roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2026 Salı

bir takvimi tersten açmak - Alex Schulman

Zaman hakkında düşünmesi en zor kavramlardan biri. Üzerinde düşünmediğimizde bildiğimizi sandığımız ama nasıl oluyor da tek yöne akıyor açıklayamadığımız bir boyut zaman. Geçmişi hatırladığımızda bile filmi geri oynatır gibi hatırlamıyoruz, zaman yine bir andan başlayıp ileri doğru akıyor. Sinemada ve edebiyatta zaman akışını bozan, atlamalı sahnelerle bizi zamanda ileri geri taşıyan eserler olmasına rağmen onlar da olaylar bölümlerde hep ileri akıyor. Belki de gözümüzle hiç tecrübe etmediğimiz bir durum olduğu için hayal dünyamızda bile zaman nehrini tersine akıtamıyoruz.

Zamanda geri gitsek ne yapacağımız bambaşka bir konu, bana hiçbir şeyi düzeltemeyiz gibi geliyor işin doğrusu. Yapılacak hataların bir sınırı olmadığından eski bir yanlışı (ne demekse o artık) düzeltsem bile şimdi aklıma gelmeyen başka bir yanlışla onu telafi ederdim eminim. Bu hakkında çokça düşündüğüm ve yazdığım bir konu olduğundan yeniden aynı şeylerin üzerinden geçmek yerine geçmişi kendime ve başkalarına nasıl anlatıyorum hakkında yazmak istiyorum.

Wittgenstein başka bir bağlamda söylüyor ama insan başlangıcın öncesinden başlamak istiyor anlamaya ve anlatmaya. Olayları geriye doğru anlatabilseydim belki bir yerde durup artık burada konuyla bağlantı kopuyor diyebilirdim ama anlatmaya başlarken o noktayı seçmek genellikle zor oluyor. Her olayın öncesi ve ona neden olan gerekçeleri var. Eğer anlattığım kişiyle (olayla bağlantılı) bir geçmişim varsa oradan başlamak imkanı oluyor ama ya yoksa? Her konuya sanayi devriminden başlayarak bir fikir beyan etmek insanı kendine karşı bile çok sıkıcı biri haline getiriyor.

Günümüz sanatçısı için de Dostoyevski gibi olayları tarihsel sırasıyla anlatmak çok sıkıcı oluyordur herhalde. Bazı anlatılar da en baştan aranan şeyin söylenip sonrasında onun neden olduğu şeyleri göstermeye uygun da olmuyor. Örneğin Citizen Kane'de Rosebud'ın Kane'nin çocukluğundaki kızağının üzerinde yazdığını baştan bilsek bambaşka bir kurgu gerekirdi ve bu daha mı iyi olurdu emin değilim.

Beni zamanla ilgili yeniden düşündüren romanlar Alex Schulman'ın kitapları oldu. Schulman insanın olduğu kişi olmasını tetikleyen şeyleri bize her seferinde farklı bir kurguyla anlatıyor. Bir romanda anlatı iki koldan başlıyor; biri zamanda ileri doğru diğeri geriye akıyor. Bir diğerinde kahraman kendi çocukluğundaki evle günde (ama hep aynı günle) bir telefon görüşmesi yapabiliyor. Telefonu kim açarsa onunla konuşuyor. 17 Haziran'ın kendisi için neden önemli olduğunu romanın sonunda anlıyoruz ama okura kendi için böyle bir günü seçemeyeceğini de söylemiş oluyor. Zaten bir günün bizim için böyle önemli olduğunu bilsek kendimizle ilgili sorunun ve tabi onun nedeninin de farkında olurduk. Schulman'ın Türkçeye çevrilmiş üç romanı var, üçü de okuyana iyi ki okudum duygusunu verecek kitaplar.

Zamanda geri gitmek denildiğinde aklıma ilk gelen Metin Altıok'un dizeleri olmasına rağmen onun hakkında yazmadım: "Bir takvimi tersten açardık, / Eğer isteseydin." Yapılması mümkün tek zaman yolculuğu budur belki de.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/59915572-hayatta-kalanlar

3 Nisan 2026 Cuma

adımla çağır beni

Yakın zamanda okuduğum romanların ve izlediğim filmlerin karakterlerin isimlerinin seçimi en az anlatılan konu kadar dikkat çekiciydi. Sanatın diğer alanlarında olduğu gibi içeriğe uygun yapıldığında birbirinden bu kadar farklı tarzların hepsinin birden çalışması, genel geçer bir kuralın olmaması hakkında kısaca yazayım istiyorum.

Bir Kuzey İrlanda romanı olan Sütçü'de [1] kahramanların hiçbirinin ismi yok. Karakterler ikinci kardeş, belki-erkek arkadaş, sütçü diye tarif edilince romanı takip etmek bırakın zorlaşmayı aksine çok daha kolay oldu benim için. Daha önce dünyada tek başına kalmış kahramanları anlatan romanlarda kişilerin adlarının geçmediğine rastlamıştım (seslenecek kimse olmayınca ismin de önemi olmuyor) ama kimsenin adının geçmediği bir romanı ilk defa okudum sanırım. 1970'lerin İrlandasında insanların isimlerinin onların dini ve siyasi aidiyetlerini de belirtiyor olması bugünün okuru için anlaşılmaz gelmiyordur diye tahmin ediyorum. Bir romandaki kızın adının Şirvan olmasıyla Pelinsu olması hangimizde bazı önyargıları tetiklemiyor ki?

Fin yönetmen Aki Kaurismäki'nin Calamari Union [2] isimli filminde de Sütçü'yü anımsatan bir kimliksizleştirme var. Filmin 15 kahramanının adı da Frank, herkesin adının aynı olmasıyla kimsenin adının olmaması aynı şey sayılmaz mı? Kaurismäki kimliksizlik konusunu başka filmlerinde de işlemiş bir yönetmen. Finlandiya'da proleteryayı anlatan bir yönetmen olduğunu görünce neredeyse bütün filmlerini izledim, keşke daha önce fark etmiş olsaymışım kendisini.

Bizim yazarlarımızdan kahramanına isim vermeyen denildiğinde aklıma ilk Yusuf Atılgan geliyor. Aylak Adam'da baş roldeki adamdan sadece C. diye bahsediliyor. Aylak Adam gibi zor bir karaktere isim vermemenin romanın içeriğine ne kadar uygun olduğuna itirazı olan yoktur sanırım. Burada Aylak Adam'daki C.'nin toplumdan ayrışmayı temsil ettiği ve Kaurismäki'nin Franklerinin bireylerin nasıl aynılaştığını temsil ettiğinin farklı temalar olduğunu söylemek gerekir.

Yazı şimdiye kadar sanki isimsiz kahramanlara methiye gibi oldu ama diğer uçtan, yani karakterlere onları anlatan isimler verilen edebiyatın temsilcisi olarak Oğuz Atay var. Tutunamayanlar'ın Selim Işık'ının romanın diğer kahramanı olan Turgut Özben'in yolunu aydınlatan ışık olması, Turgut'un özbenliğini araması anlaşıldıktan sonra Tehlikeli Oyunlar'ın Hikmet Benol'unun neyin peşinde olduğu romanı okumamış bile olsanız gözünüzde canlanmıştır diye tahmin ediyorum. Atılgan'ın aksine Atay'ın karakterleri kendilerine uyan isimleri giyinip öyle karşımıza çıkıyorlar.

Son olarak da romanda çok fazla ve karışık isimler olması mevzusu var. Yazar sana isim mi beğendirecek derseniz itiraz edemem ama romanda çok sayıda karakter olunca hepsine birer isim vermek gerekiyor ve bu okumayı, anlamayı zorlaştırmıyor mu? Savaş ve Barış bu açıdan bakınca zor bir roman ama Yüz Yıllık Yalnızlık benim okuduğum romanlar içinde rakip tanımayacak kadar karmaşık. Nesilden nesile birbirine çok benzeyen, uzun uzun isimler geçtikçe kimden bahsedildiğini takip etmek çok zor. İsimler konusu o kadar zorlayıcı ki romanda anlatılan olaylara odaklanmakta çok zorlanıyor insan. Birbirine benzer hayatlar yaşayan nesilleri anlatmak için bir yöntem olabilir ama yazarı takip etmek gerçekten güç. Yakınlarda bir dizisi çekilmiş, izlemeye fırsatım olmadı ama romandaki karmaşa biraz olsun azalmıştır sanırım.

Nasıl bir olayı, duyguyu tarif etmek için isimlendirmek gerekiyorsa karakterleri de isimlendirmek gerekiyor. Bu Halit Ayarcı'da olduğu gibi karaktere özel dikilmiş bir ceket de olabiliyor isimsiz bir mont da.

4 Mart 2026 Çarşamba

Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood

Bazı şeylerin neden distopik olduğunu anlayamıyorum. Leziz Kadavralar'daki gibi bir hayat yaşıyor olsak tamam bu distopya diyeceğim ama toplumda çok az kadının doğum yapabilecek duruma gelmesi neden bir distopya oluyor? Bugünkü dünyada insanların çocuk sahibi olmak istemesini bir yere kadar anlayabiliyorum (benim de bir oğlum var) ama konuya gen aktarımı olarak bakmayı hiç anlamıyorum (biyolojik oğlum olmasa da severdim keratayı). İnsanlık tarihi açısından bakınca hem gen diye bir şey olduğunu çok yakın zamanda öğrendik hem de erkeğin çocuğun doğumu için gerekli olduğu bilgisi nispeten yeni bir bilgi.

Toplumun sadece fiziksel emekle hayatta kalabildiği dönemlerde ailelerin çok çocuk yapmalarının tarlada karın tokluğuna çalışacak kişi sayısını arttırmak olduğu bilinen bir şey. Toprak o kadar verimsiz, yetiştirilen ürün o kadar para etmez durumda olunca ekim ve hasat için gündelik işçiye para vermek istemiyor aileler çünkü ellerinde hiçbir şey kalmıyor böyle yapınca. Kraliyet aileleri bir sonraki yönetici de kendilerinden olsun istiyorlar ama onların sayısı çok az olduğundan sanki yoklarmış gibi yapmaktan zarar gelmez, en azından bu yazı için.

Peki bugün niye hala çoğalma, üreme üzerine bu kadar duruluyor? Günümüzde çocuk yetiştirmek o kadar pahalı ve uzun bir süreç ki insanların motivasyonunun çocuğum yaşlandığımda bana baksın olamaz diye düşünüyorum. Ben kırk yaşıma geldiğimde annem bana dışarı çıkarken sıkı giyin üşütme diyordu. Bebekle oynamak başka şeyle ikame etmesi zor bir keyif kabul ediyorum ama hem bebeklik çok kısa sürüyor hem de başkasının bebeğiyle oynamak da benzer şekilde keyifli.

Damızlık Kızın Öyküsü'nde [1] her ne oluyorsa oluyor, kadınların büyük kısmı doğurganlıklarını kaybediyor. Bunun doğal sonucu olarak dünya nüfusunun hızla azalacak olması bir gerçek ama halihazırda yaşayan insanlar için bu neden bir sorun olsun? Bugün doğan bir çocuğun üretim alanına katılması için nereden baksanız 20-25 yıl gerekiyor. 25 yıl sonra işlerimizi kimler yapacak diye mi dertlenelim? Hem biz öldükten sonra dünya nüfusu artmış, azalmış bize ne?

Böyle diyorum ama Atwood'un bahsettiği gibi bir değişiklik olsa eminim toplumda büyük bir hareketlilik oldurdu. Yani kast ettiğim şey Atwood'un abarttığı değil. Atwood, Le Guin gibi romancıları diğerlerinden ayıran önemli şeylerden birinin hayal ettikleri dünyayı kahramanlardan birine masal gibi anlattırmayıp bizi o dünyanın içinde yaşatıp, dolaştırıp aktarmaları olduğunu düşünüyorum. Bir roman okurken Herland'deki gibi bir anlatıcıdan dinlemek yerine Karanlığın Sol Eli'ndeki gibi yaşantıdan öğrenmek istiyorum neler olduğunu.

Romanın 1990'da bir filmi [2] de çekilmiş. Çok yakında izlediğim filmi oldukça beğendim. Sonuçta yönetmenin romandan anladığı benim anladığımdan çok bambaşka bir yerde olmadığından şurası olmamış diyebileceğim bir yeri yok. Romanı geniş kitlelere tanıtan herhalde 66 bölümlük dizisi [3] olmuştur, onun hakkında da söylenecek şey çok az bence. Romanda bu kadar uzun sürecek bir diziyi taşıyacak kadar malzeme yok ama dizi yeterli uzunluğa geldiğinde başka satış stratejileri izlendiğinden bu kadar uzatıldı diye tahmin ediyorum.

Atwood çok üretken bir yazar, onun dünyasıyla tanışmak için Damızlık Kızın Öyküsü iyi bir giriş kitabı olabilir. Sonrasında Karanlığın Sol Eli'ni de okuyunca iki büyük yazarın diğer kitaplarını nasılsa okursunuz.

10 Şubat 2026 Salı

Arvid Jansen üçlemesi - Per Petterson

Bir zamandır gündüzleri Norveçli yazar Per Petterson'un romanlarını okuyarak, akşamları da Fransız yönetmen François Truffaut'dan bir film seyrederek geçiriyorum günleri. Hareketli günler olduğu söylenemez ama hareketle ilgili beklentim de azaldı sanırım.

Modern İskandinav edebiyatı benim için içine girmenin zor olduğu bir dünya oldu başlarda. ilk okumaya başladığımda sanki yazarların bizim de dertlerimiz var dediklerini duyar gibi oluyordum ama zamanla daha aklı başında okumalar yapabildiğimi düşünüyorum. Hala kimi yazarları okurken çok mikro dertleri anlatıyorlarmış gibi geliyor ama Per Petterson çağdaşlarından ayrılan bir yazar. Örneğin Dag Solstad romanlarında Norveç sosyalist partisinin işçi sınıfına vaad edecek bir şeyi olmadığını yazarken Petterson sınıf çatışmasının orada da yaşandığını söylüyor. Bir yerde Norveçte bir çelik fabrikasının avm'ye dönüştürüldüğünü anlatıyor, aynı Çanakkale'de Tekel şarap fabrikasının avm olması gibi. Petterson'un Türkçeye çevrilmiş altı romanına bakınca aslında tek bir romanı yazıyormuş gibi geliyor bana. Nasıl yönetmenler için tek bir film çekebilir deniyorsa yazarlar da tek bir roman yazabilir denilmesi içi boş bir söylem olmaz sanki.

Bir yazarın hayatıyla romandaki karakterler arasında ilişki kurmayı hiç önemsemesem de Petterson bu konuda okuyucuyu zorluyor. Kendi ailesini bir faciada kaybetmesi gibi bu üçlemenin kahramanı Arvid'in benzer bir şey yaşaması, Arvid'in yazar olması ve yazdığı romanın ilk cümlelerinin Per Petterson'un At Çalmaya Gidiyoruz romanının girişi olması yazarın bu benzerlikten değil tedirgin olmak, okuru böyle düşündürmek istediğinin belirtileri. Elbette kimse yaşadığı hayatı yazamaz, yazabilseydi bile okunmaya değer olmazdı sanırım.

Romanları ya her şeyi bilen gören bir anlatıcının dilinden ya da birinci tekil şahıstan okuyan bizler için bir yeniliği de var Petterson'un. Arvid annesinin yanında değilken bile yaşadıklarını, düşündüklerini kendi ağzından aktarıyor. Bazı sahnelerde bunu nasıl biliyorsun dedirtecek kadar okuyucunun kafasını karıştırıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar [4] Aydaki Kadın romanında 'Bereket versin o gece Selim yoktu. O gece... O gece Selim’in yokluğu vardı' diye anlattığı gibi Petterson'un romanlarında da bahsi geçmeyenlerin yokluklarının varlığı çok hissediliyor. Annesi, babası, kardeşleri, ayrıldığı eşi, kızları romanlarda eksiklikleriyle de var oluyorlar. Birinin yokluğunun odadaki en gerçek şey olması hissini hepimiz biliyoruzdur ama Petterson da güzel anlatmış bu durumu.

En sevdiği romanlar arasında İnce Memed'i de sayan Per Petterson'un sadece bu üçlemesine değil diğer romanlarına bir şans verin derim, beğeneceksiniz.

2 Şubat 2026 Pazartesi

geber aşkım - Ariana Harwicz

Geber Aşkım'ı [1] dört yıl önce Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu [2] gibi bir kitap diye düşünerek okumuştum. Çok öznel bir deneyimi birinci tekil şahsın ağzından anlatan romandan ne anladım da çok beğendiğim romanlar arasına işaretledim şimdi hatırlamıyorum. Doğru dürüst not da almamışım kitapla ilgili, hoş aldığım notlar aradan zaman geçince benim için bile anlaşılmaz oluyorlar ya neyse.

Hangi filmi arasam gel, bende var diyen mubi'de reklamını görünce romanı hızlıca tekrar okuyup filmini izledim. Daha önce okuyup altını çizdiğim kitapları yeniden okurken o satırların neden altını çizdim diye düşünerek o zamanki kendi gözlerimden romana bakmaya çalışma deneyimini seviyorum. Bazı yerlerin nasıl oldu da altını çizmedim, yanına not almadım şaşıyorum.

Arjantin edebiyatından pek az roman okumuş olsam da okuduklarım çok etkileyici kitaplardı, özellikle Leziz Kadavralar'ı [4] kime önersem çok severek okudu. geber aşkım bir erkeğin asla anlayamayacağı bir ruh halini, doğum sonrası depresyonu anlatan bir roman olduğundan kahramanla empati yapmak, eşi şöyle yapsaydı diye fikir yürütmek mümkün değil. Bunu bir kadın anlayabilir mi ondan da emin değilim doğrusu. Yine de bir edebi metin olarak çok güzel yazılmış ve Seda Ersavcı incelikli bir çeviri yapmış.

Romanların sinemaya aktarılmasında hep yapılan eleştirileri bu romanın filmi için yapmak o kadar kolay değil. Zaten anlatılamayacak olanı göstermek için sinema daha iyi bir mecra olabiliyor bazen. Evet romanda geçen "Gel, otur şöyle bittiğini anlamanız için gereken tek şeydir" veya "Berbat bir kocasın diye geçirdim aklımdan ve sıkıca sarıldım ona" gibi cümleleri görsel olarak ifade etmek mümkün değil ama Grace'in ormanda çıplak koşarken ağaçların alev alması gibi sahneleri görmek de okumaktan daha etkileyici. Anlatılan şeyin ne kadarının yaşandığı, ne kadarı hayal ürünü olduğunu izleyiciden kaçırmak okurdan kaçırmaktan daha kolay da olabilir. Ben filmi en az roman kadar beğendim ama zaten televizyonda gösterilmek üzere çekilmiş bir filmin bu kadar karanlık olmaması daha iyi olurmuş. 

1 Şubat 2026 Pazar

kötülüğün şimdiliği ve buradalığı üzerine

Nasıl oluyor da büyük kalabalıklar kötülüğe topluca ikna olabiliyor sorusu gençliğimde aklımı en çok kurcalayan şeylerden biriydi. Bir ülke halkının kötülüğe yatkın olduğunu veya doğuştan kötü olduğunu söylemenin kolay ama hiç ikna ediciliği hiç olmadığını da biliyordum ama bir günlüğüne değil yıllarca şimdi bakınca kabul edilemez görünen şeylere nasıl ikna olduklarını da anlayamıyordum.

İnsanın doğuştan iyi olduğu kötülükleri yaşayarak gördüğü ile doğuştan kötü olduğu yaşadıkça iyilikleri öğrendiği görüşleri arasında salınarak geçti yıllarım. Şimdi inandığım şey insan doğal değil toplumsal bir canlı olduğundan insanın doğası diye de bir şeyin olmadığı. Konuya böyle yaklaşınca evet bir halk kolayca faşist bir topluma dönüşebilir. Bu her zaman korkudan da kaynaklanmaz. Toplumun normları ister iktidar tarafından, isterse zamanın ruhu tarafından değiştirildiğinde insanların davranışları, değer yargıları da değişiyor. Ben de aslında kendi ömrümde bu değişimleri, o kadar keskin mi emin değilim ama yaşamadım mı? Eskiden ayıplanan şeylere toplum değer verir duruma geldiğinde veya takdir gören şeyler artık enayilik olduğunda benim için hiç mi bir şey değişmedi? Bu sorulara tereddütsüz bir hayır cevabı vermek geçiyor içimden ama kendimi bile inandıramıyorum bu cevapla.

Yakın zamanda Serdal'ın önerisiyle okuduğum Volker Kurscher'in Gereon Rath'ın Vakaları [1] romanlarında ikinci dünya savaşı öncesinden başlayarak Almanya'da bu değişimin aşama aşama nasıl gerçekleştiği çok güzel anlatılıyor. Roman 1929'da başlıyor ve o dönemde azınlıkta olan faşistlerin yaptıkları hem saygı görmüyor hem de yadırganıyor. Dokuzuncu cilde geldiğimizde (henüz serinin tamamı Türkçe'ye çevrilmedi) değer yargılarının nasıl yavaş yavaş değiştiğini görüyoruz. Bu değişimler bir Alman polisi olan Gereon Rath ve sevgilisinin yaşamları etrafında çok güzel kurgulanmış, okuyunca pişman olmazsınız. Bu değişimin nasıl olduğu edebiyatta ve sinemada çokça işlenmiş. Bergman'ın The Serpent's Egg'i [2] en çok bilinenlerinden biri olabilir.

Bir Yahudi ailenin bu kadarını da yapmıyorlardır diye düşünerek yaşadıklarını anlatan Marga Minco'nun Acı Otlar [3] kitabı da çok çarpıcı bir kısa roman. Gerçekten yaşananlar o kadar gerçek dışı ki insanların bunlara inanmaması da çok şaşırtıcı bir şey değil aslında. Yakın dönem yazarlarından Michel Houellebecq'in İtaat [4] romanı benzer bir senaryonun Fransa'da nasıl bir kabusa dönüşebileceğini anlatması açısından ilgi çekici bir kurgu bence.

Son olarak Helmut Ortner'in Acımasızca Alman [5] kitabından bir alıntıyla bitireyim bu yazıyı. Kızıl Ordu Berlin'e girdi ve Alman faşizmini bitirdi, peki ardından ne oldu? Eminim o dönem Almanya'da yaşıyor olsaydım bu devran bir gün dönecek ve cezalarını çekecekler diye düşünürdüm. Kötü dönemlerde yaşayan herkesin kendi göremese bile bu rezillikleri yapanların bir gün ceza alacaklarına umutları olduğunu tahmin ediyorum. Bakalım faşizm sonrası Almanya'da ne olmuş:

Federal Cumhuriyet'in batıdaki üç bölgesinde 1945'ten 2005'e kadar toplam 172.294 kişiye karşı, Nasyonal Sosyalist dönemde suç işledikleri için soruşturma açılmıştır. ... Başlangıçta yargı mekanizmasını oluşturan insanlar, Nasyonal Sosyallist dönemden kalma insanlardı.

Nihayetinde 16.740 vaka için açılan davada sadece bir kereye mahsus 14.693 sanık hakikaten mahkemeye çıkarılmıştı. Sonuçta yine bir kereliğine 6.656 kişi ceza almış, 5.184 sanık ise delil yetersizliğinden ötürü beraat etmişti. yargılananların çoğu için -%60 civarı- mahkeme bir seneye varan hafif hapis cezaları vermişti. Bütün hapis cezalarının sadece %9'u 5 yıldan fazlaydı.

Cani cellatların bile faşizm sonrası görevlerini yapmaya devam ettiklerini okumak insanın kanını donduruyor. En ağır cezaları bile alsalar gidenler elbette geri gelmeyecekti ama bu seviye bir rahatlık insanın adalet duygusunu öldürür nitelikte. İnsanlığın olumlu niteliklerinden (bunları nasıl tarif edersek edelim) verilen tavizlerin sonuçlarıyla ilgili bu kadar ibret verici örnekler olmasına rağmen hâlâ başka türlü olacakmış gibi yaşıyoruz.

 

[1] Hemen okuyayım diye heveslenmeyin derim ben. Her biri 500 sayfalık 9 kitaptan oluşan bir seri. Tek birini okuyunca toplumsal değişmeyi görmek mümkün değil. Yazarın adını herhangi bir kitap sitesinde aratınca bulmak çok kolay olduğundan link vermiyorum.

26 Ocak 2026 Pazartesi

Yarın Bir Başkasıdır

Pandemi günlerinde bir gece yarısı uyanıp kolumdaki saatte nabzımın bir saattir atmadığını gördüğümde yaşadığımdan emin olamamıştım. Daha önce yazdığım [1] için tekrar etmeyeyim ama insanın hayatta olup olmadığını anlamak için başka birine ihtiyacı olduğunu bilmesiyle yaşaması birbirinden çok farklı tecrübelermiş. Buna benzer bir tecrübeyi geçen hafta da şöyle yaşadım; bir eposta bekliyordum, telefona baktım ve geldiğini görüp çok sevindim, tam ne yazıyor diye açarken uyandım. Madem uyandım telefona bakayım dedim, aynen rüyamdaki gibi bildirimlerde en üst sırada beklediğim eposta duruyor. Sanki o bildirime tıklasam yine uyanacakmışım gibi geldi.

İnsanın rüyada olup olmadığını bile tek başına anlayamaması ile (bir kalabalık içinde bile olsa anlamak o kadar kolay olmayacaktır biliyorum) hayatta olduğuyla ilgili şüphe duyması benzer tecrübeler. Hatta uyanınca dün ile aynı güne uyanıp uyanmadığını anlamak bile mümkün değil öteki olmayınca. Solvej Balle'nin Hacim Hesabı Üzerine [2] romanını bu konuya yeni bir bakış açısı getirir ümidiyle okudum.

Romana geçmeden önce İşbankası Kültür Yayınlarına birkaç şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz roman altı ciltten oluşuyor. İlk üç cildi bir arada Nordik Birliği Edebiyat Ödülünü kazanmış. 2023 yılında bu roman serisinin ilk cildini basıp gerisini getirmemiş olmanızı anlamak gerçekten mümkün değil. Birinci cildi Danca aslından gayet başarıyla çeviren Leyla Tamer eminim diğerlerini de severek çevirecektir. Yayınevinin okuyucularına karşı bu kadar bir sorumluluğu olmalı.

Ben romana geri döneyim. Kahramanımız Tara Selter bir şekilde 18 Kasım gecesi uyur ve sabah tekrar aynı güne uyanır ve bu döngü tekrarlanır. Benzer öykülerden farklı olarak hep aynı yatakta, aynı saatte uyanmaz. Dünyanın geri kalanı ebediyet içine hapsolmuşken, o kendi ölümüne doğru ilerler. Romanın başında eşinden ayrı geçirdiği bir güne sıkıştı diye üzülmüştüm ama eşinin yanına gidip, onunla uyandığı günde bile tarihi değişmemiş bulur, hep 18 Kasımdadır artık. Kocası (Thomas) güne hep aynı şekilde başlar ama Tara'nın anlattığı hikayeye inanmamazlık etmez. Gün içinde ne yapsalar içinden çıkamazlar. Yaşadıklarını Thomas'a her gün anlatmak başta tahmin etmediğim bir uzaklığı da beraberinde getirir Tara'ya. Bu kurmacanın benzer diğer öykülerden bir farklılığı da Tara'nın yaptığı bazı şeylerin ertesi 18 Kasıma etkisinin olması. Örneğin Thomas her akşam bahçedeki aynı pırasayı söküp yediği halde sabah pırasa yine bahçede olurken Tara aynı şeyi yapınca ertesi gün (yani 18 Kasımda) artık pırasa yoktur. Aynı marketten aldığı kahveler bir zaman sonra raflarda biter. Elindeki yara iyileşir. Yani zaman bir tek onun için akmakta ama tarih ilerlememektedir.

Bir yanıyla bakınca büyük kalabalıkların hep aynı günü yaşadığı da inkar edilemez. Tarihin ne olduğunun çoğunluk için pek az önemi var. Her günün yaşadığımız diğer günlerden farklı olacak büyük zenginlikler barındırmasını beklemek gerçekçi bir istek değil ama Tara'nın hayatını yaşasa bunun farkına varmayacak insan sayısının bu kadar çok olması da üzerine düşünmeye değer bir konu bence.

Romanda Tara hiçbir şeyi kaybetmemiştir, hayatındaki kimse o sağken ölmeyecek, başlarına bir felaket gelmeyecektir ama bir yenilik de olmayacaktır. Kimsenin olmadığı bir evde yaşasa hangi günde olduğunu bile anlamayacaktır, çünkü karnı acıkır, saçları uzar. İnsan başkası olmadan ne uyuyup uyumadığını, ne yaşayıp yaşamadığını ne de zamanın akıp akmadığını anlayabiliyor.

Tara'nın yaşadığı durumda olsam ne yapardım ve bunu anlayabilir miydim diye düşünmek de bana ödev olsun. Bir bonus soru: içinde kalacağımız o tek gün bugün mü olsun?

24 Ocak 2026 Cumartesi

László Krasznahorkai ve Béla Tarr

Edebiyat dünyası o kadar geniş bir yelpazede ve o kadar çok eser üretilmiş ki en yoğun tempoda okuyan biri bile ancak okyanusta bir damlayı okuyup gidiyor bu dünyadan. Diğer bütün tercihler gibi bir kitabı okumayı seçince onun dışında kalan her şeyden vazgeçmiş olmak biraz üzücü ama başka türlüsü de mümkün değil. Bir gün gelecek ve  o son kitabı okumaya başlayacağız. Şimdi o gün çok uzak gelecekteymiş gibi düşünelim ve sıradaki kitabı nasıl seçiyorum anlatayım biraz.

Okuduğum kitaplar arasında bir büyük kalabalık daha önce okuduğum kitaplardan oluşuyor. Kimi romanları sekiz, on defa okumuşluğum vardır, bazılarını biraz daha fazla. Beethoven'ın bütün senfonilerini sırasıyla dinlediğim gibi Tanpınar'ın veya Atay'ın bütün eserlerini okumayı çok severim. İkinci büyük grup da başka kitapların içinden çıkan kitaplar. Yazarın bahsettiği veya çevirmenin dipnotta adını geçirdiği kitaplardan da ilgi çekici bulduklarımı okuyorum. Bazen başka bir kaynaktan görüp okuduğum bir kitabın yazarının kalan tüm romanlarını alıp okuduğum da oluyor, İthaki Japon Klasiklerinde olduğu gibi bir serinin her çıkan kitabını okuduğum da. Arkadaşlarımın önerdiği kitapları, biraz da onlarla gevezelik ederim umuduyla, daha öncelikli olarak okuyorum.

Ödüllere de hiç prim vermiyorum dersem yalan olur. Tim Parks'ın Ben Buradan Okuyorum [1] kitabında bahsettiği gibi bir yazarın ödül alabilmesinin iyi edebiyattan başka şeylere de bağlı olduğunu biliyorum ama ödül almasından sonra adını duyduğum ve çok beğenip bütün kitaplarını okuduğum yazar sayısı da az değil. Nobel Edebiyat, Booker Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü gibi birkaç etkinliği her yıl takip etmeye çalışıyorum. Öykü içinse Sait Faik Hikaye Armağanı'nda kısa listeye kalan on kitabı okuyorum her yıl. Bu kısa listeyle yeni öykücülerin en azından bazılarını kaçırmamış oluyorum gibi hissediyorum. Her hafta bir şiir kitabına ancak yer kalıyor bu tempoda okuyunca.

Bu yılın Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Macar yazar László Krasznahorkai'nin (nasıl okuduğu hakkında hiçbir fikrim yok doğrusu) dördü Türkçeye çevrilmiş toplam yedi romanı var. Daha önce pek az okuduğum ülkelerin romancılarına başta büyük bir sempatiyle yaklaştığımdan Krasznahorkai'nin romanlarını da okudum. Macaristan kırsalı bana Anadolu'nun kırsalından çok farklı gelmedi ama Avrupa bizim yaşamadığımız ikinci dünya savaşını yaşadığından onların zorluklarını anlamamız (en azından benim anlamam) mümkün değil. Macar edebiyatından daha önce Magda Szabó’nun romanlarını [2] okumuş ve çok beğenmiştim. Nobeli bir Macar yazar kazandı diye okuyunca o sanmıştım hatta. Krasznahorkai için Szabó kadar beğendim diyemem ama boşa geçirilen zamanlar da olmayacaktır ayırdığınız vakitler.

Krasznahorkai'nin romanları haricinde bir de senaryo yazarlığı yaptığını okuyunca birkaçını izleyeyim dedim. Macar yönetmen Béla Tarr'ın yakın arkadaşıymış ve yönetmenin çektiği dokuz filmden beşinin senaryosunu Krasznahorkai yazmış. Şeytan Tangosu ve Direnişin Melankolisi isimli romanlarını senaryolaştırmış madem önce onları seyredeyim dedim.

Romanın yazarı senaryonun da yazarı, yönetmen yakın arkadaşı; bundan iyi uyum olamaz diyerek izlemeye başladığım film [3] oldukça uzun bir zaman izlememe rağmen bitmeyince baktım 7 saat 19 dakika sürüyormuş. Direnişin Melankolisi de iki buçuk saat civarında sürüyor ve yönetmenin uzun filmleri arasında sayılmıyor. İçinde bulunduğumuz ay içinde ölen Béla Tarr'ın 2011'de gösterime giren son filmi Torino Atı [4] yönetmenliğini tanımak için uygun bir giriş olabilir bence. Dakikalarca gerçek bir şey olmayan sahnelerin akışını, her gün kuyudan su çeken ve babasının kıyafetlerini değiştirmesine yardımcı olan genç kadını zorlu doğa koşulları altında izlemek bile iç bunaltıcı gelirken insanların hayatları boyunca sadece bunları yaptığını anlatmanın bir yolu olarak sinemayı kullanmış Tarr. Bütün filmleri bir çırpıda izlenecek bir yönetmen değil ama zaten neden öyle yapasınız?

22 Ocak 2026 Perşembe

bir roman, iki film: Solaris

Çocukluğumda bütün spor müsabakalarında doğu bloku ülkelerinin takımlarını tutardım. Formalarda CCCP ve USA yazıyorsa hiç şüphesiz tarafım belliydi. Anadolu'da hiç siyasi bilinci olmayan bir ailenin çocuğuydum ama hep Doğu Almanya'nın, Yugoslavya'nın taraftarıydım. Biraz büyüdükçe Rus edebiyatını ve Sovyet bilim kurgularını da çok sevdim. Stanislaw Lem'in Solaris'ini [1] bütün ev arkadaşlarımla okumuş ve hayran olmuştuk ama bugünkü kadar çok çevrilmiş kitabı yoktu, ancak birkaç kitabını okumak mümkündü.

Tarkovski'nin filmlerini izlerken sıra Solaris'e gelince son okumamın üzerinden belki on yıl geçtiğinden yeniden okuyayım dedim. Solaris Yuri Gagarin'in ilk uzay uçuşunu yaptığı yıl olan 1961'de yazılmış bir roman, aya gidilmesine daha çok yıl var. Romanda insanlık hayali bir Solaris gezegenine gitmiş, gezegenin yüzeyi bilinçli olduğu düşünülen bir okyanusla kaplı. Hatta sadece bilinçli olmakla da kalmıyor mürettebatın bilinç altındakileri fiziksel varlıklara dönüştürüyor. Dünyadan bu gemidekilere ne oldu diye bakması için gönderilen Kris'in de karşısına yıllar önce intihar etmiş olan eski sevgilisi Harey çıkıyor. Kris karşısındakinin kaybettiği insan olmadığını biliyor ama insanı insan yapan şey nedir sorusu üzerinde düşünmeye değer bir soru değil mi?

Tarkovski'nin Solaris'i [2] üç saate yakın süren uzunca bir film. 1972'de film çekilirken Amerika aya gitmiş ve uzay aracı neye benziyor konusunda insanlığın bir fikri var ama filmde raflarda heykeller, masalarda şamdanlar var, daha da ileri gidip uzay gemisinin içinde sigara içiyorlar. Tarkovski diğer filmlerinde olduğu gibi geçişleri atlamalarla değil de kamera hareketleriyle gösterdiği için başka bir kurgucunun elinden çıksa çok daha kısa olabilecek film bu kadar uzun sürüyor ama bana hiç sıkıcı gelmedi doğrusunu söyleyeyim. Film romana çoğu yerinde bağlı kalmış ve dert edindiği şey ona bir yorum getirmekten çok seyirciyi ortaya attığı felsefi sorunlar üzerinde düşündürmek olmuş. Kris karşısında gördüğü Khari'nin Solaris'in fiziksel hale getirdiği bir düşüncesi olduğunu biliyor ama karşısındaki de kanlı, canlı bir kadın. O zaman insanı insan yapan şey nedir? Kris'in hatırladığı şeyler Khari'nin de hatıralarında var. Kendi hatırlamadığı şeylerin doğruluğunu hem kontrol edemez hem de onun için bir önemi yok. Karşısındakinin incinebilmesi, acı çekebilmesi gibi durumlar zaten gerçekleşiyor. İnsan görünümlü robotları insan saymamamızın temel sebebi kendilerine ait düşüncelerinin olmaması olamaz herhalde, çünkü çoğumuz için geçerli bir durum bu. Böyle yazınca insan olduğunu kanıtlamak captcha çözmek kadar basit de demek istemiyorum ama filmdeki kadının Khari olduğuna neden ikna olmuyorlar anlayamadım ben. Kris olsam arkadaşlarımın "bilimsel bir sorunu değersiz bir aşk hikayesine dönüştürme" uyarısına güler geçerdim.

2002'de ünlü yönetmen Steven Soderbergh'in çektiği Solaris [3] Tarkovski'nin filminden bir saat daha kısa. Aslında bugün hangi kurgucuya verilse Tarkovski'nin filmini ancak bu uzunlukta bir araya getirebilir bence. Uzun ömründe sadece yedi film çeken Tarkovski'den daha az film çeken büyük yönetmenlerden biri var mı bilmiyorum ama Soderbergh Tarkovski ile kıyaslanamayacak kadar üretken biri. Onun Solaris'inde George Clooney'nin canlandırdığı Kevin, Rheya ile birlikte hiç bilmediği bir gezende kalmayı tercih ediyor. Sanki dünyaya dönüp alemin sırrını mı bulacaktı?

Bakmayın çoğunluğun Tarkovski'nin filmleri uzun ve sıkıcı uzun demesine, her iki film de romanı okumadan izlenseler bile anlaşılır, güzel filmler

Son olarak Stanley Kubrick'in 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey [4] ile Solaris karşılaştırması hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Solaris'te konunun ne olduğunun anlaşılması evet biraz uzun sürüyor ama 2001'de de daha az sürmüyor. 2001'in ilk 20 dakikasında maymun mu goril mi neyse, onların bağırtılarından başka bir şey olmuyor. Onlarca dakika bir uzay aracının içinde süzüldüğümüzü görüyoruz, birkaç dakika sadece siyah ekran üzerinde müzik çalıyor. Kubrick'in 150 dakikalık bu filmini herhangi bir kurgucu 30 dakikaya düşürebilir ve izleyici neredeyse hiçbir şey kaybetmez. Sinema televizyon okuyanlar için belki faydalıdır bilemiyorum ama izleyici için ızdırap bence 2001: A Space Odyssey. Solaris'te karşılaştığımız ve üzerine düşünülebilecek o kadar şey varken "her şeyi teslim ettiğimiz makineler ya bize karşı tavır alırsa" sorusunun lafını etmeye bile gerek yok bence. Tek bir insani ilişkiyi barındırmayan 2001 zamanında yenilikçi gelmiş olabilir ama bugün ancak arkeolojik bir değer taşıyor.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Sırça Fanus - Sylvia Plath

Otuz yıllık kısacık bir hayat yaşamış ve tek romanını ölümünden bir ay önce yayınlatabilmiş bir yazar hakkında konuşmak pek kolay değil, hem de hayatına kendi son vermişken. Romanın [1] başlarında bir genç kadına dönüşmek için çocukluk derisinden sıyrılmaya çalışan bir kız çocuğunu görüyoruz. Benzerini birçok filmde gördüğümüz şeyler geçiyor başından. Yirmilerinin başında olsa da bir büyük bataklığa saplanmadan evine dönmeyi beceriyor. Romanın diğer yarısında yazarın kendisinin de yaşadığı söylenen psikolojik rahatsızlıklar, gördüğü tedaviler, arkadaşları, umutları, acıları, umutsuzlukları var. İyi edebiyat ama çok can yakıcı.

Daha genç bir kızken "eğer birinden hiçbir şey beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın" diyor Esther. Benim de çok geç anladığım bir şey beklentinin hissettiğimiz her duygunun temel nedeni olduğu. Biri var hayatımda, yazdığıma bir günde cevap vermediğinde deli oluyorum. Eminim diğer ortak arkadaşlarımıza da aynı şekilde cevap vermiyor ama onlar Ömer'i böyle kabul ettikleri için benim gibi hissetmiyorlar. Biliyorum sen de artık herkes gibisin diyebilsem elbette ben de dert etmeyeceğim bu tarafını ama o zaman da kendi hayatımı kurutuyorum gibi geliyor. Belki arası da vardır; herkes gibi olmadan da beklentiyi düşük tutmak mümkündür.

Handan Saraç'ın çevirisinin ne incelikli bir Türkçeyle yapıldığını yazmadan geçmek de istemiyorum. Kitabın son okuması da olması gerektiği gibi yapılmış, tek bir hata yok. 

Romanın içinde Virginia Woolf'u "işte yine kendime ait bir odam vardı" cümlesiyle görmek güzel gelecektir size de. Belki Plath onu hatırlayarak yazmamıştır ama bana sanki öyleymiş gibi geldi. Kendine ait evleri olan ama odası olmayan arkadaşlarım geldi aklıma.

Bu aralar hep yaptığım gibi bu romanın filmi de çekilmiştir diye biraz bakınca çokça filmi olduğunu görmek sürpriz olmadı. 1979 yapımı The Bell Jar'ı [2] YouTube'dan bile izlemek mümkün ama vakit kaybı bence. Romana bir katkısı olmamış yönetmenin. İstemediğiniz kadar belgesel de çekilmiş yazarın hayatıyla ilgili, ben Sylvia Plath: Inside The Bell Jar'ı [3] izledim, bu kadarını öğrenmeye ihtiyacım var mıydı emin değilim. Bir de Sylvia Plath ve Ted Hughes'in aşkını anlatan 2003 yapımı bir film [4] var, bence izlemeye değer. Sylvia Plath'in şairliği hakkında bir şey yazmadım ama İngilizceyi şiir okuyup keyif alacak kadar bilmiyorum maalesef. Şiiri anadilimde bile anlamak çok zorken başka bir dilde şiir okumak benim için mümkün değil. Yine de Plath şiirlerinin çevirileri bana büyüleyici geliyor. 60 yıl önce bir kadın olmak nedir gözümde canlandıramıyorum, bir kadın olmak nasıldırı bugün için de bilemiyorum, peki benim dışımdaki biri olmak nedir biliyor muyum, bütün bunları bilemiyorsam ben olmanın nasıl bir şey olduğunu nereden biliyorum? Her şeyi böyle sonuna kadar götürmek gerekiyor mu? 

Yine katılmayacağım bir okuma grubu toplantısı için delice hazırlanmış oldum. 

18 Ocak 2026 Pazar

kötü romandan iyi film olmuyor

Max Porter'ın adını bile duymamıştım yakın zamana kadar. Benedict Cumberbatch'i Sherlock dizisinden beri çok beğendiğimden onun bir romanın filminin başrolünde oynayacağını duyunca yazarın çevrilmiş bütün kitaplarını okudum. Doğrusunu söyleyeyim Tüylü Bir Şeydir Şu Yas [1] bence çok kötü bir roman. Lanny de tahammül edilmesi zor bir kitap. Kim böyle romanları seviyor bilemiyorum ama benlik olmadıkları kesin. Yine de Cumberbatch oynayacak diye bir gayretle okudum kitapları.

Film [2] altı milyon dolara çekilmiş ve onda biri kadar gişe yapmış. Ben filmi izlerken ne kadar düşük bütçeyle çekmişler, bu karga sahnelerini aslında nasıl çekebilirlermiş diye düşündüm hep. Bir bilim kurgu filmi değil ama bizim elli yıl önce izlediğimiz Gulyabani gibi de çekemezsin bir filmi bu devirde. Hoş ne kadar masraf edilseymiş de bu öyküden daha iyi film çekilemezmiş bence. Cumberbatch'in, hatta çocukların oyunculuklarına diyecek bir şey yok ama yas olgusu o kadar içinden çıkılmaz bir şekilde anlatılmış ki filmden keyif almak mümkün değil. Yası yaşamak için illa en kıymetlimizin ölmesi de gerekmiyor. Birini bir daha göremeyecek olmakla ölmesi pratikte aynı kapıya çıkıyor. İnsan çok gençken bile ölmemiş insanları kaybetmiyor mu?

Bazen bir şiirin içindeki müziği duymak için onu duymuş olan birinin bestelediği parçayı dinlemeye ihtiyaç olduğu gibi bir romanda ne olduğunu görmek için onun sinemaya aktarılmış halini görmek de işe yarayabiliyor benim için. Bir kitabı okurken bazen o kadar mutlu oluyorum ki içindeki dramı göremiyorum (çok sık olmuyor ama oluyor böyle şeyler). İnsanın sevdiği kadını kaybetmesi müthiş bir acı, buna zaten nasıl itiraz edebilirim ama o lanet olası karga da nedir? Metaforsa bile bana başka türlü göstermen lazım onu! Cumberbatch olsaydım bu senaryoyu okuduktan sonra bile oynamak isterdim bu rolü. Oyuncu elbette en iyi bildiği şeyi yapmak isteyecektir, yönetmen nasıl çekmiş, kurgucu ne yapacakmış onun işi değil bunlar. Sanki kendi hayatımızda en iyi kurguladığımız şeylerin sonu mutluluğa mı varıyor?

Turgut Uyar'ın Göğe Bakalım şiiri en bilinen şiirlerinden biridir herhalde. Ben bu şiiri yıllarca bir sevda şiiri diye okudum. "Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım" mısrasındaki üçüncü kişiyi ancak Fazıl Say'ın bestesiyle duydum (bu albümün ilk konserini Ankara'da dinlemiştim, ne kadar güzel bir gündü). "Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç" satırını kaç defa okudum ama Serenad Bağcan'dan dinleyene kadar anlayamamıştım. Belki nasıl anladığımı uygun bir zaman olursa anlatırım

12 Ocak 2026 Pazartesi

Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün - Nanae Aoyama

Çok uzun yıllar kitapları cildini dikkatlice açarak, notları başka kağıtlara / defterlere yazarak, sanki hiç okunmamışlar gibi koruyarak okudum. Sanki benden sonra aferin ne kadar iyi okunmuş mu diyecekler diye düşünmedim hiç. On yıl önce evdeki birkaç bin kitabı elden çıkartınca gelen bir aydınlanmayla artık notları sayfaların üzerine alıyorum. Yazarlara itirazlarım çok uzun değilse sanki okuyacaklarmış gibi üzerlerinde kalıyor. Çoğuna asla dönüp bakmayacağımı da biliyorum ama itiraz etmeden de duramıyorum. Bunu unutmayayım diye çok istiyorsam yine defterlere not alıyorum ama genelde üşeniyorum bunu yapmaya. Yaptığım zamanlarda da genelde çok kötü notlar alıyorum maalesef. Yazdığım benim fikrim mi, yoksa yazarın söylediği bir şey mi sonradan okuyunca anlamak imkanı olmuyor. Zaten notlarımı da çok az okuyorum. Böyle yazınca ne yapmak, nereye varmak istemekteyim bilemiyorum [romana gelebilir misin, rica ediyorum].

Yalnız Kalmak için Mükemmel Bir Gün'ün [1] çok satırın altını çizmişim ama dönüp bakınca çoğunu itiraz için çizdiğimi görüyorum. Aoyama'nın Türkçeye çevrilmiş tek kitabını Merve Sever çevirmiş ama editörlüğü ve son okuması yeterince iyi olmamış. Noktadan sonra boşluk bırakılmamış cümlelerle bir kitap bu devirde nasıl basılabiliyor anlaması imkansız benim için. Japonca'dan Türkçeye çeviri yapabilen bu kadar çok insan olması işin doğrusu bana oldukça şaşırtıcı geliyor.

Romanda yirmi yaşında bir genç kadın annesinin evinden ayrılıp başka bir şehirde kendine bir hayat kurmak istiyor. Bir kuzey avrupa romanında yaşamadığı için bunu yapabilmek için maddi bağımsızlığa da ihtiyacı var. Annesinin uzaktan tanıdığı bir yaşlı kadının yanında kalırken yalnızlığa ve hayatın neden yaşandığına dair sorgulamalarla geçiyor günleri. Sonlara doğru tek başına yaşayınca bu sefer de "Ben Çıkıyorum" veya "Ben Geldim" diyemediği bir hayat zor geliyor. Bunlar kısacık bir romanda cevaplanabilecek sorular olmadığından yazar da cevaplamaya çalışmıyor.

"Ve sabah kimse seni uyandırmadığında.
Ve akşam kimse seni beklemiyorken, ne istersen yapabilirsin.
Buna ne diyorsun? 
Özgürlük mü, yalnızlık mı?

Aslında bunlar cevaplanması gerçekten zor konular. Yalnızlık yalnızca dönebileceğimiz bir sevgilinin varlığında huzurla yaşayabileceğimiz özel bir insanlık durumu. Üretebilmek için yalnızlığa ihtiyacımız olsa da ürettiğimiz şeyi gösterebileceğimiz ve bunun sonucunda takdir, onay göreceğimiz biri yoksa üretmemizin de anlamı olmuyor. Romandaki kahramanın bunları anlamaya daha uzun yılları var. Biliyor olmakla kabullenmek arasında aşılması gereken zorlu bir köprü var ve bu köprü her durum için geçişe imkan vermiyor.

Yalnızlık bazen bir problemken hiç yalnız kalamamak da başka türden bir dert. Askerde acemiliğin sonunda alay komutanı bizi toplayıp aksayan bir şey var mı diye sormuştu. Her gün hindi yenmiyor gibi dertlerden sonra bir arkadaşın "ağlamak için bile yalnız kalamıyorum" demesi aradan geçen yirmi yılda hiç aklımdan çıkmadı.

Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün bir büyük roman değil ama birkaç saatte okunup üzerine düşünebilecek güzel bir roman.

11 Ocak 2026 Pazar

su gibi romanların yazarı: Hiromi Kawakami

İthaki Yayınlarının Japon Klasikleri serisini okumaya başladığımdan beri uzak doğu edebiyatının biraz daha içine girebiliyormuşum gibi hissediyorum. Eskiden İskandinav edebiyatında bahsedilen sorunları adamların derdi yok bunları düşünüyorlar diyerek okurdum, Japon edebiyatını da benzer şekilde bunlar da gerçekten dert edilebiliyormuş demek ki diyerek okuyorum artık.

Adını yakın zamana kadar duymadığım Hiromi Kawakami'nin kitapları pek az satmış Türkiye'de. Türkçe'ye çevrilmiş dört kitabından ikisinde "Nakano Eskici Dükkanı'nın yazarından" yazınca insan neymiş bu roman diyor ama bence Tokyo'da Tuhaf Hava [1] en güzel romanı. Otuzlu yaşlarındaki Tsukiko'nun bir gün lise öğretmenlerinden biriyle karşılaşmasıyla yavaşça başlayan, çok uzun zamanda şekillenen ilişkilerini anlatıyor roman. Roman kahramanları ürkek birer tavşan gibiler. Tsukiko şöyle düşünüyor örneğin: "Görüşmediğimiz süre zarfında, ya silinip gitmişçesine ortadan kaybolursa? Ya artık benim için bir yabancı olursa?" Sanki sonsuza dek yaşayacakları kesinmiş gibi hep bir ertelemeler, üstüne gitmemeler, ucundan yakalanan ipi çekmemeler! Diğer odadan kendisinin çağrıldığı duyar gibi olunca "Geceleyin uyanan duygular eğer kendi haline bırakılırsa abartılı bir şekilde büyür" diye düşünen Tsukiko'yu abartı değil bu, çık şu odadan diye benim sarsasım geldi.

Bir de yeri gelmişken Türkçe'de zamirlerin cinsiyetsiz olmasından şikayetçi olmak istiyorum. Çince, Japonca, Rusça hatta Arapça gibi dillerden çevrilmiş romanları okurken kahramanların isimlerinden cinsiyetlerini anlayamıyorum. Adı değil de bir zamir kullanıldığı her durumda da "o" diye geçiyor. Romanın yarısı geçiyor, bir kadından mı, erkekten mi bahsediliyor diye şüphede oluyorum. Bununla ilgili ne yapılabilir bilmiyorum ama yetkilileri göreve çağırıyorum.

Nakano Eskici Dükkanı'nda [2] da hayat çok yavaş akıyor. Konuşmaya "demem o ki" diyerek başlayan Nakano'nun içinde pek az şey olan bir hayatı var, eskici dükkanında da günler birbirinin kopyası gibi. Kadın kahraman aynı dükkanda çalıştığı Takeo'yu sevdiğini romanın son sayfasında hissediyor.

Tokyo'da Tuhaf Hava ve Nakano Eskici Dükkanı'nı okuyan biri Japonya'da her şeyin çok yavaşça ve süreç içinde olduğunu düşünebilir. Belki de ortalama ömür çok uzun olduğundan acele etmeyelim diyorlardır. Romanlarda birini görüp etkilenme, aniden bir şeye karar verme gibi şeyler olmuyor. Su akıp bir şekilde yolunu buluyor ama bekleyerek geçen aylara, yıllara çok yazık ediliyor aslında.

Mahallemdeki İnsanlar [3] ise 36 çok kısa bölümden oluşuyor.  Yukarıdaki iki romanın duru güzelliğinde olmasa da birkaç saatte okunabilecek bir kitap. Kitabın adı iyi bir özeti.

Nişino'nun On Aşkı [4] birinci tekil şahıstan konuşan diğer kitaplarından farklı bir şekilde çıkıyor karşımıza. Nişino'nun (erkek mi kadın mı anlayabildiyseniz bravo) farklı yaşlarda aşık olduğu on kadından biri konuşuyor her bölümde. Bu roman sinemaya da aktarılmış [5]. Aşklar yine yavaşça başlıyor ve sona eriyor. 

Bütün romanları farklı çevirmenler çevirmiş ve hiçbirinin Türkçesinde aksayan bir şey yok, editörlükleri de hakkıyla yapılmış. Demem o ki, Japonya'dan duyduğunuz çok ünlü yazarların yanında Kawakami'ye de bir şans verin.

9 Ocak 2026 Cuma

Ikiru'dan Living'e 70 yıllık yolculuk

Yaklaşık beş yıl önce bütün Ishiguro romanlarını sırasıyla okumuş olmama rağmen nasılsa bu hafta tekrar okuyayım dedim. Bir yazarın bütün kitaplarını okumayı bir maraton gibi görürüm, Beethoven'ın bütün senfonilerini veya Led Zeppelin'in dokuz albümünü birbiri ardına dinlemek gibi şeyleri severek yaparım. Ishiguro çok sevdiğim yazarlardan biri olduğundan yeni şeyler okumak yerine zaten bildiğim romanlarını okumak yine güzel bir deneyim oldu. Sonunu bildiğim şeyleri okurken sonunda bir sürpriz olmayacağından emin olup kendimi güvende hissettiğim için yapıyorum böyle şeyleri belki de.

İlk okumamdan farklı olarak bu sefer romanlardan uyarlanmış filmleri de izledim. Never Let Me Go ve Remains Of The Day'i çeken yönetmenler romanlara neredeyse hiç dokunmadan olduğu gibi sinemaya aktarmayı denemişler. Yüzlerce sayfalık metinleri iki saatte anlatmak çok zor bir iş ama ben iki filmi de beğendim. Sanattan ne beklediğimizle ilgili bir konu olsa da Anayurt Oteli gibi kahramanın attığı adım sayısını filmde de değiştirmeden göstermeye çalışmak beyhude bir çaba bence.

Kazuo Ishiguro kitapları onlarca dile çevrilmiş, 2017'de Nobel Edebiyat Ödülünü de almış büyük bir yazar. Romanları haricinde üç sinema filminin senaryosunu da yazmış. Son senaryosu 2022 yapımı Living [1]. Tam 70 yıl önce Akira Kurosawa'nın yazıp yönettiği Ikiru'nun İngiliz versiyonunu yeniden yazmış. Bu filmin yeniden çekilmesine yönetmen tarafından bakınca artık izlenmeyen çok eski bir Japon filminin yeniden gösterime sokulmasının ardındaki motivasyonu anlayabiliyorum ama Ishiguro neden hiçbir yenilik getirmediği bir senaryonun altına adını yazmış acaba? Ikiru ve Living arasında oldukça küçük farklar var tabi ama bunlar hem anlatılan tarihin hem de ülkelerin kültürünün çok farklı olmasından kaynaklanıyor. Ishiguro beş yaşında Japonya'dan ayrılmış bir ailenin artık İngiliz olan çocuğu. Her ne kadar Japon kültürünün içinde büyümemiş olsa da Japonya'nın yetiştirdiği en büyük yönetmen olan Kurosawa'ya büyük saygı duyuyor olmalı. IMDB'de filmin yazarlarına bakıp Ishiguro ve Kurosawa'nın adlarını yan yana görünce Ishiguro'nun senaryoyu yazma nedeninin adının Kurosawa ile yanyana yazılması olduğunu düşündüm. Kim böyle büyük bir sanatçıyla birlikte anılmayı istemez ki zaten? Bizim için önemli insanlarla bu yüzden aynı fotoğraf karesinin içinde olmak istemiyor muyuz? "Ömrümce görmezsem de bir daha, / eh diyebilirim yine de, / Bir kez orada bulundum" demek için. Bunun tarihten silinmeyecek şekilde kalıcı olması fırsatını kimse kaçırmak istemez herhalde.

Klara İle Güneş de bu yıl gösterime girecekmiş. Dilerim onu izleyecek günleri görebilirim. 


[1] https://www.imdb.com/title/tt9051908/ 

21 Aralık 2025 Pazar

geçen bin yıldan gelen hediye

Hayattaki en büyük şansım karşıma çıkan insanlar oldu. İki soru fazla veya az çözse başka bir okulda okuyacak, babası amiriyle kavga etse başka bir şehre taşınacak biriyle arkadaş olunca onu ben seçmişim gibi hissedemiyorum, tesadüfler bunlar hep. Hayata herhangi bir seviyede müdahale edebiliyorsak bile bunun azami seviyede olduğunu düşünüyorum. Şansıma hep iyi insanlarla karşılaştım; bildiğim ne varsa ya onlardan öğrendim ya da onlar beni daha çok sevsinler diyerek uğraşıp öğrendim. Üniversiteye kadar sadece ansiklopedi okumuş biri olarak edebiyatı, romanı da onlardan / onlarla keşfettim. Bu kadar geriden başlayıp Mehlika Hanım Ailesi'ne [1] bakalım nasıl geleceğiz.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın büyük romanlarını okumadan önce, bir kitapçı gezme turumda (en sevdiğim faaliyetlerden biriydi, şimdi hemen her şeyi internetlerden alıyorum) Aydaki Kadın [2] romanının çıktığını görmüştüm. Ölümünden bunca yıl sonra bir yazarın nasıl olur da yeni romanı çıkabilir diye şaşırıp aldığımı hatırlıyorum. Romandan o zaman ne anladım hatırlamıyorum ama çok yakın zamanda Oğuz Atay'ın Günlük ve Eylembilim'ini [3] de okumuştum. Eylembilim yeni sayfaları da bulununca yeni baskılar da yaptı, hepsini alıp okudum. Belki Atay'ın aklına girmek, hatta Atay olmak istiyordum o yaşlarda.

Yazarların yayınlanması için yazmadıkları metinlerin basılmasını doğru bulmasam da (ama okuyorum) yayınlatmak için fırsat bulamadıkları metinlerin sonradan basılmasına itirazım yok. Bu metinler ister Selçuk Baran'ın çekmecesinde bulunan Güz Gelmeden [4] gibi hazır bir roman şeklinde, ister Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezi'nin [5] yaptığı gibi el yazmalarının yoğun emek isteyen işçiliği sonucu karşımıza çıkmış olsun insanı aniden bir leylak koklamış gibi çarpan şeyler oluyor. Selçuk Baran'ın Türkan Hanım'ın Ölümü [6] öyküsünü devlet tiyatrolarında oynanmış olan üç perdelik tiyatrosu ile bir araya getirip bastıran Bahanur Garan Gökşen'i de anmadan geçmek istemem. Bir öykünün nasıl oyunlaştırılabileceğini, bir hikayenin nesinin okunmaya, nesinin izlenmeye değer olabileceğini göstermesi açısından bulunmaz bir örnek bence Türkan Hanım'ın Öyküsü. Annemden bile on yıl önce doğmuş Selçuk Baran'la tanışsam eminim yakın arkadaş olabilirdik [ya rica ediyorum sanki arkadaş olduğunu düşündüğün kaç kişiyle hala konuşuyorsun?].

Orhan Veli'nin kitaplarında yer almayan şiiri bulundu gibi güzel bir haber bence bir yazarın daha önce yayınlanmamış bir eserini okuyabilmek. Bir zamanlar Oğuz Atay'ın Pazar Postası'nda yazdığı yazıları okumak için bütün sayılarının bulunduğu Milli Kütüphaneye gideyim diye planlamıştım sonra baktım ki Yıldız Ecevit Ben Buradayım [7] kitabında sadece üçünü kendi adıyla yayınladığından bahsediyor, gitmedim.

Biraz abartarak söyleyeyim Mehlika Hanım Ailesi'ni okumak çok uzun zamandır görmediğim birinden bir mesaj almak gibi geldi bana (elbette hiçbir şey bu kadar güzel olamaz ama bilirsin abartı yazmanın doğasında vardır). Atay'ın Türkiye'nin Ruhu'nu yazdığı öğrensek mutluluktan çıldırmaz mıydık örneğin? Kitabı yayına hazırlayanların 1959'un Türkçesinden çeviri yapmamaları, dipnot koymamaları da ayrıca hoşuma gitti. Mai ve Siyah'ı böyle yayınlamak anlaşılmayı çok zorlaştıracakken çok daha yeni tarihli olan Mehlika Hanım Ailesi tahmin ediyorum çoğunluk tarafından sözlüksüz okunabilir durumdadır. Sultan Hamid Düşerken, Kıskanmak, hatta Eski Zaman Kadınları Arasında gibi büyük bir roman değil ama Nahid Sırrı'dan yeni bir metin okuyabilmek bir büyük mutluluk.

 

12 Aralık 2025 Cuma

Üç Renk: Kıskanmak

İkisini karşı karşıya koyunca (neden böyle bir şey gereksin bilmiyorum ama) Dostoyevski'yi fersah fersah ilerisinde görsem de kıskanmanın kitabını yazan Tolstoy'dur. Kreutzer Sonat'ta [1] anlatılan Pozdnişev'in kıskançlık duygusu aradan geçen bunca yılda, kültür bu kadar değişmiş olmasına rağmen eskimeden duruyor. Kadınlar hala aslı astarı olmayan şüphelerle öldürülüyor. Elbette bu şüphelerin gerçek olması dahi kimsenin canını almaya yeterli değil. Tanımını nasıl yaparsak yapalım insan birini kıskanıyorsa, arkasını dönüp gitmeli. Biri size başkasını düşünmediğini kanıtlayabilir mi? Elbette hayır! O zaman başka türlü yolunuza bakmalısınız. Şimdi biz kıskanmak üzerine biraz konuşalım.

Kıskanmak çoğunlukla yetersizlik duygusuyla ilişkilendiriliyor ama yeterlilik duygusu nedir? İnsan hangi durumda kendinden daha iyi biri olmadığından emin olabilir? Dünyanın en zengin insanından daha yakışıklı biri yok mu örneğin? Zamanında sekiz defa Mr. Olympia şampiyonu olan bir vücuda sahip olsanız bile bir vakit geliyor yürümek bile bir marifet haline gelmiyor mu? Diyelim bir konuda dünyada rakibi olmayan bir konumdasınız (bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu aklımızdan çıkarmadan devam edelim), karşınızdakinin tek ilgi duyduğu şey bu en iyi olduğunuz mevzu olmaya ilelebet devam edecek mi? Karşınızdakinin sizden iyi yüzen, bisiklete binen, ip atlayan, ıslık çalan biriyle karşılaşmayacağını mı düşünüyorsunuz? Sizden çok okuyan, dinleyen, izleyen kamyonla insan var. Yine de insan birini tek bir özelliği yüzünden beğenmiyor. Bütün yeterlilikleri bir araya getirince de toplamda daha yukarıda olmak gibi bir ölçü kalmıyor. İnsanın bir konuda kendini yetersiz hissetmesi kadar normal bir duygu düşünemiyorum ben. Her konuda bizden daha yeterli insanlar var. 187 kilo halter kaldıran kadın var, kiminle yarışıyoruz? Siz kimseyi en en en iyisi olduğu için seçmediniz, o da sizi bu sebeple seçmedi. Hadi biraz kışkırtarak sorayım Liv Ullmann'dan daha güzel olduğu için mi seviyor bir erkek bir kadını, lütfen?

Karşımızdakinin doğruyu söylemediğine yönelik bir şüphe mi kıskançlığı tetikliyor peki? Bunun için de birinin yaşadığı şeyin doğrusunu, yalnızca doğrusunu ve tüm doğrusunu anlatabilmesini bekliyor olmamız lazım. Bunun yapılamayacak bir şey olduğu çok açık değil mi? Bir odadan çıkan iki kişi aynı olayı aynı şekilde anlatamaz. Hatta aynı kişi aradan süre geçince aynı hatırayı aktaramaz. O zaman soruyu şöyle güncelleyelim: bizim için önemli olduğunu bildiği bir şeyi anlatmıyor olabilir mi? Sanki bizim için önemli olan şeyleri biz kesin olarak biliyoruz, bizim için önemli olan şey değişmiyor, anlattığı her şeyi biz anlıyoruz gibi kabuller de çok geniş kapsamlı geliyor bana. Buradan yine anlaşmak mümkün değil noktasına gelmek istemiyorum ama kıskanmanın temelini anlamaya çalışıyorum.

Aldatılmanın karşısında hissedilen duygu muhtemelen kıskanmak değildir. Hayal kırıklığı, öfke, üzüntü olabilir ama artık kıskançlık aşaması geçilmiştir herhalde bu durumda. Burada bahsettiğim duygu ikili ilişkideki kıskançlık; Nahid Sırrı Örik'in Kıskanmak'ta [3] muazzam bir şekilde anlattığı başka bir kıskanmak da var. Canım Uğur'la okuduğumuz Sultan Hamid Düşerken'le [4] tanıştığım Nahid Sırrı Örik'i çok severim. Yazdığı her şey bence okunmaya, ayrılan vakte değer.

Üşüyen ellerini ısıtacak başkası olmasın, o hep ben olayım duygusu yok demek gerçekçi gelmiyor bana. Beth Hart'ın [5] yaptığı gibi ileri gitmeyelim elbette ama bir yere kadar sahiplenmek, olmayınca devam etmek gerekiyor.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/18729673-kreutzer-sonat

5 Aralık 2025 Cuma

Asılacak Kadın - Pınar Kür

Pınar Kür romanlarıyla ilk tanışmam Cinayet Fakültesi romanıyla olmuştu. Roman kahramanının benim de olmak istediğim gibi bir matematikçi olması harika bir tesadüf gibi gelmişti bana. Dünyanın bir yerinde, bir okuma grubu onun Asılacak Kadın [1] romanını okuyordur diyerek ben de bugün tekrar okudum. İlk okuyuşumun üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçtiğinden romanı buğulu bir camın ardından görülen sonbahar manzarası kadar hatırlıyordum.

Roman 1979'da yayınlanmış, yani bilinç akışı tekniğiyle çokça Türkçe metin yazılmış, Tutunamayanlar'ın onlarca sayfa akan konuşmasını herkes okumuş. İçeriği çok cesur ve çarpıcı olmasına rağmen dil açısından bir yenilik yok bence Asılacak Kadın'da. Hatta ilk iki bölümde fazlalıklar var. İlk bölümde aklından geçenleri dinlediğimiz Faik İrfan Elverir'in düşünceleri nasıl kesikli ise anlatım dili de öyle. Neredeyse sadece nokta var noktalama işareti olarak, hatta çok fazla nokta var. Ceza Reisinin aklı hep kırılan kalemde, verdiği cezada, tabi bir yandan da mutsuz evliliğinde. Böyle bir akışta hiç virgül, soru işareti kullanmayarak tam olması gereken hissi vermiş diyecekken nedense hiç de gerekmeyen birkaç virgül ve soru işareti var. Keşke onlar da olmasaymış.

İkinci bölümde romanın asıl kahramanı olan Melek'in aklındayız. İdama mahkum olmuş, öncesinde berbat şeyler yaşamış bir köylü kızı olan Melek düşünürken elbette noktalarla, noktalı virgüllerle düşünmüyor. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da onlarca sayfa akan bir nehir gibi konuşturmasına benzer bir şekilde yazılmış ama nedense Fransızca metinler büyük harfle ve Melek'in asla okuyamayacağı şekilde özgün halleriyle geçiyor metinde. Melek kendi aklından düşünürken Jozet derken başkası aynı kadından bahsederken yine Melek'in aklından JOSETTE diye geçiyor metinde. Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir belki ama romanın bir büyük eser olmasının önüne geçmiş bence.

Son bölümde Yalçın'ın kendisi de Melek'e yapmadığını bırakmamış olmasına rağmen onu kurtarmak istemesinin nasıl sefil bir düşünce olduğunu anlamamızı sağlayan (pekiştiren) yazılarını okuyoruz. Yeterince steril bir ortamda yaşan biri bu rezillikler nasıl yaşanmış diye şaşabilir belki ama biz bütün bir köyün birlik olup neler yaptığını çokça okuduk, unuttuk, tekrar okuduk/izledik, tekrar unuttuk. Bugün bile genelevlerde çalışan kadınların Melek'ten bir farkları var mı emin değilim doğrusu.

Kitabın sonuna Pınar Kür'ün romanının toplatılması için açılan davaya yazdığı savunması da konmuş. Tam da onun yazdığı gibi Asılacak Kadın hala okunurken onu toplatmak, imha etmek isteyenleri bugün hatırlayan yok.

Roman 1986'da Başar Sabuncu tarafından sinemaya da uyarlanmış [1]. Üçte ikisi kahramanların bilinç akışlarıyla anlatılan bir metni filme çekmek yönetmenin bir yandan işini zorlaştırırken bir yandan da ona yaratıcılığını gösterebileceği bir alan bırakmış. Türk sinemasında çok sevilen bir yöntem olan romanı birebir izleyiciye göstermek imkanı olmadığından yönetmenin araları kendisinin doldurması gerekmiş. Anayurt Oteli filmi hiçbir yaratıcılık içermemesine rağmen neden bu kadar seviliyor gerçekten hiç anlamıyorum.

Bir romanı film olarak karşımıza getiren yönetmenin romanın ruhu haricinde her şeyi değiştirmeye hakkı olduğunu düşünüyorum. Hamlet kızılderili bir kadın olarak bile gösterilebilir bize, yeter ki o duyguyu bize geçirsin. Asılacak Kadın'da da Yalçın tabancayla mı ateş etmiş, tüfekle mi gibi konuların zerre önemi yok bence. Yönetmen mahkemenin hakiminin özel hayatını dışarıda bırakarak çok iyi bir karar vermiş, yoksa işin içinden çıkamazmış gibi geliyor bana. Filmi youtube'dan bile izlemek imkanı var [3], bir başyapıt değil ama romanı okuduktan sonra bir buçuk saat ayırıp izlense fena olmaz. Filmde Müjde Ar (bu filmde 32 yaşında ve öncesinde çokça ses getirmiş filmleri olan, hadi kabul edelim, çok güzel bir kadın) haricindeki oyunculuklar çok zayıf. Kötü oyunculukların sorumluluğu bence oyunculara değil, yönetmene yazılmalı.

Gaspar Noé, Michael Haneke veya Lars von Trier bu romandan film yapsalardı nasıl şeyler izlerdik diye düşünmek de iyi bir akıl oyunu olabilir.

Velhasıl güzel bir roman Asılacak Kadın

25 Kasım 2025 Salı

Ev Beyi - Aslı T. Kızmaz

Bu kadar eski ve köklü yayınevleri nasıl böyle son okuması yapılmamış, neredeyse hiç editörün elinden geçmemiş kitaplar basabiliyor gerçekten anlaması çok güç. İnkilap 98. yılımızdayız diye kitap kapağına yazmayı biliyor ama bir romanı hiç okumadan önümüze getirmiş, bir de kitabın kapağında başka bir yerde görmediğim Düzenleyen diye bir isim daha yazıyor. Bu kadarı ayıp sayılmalı artık. Çok daha yeni yayınevleri hiç hatasız kitaplar basabilirken saçma sapan yazım hatalarıyla dolu kitaplara para vermemiz kabul edilemez bir şey bence. Bu yazım hataları ve son okuma konusunu geçebilenler için bile (bunu nasıl yapacağız, niye yapalım bilemiyorum ama) vasatın çok altında bir roman Ev Beyi.

Şimdi bakalım roman arka kapakta yazdığı gibi benzersiz bir roman mı?

Kadın ve erkeğin rollerini değiştirip mevcut durumun hep yaşadığımız ama nasıl dengesiz olduğunu göstermek iyi bir fikirmiş gibi görünse de Ev Beyi bunu bir tiktok vidyosu derinliğinde yapabiliyor. Cinsiyetleri yıldan yıla değişen insanların olduğu Karanlığı Sol Eli [1], kadınlık rolünün sadece çocuk yapmaya indirgendiği Damızlık Kızın Öyküsü'ndeki [2] derinliği elbette her romandan beklemiyorum, zaten bu Le Guin ve Atwood'un da her zaman yapabildikleri bir şey değil. Yine de Ev Beyi'nin [3] twitter diliyle yazılmış olması (çocukların bağırtısını AAAAAAAAAAAAAAA! diye yazması, "kişisel alanına şapırt diye dalması", "Rahat ol sennn," gibi ifadeler) bana bir roman değil de, belki bir twit akışını okuyorum hissi verdi. Romanın iki baş kahramanından erkek olanına ikiz kız çocuklarının anne demesiyle başlıyoruz romana. Romanda anlatıcı erkek kahramanı "çocuklarına hem analık hem de analık yapıyordu" diyerek tanıtıyor bize. Kadının dışarıda çalışması, erkeğin çocuklara bakması erkeğin rolünü böyle bir konuma getiremez elbette. İki kadından oluşan bir çift olması durumunda bile tarafların ikisi birden ana olamaz. Annenin ilgisini çocuktan alan tarafa baba demiyor muyuz yüz yıldır?

İkinci baş kahramanı ise "Çok yetenekli bir doktordu Duygu" olarak tanıyoruz. Doktorlukta nasıl bir yetenek olabilir acaba? Çok iyi doktor denilen insanların ardında yoğun ve disiplinli çalışmalarla, uzun nöbetlerle geçen yıllar varken biri nasıl yetenekli doktor olabiliyor? Bir de Duygu şöyle yapmış: "Cerrahpaşa Tıp kazanmasına rağmen Halil'le uzak kalmamak için Ege Tıp yazmış". Yazarın ülkemizde üniversitelere nasıl girildiğini bilmemesi lazım böyle yazabilmesi için. Yazar da bir bölümü kazandıktan sonra başka bir bölüm yazılamayacağını elbette biliyor olmalı ama yukarıda da dediğim gibi kitabın bir editörü olsa (olmadığını umuyorum aslında, varsa ve bunu onayladıysa daha fena çünkü) böyle basit şeyleri düzeltip öyle karşımıza çıkartırlardı bu romanı.

Daha uzatmak istemiyorum ama romanda karakterler karikatür gibi, kurgunun da bir derinliği yok. Peki niye okuyup hakkında yazıyorum o zaman? Hiçbir toplantısına katılmadığım ve artık hiçbir üyesiyle konuşmadığım bir kitap grubunun sanki içindeymiş gibi olmak hoşuma gidiyor. Zaman zaman hangimiz böyle şeyler yapmıyoruz?

 

14 Ekim 2025 Salı

Saç Örgüsü, Uçurtma - Laetitia Colombani

Okumak sadece bireysel bir etkinlik olsa da birisiyle/birileriyle yakın zamanlarda okuyup üzerinde kısacık da olsa konuşabilmek hayatın büyük keyiflerinden biri benim için. Okunan metnin kendisinde anlaşılmayan bir şey olmasa da kitabın çağrıştırdığı şeyleri duymak, onlar üzerine konuşmak insanın başka türlü elde etmesi mümkün olmayan bir deneyim. Benzer şeyleri okumaktan hoşlanan birini / birilerini bulmak nadirattan bir durum olduğu kadar bunu sürdürebilmek belki daha da az bulunan bir şeydir.

Hakkında konuş(a)masam bile tanıdığım biriyle yakın zamanlarda aynı kitabı okumayı da severim. Belki bu da karşıdakinin arzusunun nesnesi olmayı arzulamanın bir tezahürüdür [bu laflar nereden çıkıyor bugün anlamadım ama neyse]. Velhasıl her kitabının kapağında Fransa'da şu kadar sattı diye yazan (elbette bunda yazarın bir kabahati yok ama) Laetitia Colombani'nin kitaplarının benzer bir saikle [yok artık] okudum. Yan Pasaj Yayınları her iki kitabı da büyük bir özenle hazırlamış. Çevirmen Gülşah Ercenk okurken rahatsız eden bir cümle bile kurmamış. Aslında sadece Saç Örgüsünü okumayı planlıyordum ama yazarın onun devamı niteliğinde bir romanı olduğunu görünce onu da okuyayım dedim [sanki niye okudun diye soran var].

Saç Örgüsü

Yazarın aynı zamanda yönetmen ve senaryo yazarı olması romanın kurgusuna çok olumlu katkıda bulunmuş. Hindistan, İtalya ve Kanada'dan üç kadının hikayeleri bir saç örgüsü gibi kıvrıla kıvrıla uçları bir araya gelecek şekilde anlatılıyor. Romana başladığımda bu kadar alakasız yerlerdeki kadınların hikayeleri neden her bölümde birinin olduğu şekilde yazılmış anlamadım ve birbirlerini görmelerinin kurgunun çok zorlanmasını gerektireceğinden keşke birini bitirip diğerine geçseymiş dedim ama yarıyı geçince neden böyle bir izlek takip edildiğini anladım.

Kitabın arka kapağında yazdığı gibi üç kadının ortak taleplerinin özgürlük olduğundan da şüpheliyim. Tamam üçünün de hayatlarında kontrol edemedikleri şeyler var, bazı şeyleri değiştirmek için fedakarlıklar yapmaları gerekiyor ama istedikleri şeyleri özgürlük şemsiyesinin altında toplamak bence çok basitleştirmek olur. Kızını Hindistandaki berbat ötesi hayattan çıkarmak isteyen annenin talebine özgürlük denebilir mi? Kanadalı avukatın hastalığını öğrendiğinde ailesine daha çok vakit ayırmayı istemesi bir özgürlük talebi mi? İtalyan genç kız zaten aile şirketinin batmaması, sevmediği biriyle evlenmek zorunda kalmamak gibi hedefler peşinde. Bu özgürlük meselesini geride bırakınca romanı genel olarak beğendiğimi söylemek isterim.

Fransız yazarın hiç bilmediği kültürlerden üç kadını bir biriyle aynı yoğunlukta, aynı kültürün kavramlarıyla konuşturması ve düşündürmesi anlatılanlara inanmayı zorlaştırdı benim için. Kast sisteminin dışında kalacak kadar perişan durumdaki bir kadın hakkında şöyle deniyor ama aynı ifade İtalyan veya Kanadalı kadın için de söylenebilirdi. Ülkelerin kültürlerinin, insanların yaşadıklarının düşünceleri üzerinde hiç mi etkisi yok?

Smita kocasıyla birlikte gitmeyi çok istemişti ama savaşmayı reddettiği an Nagarajan'a olan bütün sevgisi de bitmişti. Sevgi kuş misaliydi; bazen bir kanat çırpışıyla geldiği gibi, yine bir kanat çırpışıyla gidiyordu. 

Dünyanın üç köşesindeki kadınların aynı kavramlarla anlatılmaları bende Stanley Kubrick'in Paths of Glory'de Fransız ordusunu İngilizce konuşturması gibi bir etki bıraktı. Yazar bunun için ne yapabilirdi bilemiyorum ama o yazarın sorunu değil mi zaten?

Uçurtma

Devam niteliğinde olduğunu okuyunca yazar Saç Örgüsü'ndeki üç kadını bir şekilde karşılaştıracak diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Smita'nın kızı ile bir Fransız kadın karşılaşıyor Uçurtma'da. Birbirinden çok uzak kültürlerden kadınların dayanışması anlatılıyor gibi görünse de tarihin gerçeklerinden bu kadar habersizmiş gibi nasıl roman yazılabiliyor doğrusu hiç anlamıyorum. Metin Altıok'un "Ben eğilmem gündüzleri ama geceleri kanatırım kendimi" dediği gibi bir kahraman olan Preeti, ilk kitapta saçları önce İtalya'ya, oradan Kanada'ya uçan Lalita ve Fransa'dan bir kurtarıcı gibi gelen Lena bu kitabı bir roman yapmaya yetmemiş maalesef.

Lena Hindistan halkının bir kısmının berbat durumunu görünce "acaba bunda Avrupa'nın hiç sorumluluğu var mı?" diye düşünmüyor. Ailelere Fransa'da öğrencilere el kaldırılmadığını anlatırken kolonize edildiği dönemde Hintlilere neler yapıldığı da hiç aklından geçmiyor. İki defa alıntıladığı "Çocuklar her şeye sahipler, ellerinden aldıklarımız dışında" cümlesinde "Çocuklar" yerine "Hintliler" yazsam ne olur diye veya Hindistan'da neden çocuklara İngilizce öğretiyorum diye düşünemiyor bile. Sanki Avrupa içinde bulunduğu refahı kendi kaynaklarıyla sağlamış ve Hindistan'ın eşit şartlarda olmamasının tek sorumlusu adetleriymiş gibi anlatılması insanın sabrını zorlayan bir masal olmaktan öteye gidemiyor.

Saç Örgüsü hadi neyse ama Uçurtma bence vakit kaybı. 

31 Ocak 2024 Çarşamba

Ayı Dağı - Andrew Krivak

Duvar'da dünyada tek sağ kalan kadının hikayesini okuduktan sonra Ayı Dağı'nda (dünyaya her ne olduysa artık) hayatta kalan iki kişi var. Bir erkek ve kadının insanlıktan geriye kalanlar (insanlığı başlatanlar) olması çözülmesi zor ve hakkında çok konuşulmuş bir problem aslında. İnsan soyunu devam ettirmek (başlatmak) gibi bir misyonu üstlenmeyince (neden üstlenilsin böyle bir sorumluluk orası ayrı) yapılacaklar listesi oldukça sadeleşse bile hayatta kalmak kendi başına bir problem olmayı sürdürüyor. Şehir hayatında sağ kalan iki kişi için bir senaryo üretmek zor olacağından (hoş bu romanda da ne oldu da sadece ikisi hayatta kaldı bilemiyoruz ama daha kolay ikna oluyoruz sanki. Her durumda bu felaketi açıklamaya çalışmamak çok iyi fikir bence) Ayı Dağı'nda dağlık bir arazide ve zorlu iklim şartlarındayız.

Yazar iki sevgilinin yaşayacaklarına hiç girmeden (buradan devam edip yine güzel bir roman yazabilirmiş veya daha büyük ihtimal bu yazılmıştır da ben okumamışımdır) kadını doğumdan biraz sonra öldürüp erkeği kızıyla birlikte bırakıyor. Sağ kalan iki kişinin sürekli kullanmak zorunda oldukları ilaçların ya da kronik rahatsızlıklarının olmaması bir yana doğum kontrolü de bir büyük sorun olur herhalde bu senaryoda. Doğumun kendisi de aslında çok kritik bir olay, erkek kadın doğum uzmanı bir hekim değilse tek yapabilecekleri her şeyin yolunda gitmesini ummak olabilir. Toplumsal iş bölümü olmadan hayatta kalabileceğimiz bir senaryoyu düşünmek mümkün değil herhalde. Şimdi basit bir yardımla üzerinde çok durmadan hayata devam edebileceğimiz o kadar çok durumda tek başımızayken ölebiliriz ki! Romanda erkek de kızı pek küçükken acil serviste tedavi görüp hayatına devam edebilecekken ölüyor. Aslında roman sadece babasını hatırlayan, annesini fotoğraftan görmüş olan bir kızın dünyada tek kalmasının öyküsü. Kız Halid Halife'nin Ölmek Zor İş romanında olduğu gibi babasının ölüsünü (elbette bambaşka bir formda) annesinin yanına gömmek için uzun bir yolculuk yapıyor.

Ango Sakaguçi Aptal isimli öyküsünde İzava'ya şöyle dedirtiyor: "Mutlak yalnızlığı hissedebilmek için diğer insanların varlıklarının farkında olmak gerekir. Yalnızlık, ancak öyle tam bir yalnızlık olabilir." Ayı Dağı'nda kızın (kimse seslenmeyince kahramanların bir isimlerinin olmaması da güzel bence (bir zamirin haricinde (abi, hocam, dayı gibi (bunlar kötü demiyorum elbette)) biri olduğunu (bir adı olduğunu) duymak insana bazen ne kadar güzel gelirken kimi zaman da sanki hiçbir şeymiş gibi sadece adını duymak nasıl yaralayıcı geliyor insana [yine konudan çok uzaklaşıyoruz])) babasından başka özlediği kimse yok. Özlediği bir yaşama şekli de yok aslında. Başka çocuklarla oynamayı, büyüyünce birini sevmeyi düşünmüyor bile. Yazar bütün bunların nasıl kültürel şeyler olduğunu onlardan hiç bahsetmeyerek anlatıyor veya ben öyle anladım bilemiyorum. Romanın sonunda (her romanı yeterince uzatırsanız olacak şey oluyor ve) kız ölüyor.

Romanda hayvanların konuşması nasıl bir anlama geliyor, gerçekten gerekli miydi diye düşündüm ama onlar da olmasa bir insanın tek başına kalmasında anlatacak bir şey olabilir miydi emin değilim.

Son olarak romanın adıyla ilgili kısaca yazmak istiyorum. Yakınlarda okuduğum Marian Engel'in yazdığı Duygu Akın'ın çevirdiği Bear isimli roman Ayı adıyla yayınlandı ve hakkında çokça konuşuldu (güzel bir roman bence). Bu romanın özgün adı The Bear olmasına rağmen Ayı Dağı adıyla yayınlanmış. Tamam romanda ayı dağı diye bir yer geçiyor ama yazar dağı değil bizatihi ayıyı kastederek romana isim koymuş. Çeviride bu kadar önemli değişiklikler yapılmamalı bence.

hoşçakal kardeşim deniz

Nerelisin sorusuna Ankaralıyım demeye utanacak kadar çok zaman Çanakkale'de yaşadım. Hiç kimseyi tanımadan geldiğim bu şehirde harika in...