dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2026 Çarşamba

Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood

Bazı şeylerin neden distopik olduğunu anlayamıyorum. Leziz Kadavralar'daki gibi bir hayat yaşıyor olsak tamam bu distopya diyeceğim ama toplumda çok az kadının doğum yapabilecek duruma gelmesi neden bir distopya oluyor? Bugünkü dünyada insanların çocuk sahibi olmak istemesini bir yere kadar anlayabiliyorum (benim de bir oğlum var) ama konuya gen aktarımı olarak bakmayı hiç anlamıyorum (biyolojik oğlum olmasa da severdim keratayı). İnsanlık tarihi açısından bakınca hem gen diye bir şey olduğunu çok yakın zamanda öğrendik hem de erkeğin çocuğun doğumu için gerekli olduğu bilgisi nispeten yeni bir bilgi.

Toplumun sadece fiziksel emekle hayatta kalabildiği dönemlerde ailelerin çok çocuk yapmalarının tarlada karın tokluğuna çalışacak kişi sayısını arttırmak olduğu bilinen bir şey. Toprak o kadar verimsiz, yetiştirilen ürün o kadar para etmez durumda olunca ekim ve hasat için gündelik işçiye para vermek istemiyor aileler çünkü ellerinde hiçbir şey kalmıyor böyle yapınca. Kraliyet aileleri bir sonraki yönetici de kendilerinden olsun istiyorlar ama onların sayısı çok az olduğundan sanki yoklarmış gibi yapmaktan zarar gelmez, en azından bu yazı için.

Peki bugün niye hala çoğalma, üreme üzerine bu kadar duruluyor? Günümüzde çocuk yetiştirmek o kadar pahalı ve uzun bir süreç ki insanların motivasyonunun çocuğum yaşlandığımda bana baksın olamaz diye düşünüyorum. Ben kırk yaşıma geldiğimde annem bana dışarı çıkarken sıkı giyin üşütme diyordu. Bebekle oynamak başka şeyle ikame etmesi zor bir keyif kabul ediyorum ama hem bebeklik çok kısa sürüyor hem de başkasının bebeğiyle oynamak da benzer şekilde keyifli.

Damızlık Kızın Öyküsü'nde [1] her ne oluyorsa oluyor, kadınların büyük kısmı doğurganlıklarını kaybediyor. Bunun doğal sonucu olarak dünya nüfusunun hızla azalacak olması bir gerçek ama halihazırda yaşayan insanlar için bu neden bir sorun olsun? Bugün doğan bir çocuğun üretim alanına katılması için nereden baksanız 20-25 yıl gerekiyor. 25 yıl sonra işlerimizi kimler yapacak diye mi dertlenelim? Hem biz öldükten sonra dünya nüfusu artmış, azalmış bize ne?

Böyle diyorum ama Atwood'un bahsettiği gibi bir değişiklik olsa eminim toplumda büyük bir hareketlilik oldurdu. Yani kast ettiğim şey Atwood'un abarttığı değil. Atwood, Le Guin gibi romancıları diğerlerinden ayıran önemli şeylerden birinin hayal ettikleri dünyayı kahramanlardan birine masal gibi anlattırmayıp bizi o dünyanın içinde yaşatıp, dolaştırıp aktarmaları olduğunu düşünüyorum. Bir roman okurken Herland'deki gibi bir anlatıcıdan dinlemek yerine Karanlığın Sol Eli'ndeki gibi yaşantıdan öğrenmek istiyorum neler olduğunu.

Romanın 1990'da bir filmi [2] de çekilmiş. Çok yakında izlediğim filmi oldukça beğendim. Sonuçta yönetmenin romandan anladığı benim anladığımdan çok bambaşka bir yerde olmadığından şurası olmamış diyebileceğim bir yeri yok. Romanı geniş kitlelere tanıtan herhalde 66 bölümlük dizisi [3] olmuştur, onun hakkında da söylenecek şey çok az bence. Romanda bu kadar uzun sürecek bir diziyi taşıyacak kadar malzeme yok ama dizi yeterli uzunluğa geldiğinde başka satış stratejileri izlendiğinden bu kadar uzatıldı diye tahmin ediyorum.

Atwood çok üretken bir yazar, onun dünyasıyla tanışmak için Damızlık Kızın Öyküsü iyi bir giriş kitabı olabilir. Sonrasında Karanlığın Sol Eli'ni de okuyunca iki büyük yazarın diğer kitaplarını nasılsa okursunuz.

15 Ocak 2026 Perşembe

barışçıl bir distopya: PLUR1BUS

Hiçbir şeyi kararında bırakamadığım için dizi izlemek bataklıkta yürümek gibi oluyor benim için. Hadi yeniden Dexter'ı bir daha izleyeyim dediğimde neredeyse bir hafta başka bir şey yapmaya vaktim olmuyor. Kendimi bildiğimden son yıllarda mümkün olduğunca dizi izlememeye çalışıyorum. Bir arkadaşımın büyük övgüsünün ardından Pluribus'un [1] dokuz bölümlük ilk sezonunu izledim. Sonrasında hakkında konuşma fırsatı olmasa ilk bölümden sonrasını izlemezdim diye tahmin ediyorum. Diziyi izlemeyip hakkında bir şey duymak istemeyenler buradan sonrasında rahatsız olabilir, şimdiden söylemiş olayım.

Bir şekilde dünyadaki bütün insanların zihni birleşiyor, bir düzine insan hariç. Zihinleri birleşen grubun, milyarlarca insanın, artık bireysel bir tarafı kalmıyor. Hepsi akan bir nehrin içindeki su damlaları gibi oluyor. Böyle olunca aralarında ne kavga, ne de çekememezlik oluyor. Büyük tesislerde birlikte yaşayıp sadece ihtiyaçları kadar tüketiyorlar. Hiçbir canlıya da zarar vermediklerinden yiyebilecekleri çok az şey kalıyor geriye. Yere düşen elmalar ve önceden üretilip stoklanmış yiyecekler haricinde ne yiyebilir zaten insan böyle bir durumda? Ölen insanları da bir şekilde tüketiyorlar ama bence bunun dramatolojik bir katkısı yok konuya. İnsan öldükten sonra yakılmış veya gömülmüş olmasıyla toz haline getirilip tüketilmesi arasında neden bir fark olsun ki?

Bu büyük grubun bir başka özelliği de asla yalan söyleyemiyor olması. Gruba dahil olamamış zaten bir avuç insan var, onların sordukları her şey cevaplanıyor. Hatta daha ileri giderek onların istedikleri her şeyi gerçekleştiriyorlar. Bu yanıyla bakınca oldukça barışçıl bir ortam var.

Problem olacak hiçbir şey yok gibi görünmesine rağmen sorunlar ortada insan (öteki) bırakmayacak şekilde çözüldüğünden bir distopya çıkıyor karşımıza. Rimbaud'un "ben bir başkasıdır" dediği gibi karşısında öteki olmayan insan kendisi de olamaz elbette. Yaptığını, söylediğini takdir eden kimse olmayınca (hep birlikte yapmış gibi oluyorlar) yaşamanın bir anlamı olmaz gibi geliyor bana.

Nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde dünyanın dört bir tarafından 13 kişi bu bütünleşmenin dışında kalıyor. Bunlardan biri, dizinin baş kahramanı Amerikalı bir kadın. İlk sezonda görmedik ama adı geçtiğinden biliyoruz bir de Türk var aynı durumda.

Dünyayı bu durumdan kurtarmaya çalışan Amerikalı kadın (oyuncu olarak çok beğeniyorum aslında kendisini ama yazılan rol üzerinden konuşuyorum) o kadar kibirli, üstten bakan biri ki izlerken çıldırtıyor izleyiciyi. Aynı durumda olanlarla buluşmaya sadece İngilizce bilenleri davet etmesi, kendisi de böyle bir eğitim almadığı halde temel bilimler eğitimlerinin olmamasını küçümsemesi gibi tavırları dayanılmaz geldi bana. Bu yeni dünyada marketler kapalı çünkü ihtiyaçları yok. Kahramanımız bireyselliğinden ödün vermemek için neye ihtiyacın varsa getirelim diyenlere ikna olmayıp koca bir süpermarketi baştan kurduruyor. Sanki hayatında hiç internetten sipariş vermemiş gibi marketten seçmek istiyor her şeyi. Wittgenstein'ın Metresi'ndekine [2] benzer şekilde müzeleri dolaşıp tablo alıyor, sağa sola zarar veriyor. Tam da tarih boyunca batının yaptığını yapıyor ama dizide böyle bir eleştirinin izi yok, zaten nasıl olabilir böyle bir eleştiri Apple dizisinde!

Bütün dünyanın aklının birleşmesi ilk defa karşımıza çıkan bir distopya değil, daha önce benzerleri çekilmiş bir fikir. Dizinin farklı bölümlerinde senaristlerin ve yönetmenleri değişmesi ama genel akışın değişmemesi ortada sanat adına bir şey olmadığının büyük göstergesi. Kadınların karakollar, adliyeler önünde vurulduğu günümüzde daha önce yazılmamış, yaşanmamış bir distopya yazılabilir mi emin değilim.

9 Ekim 2025 Perşembe

plakaların hatırlattıkları

Geçenlerde lise arkadaşımın tavsiyesiyle (Bülent selamlar) Prime Target [1] dizisini izledim. Matematikçi genç bir adamı bir dizide görmek hep heyecanlandığım bir şey benim için. Diziyi genel olarak beğenmesem de açılışındaki sahne beni etkilediğinden onun çağrıştırdıkları hakkında kısaca yazayım istiyorum.

Cambridge'de bir öğrencinin hocasının odasına girip, geldiğim arabanın plakası 204'tü ne kadar ilginç bir sayı dediği sahnede aa ben bu sahneyi bambaşka bir şekilde biliyorum diyip durdurdum. Elbette her sayı için bir güzellik, ilginçlik bulunabilir ama benim sayılarla ilgili en etkileyici bulduğum sahne Thomas Hardy'nin Hintli genç ve büyüleciyi matematikçi Ramanujan'ın yattığı hastanede lafı nasıl açacağını bilemediği için geldiği taksinin plakasının 1729 olduğunu ve sayının hiçbir özelliği olmadığını söylediği sahnedir. Ramanujan ölüm döşeğindeyken [2] iki farklı pozitif sayının küplerinin toplamı olarak, iki farklı şekilde yazılabilen sayıların (1^3+12^3=9^3+10^3) en küçüğü diyor 1729 için. Hangimiz söze nasıl başlayacağımızı bilemediğimizden böyle deli şeyler söylemiyoruz? Bu plan filmde [3] bambaşka bir anda geçiyor ama zaten sanat gerçeğin bozulup yeniden üretilmesi değil mi? Henüz yeterince sıkılmadıysanız 204'ün de üç ardışık sayının (23, 24, 25) küplerinin toplamının karekökü olduğunu söyleyeyim. Ramanujan hakkında bir kitap daha okuyayım diyenler için bunu [4] da bırakmış olayım.

Plakalar diyince Ahmet Hamdi Tanpınar'ı da anmadan geçmek olmaz diyerek Abdullah Efendinin Rüyaları öyküsünden [5] bir alıntı yapmamı mazur görün isterim:

"Gelirken bindiği otomobilin numarasını hatırladı: 1873. Rakamları mutlak kıymetleriyle tekrar topladı. Hepsi 19 ediyordu. 1+9 = 10. Sıfırı atıyordu. Elde kalan birdi; 1 onun çok iyi bir rakamıydı, evvela tekti ve sonra vahdetin ve vahdaniyetin rakamıydı."

Tanpınar yazdıklarını okumaya doyamadığım, Türk edebiyatında neredeyse herkesi etkilemiş bir büyük yazar olduğundan onu yeterince övecek (sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi) bir şey yazmak çok zor benim için.

Bu akşam eve geldiğim taksinin plakası 183'tü. O da benim çok sevdiğim sayılardandır. Buraya kadar okuduysanız sayı nasıl seviliyor demiyor olmalısınız ama ben yine de 183'ün içindeki güzelliklerden birini yazayım [lütfen yaz ne yazacaksan artık]. 183'ten küçük ve onunla arasında asal olan sayılar 120 tane. Şimdi 120 için bakalım ve sonuç 32. 32'den küçük ve 32 ile arasında asal sayıların sayısı da kolayca 16 olarak bulunur. Aradığımız sonuçlar 16 için 8, 8 için 4, 4 için 2 ve 2 için 1 olur. Şimdi bunları toplayalım

120+32+16+8+4+2+1 = 183

İlk bakışta bu büyülü özelliği sağlayan çok sayı olabilir gibi görünse de 10^11'den küçük sadece 57 sayı var [6] bu harika durumda olan.

Bazen aya bakar hüzünlenirsin, bazen de kıytırık bir taksinin plakasında güzellik bulursun.

 

22 Mayıs 2012 Salı

House M.D. 8 yılın ardından sona erdi

En uzun süredir seyrettiğim dizilerden biri olan House M.D. çok güzel bölümle sona erdi. Hastayla, hastalıkla ya da hayatla ilgilenmeyen sadece çözülmesi zor vakaların bulmacasıyla ilgilenen doktor House'u izlemek bir dedektifin suçluyu bulmasını seyretmek gibiydi. 

Altyazısı olmadan en kolay izlediğim dizilerden biriydi House; çünkü ingilizcesini anlamadığım şeylerin altyazısını okuyunca da anlamıyordum ;) Bu taraftan bakınca zevk alması zor da bir diziydi. Katilin uşak olduğunu tahmin etmek için bir uzmanlık gerekmezken karaciğerinde problem varmış gibi görünen birinin aslında beyninde ur olduğunu tahmin etmek bir yana bunu anlayan doktoru takdir etmek bile kolay iş değil. Bir çocuğun ölmeden otopsiye alması, kutuptaki birinin hastalığı uzaktan teşhis ve tedavi etmesi nispeten kolay takdir edilir bölümlerdi benim açımdan.

Her bölümde yenilenen hastaların hikayelerinin yanında etrafındaki doktorlarla, ekibiyle ilişkileri olmasa pek az kişinin takip edebileceği bir dizi olabilecekken House etrafındaki kurgunun çok başarılı olması sayesinde 8 yıl ilgiyle seyredildi. Bir röportajında 'bu kadar senede gerçek bir doktor olup, insanlara yardımcı olabilecekken hala doktormuş gibi rol yapıyorum' diyen Hugh Laurie'nin oyunculuğu hep aynı düzeyde kaldı yıllar boyunca.

Son sezonu izlerken bu kadar uzun süre severek izlenen bir dizinin sonu nasıl olacak acaba diye merak ediyordum doğrusu. Lost'un sonunu hatırladıkça benzer bir son olmasından da korkuyordum. Son bölümün başlangıcı benzer şeyler çağrıştırsa da House çok bozdu denecek bir son olmadı neyse ki. Sondan bir önceki bölümdeki çok mutsuz havayla bile bitmedi dizi. Ben geçen hafta son bölümde göz yaşları sel olur diye tahmin etmiştim ama tam tersine hayat dolu, neşeli bir final oldu.

3 Mart 2012 Cumartesi

Sivas davasında zaman aşımı, NCIS, NCIS-LA, CSI, CSI-NY, CSI-Miami, Numb3rs ve diğer suçluyu bulma dizileri üzerine

Çocukluğumda Sherlock Holmes'un kitapları okumayı, filmleri seyretmeyi pek severdim. O ve benzerlerinin ortada hiç delil yokmuş gibi görünen veya delillerin bambaşka birşey işaret ettiği durumlarda bizim dikkat etmediğimiz şeylere dikkat ederek suçluyu bulmaları zekice bir bulmaca çözme zevki yaşatırdı bize. Ama onlar sıradan davalara bakmazlardı. Bir işle ilgilenmeleri için onun çözülemeyecek gibi durması, işin içinde karanlık bir tarafın olması gerekirdi. Mesela bir meydanda kalabalık bir grup bir oteli yaksa ve televizyonlar bunu canlı yayınlasa, meydanda asker, polis de mevcutsa bu konunun Sherlock Holmes'un ilgi alanına girmeyeceğini hepimiz tahmin edebilirdik. Böyle çözülecek bir gizemi olmayan konuları zaten yargı sistemi çözüyordu.


Aradan yıllar geçtikçe teknolojinin de ilerlemesiyle suçluyu bulma konusu daha ilginç bir hal almaya başladı. Önce parmak izi işin içine karıştı sonra DNA. Artık suçlu suç mahalinde bir saç telini düşürse kimliği, arabasını hafifçe bir yere sürtse boyanın izinden arabanın plakası bir şekilde anlaşılır olmaya başladı. Bu kadar detaylara girilince bir dizide, kitapta kolayca 'parmak izini bırakmış ondan kimliğini belirledik' demek çok kolay olacağından çözümler de daha çetrefilli olmaya başladı. Hele ki insanların yakıldığı bir otelin önünde boy boy fotoğrafları çekilen, videolarda görüntüleri bulunan birinin kim olduğunu tespit etmek veya yakalamak elbette bir başarı olarak gösterilemez hale geldi.


Bu tip dizileri izletebilmek için artık suçlunun ya çok ince detaylar kullanılarak anlaşılması (NCIS*, CSI*), ya çok eski tarihli bir suçun çözülmesi (Cold Case), ya bizim kolayca anlayamadıklarımızı anlayabilen birilerinin suçu çözmesi (Lie to Me, numb3rs) ya da çözen ekibin diğerlerinden farklı özellikler (Breakout Kings, Thorne) içermesi gerekmeye başladı.



Elbette bu suçluyu bulma dizilerinin hedefinin sadece izleyicinin merakını derinleştirmek değil aynı zamanda topluma 'bir suç işlenirse onun failini belirlemek için müthiş imkanlarımız var, er veya geç (ama çoğunlukla çok erken) suçluları kimliklerine bakmaksızın (görevi, rütbesi, mali durumu ne olursa olsun) tespit ederiz. Suçlular cezasız kalmaz' mesajını vermek olduğu çok belirgin. Elbette her olayın çözülmesiyle suçlunun ne kadar ceza alacağıyla ilgili ipuçları da veriliyor dizilerde. Hatta sadece hapishanelerdeki zor koşulları (elbette içine macera katarak) göstererek suçtan yıldırmaya da çalışıyorlar. Tabi dizilerde toplanıp bir otel dolusu insanı yakanları mahkemede savunan milletvekillerini filan gösterip halkın adalete güvenini sarsmıyorlar.


Bizde suçluyu arama dizisi olarak Kanıt var. Kanıt'ın yabancı benzerleri gibi tutmamasının nedeni hem dizinin çekimine diğerleri kadar kaynak ayrılmaması hem de çok sayıdaki faili meçhul vakaları yüzünden dizide anlatılanlara inanmakta güçlük çekmemiz. Sonuçta yabancı ülkelerde de zengine zengin gibi, fakire fakir gibi davranıldığını, kötü muamalenin olduğunu falan biliyoruz ama oralarla ilgili detayları çok az bildiğimizden inanmamız (veya önemsemememiz) daha kolay oluyor.

Aslında bu yazıda Sivas Davasından bahsetmeyi planlıyordum ama yerim kalmadı / zaman aşımı oldu.

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün...