Pandemi günlerinde bir gece yarısı uyanıp kolumdaki saatte nabzımın bir saattir atmadığını gördüğümde yaşadığımdan emin olamamıştım. Daha önce yazdığım [1] için tekrar etmeyeyim ama insanın hayatta olup olmadığını anlamak için başka birine ihtiyacı olduğunu bilmesiyle yaşaması birbirinden çok farklı tecrübelermiş. Buna benzer bir tecrübeyi geçen hafta da şöyle yaşadım; bir eposta bekliyordum, telefona baktım ve geldiğini görüp çok sevindim, tam ne yazıyor diye açarken uyandım. Madem uyandım telefona bakayım dedim, aynen rüyamdaki gibi bildirimlerde en üst sırada beklediğim eposta duruyor. Sanki o bildirime tıklasam yine uyanacakmışım gibi geldi.
İnsanın rüyada olup olmadığını bile tek başına anlayamaması ile (bir kalabalık içinde bile olsa anlamak o kadar kolay olmayacaktır biliyorum) hayatta olduğuyla ilgili şüphe duyması benzer tecrübeler. Hatta uyanınca dün ile aynı güne uyanıp uyanmadığını anlamak bile mümkün değil öteki olmayınca. Solvej Balle'nin Hacim Hesabı Üzerine [2] romanını bu konuya yeni bir bakış açısı getirir ümidiyle okudum.
Romana geçmeden önce İşbankası Kültür Yayınlarına birkaç şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz roman altı ciltten oluşuyor. İlk üç cildi bir arada Nordik Birliği Edebiyat Ödülünü kazanmış. 2023 yılında bu roman serisinin ilk cildini basıp gerisini getirmemiş olmanızı anlamak gerçekten mümkün değil. Birinci cildi Danca aslından gayet başarıyla çeviren Leyla Tamer eminim diğerlerini de severek çevirecektir. Yayınevinin okuyucularına karşı bu kadar bir sorumluluğu olmalı.
Ben romana geri döneyim. Kahramanımız Tara Selter bir şekilde 18 Kasım gecesi uyur ve sabah tekrar aynı güne uyanır ve bu döngü tekrarlanır. Benzer öykülerden farklı olarak hep aynı yatakta, aynı saatte uyanmaz. Dünyanın geri kalanı ebediyet içine hapsolmuşken, o kendi ölümüne doğru ilerler. Romanın başında eşinden ayrı geçirdiği bir güne sıkıştı diye üzülmüştüm ama eşinin yanına gidip, onunla uyandığı günde bile tarihi değişmemiş bulur, hep 18 Kasımdadır artık. Kocası (Thomas) güne hep aynı şekilde başlar ama Tara'nın anlattığı hikayeye inanmamazlık etmez. Gün içinde ne yapsalar içinden çıkamazlar. Yaşadıklarını Thomas'a her gün anlatmak başta tahmin etmediğim bir uzaklığı da beraberinde getirir Tara'ya. Bu kurmacanın benzer diğer öykülerden bir farklılığı da Tara'nın yaptığı bazı şeylerin ertesi 18 Kasıma etkisinin olması. Örneğin Thomas her akşam bahçedeki aynı pırasayı söküp yediği halde sabah pırasa yine bahçede olurken Tara aynı şeyi yapınca ertesi gün (yani 18 Kasımda) artık pırasa yoktur. Aynı marketten aldığı kahveler bir zaman sonra raflarda biter. Elindeki yara iyileşir. Yani zaman bir tek onun için akmakta ama tarih ilerlememektedir.
Bir yanıyla bakınca büyük kalabalıkların hep aynı günü yaşadığı da inkar edilemez. Tarihin ne olduğunun çoğunluk için pek az önemi var. Her günün yaşadığımız diğer günlerden farklı olacak büyük zenginlikler barındırmasını beklemek gerçekçi bir istek değil ama Tara'nın hayatını yaşasa bunun farkına varmayacak insan sayısının bu kadar çok olması da üzerine düşünmeye değer bir konu bence.
Romanda Tara hiçbir şeyi kaybetmemiştir, hayatındaki kimse o sağken ölmeyecek, başlarına bir felaket gelmeyecektir ama bir yenilik de olmayacaktır. Kimsenin olmadığı bir evde yaşasa hangi günde olduğunu bile anlamayacaktır, çünkü karnı acıkır, saçları uzar. İnsan başkası olmadan ne uyuyup uyumadığını, ne yaşayıp yaşamadığını ne de zamanın akıp akmadığını anlayabiliyor.
Tara'nın yaşadığı durumda olsam ne yapardım ve bunu anlayabilir miydim diye düşünmek de bana ödev olsun. Bir bonus soru: içinde kalacağımız o tek gün bugün mü olsun?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder