Kurosawa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurosawa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2026 Cumartesi

Ayaktakımı Arasında Kurosawa

Sorsalar Dostoyevski, Tolstoy, Gorki gibi Rus edebiyatçılarını okuduğumu söylerim ama acaba okuduklarımın ne kadarı bu yazarların yazdıkları ne kadarı çevirmenlerin metinlerden anladıkları acaba? Geçen yıl Tutunamayanlar oyununa gittiğimde hiç beğenmemiş ve sahneye koyanların romanı anlamadığını düşünmüştüm. Türkçe bir roman üzerinde bir zaman çalışmış, provalar yapmış, sahneye koymuş bir grup insanın, hakkında bu kadar değerlendirme de yazılmış olmasına rağmen romanın kahramanını, Selim'i, bu kadar yanlış anlaması nasıl mümkün olabilir? Madem anadilimizdeki bir metni bile böyle farklı anlayabiliyoruz çeviri metinleri nasıl anladığımızı düşünüyoruz?

Önce bugün neler yaptığımı sıralayayım, sonra bu yaptıklarımdan bir anlam çıkarmanın mümkün olup olmadığını konuşalım.

Güne başlarken Gorki'nin Ayaktakımı Arasında [3] oyununu okudum. Telif ücreti gerektirmediğinden piyasada istemediğiniz kadar çevirisi var, ben çokça Rusça çeviri yapmış Koray Karasulu'un çevirisini okudum. Oyunun bakış açısına çokça itirazım var ama onlara sıra gelecek mi bilemiyorum.

Günün ilk film olarak Kurosawa'nın 1957 tarihli Donzoko'yu [1] izledim. Kurosawa muhtemelen Ayaktakımı Arasında'nın Rusça'dan Japonca'ya çevrilmiş halini okudu ve anladığını senaryolaştırdı. Altyazılar için kaynak metin İngilizce iken ben filmi Türkçe altyazı ile izledim. Böyle düşününce dördüncü dilde anladığımı düşünüyorum Gorki'nin yazdıklarını. Birkaç ay önce Türkçe bir roman üzerinde Türk tiyatrocularla bile anlaşamamışken bu nasıl olabiliyor peki?

Gün ortasında bir keman resitali dinleyip eve dönünce Peter Wild'ın Akira Kurosawa [4] kitabından filmle ilgili kısmı yeniden okudum. Bu kitap da İngilizce olmasına rağmen evdeki Türkçe çevirisini okudum ve bir şeyler anladığımı düşündüm. İlgili bölümde Jean Renoir'in de aynı oyunu filme [2] uyarladığını ve Kurosawa'nın filmi için "Benimkinden çok daha önemli bir film bu" dediğini okuyunca vaktim var onu da izleyeyim dedim.

Renoir de Rusçadan Fransızcaya çevrilmiş oyunu okuyup senaryolaştırmış ve ben yine Türkçe altyazı ile izledim filmi. Burada araya İngilizce girmemiş olabilir diye düşünüyorum. Yani bu defa da en iyi ihtimalle üçüncü dilde anladım Gorki'nin oyununu.

Rusça, Japonca ve Fransızcayı anadilim gibi biliyor olsaydım (bunun bile ne kadar kısıtlı faydası olduğunu gördüm) filmlerin Gorki'nin oyunuyla ilişkilerini karşılaştırma imkanım olurdu belki ama böyle bir yeterliliğim yok maalesef. İşin garibi aynı kaynaktan çıkan ve çok farklı yollardan bana akan bu suyun aynı su olduğunu anlayabiliyorum (veya anlamak istiyorum, bilemiyorum). İşin doğrusu okuduğum ve izlediğim kadarıyla Ayaktakımı Arasında öyle derinlikli felsefi tartışmaların olduğu bir metin değil. Okuduğum metinde geçen "İnsan özgürdür... Yaptığı her şeyden kendisi sorumludur; inanmaktan, inanmamaktan, sevmekten, aklı başında davranmaktan hep kendisi sorumludur..." ifadesini iki yönetmen de benim gibi anlamış ve sinemaya aktarmış diye düşündüm. Bireye böyle bir sorumluluk yüklemenin tamamen hatalı olduğunu düşünsem de bunu Gorki ile tartışma imkanı olmadığından üzerinde daha çok yazmak istemiyorum. Benzer şekilde oyunda geçtiği gibi insanları iyiler ve kötüler diye ikiye ayırmak da külliyen yanlış bir bakış açısı; hepimizin içinde iyilikler ve kötülükler var.

Gözünün içine bakarak konuştuğun biri bile kast ettiğini anlamıyorsa bir fikri dördüncü dilden anlayamayacağını düşünmek ama yine de anladığını hissetmenin kafa karışıklığıyla bitiriyorum bu yazıyı. 

31 Ocak 2026 Cumartesi

başka türlü bir Turing testi: Kagemusha

Seni sen yapan nedir? Birinin hayatımızdaki yerini diğerlerinden farklı kılan benzersiz, taklit edilemez, edilirse anlaşılabilir bir tarafı var mıdır? Bir adım daha ileri gidip birini diğerlerinden ayırıp nasıl tanıyoruz diye de sorulabilir. Bunlar Kurosawa'nın 1980 tarihli Kagemusha [1] filmini izlerken düşündüğüm ve pek de içinden çıkamadığım sorular. Sinemada ve edebiyatta bin kez işlenmiş konular bunlar biliyorum, haklısınız.

Kagemusha 1500'lerin son çeyreğinde Japonya'da geçen bir öyküyü anlatıyor. Bir klanın efendisine çok benzeyen birini efendinin dublörü olarak alıyorlar. Dublör efendiye şaşırtıcı derecede çok benziyor. Efendi beklenmedik şekilde ölünce dublör klanın zayıf görünmemesi için üç yıl boyunca sanki oymuş gibi davranmaya ikna ediliyor. Efendi hayattayken o kadar az şey yapıyor ki yönetim kademesindekiler dublöre ne yapacağını tarif ettiklerinde kimse durumu anlayamıyor. Kültürleri de duruma uygun; efendiye doğrudan bakmak bile yasak. Çok yakından bakanlar bile görünüşünden anlayamıyorlar farklı biri olduğunu. Sesindeki farklılığı da geçirdiği rahatsızlıklara, savaşta aldığı yaralara yoruyorlar. Sadece çok küçük yaştaki torunu ilk görüşünde farklı biri olduğunu anlıyor ama o yavrucak da kolayca ikna ediliyor. Filmin sonuna doğru eşleri, evet çok eşi var, göğsünde yara izi olmadığını görünce ancak onun efendi olmadığını anlıyorlar. Kurosawa'nın filminde ana tema insanın ayırt edici bir kendiliği var mı? varsa bunu biz bilebilir miyiz? olmadığı için filmin sonunda ne olduğu bu yazının dışında kalıyor. Meraklısı için üç saatlik film internetlerde kolayca bulunabilir durumda.

Peki biz birini nasıl tanıyoruz? Sıklıkla gördüğümüz birini başkasından ayırt etmek nispeten kolay gibi görünebilir ama birazdan onu da zorlaştıracağız. Aylarca, hatta yıllarca görmediğimiz birini de tanıdığımız olmuyor mu? Kilo almış/vermiş, saçları dökülmüş, belki tekerlekli sandalyede, bambaşka zihinsel faaliyetler içinde olsa da birini gerçekten ayırt edebilir miyiz? Hadi soruyu biraz daha zorlaştırıp şu hale getireyim: karşımızda yıllar önce tanıdığınız (ne demekse bu artık) biri olduğunu beyan eden biri var, durumdan emin olabilir miyiz?

On altıncı yüzyılda ne parmak izi var, ne de DNA biliniyor. Bunlar bilinse bile bir dostumuzu hatırlamanın yolu herhalde bunlar olamaz. Kim başkasının DNA'sını beğenip arkadaş oluyor, seviyor?

Aradan yıllar geçmişse ilk tanıdığımız fiziksel özelliklerin değişeceği de kesin olmalı. 1.90'lık biri yerine 1.50'lik biri karşımıza çıkarsa bu kadar da olmaz demek kolay olur ama diyelim boyu yaklaşık aynı olsun. Yeşil gözlü diye hatırlıyorsak karşımızda kapkara gözlü biri olmasın. Fiziksel özelliklerinden birini hatırlamanın kolay olmadığında anlaşmamız kolay olacaktır diye tahmin ediyorum. Parmaklarının ne kadar geriye yatabildiğinden bir arkadaşı hatırladığını söylemek de dostluğu pek aza indirgemek olmaz mı?

Aklınıza gelen cevabı biliyorum galiba: ortak hatıralar. Burası da o kadar flu bir alan ki! Yıllardır birlikte yaşayan eşlerin bile aynı olayı farklı hatırladıklarına o kadar çok şahit oldum ki bunu bir delil olarak kabul etmek bana çok zor geliyor. Üç yıl aynı yatılı okulda okuduğum arkadaşlarımın anlattığı, dinleyince önemli olaylarmış dediğim konuların o kadar büyük bölümünü ya farklı hatırlıyorum ya da hiç hatırlamıyorum ki ortak hatıraları bir değerlendirme kriteri olarak alınca kendimden şüphe edecek duruma geliyorum.

Hepimiz yıllar içinde bambaşka ilgi alanlarına sahip oluyoruz, yeni şeyler öğrenip bildiklerimizin bazılarını unutuyoruz. Karşımızdakinin vejetaryen olduğunu hatırlıyor olabiliriz ama vazgeçmiş olamaz mı? Filmde "Ciddi bir hastalık insanın yüreğinde bile değişikliğe neden olur" diyor, bu da doğru bence.

Böyle her şeye itiraz ettim ama insan bin yıldır görmemiş olsa bile karşısındakinin şu anki gülümseyişinin içinde aklında kalan gülümsemeyi de görebiliyor.

[1] https://www.imdb.com/title/tt0080979/ 

29 Ocak 2026 Perşembe

Kurosawa'nın üç Shakespeare uyarlaması

Şiir okumayı ilk denediğimde nasıl okumam gerektiğini bilememiştim. Büyük bir geç kalmışlık hissiyle roman okuduğum dönemde Adam Yayınlarından Nazım'ın bütün eserlerini bir set olarak aldım. Şimdi tam hatırlamıyorum ama belki yirmiden fazla kitaptan oluşan bir set. İlk kitaplar şiirler ama sonrasında romanlar, oyunlar, mektuplar var. Şiirleri sona bırakıp diğerlerini okudum önce. Hayatımda hiç şiir kitabı görmemiş değildim ama bir yazarın bütün şiirlerini okuyayım denilince iş farklı bir hâl aldı. Daha önce şiir okumadığımı, sadece ezberlediğimi fark ettim ama Nazım'ın bütün şiirlerini ezberleyemeyeceğim de açıktı. Uğur'un da yardımıyla şiir okumak için bir yol bulmam belki on yıldan fazla zamanımı almıştır.

Benzer bir problemi tiyatro oyunlarını okurken de yaşadım birkaç yıl sonra. Bu dönemde de Shakespeare, Molière gibi isimleri kaçırdım diye bir telaş içindeydim. İl halk kütüphanesinden ödünç alabildiğim kadar oyunu alıp akşam bitirip, ertesi gün aynı döngüyü baştan başlatıyordum. Nasıl şiir başka türlü okunuyorsa tiyatro oyunları için de başka bir okuma biçimi gerektiğini anladım ama nasıl okumalıyım diye bir yol bulmaya çalışmak kolay olmadı. Ardından tragedyaları da okuyunca (çok vaktim vardı evet) sonrasında okuduğum neredeyse her şeyin ana temalarına aşina hale geldiğimi düşündüm. Hâlâ temsillere gitmeden Shakespeare eserlerini tekrar okuyorum.

Shakespeare kendinden sonraki sadece edebiyat çevresini değil neredeyse bütün sanat alanlarını etkilemiş. Kurosawa da üç Shakespeare oyununu sinemaya aktarmış. 16. yüzyılda İngiltere'de yaşamış bir yazarın oyunlarını Japon bir yönetmenin sinemaya aktarması bile izlemek için yeterli sebep bence. Günümüzde çokça edebiyat uyarlamasında gördüğümüz kitaptakinin aynısını seyirciye göstermek Kurosawa için mümkün değil. Dünya çapında tanınan, izlenen bir yönetmen olsa da kendi kültürüne bu kadar yabancı bir filmle halkının karşısına çıkmak istememiştir. Bir de zaten kaç defa sinemaya aktarılan bir metni aynen çekmiş olsa en büyük yönetmenler arasında sayılmazdı herhalde.

Kanlı Taht [1] feodal Japonya'da geçen masalsı bir film. Macbeth'teki üç cadı yerine o dönemin Japonyası için uzak olmayan bir ruh kehanetlerde bulunuyor. Kurosawa'nın uyarlamalarında en sevdiğim yanı bu; olayın ruhunu değiştirmediği sürece her şeyi değiştirmeye hakkı olduğunu düşünüyor. İzlediğim en iyi Macbeth'lerden biridir Kanlı Taht. Birkaç defa tek kişilik oyun olarak da izledim geçen yıl, insanı tiyatroya gitmeye tövbe ettirecek kadar kötüydüler.

Japon askerlerin başlarında miğferler, üzerlerinde zırhlar varken çok kısa şortlar giyiyor olmaları bana yazları gördüğüm motorcuları hatırlattı, giymedikleri takdirde ceza alacakları için kask takıp tshirt ve şortla gezen motorcuları. O dönemi anlatan bütün filmlerde gördüğümüz Japon kadınların upuzun saçları, kayar gibi yürüyüşleri de (yaşadıkları sürece hiç değer görmediklerini görmezden gelebilirsek eğer) ne kadar güzel. 

Sadece bu film özelinde demiyorum ama insanların savaşa büyük olasılıkla öleceklerini bilerek gitmeleri herhalde sadece vatan sevgisiyle, fedakarlıkla açıklanamaz bir durumdur. Filmin geçtiği dönemde bireysellik diye bir kavram da olmadığından ancak kendi hayatının bir önemi olmadığını düşünen biri böyle ölümden korkmayabilir gibi geliyor bana. Kendisini yaşayan bir bütünün/topluluğun parçası gibi görünce kendi topluluğu ölmediği sürece kendisinin ölümünün anlamı olmuyor da olabilir.

Kötüler Rahat Uyur [2] 1960 Japonyasında geçen bir Hamlet yorumu. Üç film içinde bana yönetmenin Kurosawa olduğunu en az hissettireni bu film oldu. Kötü bir film diyemem ama sanki başka bir yönetmen de çok benzerini çekebilirmiş duygusu oldu bende.

Kurosawa'nın son Shakespeare uyarlaması 1985 tarihli Ran [3]. Kral Lear'ın üç kızı varsa Ran'daki efendinin de üç oğlu var.  Ran'daki hikaye bizim kültürümüzde de çokça anlatılmış. Bir baba var üç oğluna elindekileri bölüştürüyor ama büyük iki oğlu gücü ele geçirince onu öldürmek istiyor. Reddettiği en küçük oğlu babasını kurtarmak için onlarla savaşıyor, kurtardıktan sonra öldürülüyor (400 yıl önceki Kral Lear için sürprizbozan olamaz herhalde diye düşünüyorum). Filmde yüzlerce atlı figüran, onlarca attan ölüp düşen asker sahnesi gibi nasıl çekmişler bunları denilecek çok plan var. Kral Lear'ın Japon efendi Hidetora'ya, üç kızının filmde üç savaşçı Japon'a dönüşmesi anlatılan temayı hiç etkilememiş.

Filmde geçen "evde bir şey yok ama size yüreğimin sıcaklığını sunabilirim" repliği sanki Kurosawa'nın bütün yönetmenlik kariyerinin özeti gibi.

27 Ocak 2026 Salı

Kurosawa'nın Rus Klasiği: Dersu Uzala

Burada hep önce romanı okuyup sonra filmi izlediğimi yazdığımdan sanki illa böyle yapmak gerekiyor diye düşünüyormuşum gibi anlaşılabilir ama elbette böyle düşünmüyorum. Bence iyi filmin tek başına içine girilecek kapalı bir dünyası olmalı; izleyicinin filmden keyif almak için dışarıdan bir bilgiye ihtiyacı olmamalı. Ben artık sonbaharın sonunda olduğum için 7. senfoniyi dinlemeye gitmeden önce Beethoven'ın hayatını tekrar bir gözden geçirip, başka orkestralar nasıl çalmış dinleyip öyle gidiyorum ama hayat her etkinlik için böyle emek harcanacak kadar uzun değil biliyorum. Çoğu etkinlik için böyle yapmak bir fark da yaratmıyor. Bir fark hissedilebildiği durumlarda da bu o kadar bireysel bir şey oluyor ki anlatacak birini bulma imkanı yolda gezerken saf halde plütonyum bulmak kadar nadir olan bir şey.

Yetiştiği ülkenin kültürüne bağlı ve onu geliştirmeye ömrünü harcamış Akira Kurosawa'nın Rusça bir film çekmesi çok ilginç bir şey aslında. Elli yıl önce olmuş bir şeye ne kadar ilginç denebilirse tabi. Sovyetlerde o dönemde çekilen bütün filmler Mosfilm'in izni ve desteğiyle çekiliyor, Kurosawa dünyanın en büyüklerinden biri kabul ediliyor, herhalde ortaya bir başyapıt çıkması beklenmiştir 1975'te. Vladimir Klavdiyeviç Arsenyev'in aynı isimli eserinden [1] daha önce de bir Sovyet filmi çekilmiş olmasına rağmen Kurosawa, kariyerinde yapmadığı bir şeyi yaparak Rusça bir film [2] çekmiş. Elbette Mosfilm Rus köylülerinin Japonca konuşmasına razı olmazdı ama Kurosawa'nın da aklından film Rusça olmasın diye bir şey geçmemiştir eminim. Amerikalılar altyazılı film izlemiyor diyerek başka dilleri konuşan insanların filmlerde İngilizce konuşması benim için inandırıcılığı tamamen öldürüyor. Örneğin Memoirs of a Geisha'da [3] Japon balıkçı köyünde çocukların İngilizce konuşması veya Kubrick'in Paths of Glory [4] filminde Fransız ordusunun İngilizce konuşması filmlerin içine girmeyi çok zorlaştırmıyor mu sizin için de? Halbuki Paths of Glory'yi ilk izlediğimde kesin Türkçe dublajlı izlemişimdir. O zaman aklımdan Fransız ordusunda askerler neden Türkçe konuşuyor diye bir şey geçmemiştir. Buna ne diyorsun? Çelişki mi, büyümek mi?

Dersu Uzala insanın doğayla bağını ve merhameti ve cesareti ve bir son olduğunu kabul etmeyi anlatan çok etkileyici bir film. Asla karşılaşmayacağımız zorluktaki doğa koşullarında tek başına yaşayabilen Dersu bir yanıyla kedi gibi. Kediler bir yanlarıyla büyük cesaretle olur olmaz şeylere yeltenip hiç akla gelmeyecek şeylerden korkuyorlar ya, Dersu da korkunç fırtınalardan çekinmiyor ama ormanın ruhu onu öldürmek üzere bir kaplan gönderecek diye korkuya kapılıyor. Bir genelleme yapmak istemem ama insanların çoğu da genelde gün gibi açık kötü geleceklerden değil, gerçekleşme ihtimali çok düşük şeylerden tedirgin olmuyor mu? Hiç İstanbul depremi yaşanmayacak gibi düşünüp tiyatroya geç kalmaktan korkmuyor musun sen de?

Dersu peşindeki kaplana bağırarak onu uzak tutmak isteyecek kadar gerçeklikten kopuk ama bir yandan bulutlara, ağaçlara bakıp günün nasıl geçeceğini tahmin edecek kadar doğayla iç içe. Ben de ona benziyorum biraz. En olmayacak şeyleri ummuyor muyum? Hep sonu belli olan şeyler olmayacakmış gibi yaşamıyor muyum? Sen olduğun gibi ol, zaten bir şeyi değiştiremiyorsun diye düşünmüyor muyum?

Dersu ile komutanın dostlukları da insanın yüreğini yakacak cinsten. Ayrılırken birbirlerine Dersu, Komutan diye seslenmeleri, birbirlerinin hayatları defalarca kurtarmaları ve bunu hayatın doğal akışı gibi görmeleri, gözleri bozulan Dersu'yu komutanın evine götürmesi ve hem çok can yakıcı hem de merhamet dolu bir son olarak Dersu'nun ormana geri dönmesine (kısa zamanda öleceğini bilmesine rağmen) izin vermesi...

16 Ocak 2026 Cuma

Kurosawa'dan bir insanlık dersi: Red Beard

Genç bir doktor çalışmak istediği konum dolu olduğu için büyük yokluk içindeki bir yerde çalışmaya gider. Ortam beklentilerinin o kadar altındadır ki göreve başlamayı bile istemez, başladıktan sonra da aklında hep gitme fikri vardır. Kliniğin başındaki hekim herkesin çekindiği biridir ama kahramanımıza iyi davranır, o da zamanla fakir insanların nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını ve orada harcayacağı emeğin ne kadar değerli olduğunu görür. Sever, sevilir. Sonunda peşinden koştuğu pozisyona gitme imkanı olduğunda bulunduğu yerde kalmayı seçer.

Oldukça üretken bir hayatı olan Kurosawa son siyah beyaz filmi olan Red Beard'tan [1] sonra beş yılda bir film çekmiş. Kızıl Sakal rastgele bir karesinin durdurulup tablo gibi bakılacağı kadar özenle çekilmiş bir film. Sanki hareket eden fotoğraflar izliyormuş hissi uyanıyor insanda. Sinema zaten böyle bir şey biliyorum ama gördüğümüz her kare o kadar düşünülerek çekilmiş ve güzel ki!

19. yüzyıl Japonyasında insanların karşılarındakine bu kadar saygı gösterip kendi hayatlarını neredeyse hiç umursamamaları beni hep şaşkınlığa sürüklüyor. Bireysellik neredeyse hiç yok ama bir topluluğun parçası olmak zaten var olmaya içkin gibi. Filmdeki herkes çok fakir, incecik hasırların üzerinde yatıyorlar, yiyecek pek az şeyleri var, neredeyse hiç eşyaları yok. Otururken karşısındakine nasıl dönmeleri gerektiğine, odaya nasıl girip çıkmaları gerektiğine olan özenleri içinde bulundukları yoksullukla inanılmaz bir tezat içinde (elbette bugünden bakınca öyle). Üç çocuklu bir aile arasında konuşup en iyisi bu olacak diyerek zehir içip bu dünyadan ayrılmaya karar verebiliyor ama nikahta erkeğin söz alması uygun olmaz diyebiliyor diğerleri.

Kızıl Sakal'ın en sevdiğim taraflarından biri gerçek hayattaki sevmiş ama kavuşamamış gibi yıkıcı taraflarının olmaması ve bunu bir büyülü gerçeklik içinde yapmıyor olması. Genç doktor zengin olabileceği bir hayat yerine başka bir hayatı seçiyor ama Kurosawa aklımıza ya o kadınla birlikte olsaydı nasıl mutlu bir hayatı olurdu sorusunu sokmuyor. Bir yerlerde birilerinin mutlu olduğunu görmeye ihtiyacımız var (en azından benim var sanırım).

Yirmi sekiz yaşında genç bir matematikçi olarak Kırşehir'e öğretmen atandığımda Yasumoto'nun yaşadıklarına çok benzer zamanlar geçirmiştim. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı Ömeruşağı köyünden kaçıp gitmek istemiştim ben de. Öğretmenlik yaptığım günlerde de aklımda hep o köyden gitmek vardı, çok şey bildiğimi ve orada kalırsam "harcanacağımı" düşünüyordum. Şimdi geriye dönüp bakınca Yasumoto gibi orada kalmayı seçseydim nasıl bir fark yaratabileceğimi görüyorum. Hoş sadece ben değil bütün öğretmen arkadaşlar oradan kaçmak peşindeydi. Dışarıda akan gürül gürül bir dünya varken kim bozkırın ortasında hayatını geçirmek ister? İnsan yaptığı her şeyi kolayca gerekçelendirebiliyor; bir köy öğretmeni olarak kalmayıp sonrasında çok insanın hayatına dokundum ama kalsaydım da pek çok çocuğun (ve elbette benim) bambaşka hayatları olurdu eminim. Sonuçta tek bir hayat yaşayabiliyoruz ve geçmişteki bir kararı farklı almış olsak bugüne etkisi ne olurdu bilemiyoruz.

[1] https://www.imdb.com/title/tt0058888/ 

9 Ocak 2026 Cuma

Kurosawa'dan bir Dostoyevski yorumu: Hakuchi

Eminim Japonya'nın en önemli yönetmeninin dünyanın en büyük edebiyatçısının bir romanını filme [1] alması zamanında çok heyecan verici gelmiştir izleyicilere. 700 sayfayı aşan hacmiyle okuması çok vakit alan romanın filmi de oldukça uzun: 166 dakika. Aslında Kurosawa dört buçuk saatlik bir halini kurgulamış önce ama yapımcılar bunu insan izleyecek demişler. 1951 yapımı, siyah-beyaz, üç saate yakın bir filmi bugün kimse izlemiyordur herhalde. Romanı daha önce üç, dört defa okuduğum için filmi izlemeden önce yeniden okumadım ama hiç okumamış olanların bile bu kadar uzun filmden bir şey anlamamaları mümkün değil bence.

Edebiyatın sinemaya uyarlanması genellikle romandaki derinliği yok eleştirisiyle karşılansa da ben böyle filmleri eserin yönetmende nasıl bir karşılığı varmış diye düşünerek izliyorum (aslında müziği de bu parçanın bende bir karşılığı var mı diyerek dinliyorum). Aksi durumda film kaç saat olursa olsun 700 sayfalık bir romanın derinliğini elbette veremez, bunu beklememek gerekir. Söylemeye gerek yok sanırım ama Budala'daki Prens Mişkin'i (filmdeki adı Kameda) Kurosawa benden farklı anlamış. Eskiden olsa yanlış anlamış derdim ama ben de büyüdüm artık.

Yönetmenliğinin sekizinci yılında çektiği bu filminde sonraki yıllarında kullandığından daha amatör teknikler kullanmış Kurosawa. Böyle düşünmemde ilk kurguladığı halinden iki saatlik kısmı çıkarmak zorunda kalmasının da etkisi olabilir. Çocukça yana kayan ekranlar daha sonra usta bir yönetmen olarak gördüğümüz halindeki geçişlerden çok farklı.

Filmde Dostoyevski'nin kendi hayatında yaşadığı idam cezasından son anda affedilmesi durumunu Kameda'yı canlandıran oyuncu bize (daha doğrusu bana) hissettirdi. 75 yıl önceki Japon oyunculuğunu değerlendirmek için o kültürden biraz olsun anlamak gerektiğinden bir şey söylemek güç olsa da benim gözümü tırmalayan bir şey olmadı diyebilirim rahatlıkla.

Rusçadan Türkçeye çevrilmiş bir romanının filmini Japonca (Türkçe altyazıyla) izleyip hangi repliklerin romanda olduğunu, hangilerini Kurosawa'nın eklediğini anlamak çok kısa sürede anladığım gibi (en azından benim için) mümkün değil. Örneğin filmde "Bazen senin de beni düşündüğün ümidini zapt edemiyorum" diyor Kameda. Hangisi yazmış olursa olsun, iyi edebiyatı zaman eskitemiyor.

Harika bir üç saat sizi bekliyor diyemem film için ama çok değişik bir tecrübe olduğu kesin. 

[1] https://www.imdb.com/title/tt0043614/

Ikiru'dan Living'e 70 yıllık yolculuk

Yaklaşık beş yıl önce bütün Ishiguro romanlarını sırasıyla okumuş olmama rağmen nasılsa bu hafta tekrar okuyayım dedim. Bir yazarın bütün kitaplarını okumayı bir maraton gibi görürüm, Beethoven'ın bütün senfonilerini veya Led Zeppelin'in dokuz albümünü birbiri ardına dinlemek gibi şeyleri severek yaparım. Ishiguro çok sevdiğim yazarlardan biri olduğundan yeni şeyler okumak yerine zaten bildiğim romanlarını okumak yine güzel bir deneyim oldu. Sonunu bildiğim şeyleri okurken sonunda bir sürpriz olmayacağından emin olup kendimi güvende hissettiğim için yapıyorum böyle şeyleri belki de.

İlk okumamdan farklı olarak bu sefer romanlardan uyarlanmış filmleri de izledim. Never Let Me Go ve Remains Of The Day'i çeken yönetmenler romanlara neredeyse hiç dokunmadan olduğu gibi sinemaya aktarmayı denemişler. Yüzlerce sayfalık metinleri iki saatte anlatmak çok zor bir iş ama ben iki filmi de beğendim. Sanattan ne beklediğimizle ilgili bir konu olsa da Anayurt Oteli gibi kahramanın attığı adım sayısını filmde de değiştirmeden göstermeye çalışmak beyhude bir çaba bence.

Kazuo Ishiguro kitapları onlarca dile çevrilmiş, 2017'de Nobel Edebiyat Ödülünü de almış büyük bir yazar. Romanları haricinde üç sinema filminin senaryosunu da yazmış. Son senaryosu 2022 yapımı Living [1]. Tam 70 yıl önce Akira Kurosawa'nın yazıp yönettiği Ikiru'nun İngiliz versiyonunu yeniden yazmış. Bu filmin yeniden çekilmesine yönetmen tarafından bakınca artık izlenmeyen çok eski bir Japon filminin yeniden gösterime sokulmasının ardındaki motivasyonu anlayabiliyorum ama Ishiguro neden hiçbir yenilik getirmediği bir senaryonun altına adını yazmış acaba? Ikiru ve Living arasında oldukça küçük farklar var tabi ama bunlar hem anlatılan tarihin hem de ülkelerin kültürünün çok farklı olmasından kaynaklanıyor. Ishiguro beş yaşında Japonya'dan ayrılmış bir ailenin artık İngiliz olan çocuğu. Her ne kadar Japon kültürünün içinde büyümemiş olsa da Japonya'nın yetiştirdiği en büyük yönetmen olan Kurosawa'ya büyük saygı duyuyor olmalı. IMDB'de filmin yazarlarına bakıp Ishiguro ve Kurosawa'nın adlarını yan yana görünce Ishiguro'nun senaryoyu yazma nedeninin adının Kurosawa ile yanyana yazılması olduğunu düşündüm. Kim böyle büyük bir sanatçıyla birlikte anılmayı istemez ki zaten? Bizim için önemli insanlarla bu yüzden aynı fotoğraf karesinin içinde olmak istemiyor muyuz? "Ömrümce görmezsem de bir daha, / eh diyebilirim yine de, / Bir kez orada bulundum" demek için. Bunun tarihten silinmeyecek şekilde kalıcı olması fırsatını kimse kaçırmak istemez herhalde.

Klara İle Güneş de bu yıl gösterime girecekmiş. Dilerim onu izleyecek günleri görebilirim. 


[1] https://www.imdb.com/title/tt9051908/ 

8 Ocak 2026 Perşembe

yarın değilse ne zaman: Madadayo

Elli yıllık muazzam bir kariyerin son filmi Madadayo [1]. Film için komedi-drama diye yazıyor ama otuz yıl öncesinin Japonyasından şakalarına rağmen ben komedi diye sınıflandıramıyorum onu. Ben bugünün bütün şakalarını anlayamıyorum, hiç yaşamadığım bir kültürün otuz yıl önceki şakalarını nasıl anlayayım? Bundan önce çektiği otuz filmin ardından istediği her neyse onu çekmeye hakkı olan Kurosawa'nın üniversiteden emekli olan bir hocanın eski öğrencileriyle samimi, sıcak ilişkilerini çektiği filmini izlemek beni hep mutlu hissettiriyor.

Film başlarken profesörün öğrencilerinin gözünde neden böyle kıymetli olduğunun bir işaretini görmüyoruz. Sanki görsek anlayacak mıyız? Japonya'da ikinci dünya savaşının ortasında bir Almanca hocası ne yapıp kendini sevdirebilir? Kim ötekini neden sevdiğini açıklayabilir zaten? Kurosawa çok akıllıca davranıp bizi bu tartışmalardan kurtarıyor. İnsanlar seviyorlar birbirlerini, bu kadarına inanmak kimse için zor olmasa gerek.

Birinin çok ilerlemiş yaşında çocukluğuna geri dönüşünü izlediğimiz oldukça uzun bir film olan Madadayo Kurosawa'nın en beğenilen filmlerinden biri değil ama ben belki de kendi hayatımdan çok şey bulduğum için ayrıca seviyorum. Benim de öğrenciliklerinden sonra arkadaş olduğum çok öğrencim oldu. Zaten üniversitede çalışmanın benim için en güzel tarafı sonradan arkadaş olabileceğim harika adamlarla, kadınlarla birlikte çalışmak; hayatının her yılını üniversitenin son senesi gibi geçirmek oldu. Hâlâ onlar bende kalırlar, ben onlarda kalırım. Ne zaman düşer gibi olsam, düşsem, hep elimden tutan birileri oldu. Her mutluluğumun etrafındaki hâle gibidir onlar.

Bir de kaybolan kedisinin ardından üzülmesi var ki dayanamam ona. Beş yıl önce hayatımda hiçbir hayvanla kurmadığım kadar yakın bir ilişkim olan bir kedi olmuştu (Bento'yu saymıyorum o sanki hayvan değil). Okuldan dönüşte sitedeki kedilere mama veriyorum. Çok düzenli bir hayatım olduğundan saati pek değişmiyor. Bir akşam biraz geç kaldım, arabadan inince bir kedi bana nerede kaldın der gibi miyavladı. Dedim gel beraber yukarı çıkalım mamanı vereyim. Beni takip etti, zeminin bir üst katındaki eve çıktık, kapıda bekledi, ben mamayı kaba doldurdum, her zamanki yerine bıraktım. Nasılsa ertesi gün eve geldiğimde etrafta hiç kedi yoktu veya benim kafam karışıktı unuttum mama bırakmayı. Evde kitap okurken çok yakından bir miyavlama sesi duydum. Bir evin kedisi dışarı mı kaçmış derken kapıyı açtım, baktım dün benimle eve kadar gelen kedi. Hangi katta olduğumu bulmuş ama daireyi hatırlayamamış. Dünyanın en güzel ikinci kedisiydi Fasafiso (adı çok güzeldi bence). Bu sefer kapının önüne mama koydum, sabaha kadar orada kaldı. Oğlum da çok sevdi keratayı (zaten ona ejderha besleyelim desem bayılır). Bir pazar günü yarın veterinere götürelim ve bundan sonra beraber yaşayalım diye konuştuk Uğur'la. O geceden sonra bir daha hiç göremedik Fasafiso'yu. Hayat hep böyle değil mi; başına bir mucize gelir ve fark edemezsin. O gece eve almış olsak şimdi kucağımdaydı, olmadı. Acıları yarıştırmak istemiyorum ama ben de çok üzüldüm vakitlice ona sarılmadığıma.

Kimin cesareti var Kurosawa'yı övmeye ki benim olsun

 [1] https://www.imdb.com/title/tt0107474/

6 Ocak 2026 Salı

anlatılamayacak olanı anlatmak: Ağustos'ta Rapsodi

Lars von Trier'in Nicole Kidman'ı tebeşirle çizili bir mekanda oynatması gibi Akira Kurosawa da Richard Gere'i 98 dakikalık filminin [1] ilk 66 dakikasında hiç göstermiyor. Zaten 20 dakika sonra kendisiyle işimiz kalmıyor. 1991'de Kurosawa bu filmi çekerken dünya çapında tanınan 50 yıllık bir yönetmen olduğundan eminim Richard Gere için de büyük şeref olmuştur bu projede yer almak.

Film Nagazaki'de geçiyor. Atom bombasının acılarının yaşandığı iki kentten birinde. İkinci dünya savaşı sonrası Japonya'da geçen çokça filmi izlemiş, romanı okumuş olmama rağmen Ağustos'ta Rapsodi'yi her izleyişimde çok etkilenirim. Hiroshima Mon Amour'a [2] benzer şekilde anlatılamayacak acıyı anlatmaya çalışmıyor Ağustos'ta Rapsodi. Bütün bir kentin bir anda yok olmasını ne Kurosawa anlatabilir ne de biz anlayabiliriz. Yine de bu büyük acının üzerinden neredeyse 50 yıl geçmişken bile insanları nasıl yaktığını hissettiriyor bize.

Filmin her sahnesiyle ilgili uzunca konuşulabilir eğer birlikte izlediğiniz biri varsa (yoksa da bloga yazılıyor görüyorsunuz). Atom bombasının atılmasının yıl dönümüne yakın dedelerinin öldüğü okula giden dört kardeşin üzerinde U.S.A. yazılı t-shirtleri var. Yerle bir olan şehri, dünyanın dört bir tarafından gönderilen heykelleri gördükten sonra Amerikadaki akrabalarıyla tanışmaktan vaz geçiyorlar. Büyüklerinin aksine hepsinin kot pantolonlarla dolaşıyor olması her türlü acının zamanla nasıl unutulduğunu söylüyor sanki. Annane rolündeki Sachiko Murase 1905 doğumlu olduğundan en azından savaşın kaybedilmesinin ardından ülkede yaşanan yıkımı çok iyi hatırlıyor olmalı. Kurosawa ona Amerikalılar kötü değil, kötü olan savaş dedirtiyor. Kurosawa'daki bu merhametin bir benzerini Pedro Almodóvar filmlerinde de görüyorum ben. Annem de öyle merhametli bir kadındı ama ondan bahsetmek çok zor.

Çocuklar eşi Nagazaki'ye atılan atom bombasında ölen annaneleri için ölümden kurtulmuş olmanın bir şans olup olmadığını tartışıyorlar filmin bir yerinde. Sanki yalnız kalmak daha mı iyi diyorlar. Eşi, kardeşleri, neredeyse bütün çevresi bir anda yok olunca hayatta kalmış olmak gerçekten bir büyük şans mı?

Bir etkileyici sahne de annanelerini ziyarete gelen, eşi Nagazaki'de ölen kadının bir saat oturup tek söz etmemiş olması. Ne otururken, ne de giderken tek söz söylemiyor. Karşılıklı oturuyorlar ve gidiyor. Kurosawa anlatılamayacak olanı bize izletirken bahsi geçen olayın Japonlar arasında bile konuşulamadığını görüyoruz.

Annane'nin savaştan önce ondan fazla kardeşi varmış, hepsinin isimlerini hatırlamadığı gibi sayısını da bilmiyor. Nasılsa Amerika'da yaşayan ve artık hayatının sonuna gelmiş birinin kardeşi olduğuna ikna olmuyor başta. Zaten böyle tek bir fotoğrafını görüp (veya bir an görüp) geçmişte yaşadıkları da pek sınırlı olan birini yeniden çok yakınmış gibi sevebilir mi insan? Kurosawa bu soruya da evet diyor ve kadın Amerika'ya gitmeye ikna oluyor.

Ağustos'ta Rapsodi izleyicinin kendi kendine konuşmasına türlü imkanlar sunan sorularla dolu harika bir film. Belki de hangi şarkıyı duysam, benimçin yazılmış gibi geliyordur emin değilim. 

24 Aralık 2025 Çarşamba

Kurosawa'nın Düşleri

Dün kaktüs için Kurosawa'nın Dreams'i hatırlatıyor diye konuşunca bugün bu harika filmi yeniden izledim (gün benim için de 24 saat ama farklı bölüyorum). İlk izleyişimde nasıl büyülenmiş ve sinema bu muymuş demiştim. Şimdi her Kurosawa filminden sonra yaptığım gibi bir Japon'un 35 yıl önceki düşlerinden ne anlıyorum diye düşünüyorum. Her biri yaklaşık 15dk süren 8 kısa filmin bir arada sunulması gibi Dreams. Düş denilince arada kaybolup gelen şeyler, flu görüntüler geliyor insanın aklına ama hiç öyle değil, muazzam bir renk cümbüşü var bazı düşlerde. Tamamı bir bütünlük içermeyen, içeriyorsa bile bunu sadece yönetmenin anladığı bir filmi çekebilmek Kurosawa'nın yönetmenliğinin neredeyse 50. yılında elde edebildiği bir fırsat.

Herbir düşten aşırı okuma yaparak olduğundan çok fazla şey anlamak mümkün ama gerek var mı? Portakal Çiçeğindeki çocuk portakalı parasını verip satın alabilirsin ama evinin önünün portakal çiçekleriyle dolu olmasını satın alabilir misin diye soruyor. Portakal çiçeği bahçesinde dolaşmanın nasıl bir duygu olduğunu düşününce aklımdan ancak "ister misin" sorusuna "çok isterim" cevabını almak kadar güzel olabilir diye geçiyor. Son iki film ancak nükleer bir felaket yaşamış bir halkın görebileceği rüyaları (kabusları) anlatıyor. Düşleri ne anlatıyor diye düşünmeden sadece o filmi görmek için izleyince içinde benzersiz güzellikler bulmak mümkün.

Filmin adı Düşler olunca nasıl oluyor da evin içindeki biblolar bahçede insanlara dönüşüyor gibi şeylere takılmıyor insan. Böyle yazdıktan sonra düşünüyorum da yönetmen kendi inandığı hemen her şeyi bize de inandırabilir aslında. Sinema izlerken gördüklerimizin zaten kurgu olduğunu bilmiyor muyuz? Kendi içinde bile tutarlı olması gerekmiyor bir sinema filminden keyif almamız için. Sadece bilim kurgu için de söylemiyorum bunu. Bir dramda bile duygunun bize geçmesi ve filmi beğenmemiz için gördüklerimizin gerçeğe benzemesi şart değil.

Tarkovski filmlerinde oyuncuların gerçek gibi olması ama mekanların çok stilize edilmesi bir yanıyla da bize izlediğimiz şeyin hayatın kendisi değil bir sanat yapıtı olduğunu söylemiyor mu? Lars von Trier de Dogville'de [2] gerçek gibi oynayan oyuncuları neredeyse olmayan bir mekanın önünde oynatıyor; sesini duyduğumuz havlayan köpek yere tebeşirle çizilmiş, Grace'in çalıştığı bağ da keza öyle, evlerin duvarları yok ama kapıya vurulunca ses çıkıyor. Trier filmdeki mekanın gerçek olmadığını, hatta mekan olmadığını gözümüze sokmasına rağmen yine de bizi hikayeye inandırıyor. Tarkovski kesmeden uzun planlar gösterirken Trier oyunculara çok yakın planlarla etraftan koparıyor bizi (tabi ortamı tepeden gösterip hikayenin gerçekliğine uzun süre kapılmamıza da izin vermiyor).  Her ikisinde de müzik, ışık gibi temel ögeler en üst seviyede işçilikle kotarılmış. Zaten yönetmen bilerek bozmak istemiyorsa milyonlarca dolara hazırlanmış filmlerde bu konularda sorun olmamasını beklememiz gerekir.

Bitmeyecek bu yazıyı Can Yücel'in kızı Güzel'e yazdığı şiiriyle bitireyim

Düşünde bile göremez işler
Düşlerin gördüğü işleri. 

8 Aralık 2025 Pazartesi

Yojimbo'yu anlamak

200 yıl öncenin Japonyasını anlatan, 65 yıl önce çekilmiş bir filmin bugün bize söyleyebileceği bir şey var mı? Bu soruya kolayca hayır diyebiliyorsak soruyu şöyle güncelleyelim; bugün çekilmiş ve içinde yaşamadığımız bir kültürü anlatan bir filmin bize söyleyebileceği bir şey var mı? Bir adım daha ileri gidip bir filmin bize söyleyebileceği bir şey var mı'ya ulaşınca o kadar da kolay hayır diyemiyorum ben.

Türkiye dışında bir yerde bir haftadan uzun yaşamadım. Bir şehirde yaşamanın orada turist olarak bulunmaktan farklı bir deneyim olduğunun da farkındayım. Sorulduğunda Ankaralıyım diyorum ama bugünün Ankarasını neredeyse hiç bilmiyorum. Ankara denildiğinde aklıma gelen Kızılay'dan Botanik Parkına yağmur altında yürümek. Bugün benim 40 yıl önceki Ankara ile ilgili hatırladıklarımla o yıllarda Ankara'da çekilmiş filmlerin ne kadar ortak noktası var? Muhtemelen hiç yoktur. Bu ne benim hatıralarımı yalanlar (böyle bir şey nasıl yapılabilir bilemiyorum) ne de o filmlerin gerçekliğini.

Peki Akira Kurosawa yaşamadığı bir dönemin (hem de bu dönemde insanlar bellerinde kılıçlarla dolaşıyorlar, birini öldürmenin ciddi bir yaptırımı yok, ortada para diye bir şey var ama onu kim basıyor, nasıl taklit edilemiyor gibi soruların cevabı açık değil, kasabada sadece bir kişide tabanca var, o mermiyi nereden buluyor, neden başkası bu silahı edinemiyor belli değil) filmini çekip bize ne anlatıyor? O döneme ait tek bir fotoğraf bile (henüz fotoğraf icat edilmemişken) yokken evlerin, yemeklerin nasıl olduğuna inanabiliyor muyuz? Tek bir eşya bile olmayan evler, zeminin üzerinde bir hasırda uyunan yerler, inanılmaz gelmiyor mu? Bana çok gerçekdışı gelen bu görüntüler kadar garip şeyleri ben yaşamadım mı peki? [yeter soru sorma artık] Bugün gaz lambası, kömür sobası, telefon için sıra beklemek, televizyonun açılmasını beklemek, mektup beklemek gibi şeyleri bilmiyor büyük kalabalıklar.

İnsan biyolojik değil kültürel bir canlı iken bugüne dair şeyleri nereden biliyor? Elbette anlatılanlardan ve gördüklerinden. Gördükleri de aslında o eylemleri gerçekleştirenlerin duyduklarından yani anlatılardan oluşuyor. 1950'lerde birini ağzından öperken şimdi dudaklarından öpüyoruz. Nasıl seveceğimizi, nasıl kıskanacağımızı da okuyup, izleyip, görüp öğrenmedik mi?

Ne zaman Kurosawa'ya itiraz eden bir şey yazmaya kalkışsam sonunda bakıyorum kendime itiraz ediyorum. Elbette Kurosawa'nın benim övgüme ihtiyacı yok



7 Aralık 2025 Pazar

Ikiru'yu anlamak

İnsan yakın zamanda öleceğini bilse daha iyi birine dönüşür mü? Edebiyatın ve sinemanın üzerinde çokça üretim yaptığı bu soruya cevap verebilmek için daha iyi olmak ne demek ve insanın nasıl biri olduğu tamamen kendi elinde midir sorularını cevaplamak gerekiyor. Ben bir davranışın insanın içinden mi geliyor yoksa öyle davranması gerektiğini düşündüğü için mi öyle davranıyor sorusunun cevaplanmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Sonuçta ortaya konan davranışa bakmak gerektiğini ve motivasyonuna bakmamak (zaten anlaşılamayacağı için) gerektiği fikrindeyim. İnsan her davranışını, tepkisini düşünerek değiştiremiyor. Kendi üzerimde yaptığım tespitlerden asla bunu yapmayacağım dediği şeylerin neredeyse hepsini yaptığımı söyleyebilirim. Yani insan altı ay ömrü kaldığını bilse bile davranışlarını değiştirmeyebilir, hiç olmadığı kadar toplumsal bir insana dönüşebilir veya içinden bir canavar çıkabilir. Irvin D. Yalom'un Güneşe Bakmak [6] isimli kitabı ölüm duygusuyla başetmek için daha önce düşünmediğiniz şeyleri okuyabileceğiniz güzel bir kaynak. Ölmenin nasıl bir şey olduğu hakkında okuduğum, bana en faydalı olan kitapsa Sherwin B. Nuland'ın Nasıl Ölürüz [7] adlı kitabı olmuştu.

1952 yapımı Ikiru'da [1] rutin işlerle ömrünü geçirmiş olan Watanabe bir yıldan az ömrü kaldığını öğrenince yaşamına bir anlam katma çabasına girişir. Bunu nasıl yapacağını da bilemez (bunu hangimiz biliyoruz aslında?). Bütün hayatını sahip olmak üzerine kuranların bir zaman olmak [8] üzerine düşüneceklerini elbette sanmıyorum ama çok da akla gelmez bir duygu olmadığını kabul edebiliriz herhalde. Zaten yaşı da ilerlemiş olan Watanabe ne yapsa hayatını anlamlı kılamayacağını çok kısa zamanda anlar ve bildiği tek iş olan bürokratlığı kullanarak kendisine gelen bir talebi hayata geçirmeye adar kalan ömrünü, ki pek az kalmıştır.

Filmin sonlarında bir odada 2 kadın ve 12 adam bir odada konuşmaktadır. Başlangıçta hepsinin fikri Watanabe'nin parkın yapımında pek önemli bir rolünün olmadığıdır. Zaman ilerledikçe herbiri diğerinin konuşmasından etkilenip kendi düşüncelerini açıklarlar ve sonunda 1957 yapımı 12 Angry Men [2] filminde olduğu gibi o parkın Watanabe olmasa yapılamayacağında hemfikir olurlar. Sanatın böyle izini sürebilmek pek mutluluk verici geliyor bana.

Bergman'ın Yaban Çilekleri [4] filminde de Ikiru'dan beş yıl sonra benzer şekilde hayatının sonuna geldiğini düşünen kahraman nasıl boşa yaşadığını farkeder. Dr. Eberhard Ikiru kadar olmasa da daha önce yapmadığı şeyleri yapmaya başlar.

Edebiyat dünyası bu temayı işleyen romanlarla dolu aslında [anladık bunu]. Charles Dickens'ın Bir Noel Şarkısı [9] en bilinen örneklerinden biri. Ölüm denildiğinde Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü [10] de ölüm üzerine okunması gereken kitaplardan biri bence.

Ölümün eşiğindekinin bağlantı kurma ihtiyacını Çığlıklar ve Fısıltılar'larda [3] gördüğüm gibi başka bir yerde görmemişimdir herhalde. Filmde Agnes acısının dindirilmesi veya yaşamaya devam edebilmesinden çok, bir temas aramaktadır. Sonunda büyük acılar içinde ölür. Öleceğini bilmesi onu ne daha iyi biri yapar ne de daha kötü.

Ölümün yakın ve durdurulamaz olduğunu anladıktan sonra bütün zincirlerini kıran ekran karakterlerinin en çok bilineni Breaking Bad [5] dizisi olabilir. Dizide Walter White ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrendikten sonra uyuşturucu yapımına girdiği gibi cinayetler de işler.

Daha iyi bir insan olabileceksek (bundan her ne anlıyorsak anlayalım) o kişi olmak için ölümün çok yakınımızda olduğunu öğrenmemize gerek de yok aslında. Ölüm zaten hep yakınımızda. 

 

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün...