6 Ocak 2026 Salı

gökyüzündeki ay hem senin, hem de benim

Geçen gün Samsun'da dolunaya bakarken düşündüm de ne çok dolunay gördüm hayatım boyunca. Onlarca, hatta yüzlerce dolunaya baktım. Güneşi her gün aynı şekilde görmemize rağmen ayın formunun her gün farklı olması çocukluğumdan beri büyüleyici gelir bana. Dolunayları sevsem de yeni ayların o incecik ve kısacık görünmeleri bambaşka bir güzellik ama buna girersem konu çok dağılacak [bırak dağılsın bugün]. Babamdan uzun yaşadım ama Oğuz Atay'dan da uzun yaşadım. Bu kadarı ayıp sayılmalı artık.

İnsan öleceğini biliyor ama inanmıyor (sevdiğimiz insanlarla görüşmeyi böyle kolay erteleyebilir miydik belki yarın olmayacak diye düşünseydik?). Ölüm başkalarının başına gelen, bizim hiç tecrübe edemeyeceğimiz bir şey. Uzun yıllardır YouTube'da bir bonsai kanalını takip ediyorum. Sonsuz yaşında bir adam, bir ağacı budayıp, telle bağlayıp buna beş, on yıl sonra tekrar bakalım diyor. Bir yandan da 150 yaşında, 300 yaşında ağaçlarla ilgileniyor. Kanalı ilk izlediğim zamanlar adam öleceğini nasıl oluyor da hiç düşünmüyor diye aklımdan geçiriyordum. Şimdi anladığım o ki, adam kendini hayatın akışında bir halka olarak görüyor. Nasıl 300 yıl önce filizlenen ağacı o büyütmediyse onun yetiştirdiği ağaçlara da kendisinin bakmasının gerektiğini düşünmüyor. Kendisinden sonra başkalarının düşen yapraklarına hüzünleneceğini, yeni sürgünlerine sevineceğini biliyor elbette ama şimdi o seviyor o ağacı. Bunun verdiği mutluluk da az değil ki. İnsan yeter ki içinde bir şey bulmak istesin dünya ibretlerle dolu.

Peki ya ölüm hiç olmasaydı? Ölmemenin bir distopya olarak yazılması başta garip gelse de bir kasabada kimsenin ölmediği Saravago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş [3] romanında veya hastalanmamak ve ölmemek için aldıkları ilaçlar yüzünden çocukları olmayanları anlatan The Assessment'ta [4] olduğu gibi aslında ölmemek de çok derin bir sorun. Sisifos'un (veya Prometheus'un) hikayesinde olduğu gibi kalan ömründe hep aynı günü yaşamak da ölümsüzlük ama nasıl ızdırap verici, Only Lovers Left Alive'daki [5] gibi dünya değişirken sadece bazılarının ölmemesi de (veya Radley Ailesi [7] gibi çok uzun yaşamaları) ölümsüzlük ama nasıl sıkıcı. Ölmeyen insanların, çoğunlukla vampirlerin, neler yaşayacaklarını düşünmüş yazarların eserleri koca bir kütüphaneyi doldurur herhalde. Sinema için de besleyici bir tema sonsuza dek yaşamak. 1993 yapımı Groundhog Day'de [1] her sabah 2 Şubat'a uyanan Phil'in yaşadıklarına benzer (Hacim Hesabı Üzerine'de [6] kahramanın 18 Kasım'da uyanması gibi) şeyler yaşayanları izlediğimiz gibi bazen kahramana bir şans daha verilen If Only [2] gibi filmleri de çokça görmek mümkün sinemada. Her iki filmde de kahramanlar "yaşayacak bir tek günün kalsaydı, o gün ne yapardın?" diye soruyor. Cevaplanması ne kadar zor bir soru! Hiç ölmeyeceğini bilmek de, yarın öleceğini bilmek kadar trajik bir şey olsa gerek.

Ben sonsuza dek yaşamak ister miydim diye düşününce kolayca cevap verebiliyorum sanırım; istemezdim. Hayatımda çok az insan var ve yeni birini hayatıma almak o kadar zor ki. Hele birinin hayatımdan çıkması bu kadar acıyken sonsuza kadar buna tahammül etmek aklı olanın kabul edeceği şey değil bence. Zaten yeterince mutlu bir hayat yaşadım. Sevdim sevildim, güneş yüzümü okşadı. Gençliğimde sorulsa, kendine bir hayat çiz dense bu kadar mutluluklarla dolu bir hayat çizemezdim. Başkasına mutluluk kalmaz diye utanacağım kadar güzel bir hayat yaşadım. Harika insanlar çıktı karşıma, hepsine hakettiği gibi davranamadım ama insan böyledir. Ben hakettiğimden fazlasını aldım hayattan, alacaklı değilim.

Biraz düşününce kimse sonsuza dek yaşamak istemez sanırım 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

anlatılamayacak olanı anlatmak: Ağustos'ta Rapsodi

Lars von Trier'in Nicole Kidman'ı tebeşirle çizili bir mekanda oynatması gibi Akira Kurosawa da Richard Gere'i 98 dakikalık film...