Yetmişlerin rock gruplarının röportajlarını dinlediğimde en şaşırdığım şey grup elemanlarının çaldıkları şarkıların albümdeki halini değişik bulmaları oluyor. Çok büyük diye bildiğimiz müzisyenler (Rob Halford gibi kendinden geçmişken söyleyenleri saymıyorum) bile kendi performanslarını dinlediklerinde hayret ettiklerini söylüyorlar. Aslında bir kaydı dinlediğimizde hiç icra edilmemiş bir şeyle karşılaşıyoruz. O kadar ki değil dinleyiciler, müzisyenler bile onu ilk defa dinliyorlar. Elbette bu her zaman parçanın akustik halinden daha çok hoşumuza giden bir şey dinliyoruz anlamına gelmiyor.
Üniversiteye gidene kadar annemin evinin yan bahçesinde düğünler olurdu. O zamanlar bana devasa gelen yan evin bahçesinde cuma akşamı başlayan düğünler pazar geceye kadar sürerdi. Elektro bağlama denen sazı uyduruk bir amfiye bağlayıp, bana hep aynı gibi gelen türküleri çalarlardı. Ben, nereden bulaştıysam, Barış Manço, Cem Karaca, Üç Hürel gibi müzikleri dinlediğimden ızdırap olurdu yaz geceleri. Şimdi dönüp geriye baktığımda o dönemin türkü albümlerinin hâlâ bana berbat gelen halleriyle kaydedildiklerini görüyorum. Neşet Ertaş'ı sadece o albümlerden dinleyen biri gerçekten çok kötü bağlama çaldığından ve söylediğinden emin olabilir rahatlıkla. Benim de çoğu türküsünü başkasından dinleyince vay be neymiş bu dediğim çok olmuştur. Çok az da olsa Ruhi Su gibi istisnalar da var; bir türküyü ondan dinleyince artık başkasından dinleyip beğenemiyor insan.
Bazı eserlerin bir sanat dalından diğerine aktarılmasında benzer bir his oluyor bende. Çok nadir olsa da bir romanın sinemaya aktarılmasında veya bir filmin yeniden çekilmesinde özgün eserin ruhu korunmuş ama ileri taşınmış diye düşünüyorum [konuya bu kadar uzaktan gelmene inanamıyorum]. Yorgos Lanthimos'un son filmi Bugonia'yı [1] da böyle bir hisle izledim. 2003 yapımı bir Güney Kore filmi olan Save the Green Planet! [2] filmini yeniden çekerken temayı büyük ölçüde korumuş olsa da yaptığı değişiklikler filmi daha iyi hale getirmiş bence. Kahramanın sevgilisi yerine kuzeninin olması, CIO'nun erkek değil de kadın olması gibi farklar elbette önemsiz şeyler ama Lanthimos'un eski filmlerinde gördüğümüz donuk diyalogların, kuru oyunculukların bu filmde olmaması yönetmen açısından bir başarı olmuş. Lanthimos'tan sadece bu filmi izleyen biri onun İngilizce film çeken bir Yunan olduğunu anlayamaz ama her yönetmen için buna ihtiyaç var mı emin değilim. Korece çekilmiş bir filmi İngilizce altyazıyla seyredip bunu bir Yunan yönetmenin filmini İngilizce seyredip nasıl karşılaştırabilirim bilemiyorum ama her iki filmi izlemeden önce sonunu bilmeme rağmen Bugonia bana daha çarpıcı geldi. Jang Joon-hwan'ın filminin ortalarında seyircinin tahmin ettiği sonu Bugonia'da son ana kadar acaba diyerek izliyoruz. Filmlerin sonunda illa bir sürpriz olması mı gerekiyor derseniz, bence de gerekmez ama The Sixth Sense'in sonu gibi bir son her filmde de karşımıza çıkmıyor doğrusu.
Her iki filmdeki komplo teorisine inanan kahramanların düştüğü yanılgı, her şeyin bir nedeni olması fikri bence. Aslında hayatta o kadar az şeyin bir nedeni var ki! Tesadüf ve şansın hayatımızdaki rolünü çok küçümsüyoruz. Azıcık acele etsek ve bir önceki metroya binsek bizi neyin beklediğini biliyor muyuz ki karşılaştığımız her olayın, davranışın arkasında bir şey arıyoruz? Elmayı bırakırsan yere düşer bunu biliyoruz ama insanlar arasında yaşananlar bazen de sadece olaylar öyle geliştiği için tesadüfen öyle oluyor. Bunu kabul edince hayat biraz daha kolaylaşacak gibi geliyor bana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder