Burada hep önce romanı okuyup sonra filmi izlediğimi yazdığımdan sanki illa böyle yapmak gerekiyor diye düşünüyormuşum gibi anlaşılabilir ama elbette böyle düşünmüyorum. Bence iyi filmin tek başına içine girilecek kapalı bir dünyası olmalı; izleyicinin filmden keyif almak için dışarıdan bir bilgiye ihtiyacı olmamalı. Ben artık sonbaharın sonunda olduğum için 7. senfoniyi dinlemeye gitmeden önce Beethoven'ın hayatını tekrar bir gözden geçirip, başka orkestralar nasıl çalmış dinleyip öyle gidiyorum ama hayat her etkinlik için böyle emek harcanacak kadar uzun değil biliyorum. Çoğu etkinlik için böyle yapmak bir fark da yaratmıyor. Bir fark hissedilebildiği durumlarda da bu o kadar bireysel bir şey oluyor ki anlatacak birini bulma imkanı yolda gezerken saf halde plütonyum bulmak kadar nadir olan bir şey.
Yetiştiği ülkenin kültürüne bağlı ve onu geliştirmeye ömrünü harcamış Akira Kurosawa'nın Rusça bir film çekmesi çok ilginç bir şey aslında. Elli yıl önce olmuş bir şeye ne kadar ilginç denebilirse tabi. Sovyetlerde o dönemde çekilen bütün filmler Mosfilm'in izni ve desteğiyle çekiliyor, Kurosawa dünyanın en büyüklerinden biri kabul ediliyor, herhalde ortaya bir başyapıt çıkması beklenmiştir 1975'te. Vladimir Klavdiyeviç Arsenyev'in aynı isimli eserinden [1] daha önce de bir Sovyet filmi çekilmiş olmasına rağmen Kurosawa, kariyerinde yapmadığı bir şeyi yaparak Rusça bir film [2] çekmiş. Elbette Mosfilm Rus köylülerinin Japonca konuşmasına razı olmazdı ama Kurosawa'nın da aklından film Rusça olmasın diye bir şey geçmemiştir eminim. Amerikalılar altyazılı film izlemiyor diyerek başka dilleri konuşan insanların filmlerde İngilizce konuşması benim için inandırıcılığı tamamen öldürüyor. Örneğin Memoirs of a Geisha'da [3] Japon balıkçı köyünde çocukların İngilizce konuşması veya Kubrick'in Paths of Glory [4] filminde Fransız ordusunun İngilizce konuşması filmlerin içine girmeyi çok zorlaştırmıyor mu sizin için de? Halbuki Paths of Glory'yi ilk izlediğimde kesin Türkçe dublajlı izlemişimdir. O zaman aklımdan Fransız ordusunda askerler neden Türkçe konuşuyor diye bir şey geçmemiştir. Buna ne diyorsun? Çelişki mi, büyümek mi?
Dersu Uzala insanın doğayla bağını ve merhameti ve cesareti ve bir son olduğunu kabul etmeyi anlatan çok etkileyici bir film. Asla karşılaşmayacağımız zorluktaki doğa koşullarında tek başına yaşayabilen Dersu bir yanıyla kedi gibi. Kediler bir yanlarıyla büyük cesaretle olur olmaz şeylere yeltenip hiç akla gelmeyecek şeylerden korkuyorlar ya, Dersu da korkunç fırtınalardan çekinmiyor ama ormanın ruhu onu öldürmek üzere bir kaplan gönderecek diye korkuya kapılıyor. Bir genelleme yapmak istemem ama insanların çoğu da genelde gün gibi açık kötü geleceklerden değil, gerçekleşme ihtimali çok düşük şeylerden tedirgin olmuyor mu? Hiç İstanbul depremi yaşanmayacak gibi düşünüp tiyatroya geç kalmaktan korkmuyor musun sen de?
Dersu peşindeki kaplana bağırarak onu uzak tutmak isteyecek kadar gerçeklikten kopuk ama bir yandan bulutlara, ağaçlara bakıp günün nasıl geçeceğini tahmin edecek kadar doğayla iç içe. Ben de ona benziyorum biraz. En olmayacak şeyleri ummuyor muyum? Hep sonu belli olan şeyler olmayacakmış gibi yaşamıyor muyum? Sen olduğun gibi ol, zaten bir şeyi değiştiremiyorsun diye düşünmüyor muyum?
Dersu ile komutanın dostlukları da insanın yüreğini yakacak cinsten. Ayrılırken birbirlerine Dersu, Komutan diye seslenmeleri, birbirlerinin hayatları defalarca kurtarmaları ve bunu hayatın doğal akışı gibi görmeleri, gözleri bozulan Dersu'yu komutanın evine götürmesi ve hem çok can yakıcı hem de merhamet dolu bir son olarak Dersu'nun ormana geri dönmesine (kısa zamanda öleceğini bilmesine rağmen) izin vermesi...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder