13 Şubat 2026 Cuma

Aşırı Düşünen Kadınlar - Susan Nolen Hoeksema

Kitaba başlarken önce aşırı düşünmenin tanımı yapılacak sanmıştım ama çok üstünkörü bir tanımlamayla geçiştirildi. Alt başlık "zihnim neden hiç susmuyor?" olunca sanki düşünme faaliyeti fazla yapılınca overthinking mi oluyor diye şüpheye düşerek başladım okumaya. İlk gençliğimde ben de sürekli aklımdan bir şeyler geçiyor ve kendi kendime konuşuyor olmamı sıradışı bir şey sanıyordum, tabi başkasının aklına giremediğimden herkesin benzer durumda olduğunu anlamam ancak bu konuyu konuşma cesareti bulduğum, haliyle biraz büyüdüğüm yıllara denk geldi.

Kitapta net bir tanımı verilmese de aşırı düşünme ile yazarın kast ettiği şey bir konuyu gerekmediği kadar düşünüp düşüncenin uzantılarını hayatı olumsuz etkileyecek konulara getirmek ve bunu devam ettirmek. Yoksa bir konuyu, kavramı bunlarla ne kast ediyorum, hissettiğim duyguların adını doğru koyuyor muyum gibi düşünceler değil. İşin doğrusu böyle zihinsel faaliyetler sürekli yaptığımız işler değil. Düşünürken suyu yatağında tutmak kendi başına güç bir işken bir de bunu fazla yapmayın diye kitap yazmaya gerek yoktur herhalde. İnsanın hayatını etkileyen çok önemli bir konu olduğunda bunu düşünmesini de bir sorun olarak görmemek gerekir, yazar da böyle yapmıyor. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm varsa insanın o sürede başka bir şey düşünememesi kadar normal bir şey olamaz. Aşırı düşünme ile bu düşüncelerin peşine takılıp hayatın geri kalanı için de karanlık düşüncelere kapılmak kast ediliyor. Nietzsche'nin yoruldugumuzda ve cesaretimizi kaybettiğimizde yıllar önce yendiğimiz eski düşüncelerin hücumuna uğrarız diye tarif ettiği duruma çok yakın bir ruh hali. 

Kitabın adında geçen kadınlık kavramı da tartışılmadan üzerinde anlaştığımız bir konu gibi geçilmiş ama ilerleyen sayfalarda kitabın neden kadınlar hakkında olduğunu anlatırken biyolojik ve hormonal konulara hiç değinmeden sadece kültürel kodlardan devam edilerek bu açık önemli ölçüde kapatılmış bence.

Yazar bir psikoloji hocası olduğundan aşırı düşünmenin üstesinden gelmek için denenebilecek stratejiler bölümünde kafaya takmayın gibi saçma sapan şeyler önermemiş. İnsan kendini kötü hissettiğinde aynı durumları yaşamış milyonlar olmasına rağmen kendini, yaşadıklarını biricik hissettiğinden kitapta geçen anektotların kendini tarif etmediğini düşünecektir muhtemelen. Bir sarmalın içindeyken insanın bir kitap okuması, okuduğundan faydalanması kolay olmaz diye düşünsem de kötü olmadığı zamanlarda yapılacak hazırlıkların faydası olur sanırım.

Hayat katlanılmaz hale gelmişse doğrusu bir psikiyatristen yardım almak olacaktır ama bu kitabı da severek okumadım diyemem.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/202090143-a-r-d-nen-kad-nlar---overthinking

10 Şubat 2026 Salı

Arvid Jansen üçlemesi - Per Petterson

Bir zamandır gündüzleri Norveçli yazar Per Petterson'un romanlarını okuyarak, akşamları da Fransız yönetmen François Truffaut'dan bir film seyrederek geçiriyorum günleri. Hareketli günler olduğu söylenemez ama hareketle ilgili beklentim de azaldı sanırım.

Modern İskandinav edebiyatı benim için içine girmenin zor olduğu bir dünya oldu başlarda. ilk okumaya başladığımda sanki yazarların bizim de dertlerimiz var dediklerini duyar gibi oluyordum ama zamanla daha aklı başında okumalar yapabildiğimi düşünüyorum. Hala kimi yazarları okurken çok mikro dertleri anlatıyorlarmış gibi geliyor ama Per Petterson çağdaşlarından ayrılan bir yazar. Örneğin Dag Solstad romanlarında Norveç sosyalist partisinin işçi sınıfına vaad edecek bir şeyi olmadığını yazarken Petterson sınıf çatışmasının orada da yaşandığını söylüyor. Bir yerde Norveçte bir çelik fabrikasının avm'ye dönüştürüldüğünü anlatıyor, aynı Çanakkale'de Tekel şarap fabrikasının avm olması gibi. Petterson'un Türkçeye çevrilmiş altı romanına bakınca aslında tek bir romanı yazıyormuş gibi geliyor bana. Nasıl yönetmenler için tek bir film çekebilir deniyorsa yazarlar da tek bir roman yazabilir denilmesi içi boş bir söylem olmaz sanki.

Bir yazarın hayatıyla romandaki karakterler arasında ilişki kurmayı hiç önemsemesem de Petterson bu konuda okuyucuyu zorluyor. Kendi ailesini bir faciada kaybetmesi gibi bu üçlemenin kahramanı Arvid'in benzer bir şey yaşaması, Arvid'in yazar olması ve yazdığı romanın ilk cümlelerinin Per Petterson'un At Çalmaya Gidiyoruz romanının girişi olması yazarın bu benzerlikten değil tedirgin olmak, okuru böyle düşündürmek istediğinin belirtileri. Elbette kimse yaşadığı hayatı yazamaz, yazabilseydi bile okunmaya değer olmazdı sanırım.

Romanları ya her şeyi bilen gören bir anlatıcının dilinden ya da birinci tekil şahıstan okuyan bizler için bir yeniliği de var Petterson'un. Arvid annesinin yanında değilken bile yaşadıklarını, düşündüklerini kendi ağzından aktarıyor. Bazı sahnelerde bunu nasıl biliyorsun dedirtecek kadar okuyucunun kafasını karıştırıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar [4] Aydaki Kadın romanında 'Bereket versin o gece Selim yoktu. O gece... O gece Selim’in yokluğu vardı' diye anlattığı gibi Petterson'un romanlarında da bahsi geçmeyenlerin yokluklarının varlığı çok hissediliyor. Annesi, babası, kardeşleri, ayrıldığı eşi, kızları romanlarda eksiklikleriyle de var oluyorlar. Birinin yokluğunun odadaki en gerçek şey olması hissini hepimiz biliyoruzdur ama Petterson da güzel anlatmış bu durumu.

En sevdiği romanlar arasında İnce Memed'i de sayan Per Petterson'un sadece bu üçlemesine değil diğer romanlarına bir şans verin derim, beğeneceksiniz.

3 Şubat 2026 Salı

batılı olmamak ayıp değil

Okuduğum, izlediğim, dinlediğim şeylerin çoğu ya batının üretimi ya da batının onayından geçmiş şeyler. Başka zaman sorsalar dünyanın çeşitli yerlerindeki edebiyatı takip etmeye çalıştığımı söylerim ama aslında ne kadarlık bir yüzdeyle Hindistan veya Çin edebiyatını biliyorum? Neredeyse hiç. Çince'den Türkçeye çevrilmiş romanı olan yazarlardan bildiklerini say deseler iki elin parmaklarını geçecek kadarını hatırlayamam eminim. Hindistan'dan tek bir yazarı bile okumamış olabilirim. Halbuki yaklaşık bir buçuk milyar insanın yaşadığı bir ülkede benim de anlayıp sevebileceğim, faydalanabileceğim hiçbir şey yazılmamış olabilir mi? Kültürlerimiz çok farklı, bunu kabul etmemek mümkün değil ama sanki Norveç veya Danimarka ile çok mu benzer kültürlerimiz var?

Annem ömrünün son yıllarında çokça Hint dizisi izliyordu. Odada hep açık olan televizyonda akan görüntüleri sürekli takip etmiyordu ama muhabbet kuşuyla birlikte bakıyorlardı ekrana arada bir. Kovboy filmleriyle büyüdüğümden o dizilerde bana gerçekte bir şey olmuyor gibi geliyordu. On yıldan uzun zamandır evimde televizyon olmadığından güncel durumu bilmiyorum ama bizim dizilerde de bir şey olmuyordu aslında. Hem ne yazısını, ne dini inancını, ne de mitolojisini bilmediğim bir büyük kültürü bir dizinin kısacık sahnesine bakıp nasıl anlamayı umuyordum ki? İstediğim sadece anlamak da değil gördüklerimin benim değerlerime uymasıydı muhtemelen. Sıkça söylenen Hint dizilerindeki uzun uzun bakışmalar Türk dizilerinde yok mu? Kubrick'in filmlerinde dakikalarca bir adamın nefes alış verişini dinleyince veya Tarkovski'deki su damlalarının sesini duyunca iyi de Hintliler uzunca bakışınca mı değersiz oluyor?

Bir sanat eserini değerlendirirken kullandığımız kriterler "batı"nın kriterleri olunca elbette dünyanın geri kalanı ona uymuyor ve sanki daha az değerliymiş, hadi utanmadan doğrusunu söyleyeyim, değersizmiş gibi görünüyor. Hindistan'daki sanat üretimleri ülkenin canına okumuş olan İngiltere'dekilere benzemiyor diye nasıl yargılayabiliyoruz? Denebilir ki elimizde başka kriter mi var? Biz bilmiyoruz diye bunun sorumlusu neden Hintliler olsun? Afrika müziğine tam tam dememiz gibi konulara girmiyorum bile.

Bulgaristan bile kendini batının doğusu diye görüyorken biz hangi düşünceyle kendimizi batılılar arasında sayabiliyoruz? Ben kendimi Anadolulu olarak görüyorum, İstanbullu bile değilim. Neredeyse sadece hard rock, heavy metal ve klasik müzik dinliyorum ama farkında olduğum, olmadığım bütün kültürel kodlarım bu coğrafyadan geliyor.

Hayatın bütün kültürleri anlayacak kadar uzun olmadığının da farkındayım ama en azından bir kültürün eserine bakarken onu anlamıyorum diye aşağı görmenin de doğru olmadığını çok geç anlamış olmaktan üzgün olduğumu yazmak istiyorum. Afrika'da batılı anlamda müzik yapılmıyorsa bu onların suçu değil de demiyorum, bu bir kabahat veya eksiklik değil. Avrupa'da da Musa Eroğlu gibi bağlama çalan yok, onlar bunu eksiklik olarak görüyorlar mı?

Buraya nereden geldin derseniz bu akşam Aamir Khan'ın Like Stars on Earth [1] filmini izledim yıllar sonra tekrar. Khan batının da takdirini kazanmış bir oyuncu ve yönetmen. Filmde disleksi rahatsızlığı olan bir çocuğa bir öğretmenin yardımcı olması oldukça romantik bir dille (bu bile bizim kavramımız, onların değil) anlatılıyor. Filmin adının Marathi dilindeki yazılışı şöyle: तारे जमीन पर Şimdi bu filmdeki oyunculuklar iyi olmuş, kötü olmuş demeye nasıl cesaret edebiliyoruz diye düşünürken konu buralara geldi.

Madem bu kadar Anadolu dedim bir Azeri türküsüyle bitireyim, Kaytağı'yı Arif Sağ ve Musa Eroğlu birlikte çalıyor. Ben bu türküyü müziğin yavaş olduğu bölümlerde kavuşamamış iki sevgilinin birbirinin etrafında döndükleri, hızlandıkça sanki buluşacaklarmış gibi yaklaştıkları ama sonunda tekrar yavaşladığında yine kavuşamadıkları, çemberin genişlediği bir masal gibi dinliyorum. Ravel'in Bolero'sunda finalde bir kavuşma, patlama var ama bizim coğrafyamız böyle. 

[1] https://www.imdb.com/title/tt0986264/

2 Şubat 2026 Pazartesi

geber aşkım - Ariana Harwicz

Geber Aşkım'ı [1] dört yıl önce Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu [2] gibi bir kitap diye düşünerek okumuştum. Çok öznel bir deneyimi birinci tekil şahsın ağzından anlatan romandan ne anladım da çok beğendiğim romanlar arasına işaretledim şimdi hatırlamıyorum. Doğru dürüst not da almamışım kitapla ilgili, hoş aldığım notlar aradan zaman geçince benim için bile anlaşılmaz oluyorlar ya neyse.

Hangi filmi arasam gel, bende var diyen mubi'de reklamını görünce romanı hızlıca tekrar okuyup filmini izledim. Daha önce okuyup altını çizdiğim kitapları yeniden okurken o satırların neden altını çizdim diye düşünerek o zamanki kendi gözlerimden romana bakmaya çalışma deneyimini seviyorum. Bazı yerlerin nasıl oldu da altını çizmedim, yanına not almadım şaşıyorum.

Arjantin edebiyatından pek az roman okumuş olsam da okuduklarım çok etkileyici kitaplardı, özellikle Leziz Kadavralar'ı [4] kime önersem çok severek okudu. geber aşkım bir erkeğin asla anlayamayacağı bir ruh halini, doğum sonrası depresyonu anlatan bir roman olduğundan kahramanla empati yapmak, eşi şöyle yapsaydı diye fikir yürütmek mümkün değil. Bunu bir kadın anlayabilir mi ondan da emin değilim doğrusu. Yine de bir edebi metin olarak çok güzel yazılmış ve Seda Ersavcı incelikli bir çeviri yapmış.

Romanların sinemaya aktarılmasında hep yapılan eleştirileri bu romanın filmi için yapmak o kadar kolay değil. Zaten anlatılamayacak olanı göstermek için sinema daha iyi bir mecra olabiliyor bazen. Evet romanda geçen "Gel, otur şöyle bittiğini anlamanız için gereken tek şeydir" veya "Berbat bir kocasın diye geçirdim aklımdan ve sıkıca sarıldım ona" gibi cümleleri görsel olarak ifade etmek mümkün değil ama Grace'in ormanda çıplak koşarken ağaçların alev alması gibi sahneleri görmek de okumaktan daha etkileyici. Anlatılan şeyin ne kadarının yaşandığı, ne kadarı hayal ürünü olduğunu izleyiciden kaçırmak okurdan kaçırmaktan daha kolay da olabilir. Ben filmi en az roman kadar beğendim ama zaten televizyonda gösterilmek üzere çekilmiş bir filmin bu kadar karanlık olmaması daha iyi olurmuş. 

1 Şubat 2026 Pazar

kötülüğün şimdiliği ve buradalığı üzerine

Nasıl oluyor da büyük kalabalıklar kötülüğe topluca ikna olabiliyor sorusu gençliğimde aklımı en çok kurcalayan şeylerden biriydi. Bir ülke halkının kötülüğe yatkın olduğunu veya doğuştan kötü olduğunu söylemenin kolay ama hiç ikna ediciliği hiç olmadığını da biliyordum ama bir günlüğüne değil yıllarca şimdi bakınca kabul edilemez görünen şeylere nasıl ikna olduklarını da anlayamıyordum.

İnsanın doğuştan iyi olduğu kötülükleri yaşayarak gördüğü ile doğuştan kötü olduğu yaşadıkça iyilikleri öğrendiği görüşleri arasında salınarak geçti yıllarım. Şimdi inandığım şey insan doğal değil toplumsal bir canlı olduğundan insanın doğası diye de bir şeyin olmadığı. Konuya böyle yaklaşınca evet bir halk kolayca faşist bir topluma dönüşebilir. Bu her zaman korkudan da kaynaklanmaz. Toplumun normları ister iktidar tarafından, isterse zamanın ruhu tarafından değiştirildiğinde insanların davranışları, değer yargıları da değişiyor. Ben de aslında kendi ömrümde bu değişimleri, o kadar keskin mi emin değilim ama yaşamadım mı? Eskiden ayıplanan şeylere toplum değer verir duruma geldiğinde veya takdir gören şeyler artık enayilik olduğunda benim için hiç mi bir şey değişmedi? Bu sorulara tereddütsüz bir hayır cevabı vermek geçiyor içimden ama kendimi bile inandıramıyorum bu cevapla.

Yakın zamanda Serdal'ın önerisiyle okuduğum Volker Kurscher'in Gereon Rath'ın Vakaları [1] romanlarında ikinci dünya savaşı öncesinden başlayarak Almanya'da bu değişimin aşama aşama nasıl gerçekleştiği çok güzel anlatılıyor. Roman 1929'da başlıyor ve o dönemde azınlıkta olan faşistlerin yaptıkları hem saygı görmüyor hem de yadırganıyor. Dokuzuncu cilde geldiğimizde (henüz serinin tamamı Türkçe'ye çevrilmedi) değer yargılarının nasıl yavaş yavaş değiştiğini görüyoruz. Bu değişimler bir Alman polisi olan Gereon Rath ve sevgilisinin yaşamları etrafında çok güzel kurgulanmış, okuyunca pişman olmazsınız. Bu değişimin nasıl olduğu edebiyatta ve sinemada çokça işlenmiş. Bergman'ın The Serpent's Egg'i [2] en çok bilinenlerinden biri olabilir.

Bir Yahudi ailenin bu kadarını da yapmıyorlardır diye düşünerek yaşadıklarını anlatan Marga Minco'nun Acı Otlar [3] kitabı da çok çarpıcı bir kısa roman. Gerçekten yaşananlar o kadar gerçek dışı ki insanların bunlara inanmaması da çok şaşırtıcı bir şey değil aslında. Yakın dönem yazarlarından Michel Houellebecq'in İtaat [4] romanı benzer bir senaryonun Fransa'da nasıl bir kabusa dönüşebileceğini anlatması açısından ilgi çekici bir kurgu bence.

Son olarak Helmut Ortner'in Acımasızca Alman [5] kitabından bir alıntıyla bitireyim bu yazıyı. Kızıl Ordu Berlin'e girdi ve Alman faşizmini bitirdi, peki ardından ne oldu? Eminim o dönem Almanya'da yaşıyor olsaydım bu devran bir gün dönecek ve cezalarını çekecekler diye düşünürdüm. Kötü dönemlerde yaşayan herkesin kendi göremese bile bu rezillikleri yapanların bir gün ceza alacaklarına umutları olduğunu tahmin ediyorum. Bakalım faşizm sonrası Almanya'da ne olmuş:

Federal Cumhuriyet'in batıdaki üç bölgesinde 1945'ten 2005'e kadar toplam 172.294 kişiye karşı, Nasyonal Sosyalist dönemde suç işledikleri için soruşturma açılmıştır. ... Başlangıçta yargı mekanizmasını oluşturan insanlar, Nasyonal Sosyallist dönemden kalma insanlardı.

Nihayetinde 16.740 vaka için açılan davada sadece bir kereye mahsus 14.693 sanık hakikaten mahkemeye çıkarılmıştı. Sonuçta yine bir kereliğine 6.656 kişi ceza almış, 5.184 sanık ise delil yetersizliğinden ötürü beraat etmişti. yargılananların çoğu için -%60 civarı- mahkeme bir seneye varan hafif hapis cezaları vermişti. Bütün hapis cezalarının sadece %9'u 5 yıldan fazlaydı.

Cani cellatların bile faşizm sonrası görevlerini yapmaya devam ettiklerini okumak insanın kanını donduruyor. En ağır cezaları bile alsalar gidenler elbette geri gelmeyecekti ama bu seviye bir rahatlık insanın adalet duygusunu öldürür nitelikte. İnsanlığın olumlu niteliklerinden (bunları nasıl tarif edersek edelim) verilen tavizlerin sonuçlarıyla ilgili bu kadar ibret verici örnekler olmasına rağmen hâlâ başka türlü olacakmış gibi yaşıyoruz.

 

[1] Hemen okuyayım diye heveslenmeyin derim ben. Her biri 500 sayfalık 9 kitaptan oluşan bir seri. Tek birini okuyunca toplumsal değişmeyi görmek mümkün değil. Yazarın adını herhangi bir kitap sitesinde aratınca bulmak çok kolay olduğundan link vermiyorum.

Aşırı Düşünen Kadınlar - Susan Nolen Hoeksema

Kitaba başlarken önce aşırı düşünmenin tanımı yapılacak sanmıştım ama çok üstünkörü bir tanımlamayla geçiştirildi. Alt başlık " zihnim ...