15 Ocak 2026 Perşembe

barışçıl bir distopya: PLUR1BUS

Hiçbir şeyi kararında bırakamadığım için dizi izlemek bataklıkta yürümek gibi oluyor benim için. Hadi yeniden Dexter'ı bir daha izleyeyim dediğimde neredeyse bir hafta başka bir şey yapmaya vaktim olmuyor. Kendimi bildiğimden son yıllarda mümkün olduğunca dizi izlememeye çalışıyorum. Bir arkadaşımın büyük övgüsünün ardından Pluribus'un [1] dokuz bölümlük ilk sezonunu izledim. Sonrasında hakkında konuşma fırsatı olmasa ilk bölümden sonrasını izlemezdim diye tahmin ediyorum. Diziyi izlemeyip hakkında bir şey duymak istemeyenler buradan sonrasında rahatsız olabilir, şimdiden söylemiş olayım.

Bir şekilde dünyadaki bütün insanların zihni birleşiyor, bir düzine insan hariç. Zihinleri birleşen grubun, milyarlarca insanın, artık bireysel bir tarafı kalmıyor. Hepsi akan bir nehrin içindeki su damlaları gibi oluyor. Böyle olunca aralarında ne kavga, ne de çekememezlik oluyor. Büyük tesislerde birlikte yaşayıp sadece ihtiyaçları kadar tüketiyorlar. Hiçbir canlıya da zarar vermediklerinden yiyebilecekleri çok az şey kalıyor geriye. Yere düşen elmalar ve önceden üretilip stoklanmış yiyecekler haricinde ne yiyebilir zaten insan böyle bir durumda? Ölen insanları da bir şekilde tüketiyorlar ama bence bunun dramatolojik bir katkısı yok konuya. İnsan öldükten sonra yakılmış veya gömülmüş olmasıyla toz haline getirilip tüketilmesi arasında neden bir fark olsun ki?

Bu büyük grubun bir başka özelliği de asla yalan söyleyemiyor olması. Gruba dahil olamamış zaten bir avuç insan var, onların sordukları her şey cevaplanıyor. Hatta daha ileri giderek onların istedikleri her şeyi gerçekleştiriyorlar. Bu yanıyla bakınca oldukça barışçıl bir ortam var.

Problem olacak hiçbir şey yok gibi görünmesine rağmen sorunlar ortada insan (öteki) bırakmayacak şekilde çözüldüğünden bir distopya çıkıyor karşımıza. Rimbaud'un "ben bir başkasıdır" dediği gibi karşısında öteki olmayan insan kendisi de olamaz elbette. Yaptığını, söylediğini takdir eden kimse olmayınca (hep birlikte yapmış gibi oluyorlar) yaşamanın bir anlamı olmaz gibi geliyor bana.

Nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde dünyanın dört bir tarafından 13 kişi bu bütünleşmenin dışında kalıyor. Bunlardan biri, dizinin baş kahramanı Amerikalı bir kadın. İlk sezonda görmedik ama adı geçtiğinden biliyoruz bir de Türk var aynı durumda.

Dünyayı bu durumdan kurtarmaya çalışan Amerikalı kadın (oyuncu olarak çok beğeniyorum aslında kendisini ama yazılan rol üzerinden konuşuyorum) o kadar kibirli, üstten bakan biri ki izlerken çıldırtıyor izleyiciyi. Aynı durumda olanlarla buluşmaya sadece İngilizce bilenleri davet etmesi, kendisi de böyle bir eğitim almadığı halde temel bilimler eğitimlerinin olmamasını küçümsemesi gibi tavırları dayanılmaz geldi bana. Bu yeni dünyada marketler kapalı çünkü ihtiyaçları yok. Kahramanımız bireyselliğinden ödün vermemek için neye ihtiyacın varsa getirelim diyenlere ikna olmayıp koca bir süpermarketi baştan kurduruyor. Sanki hayatında hiç internetten sipariş vermemiş gibi marketten seçmek istiyor her şeyi. Wittgenstein'ın Metresi'ndekine [2] benzer şekilde müzeleri dolaşıp tablo alıyor, sağa sola zarar veriyor. Tam da tarih boyunca batının yaptığını yapıyor ama dizide böyle bir eleştirinin izi yok, zaten nasıl olabilir böyle bir eleştiri Apple dizisinde!

Bütün dünyanın aklının birleşmesi ilk defa karşımıza çıkan bir distopya değil, daha önce benzerleri çekilmiş bir fikir. Dizinin farklı bölümlerinde senaristlerin ve yönetmenleri değişmesi ama genel akışın değişmemesi ortada sanat adına bir şey olmadığının büyük göstergesi. Kadınların karakollar, adliyeler önünde vurulduğu günümüzde daha önce yazılmamış, yaşanmamış bir distopya yazılabilir mi emin değilim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

barışçıl bir distopya: PLUR1BUS

Hiçbir şeyi kararında bırakamadığım için dizi izlemek bataklıkta yürümek gibi oluyor benim için. Hadi yeniden Dexter'ı bir daha izleyeyi...