Şiir okumayı ilk denediğimde nasıl okumam gerektiğini bilememiştim. Büyük bir geç kalmışlık hissiyle roman okuduğum dönemde Adam Yayınlarından Nazım'ın bütün eserlerini bir set olarak aldım. Şimdi tam hatırlamıyorum ama belki yirmiden fazla kitaptan oluşan bir set. İlk kitaplar şiirler ama sonrasında romanlar, oyunlar, mektuplar var. Şiirleri sona bırakıp diğerlerini okudum önce. Hayatımda hiç şiir kitabı görmemiş değildim ama bir yazarın bütün şiirlerini okuyayım denilince iş farklı bir hâl aldı. Daha önce şiir okumadığımı, sadece ezberlediğimi fark ettim ama Nazım'ın bütün şiirlerini ezberleyemeyeceğim de açıktı. Uğur'un da yardımıyla şiir okumak için bir yol bulmam belki on yıldan fazla zamanımı almıştır.
Benzer bir problemi tiyatro oyunlarını okurken de yaşadım birkaç yıl sonra. Bu dönemde de Shakespeare, Molière gibi isimleri kaçırdım diye bir telaş içindeydim. İl halk kütüphanesinden ödünç alabildiğim kadar oyunu alıp akşam bitirip, ertesi gün aynı döngüyü baştan başlatıyordum. Nasıl şiir başka türlü okunuyorsa tiyatro oyunları için de başka bir okuma biçimi gerektiğini anladım ama nasıl okumalıyım diye bir yol bulmaya çalışmak kolay olmadı. Ardından tragedyaları da okuyunca (çok vaktim vardı evet) sonrasında okuduğum neredeyse her şeyin ana temalarına aşina hale geldiğimi düşündüm. Hâlâ temsillere gitmeden Shakespeare eserlerini tekrar okuyorum.
Shakespeare kendinden sonraki sadece edebiyat çevresini değil neredeyse bütün sanat alanlarını etkilemiş. Kurosawa da üç Shakespeare oyununu sinemaya aktarmış. 16. yüzyılda İngiltere'de yaşamış bir yazarın oyunlarını Japon bir yönetmenin sinemaya aktarması bile izlemek için yeterli sebep bence. Günümüzde çokça edebiyat uyarlamasında gördüğümüz kitaptakinin aynısını seyirciye göstermek Kurosawa için mümkün değil. Dünya çapında tanınan, izlenen bir yönetmen olsa da kendi kültürüne bu kadar yabancı bir filmle halkının karşısına çıkmak istememiştir. Bir de zaten kaç defa sinemaya aktarılan bir metni aynen çekmiş olsa en büyük yönetmenler arasında sayılmazdı herhalde.
Kanlı Taht [1] feodal Japonya'da geçen masalsı bir film. Macbeth'teki üç cadı yerine o dönemin Japonyası için uzak olmayan bir ruh kehanetlerde bulunuyor. Kurosawa'nın uyarlamalarında en sevdiğim yanı bu; olayın ruhunu değiştirmediği sürece her şeyi değiştirmeye hakkı olduğunu düşünüyor. İzlediğim en iyi Macbeth'lerden biridir Kanlı Taht. Birkaç defa tek kişilik oyun olarak da izledim geçen yıl, insanı tiyatroya gitmeye tövbe ettirecek kadar kötüydüler.
Japon askerlerin başlarında miğferler, üzerlerinde zırhlar varken çok kısa şortlar giyiyor olmaları bana yazları gördüğüm motorcuları hatırlattı, giymedikleri takdirde ceza alacakları için kask takıp tshirt ve şortla gezen motorcuları. O dönemi anlatan bütün filmlerde gördüğümüz Japon kadınların upuzun saçları, kayar gibi yürüyüşleri de (yaşadıkları sürece hiç değer görmediklerini görmezden gelebilirsek eğer) ne kadar güzel.
Sadece bu film özelinde demiyorum ama insanların savaşa büyük olasılıkla öleceklerini bilerek gitmeleri herhalde sadece vatan sevgisiyle, fedakarlıkla açıklanamaz bir durumdur. Filmin geçtiği dönemde bireysellik diye bir kavram da olmadığından ancak kendi hayatının bir önemi olmadığını düşünen biri böyle ölümden korkmayabilir gibi geliyor bana. Kendisini yaşayan bir bütünün/topluluğun parçası gibi görünce kendi topluluğu ölmediği sürece kendisinin ölümünün anlamı olmuyor da olabilir.
Kötüler Rahat Uyur [2] 1960 Japonyasında geçen bir Hamlet yorumu. Üç film içinde bana yönetmenin Kurosawa olduğunu en az hissettireni bu film oldu. Kötü bir film diyemem ama sanki başka bir yönetmen de çok benzerini çekebilirmiş duygusu oldu bende.
Kurosawa'nın son Shakespeare uyarlaması 1985 tarihli Ran [3]. Kral Lear'ın üç kızı varsa Ran'daki efendinin de üç oğlu var. Ran'daki hikaye bizim kültürümüzde de çokça anlatılmış. Bir baba var üç oğluna elindekileri bölüştürüyor ama büyük iki oğlu gücü ele geçirince onu öldürmek istiyor. Reddettiği en küçük oğlu babasını kurtarmak için onlarla savaşıyor, kurtardıktan sonra öldürülüyor (400 yıl önceki Kral Lear için sürprizbozan olamaz herhalde diye düşünüyorum). Filmde yüzlerce atlı figüran, onlarca attan ölüp düşen asker sahnesi gibi nasıl çekmişler bunları denilecek çok plan var. Kral Lear'ın Japon efendi Hidetora'ya, üç kızının filmde üç savaşçı Japon'a dönüşmesi anlatılan temayı hiç etkilememiş.
Filmde geçen "evde bir şey yok ama size yüreğimin sıcaklığını sunabilirim" repliği sanki Kurosawa'nın bütün yönetmenlik kariyerinin özeti gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder