikkatlice açarak, notları başka kağıtlara / defterlere yazarak, sanki hiç okunmamışlar gibi koruyarak okudum. Sanki benden sonra aferin ne kadar iyi okunmuş mu diyecekler diye düşünmedim hiç. On yıl önce evdeki birkaç bin kitabı elden çıkartınca gelen bir aydınlanmayla artık notları sayfaların üzerine alıyorum. Yazarlara itirazlarım çok uzun değilse sanki okuyacaklarmış gibi üzerlerinde kalıyor. Çoğuna asla dönüp bakmayacağımı da biliyorum ama itiraz etmeden de duramıyorum. Bunu unutmayayım diye çok istiyorsam yine defterlere not alıyorum ama genelde üşeniyorum bunu yapmaya. Yaptığım zamanlarda da genelde çok kötü notlar alıyorum maalesef. Yazdığım benim fikrim mi, yoksa yazarın söylediği bir şey mi sonradan okuyunca anlamak imkanı olmuyor. Zaten notlarımı da çok az okuyorum. Böyle yazınca ne yapmak, nereye varmak istemekteyim bilemiyorum [romana gelebilir misin, rica ediyorum].

Yalnız Kalmak için Mükemmel Bir Gün'ün [1] çok satırın altını çizmişim ama dönüp bakınca çoğunu itiraz için çizdiğimi görüyorum. Aoyama'nın Türkçeye çevrilmiş tek kitabını Merve Sever çevirmiş ama editörlüğü ve son okuması yeterince iyi olmamış. Noktadan sonra boşluk bırakılmamış cümlelerle bir kitap bu devirde nasıl basılabiliyor anlaması imkansız benim için. Japonca'dan Türkçeye çeviri yapabilen bu kadar çok insan olması işin doğrusu bana oldukça şaşırtıcı geliyor.

Romanda yirmi yaşında bir genç kadın annesinin evinden ayrılıp başka bir şehirde kendine bir hayat kurmak istiyor. Bir kuzey avrupa romanında yaşamadığı için bunu yapabilmek için maddi bağımsızlığa da ihtiyacı var. Annesinin uzaktan tanıdığı bir yaşlı kadının yanında kalırken yalnızlığa ve hayatın neden yaşandığına dair sorgulamalarla geçiyor günleri. Sonlara doğru tek başına yaşayınca bu sefer de "Ben Çıkıyorum" veya "Ben Geldim" diyemediği bir hayat zor geliyor. Bunlar kısacık bir romanda cevaplanabilecek sorular olmadığından yazar da cevaplamaya çalışmıyor.

"Ve sabah kimse seni uyandırmadığında.
Ve akşam kimse seni beklemiyorken, ne istersen yapabilirsin.
Buna ne diyorsun? 
Özgürlük mü, yalnızlık mı?

Aslında bunlar cevaplanması gerçekten zor konular. Yalnızlık yalnızca dönebileceğimiz bir sevgilinin varlığında huzurla yaşayabileceğimiz özel bir insanlık durumu. Üretebilmek için yalnızlığa ihtiyacımız olsa da ürettiğimiz şeyi gösterebileceğimiz ve bunun sonucunda takdir, onay göreceğimiz biri yoksa üretmemizin de anlamı olmuyor. Romandaki kahramanın bunları anlamaya daha uzun yılları var. Biliyor olmakla kabullenmek arasında aşılması gereken zorlu bir köprü var ve bu köprü her durum için geçişe imkan vermiyor.

Yalnızlık bazen bir problemken hiç yalnız kalamamak da başka türden bir dert. Askerde acemiliğin sonunda alay komutanı bizi toplayıp aksayan bir şey var mı diye sormuştu. Her gün hindi yenmiyor gibi dertlerden sonra bir arkadaşın "ağlamak için bile yalnız kalamıyorum" demesi aradan geçen yirmi yılda hiç aklımdan çıkmadı.

Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün bir büyük roman değil ama birkaç saatte okunup üzerine düşünebilecek güzel bir roman.

8 Ocak 2026 Perşembe

yarın değilse ne zaman: Madadayo

Elli yıllık muazzam bir kariyerin son filmi Madadayo [1]. Film için komedi-drama diye yazıyor ama otuz yıl öncesinin Japonyasından şakalarına rağmen ben komedi diye sınıflandıramıyorum onu. Ben bugünün bütün şakalarını anlayamıyorum, hiç yaşamadığım bir kültürün otuz yıl önceki şakalarını nasıl anlayayım? Bundan önce çektiği otuz filmin ardından istediği her neyse onu çekmeye hakkı olan Kurosawa'nın üniversiteden emekli olan bir hocanın eski öğrencileriyle samimi, sıcak ilişkilerini çektiği filmini izlemek beni hep mutlu hissettiriyor.

Film başlarken profesörün öğrencilerinin gözünde neden böyle kıymetli olduğunun bir işaretini görmüyoruz. Sanki görsek anlayacak mıyız? Japonya'da ikinci dünya savaşının ortasında bir Almanca hocası ne yapıp kendini sevdirebilir? Kim ötekini neden sevdiğini açıklayabilir zaten? Kurosawa çok akıllıca davranıp bizi bu tartışmalardan kurtarıyor. İnsanlar seviyorlar birbirlerini, bu kadarına inanmak kimse için zor olmasa gerek.

Birinin çok ilerlemiş yaşında çocukluğuna geri dönüşünü izlediğimiz oldukça uzun bir film olan Madadayo Kurosawa'nın en beğenilen filmlerinden biri değil ama ben belki de kendi hayatımdan çok şey bulduğum için ayrıca seviyorum. Benim de öğrenciliklerinden sonra arkadaş olduğum çok öğrencim oldu. Zaten üniversitede çalışmanın benim için en güzel tarafı sonradan arkadaş olabileceğim harika adamlarla, kadınlarla birlikte çalışmak; hayatının her yılını üniversitenin son senesi gibi geçirmek oldu. Hâlâ onlar bende kalırlar, ben onlarda kalırım. Ne zaman düşer gibi olsam, düşsem, hep elimden tutan birileri oldu. Her mutluluğumun etrafındaki hâle gibidir onlar.

Bir de kaybolan kedisinin ardından üzülmesi var ki dayanamam ona. Beş yıl önce hayatımda hiçbir hayvanla kurmadığım kadar yakın bir ilişkim olan bir kedi olmuştu (Bento'yu saymıyorum o sanki hayvan değil). Okuldan dönüşte sitedeki kedilere mama veriyorum. Çok düzenli bir hayatım olduğundan saati pek değişmiyor. Bir akşam biraz geç kaldım, arabadan inince bir kedi bana nerede kaldın der gibi miyavladı. Dedim gel beraber yukarı çıkalım mamanı vereyim. Beni takip etti, zeminin bir üst katındaki eve çıktık, kapıda bekledi, ben mamayı kaba doldurdum, her zamanki yerine bıraktım. Nasılsa ertesi gün eve geldiğimde etrafta hiç kedi yoktu veya benim kafam karışıktı unuttum mama bırakmayı. Evde kitap okurken çok yakından bir miyavlama sesi duydum. Bir evin kedisi dışarı mı kaçmış derken kapıyı açtım, baktım dün benimle eve kadar gelen kedi. Hangi katta olduğumu bulmuş ama daireyi hatırlayamamış. Dünyanın en güzel ikinci kedisiydi Fasafiso (adı çok güzeldi bence). Bu sefer kapının önüne mama koydum, sabaha kadar orada kaldı. Oğlum da çok sevdi keratayı (zaten ona ejderha besleyelim desem bayılır). Bir pazar günü yarın veterinere götürelim ve bundan sonra beraber yaşayalım diye konuştuk Uğur'la. O geceden sonra bir daha hiç göremedik Fasafiso'yu. Hayat hep böyle değil mi; başına bir mucize gelir ve fark edemezsin. O gece eve almış olsak şimdi kucağımdaydı, olmadı. Acıları yarıştırmak istemiyorum ama ben de çok üzüldüm vakitlice ona sarılmadığıma.

Kimin cesareti var Kurosawa'yı övmeye ki benim olsun

 [1] https://www.imdb.com/title/tt0107474/

6 Ocak 2026 Salı

anlatılamayacak olanı anlatmak: Ağustos'ta Rapsodi

Lars von Trier'in Nicole Kidman'ı tebeşirle çizili bir mekanda oynatması gibi Akira Kurosawa da Richard Gere'i 98 dakikalık filminin [1] ilk 66 dakikasında hiç göstermiyor. Zaten 20 dakika sonra kendisiyle işimiz kalmıyor. 1991'de Kurosawa bu filmi çekerken dünya çapında tanınan 50 yıllık bir yönetmen olduğundan eminim Richard Gere için de büyük şeref olmuştur bu projede yer almak.

Film Nagazaki'de geçiyor. Atom bombasının acılarının yaşandığı iki kentten birinde. İkinci dünya savaşı sonrası Japonya'da geçen çokça filmi izlemiş, romanı okumuş olmama rağmen Ağustos'ta Rapsodi'yi her izleyişimde çok etkilenirim. Hiroshima Mon Amour'a [2] benzer şekilde anlatılamayacak acıyı anlatmaya çalışmıyor Ağustos'ta Rapsodi. Bütün bir kentin bir anda yok olmasını ne Kurosawa anlatabilir ne de biz anlayabiliriz. Yine de bu büyük acının üzerinden neredeyse 50 yıl geçmişken bile insanları nasıl yaktığını hissettiriyor bize.

Filmin her sahnesiyle ilgili uzunca konuşulabilir eğer birlikte izlediğiniz biri varsa (yoksa da bloga yazılıyor görüyorsunuz). Atom bombasının atılmasının yıl dönümüne yakın dedelerinin öldüğü okula giden dört kardeşin üzerinde U.S.A. yazılı t-shirtleri var. Yerle bir olan şehri, dünyanın dört bir tarafından gönderilen heykelleri gördükten sonra Amerikadaki akrabalarıyla tanışmaktan vaz geçiyorlar. Büyüklerinin aksine hepsinin kot pantolonlarla dolaşıyor olması her türlü acının zamanla nasıl unutulduğunu söylüyor sanki. Annane rolündeki Sachiko Murase 1905 doğumlu olduğundan en azından savaşın kaybedilmesinin ardından ülkede yaşanan yıkımı çok iyi hatırlıyor olmalı. Kurosawa ona Amerikalılar kötü değil, kötü olan savaş dedirtiyor. Kurosawa'daki bu merhametin bir benzerini Pedro Almodóvar filmlerinde de görüyorum ben. Annem de öyle merhametli bir kadındı ama ondan bahsetmek çok zor.

Çocuklar eşi Nagazaki'ye atılan atom bombasında ölen annaneleri için ölümden kurtulmuş olmanın bir şans olup olmadığını tartışıyorlar filmin bir yerinde. Sanki yalnız kalmak daha mı iyi diyorlar. Eşi, kardeşleri, neredeyse bütün çevresi bir anda yok olunca hayatta kalmış olmak gerçekten bir büyük şans mı?

Bir etkileyici sahne de annanelerini ziyarete gelen, eşi Nagazaki'de ölen kadının bir saat oturup tek söz etmemiş olması. Ne otururken, ne de giderken tek söz söylemiyor. Karşılıklı oturuyorlar ve gidiyor. Kurosawa anlatılamayacak olanı bize izletirken bahsi geçen olayın Japonlar arasında bile konuşulamadığını görüyoruz.

Annane'nin savaştan önce ondan fazla kardeşi varmış, hepsinin isimlerini hatırlamadığı gibi sayısını da bilmiyor. Nasılsa Amerika'da yaşayan ve artık hayatının sonuna gelmiş birinin kardeşi olduğuna ikna olmuyor başta. Zaten böyle tek bir fotoğrafını görüp (veya bir an görüp) geçmişte yaşadıkları da pek sınırlı olan birini yeniden çok yakınmış gibi sevebilir mi insan? Kurosawa bu soruya da evet diyor ve kadın Amerika'ya gitmeye ikna oluyor.

Ağustos'ta Rapsodi izleyicinin kendi kendine konuşmasına türlü imkanlar sunan sorularla dolu harika bir film. Belki de hangi şarkıyı duysam, benimçin yazılmış gibi geliyordur emin değilim. 

gökyüzündeki ay hem senin, hem de benim

Geçen gün Samsun'da dolunaya bakarken düşündüm de ne çok dolunay gördüm hayatım boyunca. Onlarca, hatta yüzlerce dolunaya baktım. Güneşi her gün aynı şekilde görmemize rağmen ayın formunun her gün farklı olması çocukluğumdan beri büyüleyici gelir bana. Dolunayları sevsem de yeni ayların o incecik ve kısacık görünmeleri bambaşka bir güzellik ama buna girersem konu çok dağılacak [bırak dağılsın bugün]. Babamdan uzun yaşadım ama Oğuz Atay'dan da uzun yaşadım. Bu kadarı ayıp sayılmalı artık.

İnsan öleceğini biliyor ama inanmıyor (sevdiğimiz insanlarla görüşmeyi böyle kolay erteleyebilir miydik belki yarın olmayacak diye düşünseydik?). Ölüm başkalarının başına gelen, bizim hiç tecrübe edemeyeceğimiz bir şey. Uzun yıllardır YouTube'da bir bonsai kanalını takip ediyorum. Sonsuz yaşında bir adam, bir ağacı budayıp, telle bağlayıp buna beş, on yıl sonra tekrar bakalım diyor. Bir yandan da 150 yaşında, 300 yaşında ağaçlarla ilgileniyor. Kanalı ilk izlediğim zamanlar adam öleceğini nasıl oluyor da hiç düşünmüyor diye aklımdan geçiriyordum. Şimdi anladığım o ki, adam kendini hayatın akışında bir halka olarak görüyor. Nasıl 300 yıl önce filizlenen ağacı o büyütmediyse onun yetiştirdiği ağaçlara da kendisinin bakmasının gerektiğini düşünmüyor. Kendisinden sonra başkalarının düşen yapraklarına hüzünleneceğini, yeni sürgünlerine sevineceğini biliyor elbette ama şimdi o seviyor o ağacı. Bunun verdiği mutluluk da az değil ki. İnsan yeter ki içinde bir şey bulmak istesin dünya ibretlerle dolu.

Peki ya ölüm hiç olmasaydı? Ölmemenin bir distopya olarak yazılması başta garip gelse de bir kasabada kimsenin ölmediği Saravago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş [3] romanında veya hastalanmamak ve ölmemek için aldıkları ilaçlar yüzünden çocukları olmayanları anlatan The Assessment'ta [4] olduğu gibi aslında ölmemek de çok derin bir sorun. Sisifos'un (veya Prometheus'un) hikayesinde olduğu gibi kalan ömründe hep aynı günü yaşamak da ölümsüzlük ama nasıl ızdırap verici, Only Lovers Left Alive'daki [5] gibi dünya değişirken sadece bazılarının ölmemesi de (veya Radley Ailesi [7] gibi çok uzun yaşamaları) ölümsüzlük ama nasıl sıkıcı. Ölmeyen insanların, çoğunlukla vampirlerin, neler yaşayacaklarını düşünmüş yazarların eserleri koca bir kütüphaneyi doldurur herhalde. Sinema için de besleyici bir tema sonsuza dek yaşamak. 1993 yapımı Groundhog Day'de [1] her sabah 2 Şubat'a uyanan Phil'in yaşadıklarına benzer (Hacim Hesabı Üzerine'de [6] kahramanın 18 Kasım'da uyanması gibi) şeyler yaşayanları izlediğimiz gibi bazen kahramana bir şans daha verilen If Only [2] gibi filmleri de çokça görmek mümkün sinemada. Her iki filmde de kahramanlar "yaşayacak bir tek günün kalsaydı, o gün ne yapardın?" diye soruyor. Cevaplanması ne kadar zor bir soru! Hiç ölmeyeceğini bilmek de, yarın öleceğini bilmek kadar trajik bir şey olsa gerek.

Ben sonsuza dek yaşamak ister miydim diye düşününce kolayca cevap verebiliyorum sanırım; istemezdim. Hayatımda çok az insan var ve yeni birini hayatıma almak o kadar zor ki. Hele birinin hayatımdan çıkması bu kadar acıyken sonsuza kadar buna tahammül etmek aklı olanın kabul edeceği şey değil bence. Zaten yeterince mutlu bir hayat yaşadım. Sevdim sevildim, güneş yüzümü okşadı. Gençliğimde sorulsa, kendine bir hayat çiz dense bu kadar mutluluklarla dolu bir hayat çizemezdim. Başkasına mutluluk kalmaz diye utanacağım kadar güzel bir hayat yaşadım. Harika insanlar çıktı karşıma, hepsine hakettiği gibi davranamadım ama insan böyledir. Ben hakettiğimden fazlasını aldım hayattan, alacaklı değilim.

Biraz düşününce kimse sonsuza dek yaşamak istemez sanırım 

21 Aralık 2025 Pazar

geçen bin yıldan gelen hediye

Hayattaki en büyük şansım karşıma çıkan insanlar oldu. İki soru fazla veya az çözse başka bir okulda okuyacak, babası amiriyle kavga etse başka bir şehre taşınacak biriyle arkadaş olunca onu ben seçmişim gibi hissedemiyorum, tesadüfler bunlar hep. Hayata herhangi bir seviyede müdahale edebiliyorsak bile bunun azami seviyede olduğunu düşünüyorum. Şansıma hep iyi insanlarla karşılaştım; bildiğim ne varsa ya onlardan öğrendim ya da onlar beni daha çok sevsinler diyerek uğraşıp öğrendim. Üniversiteye kadar sadece ansiklopedi okumuş biri olarak edebiyatı, romanı da onlardan / onlarla keşfettim. Bu kadar geriden başlayıp Mehlika Hanım Ailesi'ne [1] bakalım nasıl geleceğiz.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın büyük romanlarını okumadan önce, bir kitapçı gezme turumda (en sevdiğim faaliyetlerden biriydi, şimdi hemen her şeyi internetlerden alıyorum) Aydaki Kadın [2] romanının çıktığını görmüştüm. Ölümünden bunca yıl sonra bir yazarın nasıl olur da yeni romanı çıkabilir diye şaşırıp aldığımı hatırlıyorum. Romandan o zaman ne anladım hatırlamıyorum ama çok yakın zamanda Oğuz Atay'ın Günlük ve Eylembilim'ini [3] de okumuştum. Eylembilim yeni sayfaları da bulununca yeni baskılar da yaptı, hepsini alıp okudum. Belki Atay'ın aklına girmek, hatta Atay olmak istiyordum o yaşlarda.

Yazarların yayınlanması için yazmadıkları metinlerin basılmasını doğru bulmasam da (ama okuyorum) yayınlatmak için fırsat bulamadıkları metinlerin sonradan basılmasına itirazım yok. Bu metinler ister Selçuk Baran'ın çekmecesinde bulunan Güz Gelmeden [4] gibi hazır bir roman şeklinde, ister Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezi'nin [5] yaptığı gibi el yazmalarının yoğun emek isteyen işçiliği sonucu karşımıza çıkmış olsun insanı aniden bir leylak koklamış gibi çarpan şeyler oluyor. Selçuk Baran'ın Türkan Hanım'ın Ölümü [6] öyküsünü devlet tiyatrolarında oynanmış olan üç perdelik tiyatrosu ile bir araya getirip bastıran Bahanur Garan Gökşen'i de anmadan geçmek istemem. Bir öykünün nasıl oyunlaştırılabileceğini, bir hikayenin nesinin okunmaya, nesinin izlenmeye değer olabileceğini göstermesi açısından bulunmaz bir örnek bence Türkan Hanım'ın Öyküsü. Annemden bile on yıl önce doğmuş Selçuk Baran'la tanışsam eminim yakın arkadaş olabilirdik [ya rica ediyorum sanki arkadaş olduğunu düşündüğün kaç kişiyle hala konuşuyorsun?].

Orhan Veli'nin kitaplarında yer almayan şiiri bulundu gibi güzel bir haber bence bir yazarın daha önce yayınlanmamış bir eserini okuyabilmek. Bir zamanlar Oğuz Atay'ın Pazar Postası'nda yazdığı yazıları okumak için bütün sayılarının bulunduğu Milli Kütüphaneye gideyim diye planlamıştım sonra baktım ki Yıldız Ecevit Ben Buradayım [7] kitabında sadece üçünü kendi adıyla yayınladığından bahsediyor, gitmedim.

Biraz abartarak söyleyeyim Mehlika Hanım Ailesi'ni okumak çok uzun zamandır görmediğim birinden bir mesaj almak gibi geldi bana (elbette hiçbir şey bu kadar güzel olamaz ama bilirsin abartı yazmanın doğasında vardır). Atay'ın Türkiye'nin Ruhu'nu yazdığı öğrensek mutluluktan çıldırmaz mıydık örneğin? Kitabı yayına hazırlayanların 1959'un Türkçesinden çeviri yapmamaları, dipnot koymamaları da ayrıca hoşuma gitti. Mai ve Siyah'ı böyle yayınlamak anlaşılmayı çok zorlaştıracakken çok daha yeni tarihli olan Mehlika Hanım Ailesi tahmin ediyorum çoğunluk tarafından sözlüksüz okunabilir durumdadır. Sultan Hamid Düşerken, Kıskanmak, hatta Eski Zaman Kadınları Arasında gibi büyük bir roman değil ama Nahid Sırrı'dan yeni bir metin okuyabilmek bir büyük mutluluk.

 

12 Aralık 2025 Cuma

Bütün yönleriyle evde kahve demlemek

Hangi konuya elimi atıp derinlemesine öğrenmek istesem konunun neredeyse tamamını öğrenmenin çok kısa bir vakit aldığını tecrübe ediyorum. Ama o neredeyse tamamından arta kalan kısmı öğrenmek çok uzun zaman ve emek istiyor. Kahve de bu konuda bir istisna değil.

Birkaç yıl öncesine kadar evde kahve içmek denildiğinde aklıma gelen şey sadece granül kahveyi sıcak suyla karıştırıp içmekti. Şerbet gibi geldiğinden üçü bir arada olanları değil ama ikisi bir arada diye satılan kahve karışımlarını (aslında kahve olmadıklarını söylemeye gerek var mı bilmiyorum) uzun yıllar boyunca içmişimdir. Ama erkekler bilirsiniz, yaşayan bir varlık gibi daima yeni zamanlara, yeni zamanların gerçeklerine uyarak, uygulanarak hayatlarını sürdürürler. Hakkında kitaplar yazılmış, milyonlarca abonesi olan kanallarda yüzlerce saatlik vidyoları çekilmiş bir konuyu bir yazıya sığdıracamayağımızdan kahvenin gerçekten bütün yönlerine her ayrıntısıyla değinmenin imkanı olmadığında sanırım hepimiz anlaşmış durumdayızdır. Yazının geri kalanında ne tarif ne de tavsiye var.

Önce sorumluluk reddi: Yazının bundan sonrası sizi huzurunuzu kaçıracak bir yola sürükleyebilir. Mevcut durumda keyifle içtiğiniz ve kahve sandığınız şeyleri artık eskisi gibi içemeyeceksiniz muhtemelen. Günde bir fincan kahve içmek için bu kadar zahmete ve masrafa gerek var mı emin değilim. Kahve aparatlarını almaya başlamadan buradaki listenin nerelere varabileceğini bir düşünün isterim. Ben olsam bu mevzudan yol yakınken vazgeçerdim (sağolsunlar Canan, Uğur ve Neslihan beni uyardılar ama mevzu buraya geldi) ama okumaya devam ederseniz bütün sorumluluk sizin, haberiniz olsun.

İyi kahve nedir? 

Nasıl cep telefonu almadan önce arkadaşlarınıza danışıyorsanız kahve konusunda da tecrübeli arkadaşlarınızdan fikir almak elbette iyi olur.  Şu makineyi al, şu kahveyi kullan gibi bir tavsiye bekleyenleri hayal kırıklılığına uğratacak olsam da böyle bir reçetenin olmadığını söylemem lazım. Mecburen kendiniz deneyip neyi / neleri seveceğinizi bulacaksınız. Bu kadar fazla demleme tekniği, ekipman, kahve, öğütücü ve daha neler varken en iyisi şu demek inanın mümkün değil. Olsa dükkan sizin, niye söylemeyelim! Nasıl en iyi parfüm diye bir şey yoksa (var mı yoksa?) en iyi kahve de ancak sizin için var.

Adı çok havalı olsa da espresso'nun en iyi kahve olmayabileceğini de zamanla göreceksiniz. Kahveyi etkileyen o kadar çok faktör var ki belki de en çok seveceğiniz kahveyi hiç bulamayacaksınız. Bir sefer içtiğiniz kahvenin tadı damağınızda kalacak ama bir daha o tada yaklaşamayacaksınız bile. Ya kahvenin menşei farklı olacak, ya farklı şekilde kavrulmuş olacak, ya aynı şekilde öğütmemiş olacaksınız, hiçbir şey farklı olmasa kullandığınız su veya suyun sıcaklığı farklı olacak. Ursula Le Guin'den "Ömrümce görmezsem de bir daha, / eh diyebilirim yine de, / Bir kez orada bulundum." satırlarını okuduğumdan beri her şeye bu tarafından bakmaya çalışıyorum ben.

En iyi kahve keyfiniz yerindeyken, sevdiğiniz biriyle içtiğiniz kahvedir.

İyi kahvenin farkını herkes anlar mı?

Cevap maalesef evet. Bütün kahveler aynı gibi geliyor diyorsanız bunun nedeni henüz iyisini içmemiş olmanız. Hatay'da künefe yedikten sonra marketten alıp mikrodalgaya attığınız künefenin tadı aynı gelmediği gibi daha iyi kahve içtikten sonra diğerleri ile farkı maalesef anlayacaksınız ve geri dönüş olmayacak.

Ne kadar masraflı bir iş?

Bu yazının konusunun kahveyi evde demlemekle sınırlı olduğunu unutmayalım. Bir kahveci açma planı olanın blog yazısıyla yola çıkacağını hiç sanmıyorum ama bir ofis için bile elbette başka türlü bir planlama yapılacaktır.  Yolun başındayken hiç tecrübe etmediğiniz bir malzeme için en iyisini alayım diyerek çok masraf etmeyin (ileride lazım olacak) çünkü hem en iyisi diye bir şey yok hem de neyi seveceğinizi zamanla öğreneceksiniz. Hudutsuz paranız varsa zaten bir şey okumaya ihtiyacınız da yok demektir, bir uzmandan danışmanlık alın.

Zamanla göreceksiniz ki iyi kahve içebilmek için illa çok masraf yapmanız gerekmiyor. Her şeyi deneyeyim dediğinizde bunun bir bedeli olacak elbette. Zamanla evde hiç kullanmayacağınız kahve aparatları olacak, onları boşuna mutfakta beslemeyin. Verin arkadaşlarınıza onlar denesinler. Espresso'ya çok yakın kahve demliyormuş diye duyduğunuz ve çok şık görünen Moka Pot'u asla kullanmayacağınızı bildiğiniz halde kenara koymayın örneğin. 

Kahve kaç farklı şekilde demlenebilir?

Kahvenin özü birkaç şekilde çıkartılabiliyor. Yüksek basınç ve yüksek sıcaklık altında kısa sürede (espresso), yüksek sıcaklığa orta sürede maruz bırakarak (pour over ve pressler), soğuk suda uzun süre bekleterek (cold brew). Bir de bizim Türk Kahvesi dediğimiz kahveyi yakarak, haşlayarak hazırladığımız kahve var. 

Bu yöntemlerin herbiri için ayrı yazılar yazıp buraya bağlantılarını ekliyorum. Ekipmanlar, yaygın hatalar, dikkat edilmesi gerekenler gibi konuları da ekleyip kahve hakkında öğrendiğim her şeyi bir araya getirdim gibi geliyor bana.

Kahvenin bileşenleri [1], kahve makineleri [2], temel ihtiyaçlar [3], gerekli aparatlar [4], bardaklar [5] konularında yazdım. Sonradan atladığım bir şey olduğunu farkedersem onu da eklerim. 

11 Aralık 2025 Perşembe

Üç Renk: Unutulmak

Geçmiş büyük müzisyenlerden ses kaydı bile kalmamışken bazılarının sanki yaşıyorlarmış gibi vidyo kayıtlarını izleyebilmek ne büyük ayrıcalık. İnsanlık tarihinde kendi sesini duyabilen bu kadar az nesil yaşamış olması da şaşırtıcı bir durum. Bu aralar çokça konser kaydı dinleyip, izlerken yolum çokça Motörhead'e çıkıyor. Lemmy'nin 70 yaşında ölümünden kısa bir süre önce çıktığı konserdeki son sözleri [1] bence üzerinde düşünmeye değer. Lemmy 50 yıl sahnelere çıkmış, grubuyla sayısız müzisyeni etkilemiş, müzik dünyasında herkesin saygı duyduğu bir büyük müzisyen. Bu konsere çıkarken çok az ömrünün kaldığını biliyor ve bizi unutmayın diyor. Hayatı boyunca duygusallığa hiç prim vermemiş böyle bir yıldızın bile neden unutulma korkusu var?

Irvin D. Yalom Güneşe Bakmak [3] isimli kitabında unutulma endişesinin ölüm korkusundan kaynaklandığını söylüyor. Disney yapımı Coco [2] isimli animasyonda da hatırlarsınız ölüler diyarındakileri dünyada son kişi de unuttuğunda bir başka yok oluş yaşıyor ve oradan da siliniyordu. Belki Lemmy de bizim gibi bir insandı ve onun da ölüm korkusu vardı.

Unutulma konusuna tersten bakınca hatırlanmak çok güzel bir duygu. Biz sıradan insanlar için bile böyle bu. Yıllar önce taktığın saatin veya beraber içilen cinin markasının hatırlanması (elbette hatırlayanın bizim için önemi çok etkili bu mutlulukta) kimi mutlu etmiyor? Biriyle birlikte olmadıktan sonra seni unutsa ne olur, unutmasa ne olur diye düşünerek başladığım bu yazıda da sanki başka bir yere varacağım gibi ama bakalım. Hatırlanmak güzelse unutulmak kötüdür diye bir çıkarım yapmak elbette doğru değil. Pekala hatırlanmak güzel olmasına rağmen unutulmak önemli olmayabilir. Bir daha iletişime geçme ihtimali yoksa insan birisinin kendini unutmasını dert etmemeli bence. Şimdi bir de tekrar iletişime geçme ihtimali diye bir şey çıkardım ama bu ihtimal ne zaman sıfır olabilir ki? Hiç aklımızdan geçmeyen şeyler gerçekleşmiyor mu sanki?

Öldükten sonra unutulmak bana en anlamsız korku gibi geliyor şimdilerde. Lemmy gibi dünya durdukça hatırlanacak bir insan olmadığımı biliyorum. Bu dünyadan yok olunca çok hızlıca akıllardan da silineceğimi biliyorum ve bunu dert etmiyorum. Hem ben olmayınca ne olursa olsun. Bir yandan da kendimin olmadığı ortamlarda hakkımda ne konuşulduğunu hiç mi önemsemiyorum diye sorunca tamamen önemsiz diyemiyorum. Öldükten sonra hatırlanmamakla kötü hatırlanmak arasında fark var tabi. Elbette kötü hatırlanmak istemem, yaşarken de yaşamazken de. Yine de hayatta olmadığım dönemde nasıl hatırlanacağımı dert etmemin bir anlamı olmadığının bilincindeyim.

Aslında unutulmak konusunda yazmayı düşündüğümde aklımda canım Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken [4] kitabındaki Unutulan öyküsü vardı. Kafka'nın öyküsü diye okusak yadırgamayacağımız Unutulan'da bir kadın yıllar önceki eski sevgilisini tavan arasında ölü bulur. Adamın oraya çıktığını hatırlıyordur ama sonrasında unutmuştur adamı. Bu öyküdeki tavan arası bana kahramanın zihni gibi geliyor. "Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?" diyen kadın elbette sevgilisini tavan arasında unutmamıştır. 

Müzik dünyasında unutulmamak için atılan çığlıklardan koca bir antoloji yapılabilir. Sevinç Eratalay'ın Beni Unutma şarkısı aman kim unutursa unutsun diyen benim bile her dinleyişte gözlerimi doldurur. Gülten Akın'ın 23 yaşında (buradaki unutulma tedirginliği ölüm korkusundan kaynaklanmıyor herhalde) yayınladığı ilk şiir kitabı olan Rüzgar Saati'ndeki Uzun Yağmurlardan Sonra şiirinden bestelenmiş olan bu şarkıda bana geçen duygu kendi unutmamak isteğim değil de Gülten Akın'ın yaşadığı duygunun yoğunluğu galiba. Gülten Akın şiirde "Her şeye rağmen ellerin üşür / Üşürse beni unutma" derken aslında üşüyen ellerini ısıtacak başkası olmasın diyor. Buradan da üçüncü renk olan kıskanmak konusuna bağlayayım artık.

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün...