9 Mart 2026 Pazartesi

perde hep açılmalı mı?

Üniversite öğrencisi olduğum dönemler. O kadar eski zamanlar ki ders anlatan hocalar sigara içiyor. Sınavlarda sigara içilen sınıflar var. Neredeyse bölümün yarısının aldığı bir dersin sınavı var, çok iyi hazırlanamamışım. Dersin hocası sınav sabahı gelip çok sevdiğim bir şarkıcı öldü sınav yapacak halim yok dedi ve yapmadı sınavı. Hiçbir şey de aksamadı. Dönüp gittik, haftaya yaptı sınavı (ben ona da yeterince hazırlanmadım orası ayrı).

2009'da tahlil sonuçlarını öğrenmek için saat üç gibi hastaneye gittim. Dönüp Mehtap'la bitirme projesi hakkında konuşacağım. Doktorun ofisinden yıkılmış bir şekilde çıkıyorum. Evim 200 metre ileride. Arabayı yarın alırım, eve yürüyeyim diye düşünüyorum ama kendi ofisimde beni bekleyen biri var. Eve kadar nasıl yürüyeceğim diye düşünürken arabaya binip okula gidiyorum. Ne konuştuk, bunun canım Mehtap'a ne faydası oldu hiç bilmiyorum. Telefonla arayıp gelemeyeceğim desem sorun olmayacağını biliyorum ama eve gidip elimden bir şey gelmeyen bir konuyu düşünmek yerine hayat devam ediyor hissine bırakıyorum kendimi.

Ankara'da bir pazar günü. Annemin cenazesinin üzerinden birkaç saat geçmiş. Yarın güz döneminin son haftası başlayacak. Algoritma dersinde alemin sırrını anlamadığımı biliyorum ama gece uçağıyla Çanakkale'ye dönüp pazartesi perdeyi açıyorum. Acaba dönmesem mi diye bir tereddüt yok aklımda. O yoğunluktaki bir acıyla bir başına kalmak o kadar katlanılmaz bir şey ki üzerinde hiç düşünmeden derse giriyorum. Derste ne anlattım, bunun öğrencilere ne faydası oldu hiç bilmiyorum. 

Bunları yaşamış olmama rağmen twitter'a şöyle yazmışım bir zaman   

"show must go on" içinde bir kendini beğenmeyi de barındırıyor gibi geliyor bana. uzay mekiğinin deposunu dolduruyor olsam tamam da bana ne oluyor? moralin çok bozuk olunca bir gün de işler aksayıversin, nedir yani? illa o perdeyi açmalıyım hissi benim konumumdaki biri için kendine "ben önemli biriyim, ben olmasam nasıl dönecek bu dünya" demenin bir başka yolu

Farklı zamanlarda birbiriyle çelişen şeyler düşündüğüm oluyor. Bugün bile iki fikre de haksız diyemiyorum. Hayat bana önemli biri olmadığımı öğretti, "havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü" varsa bazı şeyler aksasa da olabilir. Bazen de o perde bir başına kalmamak için açılıyor olabilir.  

[1] https://www.nyucel.com/2009/01/syle-sevda-iinde-trkmz.html?m=1

4 Mart 2026 Çarşamba

Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood

Bazı şeylerin neden distopik olduğunu anlayamıyorum. Leziz Kadavralar'daki gibi bir hayat yaşıyor olsak tamam bu distopya diyeceğim ama toplumda çok az kadının doğum yapabilecek duruma gelmesi neden bir distopya oluyor? Bugünkü dünyada insanların çocuk sahibi olmak istemesini bir yere kadar anlayabiliyorum (benim de bir oğlum var) ama konuya gen aktarımı olarak bakmayı hiç anlamıyorum (biyolojik oğlum olmasa da severdim keratayı). İnsanlık tarihi açısından bakınca hem gen diye bir şey olduğunu çok yakın zamanda öğrendik hem de erkeğin çocuğun doğumu için gerekli olduğu bilgisi nispeten yeni bir bilgi.

Toplumun sadece fiziksel emekle hayatta kalabildiği dönemlerde ailelerin çok çocuk yapmalarının tarlada karın tokluğuna çalışacak kişi sayısını arttırmak olduğu bilinen bir şey. Toprak o kadar verimsiz, yetiştirilen ürün o kadar para etmez durumda olunca ekim ve hasat için gündelik işçiye para vermek istemiyor aileler çünkü ellerinde hiçbir şey kalmıyor böyle yapınca. Kraliyet aileleri bir sonraki yönetici de kendilerinden olsun istiyorlar ama onların sayısı çok az olduğundan sanki yoklarmış gibi yapmaktan zarar gelmez, en azından bu yazı için.

Peki bugün niye hala çoğalma, üreme üzerine bu kadar duruluyor? Günümüzde çocuk yetiştirmek o kadar pahalı ve uzun bir süreç ki insanların motivasyonunun çocuğum yaşlandığımda bana baksın olamaz diye düşünüyorum. Ben kırk yaşıma geldiğimde annem bana dışarı çıkarken sıkı giyin üşütme diyordu. Bebekle oynamak başka şeyle ikame etmesi zor bir keyif kabul ediyorum ama hem bebeklik çok kısa sürüyor hem de başkasının bebeğiyle oynamak da benzer şekilde keyifli.

Damızlık Kızın Öyküsü'nde [1] her ne oluyorsa oluyor, kadınların büyük kısmı doğurganlıklarını kaybediyor. Bunun doğal sonucu olarak dünya nüfusunun hızla azalacak olması bir gerçek ama halihazırda yaşayan insanlar için bu neden bir sorun olsun? Bugün doğan bir çocuğun üretim alanına katılması için nereden baksanız 20-25 yıl gerekiyor. 25 yıl sonra işlerimizi kimler yapacak diye mi dertlenelim? Hem biz öldükten sonra dünya nüfusu artmış, azalmış bize ne?

Böyle diyorum ama Atwood'un bahsettiği gibi bir değişiklik olsa eminim toplumda büyük bir hareketlilik oldurdu. Yani kast ettiğim şey Atwood'un abarttığı değil. Atwood, Le Guin gibi romancıları diğerlerinden ayıran önemli şeylerden birinin hayal ettikleri dünyayı kahramanlardan birine masal gibi anlattırmayıp bizi o dünyanın içinde yaşatıp, dolaştırıp aktarmaları olduğunu düşünüyorum. Bir roman okurken Herland'deki gibi bir anlatıcıdan dinlemek yerine Karanlığın Sol Eli'ndeki gibi yaşantıdan öğrenmek istiyorum neler olduğunu.

Romanın 1990'da bir filmi [2] de çekilmiş. Çok yakında izlediğim filmi oldukça beğendim. Sonuçta yönetmenin romandan anladığı benim anladığımdan çok bambaşka bir yerde olmadığından şurası olmamış diyebileceğim bir yeri yok. Romanı geniş kitlelere tanıtan herhalde 66 bölümlük dizisi [3] olmuştur, onun hakkında da söylenecek şey çok az bence. Romanda bu kadar uzun sürecek bir diziyi taşıyacak kadar malzeme yok ama dizi yeterli uzunluğa geldiğinde başka satış stratejileri izlendiğinden bu kadar uzatıldı diye tahmin ediyorum.

Atwood çok üretken bir yazar, onun dünyasıyla tanışmak için Damızlık Kızın Öyküsü iyi bir giriş kitabı olabilir. Sonrasında Karanlığın Sol Eli'ni de okuyunca iki büyük yazarın diğer kitaplarını nasılsa okursunuz.

perde hep açılmalı mı?

Üniversite öğrencisi olduğum dönemler. O kadar eski zamanlar ki ders anlatan hocalar sigara içiyor. Sınavlarda sigara içilen sınıflar var. N...