edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2026 Pazar

kötülüğün şimdiliği ve buradalığı üzerine

Nasıl oluyor da büyük kalabalıklar kötülüğe topluca ikna olabiliyor sorusu gençliğimde aklımı en çok kurcalayan şeylerden biriydi. Bir ülke halkının kötülüğe yatkın olduğunu veya doğuştan kötü olduğunu söylemenin kolay ama hiç ikna ediciliği hiç olmadığını da biliyordum ama bir günlüğüne değil yıllarca şimdi bakınca kabul edilemez görünen şeylere nasıl ikna olduklarını da anlayamıyordum.

İnsanın doğuştan iyi olduğu kötülükleri yaşayarak gördüğü ile doğuştan kötü olduğu yaşadıkça iyilikleri öğrendiği görüşleri arasında salınarak geçti yıllarım. Şimdi inandığım şey insan doğal değil toplumsal bir canlı olduğundan insanın doğası diye de bir şeyin olmadığı. Konuya böyle yaklaşınca evet bir halk kolayca faşist bir topluma dönüşebilir. Bu her zaman korkudan da kaynaklanmaz. Toplumun normları ister iktidar tarafından, isterse zamanın ruhu tarafından değiştirildiğinde insanların davranışları, değer yargıları da değişiyor. Ben de aslında kendi ömrümde bu değişimleri, o kadar keskin mi emin değilim ama yaşamadım mı? Eskiden ayıplanan şeylere toplum değer verir duruma geldiğinde veya takdir gören şeyler artık enayilik olduğunda benim için hiç mi bir şey değişmedi? Bu sorulara tereddütsüz bir hayır cevabı vermek geçiyor içimden ama kendimi bile inandıramıyorum bu cevapla.

Yakın zamanda Serdal'ın önerisiyle okuduğum Volker Kurscher'in Gereon Rath'ın Vakaları [1] romanlarında ikinci dünya savaşı öncesinden başlayarak Almanya'da bu değişimin aşama aşama nasıl gerçekleştiği çok güzel anlatılıyor. Roman 1929'da başlıyor ve o dönemde azınlıkta olan faşistlerin yaptıkları hem saygı görmüyor hem de yadırganıyor. Dokuzuncu cilde geldiğimizde (henüz serinin tamamı Türkçe'ye çevrilmedi) değer yargılarının nasıl yavaş yavaş değiştiğini görüyoruz. Bu değişimler bir Alman polisi olan Gereon Rath ve sevgilisinin yaşamları etrafında çok güzel kurgulanmış, okuyunca pişman olmazsınız. Bu değişimin nasıl olduğu edebiyatta ve sinemada çokça işlenmiş. Bergman'ın The Serpent's Egg'i [2] en çok bilinenlerinden biri olabilir.

Bir Yahudi ailenin bu kadarını da yapmıyorlardır diye düşünerek yaşadıklarını anlatan Marga Minco'nun Acı Otlar [3] kitabı da çok çarpıcı bir kısa roman. Gerçekten yaşananlar o kadar gerçek dışı ki insanların bunlara inanmaması da çok şaşırtıcı bir şey değil aslında. Yakın dönem yazarlarından Michel Houellebecq'in İtaat [4] romanı benzer bir senaryonun Fransa'da nasıl bir kabusa dönüşebileceğini anlatması açısından ilgi çekici bir kurgu bence.

Son olarak Helmut Ortner'in Acımasızca Alman [5] kitabından bir alıntıyla bitireyim bu yazıyı. Kızıl Ordu Berlin'e girdi ve Alman faşizmini bitirdi, peki ardından ne oldu? Eminim o dönem Almanya'da yaşıyor olsaydım bu devran bir gün dönecek ve cezalarını çekecekler diye düşünürdüm. Kötü dönemlerde yaşayan herkesin kendi göremese bile bu rezillikleri yapanların bir gün ceza alacaklarına umutları olduğunu tahmin ediyorum. Bakalım faşizm sonrası Almanya'da ne olmuş:

Federal Cumhuriyet'in batıdaki üç bölgesinde 1945'ten 2005'e kadar toplam 172.294 kişiye karşı, Nasyonal Sosyalist dönemde suç işledikleri için soruşturma açılmıştır. ... Başlangıçta yargı mekanizmasını oluşturan insanlar, Nasyonal Sosyallist dönemden kalma insanlardı.

Nihayetinde 16.740 vaka için açılan davada sadece bir kereye mahsus 14.693 sanık hakikaten mahkemeye çıkarılmıştı. Sonuçta yine bir kereliğine 6.656 kişi ceza almış, 5.184 sanık ise delil yetersizliğinden ötürü beraat etmişti. yargılananların çoğu için -%60 civarı- mahkeme bir seneye varan hafif hapis cezaları vermişti. Bütün hapis cezalarının sadece %9'u 5 yıldan fazlaydı.

Cani cellatların bile faşizm sonrası görevlerini yapmaya devam ettiklerini okumak insanın kanını donduruyor. En ağır cezaları bile alsalar gidenler elbette geri gelmeyecekti ama bu seviye bir rahatlık insanın adalet duygusunu öldürür nitelikte. İnsanlığın olumlu niteliklerinden (bunları nasıl tarif edersek edelim) verilen tavizlerin sonuçlarıyla ilgili bu kadar ibret verici örnekler olmasına rağmen hâlâ başka türlü olacakmış gibi yaşıyoruz.

 

[1] Hemen okuyayım diye heveslenmeyin derim ben. Her biri 500 sayfalık 9 kitaptan oluşan bir seri. Tek birini okuyunca toplumsal değişmeyi görmek mümkün değil. Yazarın adını herhangi bir kitap sitesinde aratınca bulmak çok kolay olduğundan link vermiyorum.

24 Ocak 2026 Cumartesi

László Krasznahorkai ve Béla Tarr

Edebiyat dünyası o kadar geniş bir yelpazede ve o kadar çok eser üretilmiş ki en yoğun tempoda okuyan biri bile ancak okyanusta bir damlayı okuyup gidiyor bu dünyadan. Diğer bütün tercihler gibi bir kitabı okumayı seçince onun dışında kalan her şeyden vazgeçmiş olmak biraz üzücü ama başka türlüsü de mümkün değil. Bir gün gelecek ve  o son kitabı okumaya başlayacağız. Şimdi o gün çok uzak gelecekteymiş gibi düşünelim ve sıradaki kitabı nasıl seçiyorum anlatayım biraz.

Okuduğum kitaplar arasında bir büyük kalabalık daha önce okuduğum kitaplardan oluşuyor. Kimi romanları sekiz, on defa okumuşluğum vardır, bazılarını biraz daha fazla. Beethoven'ın bütün senfonilerini sırasıyla dinlediğim gibi Tanpınar'ın veya Atay'ın bütün eserlerini okumayı çok severim. İkinci büyük grup da başka kitapların içinden çıkan kitaplar. Yazarın bahsettiği veya çevirmenin dipnotta adını geçirdiği kitaplardan da ilgi çekici bulduklarımı okuyorum. Bazen başka bir kaynaktan görüp okuduğum bir kitabın yazarının kalan tüm romanlarını alıp okuduğum da oluyor, İthaki Japon Klasiklerinde olduğu gibi bir serinin her çıkan kitabını okuduğum da. Arkadaşlarımın önerdiği kitapları, biraz da onlarla gevezelik ederim umuduyla, daha öncelikli olarak okuyorum.

Ödüllere de hiç prim vermiyorum dersem yalan olur. Tim Parks'ın Ben Buradan Okuyorum [1] kitabında bahsettiği gibi bir yazarın ödül alabilmesinin iyi edebiyattan başka şeylere de bağlı olduğunu biliyorum ama ödül almasından sonra adını duyduğum ve çok beğenip bütün kitaplarını okuduğum yazar sayısı da az değil. Nobel Edebiyat, Booker Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü gibi birkaç etkinliği her yıl takip etmeye çalışıyorum. Öykü içinse Sait Faik Hikaye Armağanı'nda kısa listeye kalan on kitabı okuyorum her yıl. Bu kısa listeyle yeni öykücülerin en azından bazılarını kaçırmamış oluyorum gibi hissediyorum. Her hafta bir şiir kitabına ancak yer kalıyor bu tempoda okuyunca.

Bu yılın Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Macar yazar László Krasznahorkai'nin (nasıl okuduğu hakkında hiçbir fikrim yok doğrusu) dördü Türkçeye çevrilmiş toplam yedi romanı var. Daha önce pek az okuduğum ülkelerin romancılarına başta büyük bir sempatiyle yaklaştığımdan Krasznahorkai'nin romanlarını da okudum. Macaristan kırsalı bana Anadolu'nun kırsalından çok farklı gelmedi ama Avrupa bizim yaşamadığımız ikinci dünya savaşını yaşadığından onların zorluklarını anlamamız (en azından benim anlamam) mümkün değil. Macar edebiyatından daha önce Magda Szabó’nun romanlarını [2] okumuş ve çok beğenmiştim. Nobeli bir Macar yazar kazandı diye okuyunca o sanmıştım hatta. Krasznahorkai için Szabó kadar beğendim diyemem ama boşa geçirilen zamanlar da olmayacaktır ayırdığınız vakitler.

Krasznahorkai'nin romanları haricinde bir de senaryo yazarlığı yaptığını okuyunca birkaçını izleyeyim dedim. Macar yönetmen Béla Tarr'ın yakın arkadaşıymış ve yönetmenin çektiği dokuz filmden beşinin senaryosunu Krasznahorkai yazmış. Şeytan Tangosu ve Direnişin Melankolisi isimli romanlarını senaryolaştırmış madem önce onları seyredeyim dedim.

Romanın yazarı senaryonun da yazarı, yönetmen yakın arkadaşı; bundan iyi uyum olamaz diyerek izlemeye başladığım film [3] oldukça uzun bir zaman izlememe rağmen bitmeyince baktım 7 saat 19 dakika sürüyormuş. Direnişin Melankolisi de iki buçuk saat civarında sürüyor ve yönetmenin uzun filmleri arasında sayılmıyor. İçinde bulunduğumuz ay içinde ölen Béla Tarr'ın 2011'de gösterime giren son filmi Torino Atı [4] yönetmenliğini tanımak için uygun bir giriş olabilir bence. Dakikalarca gerçek bir şey olmayan sahnelerin akışını, her gün kuyudan su çeken ve babasının kıyafetlerini değiştirmesine yardımcı olan genç kadını zorlu doğa koşulları altında izlemek bile iç bunaltıcı gelirken insanların hayatları boyunca sadece bunları yaptığını anlatmanın bir yolu olarak sinemayı kullanmış Tarr. Bütün filmleri bir çırpıda izlenecek bir yönetmen değil ama zaten neden öyle yapasınız?

11 Ocak 2026 Pazar

su gibi romanların yazarı: Hiromi Kawakami

İthaki Yayınlarının Japon Klasikleri serisini okumaya başladığımdan beri uzak doğu edebiyatının biraz daha içine girebiliyormuşum gibi hissediyorum. Eskiden İskandinav edebiyatında bahsedilen sorunları adamların derdi yok bunları düşünüyorlar diyerek okurdum, Japon edebiyatını da benzer şekilde bunlar da gerçekten dert edilebiliyormuş demek ki diyerek okuyorum artık.

Adını yakın zamana kadar duymadığım Hiromi Kawakami'nin kitapları pek az satmış Türkiye'de. Türkçe'ye çevrilmiş dört kitabından ikisinde "Nakano Eskici Dükkanı'nın yazarından" yazınca insan neymiş bu roman diyor ama bence Tokyo'da Tuhaf Hava [1] en güzel romanı. Otuzlu yaşlarındaki Tsukiko'nun bir gün lise öğretmenlerinden biriyle karşılaşmasıyla yavaşça başlayan, çok uzun zamanda şekillenen ilişkilerini anlatıyor roman. Roman kahramanları ürkek birer tavşan gibiler. Tsukiko şöyle düşünüyor örneğin: "Görüşmediğimiz süre zarfında, ya silinip gitmişçesine ortadan kaybolursa? Ya artık benim için bir yabancı olursa?" Sanki sonsuza dek yaşayacakları kesinmiş gibi hep bir ertelemeler, üstüne gitmemeler, ucundan yakalanan ipi çekmemeler! Diğer odadan kendisinin çağrıldığı duyar gibi olunca "Geceleyin uyanan duygular eğer kendi haline bırakılırsa abartılı bir şekilde büyür" diye düşünen Tsukiko'yu abartı değil bu, çık şu odadan diye benim sarsasım geldi.

Bir de yeri gelmişken Türkçe'de zamirlerin cinsiyetsiz olmasından şikayetçi olmak istiyorum. Çince, Japonca, Rusça hatta Arapça gibi dillerden çevrilmiş romanları okurken kahramanların isimlerinden cinsiyetlerini anlayamıyorum. Adı değil de bir zamir kullanıldığı her durumda da "o" diye geçiyor. Romanın yarısı geçiyor, bir kadından mı, erkekten mi bahsediliyor diye şüphede oluyorum. Bununla ilgili ne yapılabilir bilmiyorum ama yetkilileri göreve çağırıyorum.

Nakano Eskici Dükkanı'nda [2] da hayat çok yavaş akıyor. Konuşmaya "demem o ki" diyerek başlayan Nakano'nun içinde pek az şey olan bir hayatı var, eskici dükkanında da günler birbirinin kopyası gibi. Kadın kahraman aynı dükkanda çalıştığı Takeo'yu sevdiğini romanın son sayfasında hissediyor.

Tokyo'da Tuhaf Hava ve Nakano Eskici Dükkanı'nı okuyan biri Japonya'da her şeyin çok yavaşça ve süreç içinde olduğunu düşünebilir. Belki de ortalama ömür çok uzun olduğundan acele etmeyelim diyorlardır. Romanlarda birini görüp etkilenme, aniden bir şeye karar verme gibi şeyler olmuyor. Su akıp bir şekilde yolunu buluyor ama bekleyerek geçen aylara, yıllara çok yazık ediliyor aslında.

Mahallemdeki İnsanlar [3] ise 36 çok kısa bölümden oluşuyor.  Yukarıdaki iki romanın duru güzelliğinde olmasa da birkaç saatte okunabilecek bir kitap. Kitabın adı iyi bir özeti.

Nişino'nun On Aşkı [4] birinci tekil şahıstan konuşan diğer kitaplarından farklı bir şekilde çıkıyor karşımıza. Nişino'nun (erkek mi kadın mı anlayabildiyseniz bravo) farklı yaşlarda aşık olduğu on kadından biri konuşuyor her bölümde. Bu roman sinemaya da aktarılmış [5]. Aşklar yine yavaşça başlıyor ve sona eriyor. 

Bütün romanları farklı çevirmenler çevirmiş ve hiçbirinin Türkçesinde aksayan bir şey yok, editörlükleri de hakkıyla yapılmış. Demem o ki, Japonya'dan duyduğunuz çok ünlü yazarların yanında Kawakami'ye de bir şans verin.

21 Aralık 2025 Pazar

geçen bin yıldan gelen hediye

Hayattaki en büyük şansım karşıma çıkan insanlar oldu. İki soru fazla veya az çözse başka bir okulda okuyacak, babası amiriyle kavga etse başka bir şehre taşınacak biriyle arkadaş olunca onu ben seçmişim gibi hissedemiyorum, tesadüfler bunlar hep. Hayata herhangi bir seviyede müdahale edebiliyorsak bile bunun azami seviyede olduğunu düşünüyorum. Şansıma hep iyi insanlarla karşılaştım; bildiğim ne varsa ya onlardan öğrendim ya da onlar beni daha çok sevsinler diyerek uğraşıp öğrendim. Üniversiteye kadar sadece ansiklopedi okumuş biri olarak edebiyatı, romanı da onlardan / onlarla keşfettim. Bu kadar geriden başlayıp Mehlika Hanım Ailesi'ne [1] bakalım nasıl geleceğiz.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın büyük romanlarını okumadan önce, bir kitapçı gezme turumda (en sevdiğim faaliyetlerden biriydi, şimdi hemen her şeyi internetlerden alıyorum) Aydaki Kadın [2] romanının çıktığını görmüştüm. Ölümünden bunca yıl sonra bir yazarın nasıl olur da yeni romanı çıkabilir diye şaşırıp aldığımı hatırlıyorum. Romandan o zaman ne anladım hatırlamıyorum ama çok yakın zamanda Oğuz Atay'ın Günlük ve Eylembilim'ini [3] de okumuştum. Eylembilim yeni sayfaları da bulununca yeni baskılar da yaptı, hepsini alıp okudum. Belki Atay'ın aklına girmek, hatta Atay olmak istiyordum o yaşlarda.

Yazarların yayınlanması için yazmadıkları metinlerin basılmasını doğru bulmasam da (ama okuyorum) yayınlatmak için fırsat bulamadıkları metinlerin sonradan basılmasına itirazım yok. Bu metinler ister Selçuk Baran'ın çekmecesinde bulunan Güz Gelmeden [4] gibi hazır bir roman şeklinde, ister Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları Merkezi'nin [5] yaptığı gibi el yazmalarının yoğun emek isteyen işçiliği sonucu karşımıza çıkmış olsun insanı aniden bir leylak koklamış gibi çarpan şeyler oluyor. Selçuk Baran'ın Türkan Hanım'ın Ölümü [6] öyküsünü devlet tiyatrolarında oynanmış olan üç perdelik tiyatrosu ile bir araya getirip bastıran Bahanur Garan Gökşen'i de anmadan geçmek istemem. Bir öykünün nasıl oyunlaştırılabileceğini, bir hikayenin nesinin okunmaya, nesinin izlenmeye değer olabileceğini göstermesi açısından bulunmaz bir örnek bence Türkan Hanım'ın Öyküsü. Annemden bile on yıl önce doğmuş Selçuk Baran'la tanışsam eminim yakın arkadaş olabilirdik [ya rica ediyorum sanki arkadaş olduğunu düşündüğün kaç kişiyle hala konuşuyorsun?].

Orhan Veli'nin kitaplarında yer almayan şiiri bulundu gibi güzel bir haber bence bir yazarın daha önce yayınlanmamış bir eserini okuyabilmek. Bir zamanlar Oğuz Atay'ın Pazar Postası'nda yazdığı yazıları okumak için bütün sayılarının bulunduğu Milli Kütüphaneye gideyim diye planlamıştım sonra baktım ki Yıldız Ecevit Ben Buradayım [7] kitabında sadece üçünü kendi adıyla yayınladığından bahsediyor, gitmedim.

Biraz abartarak söyleyeyim Mehlika Hanım Ailesi'ni okumak geçen bin yıldan beri görmediğim birinden bir mesaj almak gibi geldi bana (elbette hiçbir şey bu kadar güzel olamaz ama bilirsin abartı yazmanın doğasında vardır). Atay'ın Türkiye'nin Ruhu'nu yazdığı öğrensek mutluluktan çıldırmaz mıydık örneğin? Kitabı yayına hazırlayanların 1959'un Türkçesinden çeviri yapmamaları, dipnot koymamaları da ayrıca hoşuma gitti. Mai ve Siyah'ı böyle yayınlamak anlaşılmayı çok zorlaştıracakken çok daha yeni tarihli olan Mehlika Hanım Ailesi tahmin ediyorum çoğunluk tarafından sözlüksüz okunabilir durumdadır. Sultan Hamid Düşerken, Kıskanmak, hatta Eski Zaman Kadınları Arasında gibi büyük bir roman değil ama Nahid Sırrı'dan yeni bir metin okuyabilmek bir büyük mutluluk.

 

12 Aralık 2025 Cuma

Üç Renk: Kıskanmak

İkisini karşı karşıya koyunca (neden böyle bir şey gereksin bilmiyorum ama) Dostoyevski'yi fersah fersah ilerisinde görsem de kıskanmanın kitabını yazan Tolstoy'dur. Kreutzer Sonat'ta [1] anlatılan Pozdnişev'in kıskançlık duygusu aradan geçen bunca yılda, kültür bu kadar değişmiş olmasına rağmen eskimeden duruyor. Kadınlar hala aslı astarı olmayan şüphelerle öldürülüyor. Elbette bu şüphelerin gerçek olması dahi kimsenin canını almaya yeterli değil. Tanımını nasıl yaparsak yapalım insan birini kıskanıyorsa, arkasını dönüp gitmeli. Biri size başkasını düşünmediğini kanıtlayabilir mi? Elbette hayır! O zaman başka türlü yolunuza bakmalısınız. Şimdi biz kıskanmak üzerine biraz konuşalım.

Kıskanmak çoğunlukla yetersizlik duygusuyla ilişkilendiriliyor ama yeterlilik duygusu nedir? İnsan hangi durumda kendinden daha iyi biri olmadığından emin olabilir? Dünyanın en zengin insanından daha yakışıklı biri yok mu örneğin? Zamanında sekiz defa Mr. Olympia şampiyonu olan bir vücuda sahip olsanız bile bir vakit geliyor yürümek bile bir marifet haline gelmiyor mu? Diyelim bir konuda dünyada rakibi olmayan bir konumdasınız (bunun ne kadar nadir bir şey olduğunu aklımızdan çıkarmadan devam edelim), karşınızdakinin tek ilgi duyduğu şey bu en iyi olduğunuz mevzu olmaya ilelebet devam edecek mi? Karşınızdakinin sizden iyi yüzen, bisiklete binen, ip atlayan, ıslık çalan biriyle karşılaşmayacağını mı düşünüyorsunuz? Sizden çok okuyan, dinleyen, izleyen kamyonla insan var. Yine de insan birini tek bir özelliği yüzünden beğenmiyor. Bütün yeterlilikleri bir araya getirince de toplamda daha yukarıda olmak gibi bir ölçü kalmıyor. İnsanın bir konuda kendini yetersiz hissetmesi kadar normal bir duygu düşünemiyorum ben. Her konuda bizden daha yeterli insanlar var. 187 kilo halter kaldıran kadın var, kiminle yarışıyoruz? Siz kimseyi en en en iyisi olduğu için seçmediniz, o da sizi bu sebeple seçmedi. Hadi biraz kışkırtarak sorayım Liv Ullmann'dan daha güzel olduğu için mi seviyor bir erkek bir kadını, lütfen?

Karşımızdakinin doğruyu söylemediğine yönelik bir şüphe mi kıskançlığı tetikliyor peki? Bunun için de birinin yaşadığı şeyin doğrusunu, yalnızca doğrusunu ve tüm doğrusunu anlatabilmesini bekliyor olmamız lazım. Bunun yapılamayacak bir şey olduğu çok açık değil mi? Bir odadan çıkan iki kişi aynı olayı aynı şekilde anlatamaz. Hatta aynı kişi aradan süre geçince aynı hatırayı aktaramaz. O zaman soruyu şöyle güncelleyelim: bizim için önemli olduğunu bildiği bir şeyi anlatmıyor olabilir mi? Sanki bizim için önemli olan şeyleri biz kesin olarak biliyoruz, bizim için önemli olan şey değişmiyor, anlattığı her şeyi biz anlıyoruz gibi kabuller de çok geniş kapsamlı geliyor bana. Buradan yine anlaşmak mümkün değil noktasına gelmek istemiyorum ama kıskanmanın temelini anlamaya çalışıyorum.

Aldatılmanın karşısında hissedilen duygu muhtemelen kıskanmak değildir. Hayal kırıklığı, öfke, üzüntü olabilir ama artık kıskançlık aşaması geçilmiştir herhalde bu durumda. Burada bahsettiğim duygu ikili ilişkideki kıskançlık; Nahid Sırrı Örik'in Kıskanmak'ta [3] muazzam bir şekilde anlattığı başka bir kıskanmak da var. Canım Uğur'la okuduğumuz Sultan Hamid Düşerken'le [4] tanıştığım Nahid Sırrı Örik'i çok severim. Yazdığı her şey bence okunmaya, ayrılan vakte değer.

Üşüyen ellerini ısıtacak başkası olmasın, o hep ben olayım duygusu yok demek gerçekçi gelmiyor bana. Beth Hart'ın [5] yaptığı gibi ileri gitmeyelim elbette ama bir yere kadar sahiplenmek, olmayınca devam etmek gerekiyor.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/18729673-kreutzer-sonat

11 Aralık 2025 Perşembe

Üç Renk: Unutulmak

Geçmiş büyük müzisyenlerden ses kaydı bile kalmamışken bazılarının sanki yaşıyorlarmış gibi vidyo kayıtlarını izleyebilmek ne büyük ayrıcalık. İnsanlık tarihinde kendi sesini duyabilen bu kadar az nesil yaşamış olması da şaşırtıcı bir durum. Bu aralar çokça konser kaydı dinleyip, izlerken yolum çokça Motörhead'e çıkıyor. Lemmy'nin 70 yaşında ölümünden kısa bir süre önce çıktığı konserdeki son sözleri [1] bence üzerinde düşünmeye değer. Lemmy 50 yıl sahnelere çıkmış, grubuyla sayısız müzisyeni etkilemiş, müzik dünyasında herkesin saygı duyduğu bir büyük müzisyen. Bu konsere çıkarken çok az ömrünün kaldığını biliyor ve bizi unutmayın diyor. Hayatı boyunca duygusallığa hiç prim vermemiş böyle bir yıldızın bile neden unutulma korkusu var?

Irvin D. Yalom Güneşe Bakmak [3] isimli kitabında unutulma endişesinin ölüm korkusundan kaynaklandığını söylüyor. Disney yapımı Coco [2] isimli animasyonda da hatırlarsınız ölüler diyarındakileri dünyada son kişi de unuttuğunda bir başka yok oluş yaşıyor ve oradan da siliniyordu. Belki Lemmy de bizim gibi bir insandı ve onun da ölüm korkusu vardı.

Unutulma konusuna tersten bakınca hatırlanmak çok güzel bir duygu. Biz sıradan insanlar için bile böyle bu. Yıllar önce taktığın saatin veya beraber içilen cinin markasının hatırlanması (elbette hatırlayanın bizim için önemi çok etkili bu mutlulukta) kimi mutlu etmiyor? Biriyle birlikte olmadıktan sonra seni unutsa ne olur, unutmasa ne olur diye düşünerek başladığım bu yazıda da sanki başka bir yere varacağım gibi ama bakalım. Hatırlanmak güzelse unutulmak kötüdür diye bir çıkarım yapmak elbette doğru değil. Pekala hatırlanmak güzel olmasına rağmen unutulmak önemli olmayabilir. Bir daha iletişime geçme ihtimali yoksa insan birisinin kendini unutmasını dert etmemeli bence. Şimdi bir de tekrar iletişime geçme ihtimali diye bir şey çıkardım ama bu ihtimal ne zaman sıfır olabilir ki? Hiç aklımızdan geçmeyen şeyler gerçekleşmiyor mu sanki?

Öldükten sonra unutulmak bana en anlamsız korku gibi geliyor şimdilerde. Lemmy gibi dünya durdukça hatırlanacak bir insan olmadığımı biliyorum. Bu dünyadan yok olunca çok hızlıca akıllardan da silineceğimi biliyorum ve bunu dert etmiyorum. Hem ben olmayınca ne olursa olsun. Bir yandan da kendimin olmadığı ortamlarda hakkımda ne konuşulduğunu hiç mi önemsemiyorum diye sorunca tamamen önemsiz diyemiyorum. Öldükten sonra hatırlanmamakla kötü hatırlanmak arasında fark var tabi. Elbette kötü hatırlanmak istemem, yaşarken de yaşamazken de. Yine de hayatta olmadığım dönemde nasıl hatırlanacağımı dert etmemin bir anlamı olmadığının bilincindeyim.

Aslında unutulmak konusunda yazmayı düşündüğümde aklımda canım Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken [4] kitabındaki Unutulan öyküsü vardı. Kafka'nın öyküsü diye okusak yadırgamayacağımız Unutulan'da bir kadın yıllar önceki eski sevgilisini tavan arasında ölü bulur. Adamın oraya çıktığını hatırlıyordur ama sonrasında unutmuştur adamı. Bu öyküdeki tavan arası bana kahramanın zihni gibi geliyor. "Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?" diyen kadın elbette sevgilisini tavan arasında unutmamıştır. 

Müzik dünyasında unutulmamak için atılan çığlıklardan koca bir antoloji yapılabilir. Sevinç Eratalay'ın Beni Unutma şarkısı aman kim unutursa unutsun diyen benim bile her dinleyişte gözlerimi doldurur. Gülten Akın'ın 23 yaşında (buradaki unutulma tedirginliği ölüm korkusundan kaynaklanmıyor herhalde) yayınladığı ilk şiir kitabı olan Rüzgar Saati'ndeki Uzun Yağmurlardan Sonra şiirinden bestelenmiş olan bu şarkıda bana geçen duygu kendi unutmamak isteğim değil de Gülten Akın'ın yaşadığı duygunun yoğunluğu galiba. Gülten Akın şiirde "Her şeye rağmen ellerin üşür / Üşürse beni unutma" derken aslında üşüyen ellerini ısıtacak başkası olmasın diyor. Buradan da üçüncü renk olan kıskanmak konusuna bağlayayım artık.

7 Aralık 2025 Pazar

Ikiru'yu anlamak

İnsan yakın zamanda öleceğini bilse daha iyi birine dönüşür mü? Edebiyatın ve sinemanın üzerinde çokça üretim yaptığı bu soruya cevap verebilmek için daha iyi olmak ne demek ve insanın nasıl biri olduğu tamamen kendi elinde midir sorularını cevaplamak gerekiyor. Ben bir davranışın insanın içinden mi geliyor yoksa öyle davranması gerektiğini düşündüğü için mi öyle davranıyor sorusunun cevaplanmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Sonuçta ortaya konan davranışa bakmak gerektiğini ve motivasyonuna bakmamak (zaten anlaşılamayacağı için) gerektiği fikrindeyim. İnsan her davranışını, tepkisini düşünerek değiştiremiyor. Kendi üzerimde yaptığım tespitlerden asla bunu yapmayacağım dediği şeylerin neredeyse hepsini yaptığımı söyleyebilirim. Yani insan altı ay ömrü kaldığını bilse bile davranışlarını değiştirmeyebilir, hiç olmadığı kadar toplumsal bir insana dönüşebilir veya içinden bir canavar çıkabilir. Irvin D. Yalom'un Güneşe Bakmak [6] isimli kitabı ölüm duygusuyla başetmek için daha önce düşünmediğiniz şeyleri okuyabileceğiniz güzel bir kaynak. Ölmenin nasıl bir şey olduğu hakkında okuduğum, bana en faydalı olan kitapsa Sherwin B. Nuland'ın Nasıl Ölürüz [7] adlı kitabı olmuştu.

1952 yapımı Ikiru'da [1] rutin işlerle ömrünü geçirmiş olan Watanabe bir yıldan az ömrü kaldığını öğrenince yaşamına bir anlam katma çabasına girişir. Bunu nasıl yapacağını da bilemez (bunu hangimiz biliyoruz aslında?). Bütün hayatını sahip olmak üzerine kuranların bir zaman olmak [8] üzerine düşüneceklerini elbette sanmıyorum ama çok da akla gelmez bir duygu olmadığını kabul edebiliriz herhalde. Zaten yaşı da ilerlemiş olan Watanabe ne yapsa hayatını anlamlı kılamayacağını çok kısa zamanda anlar ve bildiği tek iş olan bürokratlığı kullanarak kendisine gelen bir talebi hayata geçirmeye adar kalan ömrünü, ki pek az kalmıştır.

Filmin sonlarında bir odada 2 kadın ve 12 adam bir odada konuşmaktadır. Başlangıçta hepsinin fikri Watanabe'nin parkın yapımında pek önemli bir rolünün olmadığıdır. Zaman ilerledikçe herbiri diğerinin konuşmasından etkilenip kendi düşüncelerini açıklarlar ve sonunda 1957 yapımı 12 Angry Men [2] filminde olduğu gibi o parkın Watanabe olmasa yapılamayacağında hemfikir olurlar. Sanatın böyle izini sürebilmek pek mutluluk verici geliyor bana.

Bergman'ın Yaban Çilekleri [4] filminde de Ikiru'dan beş yıl sonra benzer şekilde hayatının sonuna geldiğini düşünen kahraman nasıl boşa yaşadığını farkeder. Dr. Eberhard Ikiru kadar olmasa da daha önce yapmadığı şeyleri yapmaya başlar.

Edebiyat dünyası bu temayı işleyen romanlarla dolu aslında [anladık bunu]. Charles Dickens'ın Bir Noel Şarkısı [9] en bilinen örneklerinden biri. Ölüm denildiğinde Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü [10] de ölüm üzerine okunması gereken kitaplardan biri bence.

Ölümün eşiğindekinin bağlantı kurma ihtiyacını Çığlıklar ve Fısıltılar'larda [3] gördüğüm gibi başka bir yerde görmemişimdir herhalde. Filmde Agnes acısının dindirilmesi veya yaşamaya devam edebilmesinden çok, bir temas aramaktadır. Sonunda büyük acılar içinde ölür. Öleceğini bilmesi onu ne daha iyi biri yapar ne de daha kötü.

Ölümün yakın ve durdurulamaz olduğunu anladıktan sonra bütün zincirlerini kıran ekran karakterlerinin en çok bilineni Breaking Bad [5] dizisi olabilir. Dizide Walter White ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrendikten sonra uyuşturucu yapımına girdiği gibi cinayetler de işler.

Daha iyi bir insan olabileceksek (bundan her ne anlıyorsak anlayalım) o kişi olmak için ölümün çok yakınımızda olduğunu öğrenmemize gerek de yok aslında. Ölüm zaten hep yakınımızda. 

 

Babalara mektuplar

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde dünya edebiyatının önemli bir kısmı yazarların babalarıyla hesaplaşmasını içeren metinlerden oluşuyor [hayır hayır, böyle başlama yazıya].

Geçen hafta bahsettiği her kitabı ve referanslarını okuduğum ama kendisinden haberim olmayan bir kitabı okudum: Ev Ödevi [1]. İnsanın kendi okuduğu, altını çizdiği bir kitabı hediye etmesi ne büyük incelik. Kitabın ilk bölümü Oğuz Atay'la ilgili olunca ilk aklımdan geçen bütün Atay'ları yeniden okuyayım oldu ama sürekli onları okumaya artık vaktim kalmadığını bildiğimden sadece Korkuyu Beklerken'i [2] yeniden okudum. Bu harika öyküleri defalarca okumuş olmama rağmen Babama Mektup'u belki birkaç sefer ancak okumuşumdur. Hep bir şekilde atlarım onu. Babamla ilgili çok çok az hatıram olduğundan öykünün bana hatırlattığı bir şey de yok aslında. Belki de Atay'ın bir öyküsü olarak değil de kendi yaşamından bir şeyler barındırdığını düşünüp çekiniyorum, bilemiyorum. Atay öykünün hemen başında iki yıl önce ölen babasına şöyle seslendiriyor kahramanına:

"Yıllar önce, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım."

Babama Mektup'u bu okuyuşumda sonuna gelene kadar klasik Atay metinlerinden biri gibi geldi bana.

"Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?"

Atay'ın Babama Mektubunu okuduktan sonra Kafka'nın Babaya Mektup'u [3] da okudum peşi sıra. Kafka'nın mektubu Atay'daki ironinin yanından bile geçmiyor elbette. Kafka babasına "özünde iyi kalpli ve yumuşak bir insansın" diyor, "beni sevdiğini inkar ediyor muyum?", hasta olduğunda babasının odasına girmeyip sadece eliyle selam vermesini düşündüğünde bile hala ağlıyor. Babasının kendine başkalarına davrandığı gibi davranmamasına, kendine koyduğu kurallara uymamasına çok üzülüyor olmasına rağmen hayatındaki olumsuzlukları tamamen babasına da yüklemiyor. Bu bağışlayıcı tavrının aslında kendini yukarı çekmek olduğu yönündeki itirazı kitabın sonunda kendi yapıyor. Böyle parantezlerle dolu, kendi yazdıklarına itiraz eden metinleri çok sahici buluyorum. Kafka'nın babasına yazdığı mektubun sahiciliğini değerlendirmek değil elbette niyetim, zaten kimin haddine bu?

Bu yaşımda benim için de geçerli şu cümle bana mektubun en yaralayıcı yeri gibi geliyor (Metin Altıok'un Sarıl Bana şiirini de hatırlatıyor bana)

"çok güç idare edilebilen bir çocuk olduğuma inanmıyorum; sıcak bir sözcüğün, usulca elimden tutulmasının, tatlı bir bakışın istenilen her şeyi sağlayamayacağına inanmıyorum"

İnsanın çocukluğunda bu duyguları yaşamamış olması yetişkinliğinde arzuladığı bu şeylerle karşılaştığında onların farkına varmasını bile engelliyordur herhalde. Kafka'nın babasının gözünde bir hiç olduğunu düşünerek büyüdüğünü okumak insanın içini yakıyor.

Yazıya başlarken iki erkek yazarın babalarına yazdıklarından sonra kadın yazarların çok daha travmatik metinlerinden de bahsetmek istemiştim ama baba kavramı o kadar bilmediğim bir şey ki (kendim de bir baba olmama rağmen) bir de kadınların babalarıyla yaşadıkları hakkında konuşmamın çizgiyi aşmak olacağını düşünüp vazgeçiyorum. Sadece Vigdis Hjorth'un Miras [4] kitabının adını anmış olayım.

Madem babalardan bahsediyorum Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim [5] diyen Can Yücel'i de anmak isterim. Nasıl Atay ve Kafka'nın mektupları babaları tarafından okunmamışsa Can Yücel'in şiiri de babasının ölümünden 13 yıl sonra yayınlanmış; sevgi de yergi de babalarla konuşması kolay şeyler değil demek ki. Yirmili yaşlarımın başında bu şiiri okuduğumda herhalde benim annemi sevdiği kadar sevmiştir babasını diye düşünmüştüm.

Son olarak Cemal Süreya'nın Sizin Hiç Babanız Öldü Mü? şiirinden bahsedip bitireyim. Bu şiirin bendeki duygusu Can Yücel'in şiirine benzerdi. Ne vakit ki Yalnızlığın Başkenti [6] kitabında Yelda Karataş'ın yazısını okudum, o zaman anladım bambaşka bir duygudan bahsettiğini. Belki sizin için de durum böyledir diyerek Süreya'nın bu şiiri 23 yaşında, annesinin ölümünden sonra, babası sağken yazdığını söyleyeyim. Yelda Karataş bu şiir için şöyle diyor:

"Şiirde baba sevgisi yok. Çok sevmek istediği babasının zulmüne duyduğu öfkenin utancı var."

Tahmin ettiğimden uzun olan bu yazıyı oğlumla çocukluğunda çokça dinlediğimiz bir şarkıyla bitireyim

5 Aralık 2025 Cuma

Asılacak Kadın - Pınar Kür

Pınar Kür romanlarıyla ilk tanışmam Cinayet Fakültesi romanıyla olmuştu. Roman kahramanının benim de olmak istediğim gibi bir matematikçi olması harika bir tesadüf gibi gelmişti bana. Dünyanın bir yerinde, bir okuma grubu onun Asılacak Kadın [1] romanını okuyordur diyerek ben de bugün tekrar okudum. İlk okuyuşumun üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçtiğinden romanı buğulu bir camın ardından görülen sonbahar manzarası kadar hatırlıyordum.

Roman 1979'da yayınlanmış, yani bilinç akışı tekniğiyle çokça Türkçe metin yazılmış, Tutunamayanlar'ın onlarca sayfa akan konuşmasını herkes okumuş. İçeriği çok cesur ve çarpıcı olmasına rağmen dil açısından bir yenilik yok bence Asılacak Kadın'da. Hatta ilk iki bölümde fazlalıklar var. İlk bölümde aklından geçenleri dinlediğimiz Faik İrfan Elverir'in düşünceleri nasıl kesikli ise anlatım dili de öyle. Neredeyse sadece nokta var noktalama işareti olarak, hatta çok fazla nokta var. Ceza Reisinin aklı hep kırılan kalemde, verdiği cezada, tabi bir yandan da mutsuz evliliğinde. Böyle bir akışta hiç virgül, soru işareti kullanmayarak tam olması gereken hissi vermiş diyecekken nedense hiç de gerekmeyen birkaç virgül ve soru işareti var. Keşke onlar da olmasaymış.

İkinci bölümde romanın asıl kahramanı olan Melek'in aklındayız. İdama mahkum olmuş, öncesinde berbat şeyler yaşamış bir köylü kızı olan Melek düşünürken elbette noktalarla, noktalı virgüllerle düşünmüyor. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da onlarca sayfa akan bir nehir gibi konuşturmasına benzer bir şekilde yazılmış ama nedense Fransızca metinler büyük harfle ve Melek'in asla okuyamayacağı şekilde özgün halleriyle geçiyor metinde. Melek kendi aklından düşünürken Jozet derken başkası aynı kadından bahsederken yine Melek'in aklından JOSETTE diye geçiyor metinde. Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir belki ama romanın bir büyük eser olmasının önüne geçmiş bence.

Son bölümde Yalçın'ın kendisi de Melek'e yapmadığını bırakmamış olmasına rağmen onu kurtarmak istemesinin nasıl sefil bir düşünce olduğunu anlamamızı sağlayan (pekiştiren) yazılarını okuyoruz. Yeterince steril bir ortamda yaşan biri bu rezillikler nasıl yaşanmış diye şaşabilir belki ama biz bütün bir köyün birlik olup neler yaptığını çokça okuduk, unuttuk, tekrar okuduk/izledik, tekrar unuttuk. Bugün bile genelevlerde çalışan kadınların Melek'ten bir farkları var mı emin değilim doğrusu.

Kitabın sonuna Pınar Kür'ün romanının toplatılması için açılan davaya yazdığı savunması da konmuş. Tam da onun yazdığı gibi Asılacak Kadın hala okunurken onu toplatmak, imha etmek isteyenleri bugün hatırlayan yok.

Roman 1986'da Başar Sabuncu tarafından sinemaya da uyarlanmış [1]. Üçte ikisi kahramanların bilinç akışlarıyla anlatılan bir metni filme çekmek yönetmenin bir yandan işini zorlaştırırken bir yandan da ona yaratıcılığını gösterebileceği bir alan bırakmış. Türk sinemasında çok sevilen bir yöntem olan romanı birebir izleyiciye göstermek imkanı olmadığından yönetmenin araları kendisinin doldurması gerekmiş. Anayurt Oteli filmi hiçbir yaratıcılık içermemesine rağmen neden bu kadar seviliyor gerçekten hiç anlamıyorum.

Bir romanı film olarak karşımıza getiren yönetmenin romanın ruhu haricinde her şeyi değiştirmeye hakkı olduğunu düşünüyorum. Hamlet kızılderili bir kadın olarak bile gösterilebilir bize, yeter ki o duyguyu bize geçirsin. Asılacak Kadın'da da Yalçın tabancayla mı ateş etmiş, tüfekle mi gibi konuların zerre önemi yok bence. Yönetmen mahkemenin hakiminin özel hayatını dışarıda bırakarak çok iyi bir karar vermiş, yoksa işin içinden çıkamazmış gibi geliyor bana. Filmi youtube'dan bile izlemek imkanı var [3], bir başyapıt değil ama romanı okuduktan sonra bir buçuk saat ayırıp izlense fena olmaz. Filmde Müjde Ar (bu filmde 32 yaşında ve öncesinde çokça ses getirmiş filmleri olan, hadi kabul edelim, çok güzel bir kadın) haricindeki oyunculuklar çok zayıf. Kötü oyunculukların sorumluluğu bence oyunculara değil, yönetmene yazılmalı.

Gaspar Noé, Michael Haneke veya Lars von Trier bu romandan film yapsalardı nasıl şeyler izlerdik diye düşünmek de iyi bir akıl oyunu olabilir.

Velhasıl güzel bir roman Asılacak Kadın

1 Aralık 2025 Pazartesi

Bir Distopya Olarak Sanatı Yok Etmek

Çok uzun yıllardır, geçen bin yıldan beri, resim üzerine okuyorum. Bazıları yazıdan bile önce yapılmış ve bize kalmış sanat eserlerini anlamaya çalışmak, bunun bendeki karşılığı nedir diye düşünmek hem zorlayıcı, hem de zihin açıcı bir eylem [bu zihni açıp ne yapıyorsun gerçekten bilemiyorum]. Resim okumak rüya yorumlamak gibi, at görmek murad demektire benzer şekilde dönemine bağlı olarak tablodaki baykuşun ne anlama geldiğini anlamak mümkün oluyor. Hep daldan dala atladığımdan Klimt hakkında okuyup, tablolarına bakıp, ilgili filmleri izlerken bir şekilde Egon Schiele ile yolum kesişti. Hakkında çok güzel İngilizce kitaplar [3] var ama çoğu çevrilmemiş, hak vermiyor değilim; kim Schiele ile ilgili kitabı satın alacak, kaça satılacak belli değil.

Schiele hakkında birkaç film çekilmiş. Bu filmler aynı Suskind'in Koku'sunun [1] filmini [2] izlemek için roman hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirdiği gibi çekilmişler. Böyle izleyicinin entelektüel geçmişine yaslanan filmleri çok seviyorum. Yazıya devam etmek için filmi, Death and the Maiden [4] (Polanski'nin filmi değil [5]), izlemek gerekmesin diye hızlıca özetleyeyim. Bir ressam var, mahkeme onu suçlu bulup tablosunu imha ediyor. Birinci dünya savaşına pek az zaman kalan yıllardayız, tabloların da fotoğrafları çekilebiliyor (Schiele 1918'de ölüyor). Bir sanat eserinin böyle mahkeme kararıyla yok edilebilmesi bugünün insanına garip gelse de Grup Yorum'un şarkılarının YouTube ve Spotify'dan erişilemez olmasından ne kadar farklı acaba?

Şöyle distopik bir plan yapalım; bir şairimiz ölmüş olsun ve yeterince parası olan biri onun eserlerinin yayın haklarını satın alsın. Benim için her miktar büyük ama eminim bir şairin bütün eserlerinin yayın haklarını almak tahmin ettiğimiz kadar da büyük paralar gerektirmeyecektir. Bu kötü niyetli kişinin şirketi haklarını aldığı bu kitapları basmasın ve eserlerinin  paylaşılmasına karşı davalar açsın. Böyle bir şey olur mu demeyelim çünkü Rıfat Ilgaz'ın şiirlerini kendi yayınevi olan Çınar Yayınları ölümünden sonra yıllarca basmadı. Bir yazara ait telif hakları 70 yıl boyunca korunduğundan onu edebiyat dünyamızdan üç kuşak boyunca silebilir. 2019'da ölen Küçük İskender'in şiirlerinin 2089'a kadar basılamayacağını düşünün. Kim onu 2090'da hatırlayıp yeniden basar? Bunu yapan şirket neden sadece bir yazarımızı silsin kültürümüzden? Buna karşı ne yapılabilir bilemiyorum ama kötü senaryoda Veysel gittikten sonra sadece sazı kalabilir dünyada.

25 Kasım 2025 Salı

Ev Beyi - Aslı T. Kızmaz

Bu kadar eski ve köklü yayınevleri nasıl böyle son okuması yapılmamış, neredeyse hiç editörün elinden geçmemiş kitaplar basabiliyor gerçekten anlaması çok güç. İnkilap 98. yılımızdayız diye kitap kapağına yazmayı biliyor ama bir romanı hiç okumadan önümüze getirmiş, bir de kitabın kapağında başka bir yerde görmediğim Düzenleyen diye bir isim daha yazıyor. Bu kadarı ayıp sayılmalı artık. Çok daha yeni yayınevleri hiç hatasız kitaplar basabilirken saçma sapan yazım hatalarıyla dolu kitaplara para vermemiz kabul edilemez bir şey bence. Bu yazım hataları ve son okuma konusunu geçebilenler için bile (bunu nasıl yapacağız, niye yapalım bilemiyorum ama) vasatın çok altında bir roman Ev Beyi.

Şimdi bakalım roman arka kapakta yazdığı gibi benzersiz bir roman mı?

Kadın ve erkeğin rollerini değiştirip mevcut durumun hep yaşadığımız ama nasıl dengesiz olduğunu göstermek iyi bir fikirmiş gibi görünse de Ev Beyi bunu bir tiktok vidyosu derinliğinde yapabiliyor. Cinsiyetleri yıldan yıla değişen insanların olduğu Karanlığı Sol Eli [1], kadınlık rolünün sadece çocuk yapmaya indirgendiği Damızlık Kızın Öyküsü'ndeki [2] derinliği elbette her romandan beklemiyorum, zaten bu Le Guin ve Atwood'un da her zaman yapabildikleri bir şey değil. Yine de Ev Beyi'nin [3] twitter diliyle yazılmış olması (çocukların bağırtısını AAAAAAAAAAAAAAA! diye yazması, "kişisel alanına şapırt diye dalması", "Rahat ol sennn," gibi ifadeler) bana bir roman değil de, belki bir twit akışını okuyorum hissi verdi. Romanın iki baş kahramanından erkek olanına ikiz kız çocuklarının anne demesiyle başlıyoruz romana. Romanda anlatıcı erkek kahramanı "çocuklarına hem analık hem de analık yapıyordu" diyerek tanıtıyor bize. Kadının dışarıda çalışması, erkeğin çocuklara bakması erkeğin rolünü böyle bir konuma getiremez elbette. İki kadından oluşan bir çift olması durumunda bile tarafların ikisi birden ana olamaz. Annenin ilgisini çocuktan alan tarafa baba demiyor muyuz yüz yıldır?

İkinci baş kahramanı ise "Çok yetenekli bir doktordu Duygu" olarak tanıyoruz. Doktorlukta nasıl bir yetenek olabilir acaba? Çok iyi doktor denilen insanların ardında yoğun ve disiplinli çalışmalarla, uzun nöbetlerle geçen yıllar varken biri nasıl yetenekli doktor olabiliyor? Bir de Duygu şöyle yapmış: "Cerrahpaşa Tıp kazanmasına rağmen Halil'le uzak kalmamak için Ege Tıp yazmış". Yazarın ülkemizde üniversitelere nasıl girildiğini bilmemesi lazım böyle yazabilmesi için. Yazar da bir bölümü kazandıktan sonra başka bir bölüm yazılamayacağını elbette biliyor olmalı ama yukarıda da dediğim gibi kitabın bir editörü olsa (olmadığını umuyorum aslında, varsa ve bunu onayladıysa daha fena çünkü) böyle basit şeyleri düzeltip öyle karşımıza çıkartırlardı bu romanı.

Daha uzatmak istemiyorum ama romanda karakterler karikatür gibi, kurgunun da bir derinliği yok. Peki niye okuyup hakkında yazıyorum o zaman? Hiçbir toplantısına katılmadığım ve artık hiçbir üyesiyle konuşmadığım bir kitap grubunun sanki içindeymiş gibi olmak hoşuma gidiyor. Zaman zaman hangimiz böyle şeyler yapmıyoruz?

 

14 Kasım 2025 Cuma

ya yarın pişman olursam!

Dövme yaptırmaktan imtina edenlerin iki temel korkusundan biri yarın o dövmeden pişman olmak, diğeri ise dövmenin canını çok acıtacak olması [bu cümleyi saniyen, salisen diye kurmak istiyordun biliyorum]. Bu yargıya bir (1) kişi üzerinde yaptığım bilimsel bir gözlemle varıyorum elbette. Her ikisine karşı argümanlar yazıp sizi dövmecilere göndermek istiyorum.

Öncelikle yarın olacağına nasıl bu kadar eminiz? Şimdiye kadar hep yarın oldu ama buna bakarak sonsuza kadar yaşayacağımızı mı düşünüyoruz? Bugüne kadar hiç ölmedim, demek ki yarın da ölmem! Buna inanmıyor olmalıyız aslında. Daha kaç milyor yıl yaşayacaksınız da bu lanet olası dövmeden pişman olacaksınız? Belki de yarın olmayacak

Bugüne kadar yaptığınız neyi daha iyi yapamazdınız? Şimdi referans vermeye enerjim olmayan o kadar romanda, filmde bahsi geçen zaman makinesi rastgele bir geçmişe götürse daha iyi yapamayacağınız bir şey var mı? Bırakın bu dövme de daha iyisini yaptırabileceğiniz şeylerden biri olsun. Emin olun ne yaptırsanız aynı şeyi hissedeceksiniz, mükemmel dövme diye bir şey yok.

Picasso'nun aşağıdaki eseri benim ilk kopyasını çizdiğim şey (resim çizmek nasıl öğretilmeli konusunda da yazdım ama çok uzun oldu. ben bile okurken sıkıldım). Tablo öyle güzel ki AKM'de onu gördüğümde (o güne ait pişmanlıklarım bir kamyonu doldurur) tam karşısından ressamın çizdiği halinin fotoğrafını çekmek bile ayıp geldi bana [her şey ayıp gelsin sana moron] yine de dövmesini yaptırdığıma mutluyum. Belki yarın pişman olurum ama ne gam!

Yapmadığınız için pişman olmadığınız bir şey yok mu? Bozcaada'ya gitmeyebilirdiniz, Burgazada'ya gidebilirdiniz, adanın adını hiç ağzınıza almayabilirdiniz! Hepsinin sonu pişmanlık değil mi zaten? Yaşamak tümüyle pişmanlıktır! Kim ki yaptığından/yapmadığından pişman değil, pişmanlığı başka türlü tanımlıyordur. Canım Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarda söylettiği gibi olmayacak mı yapmadığınız/yaptığınız her şey?

"Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım."

Acı konusuna gelince tahmin ettiğinizden çok çok az acıyacak. Eğer ayak bileğinizin, göğüs kafesinizin üzerine dövme yaptırmıyorsanız bu muymuş gerçekten diyeceksiniz. Hele kadınsanız ağdayla kıyaslanamaz bir acı olduğundan hissedilmez bir şey gibi gelecektir dövmenin acısı size. Gidin ve o lanet olası dövmeyi yaptırın!

Hayatta yaptığım ve yapmadığım her şeyden pişmanım ama bu kadarım ben 

9 Kasım 2025 Pazar

Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Hasret

İki kişi arasındaki mektuplaşmaların yayınlanmasına nasıl karar verilebiliyor anlamıyorum (hayatta anlamadığım o kadar çok şey var ki). Bir yanıyla bakınca yazar hakkında daha dolaysız bir bilgi edinilemez gibi geliyor ama acaba gerçekten öyle mi? Mektuplarını okuduğumuz yazarlar bugünlerde yaşasalar WhatsApp yazışmalarını okumak ister miydik mesela? 

Bir de gerçekten birine yazarken bütün maskelerimizi çıkartıp öyle mi yazıyoruz? Uğur'un (bu sefer oğlum olan Uğur) bebekliğini hatırlıyorum, daha kafasını döndüremezken bir gün öhö öhö yapmıştı. Ben de ah yavrum sen hasta mı oldun diyip öptüm onu. Ertesi gün yalandan olduğu çok belli bir şekilde öhö öhö'yü taklit etmişti. Velhasıl daha dünyanın farkında bile değilken bir maske takıp öyle davranıyoruz. Çünkü toplumsal canlılarız. Her ne bizi karşımızdakinin arzusunun nesnesi olmaya yaklaştırıyorsa öyle davranıyoruz. Benim kendime yakın bulduğum görüş (bu ne cesaretse artık) insanın maskelerinin hepsini çıkartmasının mümkün olmadığı yönünde.

İnsan tek başına yatarken bile poz kesen bir canlı iken Kafka'nın Milena'ya nasıl poz kestiğini okuyup da ne öğreniyoruz? Nazım'ın Piraye'ye yalvarmaları onu daha iyi bir şair mi yapıyor? Cemal Süreya'nın On Üç Günün Mektupları'nın tamamen poz olduğu belli değil mi? Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e yazdıkları bu kadar acıyken niye basılıyor? Adam zaten yazdıklarının önemli bir kısmını şiir olarak yayınlamış bir de. Bence (nasıl bir otoriteysem bu konuda) Zeynep Altıok babasının, Metin Altıok'un, kendisine yazdığı mektupları yayınlamaya karar verebilir ama yazan da, alan da ölmüşse kimsenin kendini böyle bir karar mercisi olarak görmemesi gerekir. Turgut Uyar'ın çocukları mektuplarını okumadan yırttık diyorlar, çok örnek bir davranış bence. Diyeceksiniz madem bu mevzuya karşısın neden her çıkan mektuplaşmayı okuyorsun? Bu konuda hatalı davrandığımı düşünüyorum, haklısınız [kimsenin aklında olmayan konularda bile kendinle kavga edebiliyorsun, bravo!].

Nazım'ın Piraye'nin kendisine gönderdiği mektupları şiir yapıp yayınlamasının sorumluluğu kendisine ait olduğundan itirazım yok [ya bir de Nazım'a itiraz et istersen]. Nazım'ın Kemal Tahir'e gönderdiği mektupların yayınlanması da bir yere kadar anlamlı bence. Kafka'nın Milena'ya yazdıkları çok iyi edebiyat buna diyecek bir şey yok ama istese kendi yayınlayamaz mıydı bunları? Felice'ye 700 sayfa yazıp kitaplarından bahsediyor ama Kafka hakkında doktora tezi yazmayacaksak öncesini okuyup ne yapıyoruz gerçekten bilemiyorum. Van Gogh'un, Theo'ya yazdığı mektupları yayınlamak her ne kadar başka yazılı bir şeyi bize kalmadığından anlamlı gelse bile özel hayatın ihlali gibi geliyor bana. Biriyle ilgili hatıraları yazmakta da bir sorun yok bence. Çünkü taraflardan biri hayatta ve yaşadıklarını ister anlatır, ister satar.

Biriyle konuştuğum şeyleri herkese açık yazmak, kalabalık bir masada otururken onun elini masanın altından tutmak gibi geliyor bana, hatta sevimli buluyorum böyle yapmayı [bak bu recursive yazmanın çok iyi bir örneği oldu].

Madem mektuplarla ilgili yazdım seni baharmışsın gibi düşünüyorum diyen Ahmed Arif'in şiirinden bestelenen bir şarkıyla bitireyim


 

14 Ekim 2025 Salı

Saç Örgüsü, Uçurtma - Laetitia Colombani

Okumak sadece bireysel bir etkinlik olsa da birisiyle/birileriyle yakın zamanlarda okuyup üzerinde kısacık da olsa konuşabilmek hayatın büyük keyiflerinden biri benim için. Okunan metnin kendisinde anlaşılmayan bir şey olmasa da kitabın çağrıştırdığı şeyleri duymak, onlar üzerine konuşmak insanın başka türlü elde etmesi mümkün olmayan bir deneyim. Benzer şeyleri okumaktan hoşlanan birini / birilerini bulmak nadirattan bir durum olduğu kadar bunu sürdürebilmek belki daha da az bulunan bir şeydir.

Hakkında konuş(a)masam bile tanıdığım biriyle yakın zamanlarda aynı kitabı okumayı da severim. Belki bu da karşıdakinin arzusunun nesnesi olmayı arzulamanın bir tezahürüdür [bu laflar nereden çıkıyor bugün anlamadım ama neyse]. Velhasıl her kitabının kapağında Fransa'da şu kadar sattı diye yazan (elbette bunda yazarın bir kabahati yok ama) Laetitia Colombani'nin kitaplarının benzer bir saikle [yok artık] okudum. Yan Pasaj Yayınları her iki kitabı da büyük bir özenle hazırlamış. Çevirmen Gülşah Ercenk okurken rahatsız eden bir cümle bile kurmamış. Aslında sadece Saç Örgüsünü okumayı planlıyordum ama yazarın onun devamı niteliğinde bir romanı olduğunu görünce onu da okuyayım dedim [sanki niye okudun diye soran var].

Saç Örgüsü

Yazarın aynı zamanda yönetmen ve senaryo yazarı olması romanın kurgusuna çok olumlu katkıda bulunmuş. Hindistan, İtalya ve Kanada'dan üç kadının hikayeleri bir saç örgüsü gibi kıvrıla kıvrıla uçları bir araya gelecek şekilde anlatılıyor. Romana başladığımda bu kadar alakasız yerlerdeki kadınların hikayeleri neden her bölümde birinin olduğu şekilde yazılmış anlamadım ve birbirlerini görmelerinin kurgunun çok zorlanmasını gerektireceğinden keşke birini bitirip diğerine geçseymiş dedim ama yarıyı geçince neden böyle bir izlek takip edildiğini anladım.

Kitabın arka kapağında yazdığı gibi üç kadının ortak taleplerinin özgürlük olduğundan da şüpheliyim. Tamam üçünün de hayatlarında kontrol edemedikleri şeyler var, bazı şeyleri değiştirmek için fedakarlıklar yapmaları gerekiyor ama istedikleri şeyleri özgürlük şemsiyesinin altında toplamak bence çok basitleştirmek olur. Kızını Hindistandaki berbat ötesi hayattan çıkarmak isteyen annenin talebine özgürlük denebilir mi? Kanadalı avukatın hastalığını öğrendiğinde ailesine daha çok vakit ayırmayı istemesi bir özgürlük talebi mi? İtalyan genç kız zaten aile şirketinin batmaması, sevmediği biriyle evlenmek zorunda kalmamak gibi hedefler peşinde. Bu özgürlük meselesini geride bırakınca romanı genel olarak beğendiğimi söylemek isterim.

Fransız yazarın hiç bilmediği kültürlerden üç kadını bir biriyle aynı yoğunlukta, aynı kültürün kavramlarıyla konuşturması ve düşündürmesi anlatılanlara inanmayı zorlaştırdı benim için. Kast sisteminin dışında kalacak kadar perişan durumdaki bir kadın hakkında şöyle deniyor ama aynı ifade İtalyan veya Kanadalı kadın için de söylenebilirdi. Ülkelerin kültürlerinin, insanların yaşadıklarının düşünceleri üzerinde hiç mi etkisi yok?

Smita kocasıyla birlikte gitmeyi çok istemişti ama savaşmayı reddettiği an Nagarajan'a olan bütün sevgisi de bitmişti. Sevgi kuş misaliydi; bazen bir kanat çırpışıyla geldiği gibi, yine bir kanat çırpışıyla gidiyordu. 

Dünyanın üç köşesindeki kadınların aynı kavramlarla anlatılmaları bende Stanley Kubrick'in Paths of Glory'de Fransız ordusunu İngilizce konuşturması gibi bir etki bıraktı. Yazar bunun için ne yapabilirdi bilemiyorum ama o yazarın sorunu değil mi zaten?

Uçurtma

Devam niteliğinde olduğunu okuyunca yazar Saç Örgüsü'ndeki üç kadını bir şekilde karşılaştıracak diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Smita'nın kızı ile bir Fransız kadın karşılaşıyor Uçurtma'da. Birbirinden çok uzak kültürlerden kadınların dayanışması anlatılıyor gibi görünse de tarihin gerçeklerinden bu kadar habersizmiş gibi nasıl roman yazılabiliyor doğrusu hiç anlamıyorum. Metin Altıok'un "Ben eğilmem gündüzleri ama geceleri kanatırım kendimi" dediği gibi bir kahraman olan Preeti, ilk kitapta saçları önce İtalya'ya, oradan Kanada'ya uçan Lalita ve Fransa'dan bir kurtarıcı gibi gelen Lena bu kitabı bir roman yapmaya yetmemiş maalesef.

Lena Hindistan halkının bir kısmının berbat durumunu görünce "acaba bunda Avrupa'nın hiç sorumluluğu var mı?" diye düşünmüyor. Ailelere Fransa'da öğrencilere el kaldırılmadığını anlatırken kolonize edildiği dönemde Hintlilere neler yapıldığı da hiç aklından geçmiyor. İki defa alıntıladığı "Çocuklar her şeye sahipler, ellerinden aldıklarımız dışında" cümlesinde "Çocuklar" yerine "Hintliler" yazsam ne olur diye veya Hindistan'da neden çocuklara İngilizce öğretiyorum diye düşünemiyor bile. Sanki Avrupa içinde bulunduğu refahı kendi kaynaklarıyla sağlamış ve Hindistan'ın eşit şartlarda olmamasının tek sorumlusu adetleriymiş gibi anlatılması insanın sabrını zorlayan bir masal olmaktan öteye gidemiyor.

Saç Örgüsü hadi neyse ama Uçurtma bence vakit kaybı. 

31 Ocak 2024 Çarşamba

Ayı Dağı - Andrew Krivak

Duvar'da dünyada tek sağ kalan kadının hikayesini okuduktan sonra Ayı Dağı'nda (dünyaya her ne olduysa artık) hayatta kalan iki kişi var. Bir erkek ve kadının insanlıktan geriye kalanlar (insanlığı başlatanlar) olması çözülmesi zor ve hakkında çok konuşulmuş bir problem aslında. İnsan soyunu devam ettirmek (başlatmak) gibi bir misyonu üstlenmeyince (neden üstlenilsin böyle bir sorumluluk orası ayrı) yapılacaklar listesi oldukça sadeleşse bile hayatta kalmak kendi başına bir problem olmayı sürdürüyor. Şehir hayatında sağ kalan iki kişi için bir senaryo üretmek zor olacağından (hoş bu romanda da ne oldu da sadece ikisi hayatta kaldı bilemiyoruz ama daha kolay ikna oluyoruz sanki. Her durumda bu felaketi açıklamaya çalışmamak çok iyi fikir bence) Ayı Dağı'nda dağlık bir arazide ve zorlu iklim şartlarındayız.

Yazar iki sevgilinin yaşayacaklarına hiç girmeden (buradan devam edip yine güzel bir roman yazabilirmiş veya daha büyük ihtimal bu yazılmıştır da ben okumamışımdır) kadını doğumdan biraz sonra öldürüp erkeği kızıyla birlikte bırakıyor. Sağ kalan iki kişinin sürekli kullanmak zorunda oldukları ilaçların ya da kronik rahatsızlıklarının olmaması bir yana doğum kontrolü de bir büyük sorun olur herhalde bu senaryoda. Doğumun kendisi de aslında çok kritik bir olay, erkek kadın doğum uzmanı bir hekim değilse tek yapabilecekleri her şeyin yolunda gitmesini ummak olabilir. Toplumsal iş bölümü olmadan hayatta kalabileceğimiz bir senaryoyu düşünmek mümkün değil herhalde. Şimdi basit bir yardımla üzerinde çok durmadan hayata devam edebileceğimiz o kadar çok durumda tek başımızayken ölebiliriz ki! Romanda erkek de kızı pek küçükken acil serviste tedavi görüp hayatına devam edebilecekken ölüyor. Aslında roman sadece babasını hatırlayan, annesini fotoğraftan görmüş olan bir kızın dünyada tek kalmasının öyküsü. Kız Halid Halife'nin Ölmek Zor İş romanında olduğu gibi babasının ölüsünü (elbette bambaşka bir formda) annesinin yanına gömmek için uzun bir yolculuk yapıyor.

Ango Sakaguçi Aptal isimli öyküsünde İzava'ya şöyle dedirtiyor: "Mutlak yalnızlığı hissedebilmek için diğer insanların varlıklarının farkında olmak gerekir. Yalnızlık, ancak öyle tam bir yalnızlık olabilir." Ayı Dağı'nda kızın (kimse seslenmeyince kahramanların bir isimlerinin olmaması da güzel bence (bir zamirin haricinde (abi, hocam, dayı gibi (bunlar kötü demiyorum elbette)) biri olduğunu (bir adı olduğunu) duymak insana bazen ne kadar güzel gelirken kimi zaman da sanki hiçbir şeymiş gibi sadece adını duymak nasıl yaralayıcı geliyor insana [yine konudan çok uzaklaşıyoruz])) babasından başka özlediği kimse yok. Özlediği bir yaşama şekli de yok aslında. Başka çocuklarla oynamayı, büyüyünce birini sevmeyi düşünmüyor bile. Yazar bütün bunların nasıl kültürel şeyler olduğunu onlardan hiç bahsetmeyerek anlatıyor veya ben öyle anladım bilemiyorum. Romanın sonunda (her romanı yeterince uzatırsanız olacak şey oluyor ve) kız ölüyor.

Romanda hayvanların konuşması nasıl bir anlama geliyor, gerçekten gerekli miydi diye düşündüm ama onlar da olmasa bir insanın tek başına kalmasında anlatacak bir şey olabilir miydi emin değilim.

Son olarak romanın adıyla ilgili kısaca yazmak istiyorum. Yakınlarda okuduğum Marian Engel'in yazdığı Duygu Akın'ın çevirdiği Bear isimli roman Ayı adıyla yayınlandı ve hakkında çokça konuşuldu (güzel bir roman bence). Bu romanın özgün adı The Bear olmasına rağmen Ayı Dağı adıyla yayınlanmış. Tamam romanda ayı dağı diye bir yer geçiyor ama yazar dağı değil bizatihi ayıyı kastederek romana isim koymuş. Çeviride bu kadar önemli değişiklikler yapılmamalı bence.

29 Ocak 2024 Pazartesi

Dünyayı Ardında Bırak - Rumaan Alam

Nasıl insanın yaşayabilmesi için diğer insanlara ihtiyacı varsa yaşadığını anlayabilmesi için de başkalarına ihtiyacı var. Düşünüyorum öyleyse varım önermesi (aslında ben düşünüyorum demesi, yani ötekinden ayrı bir ben var ön kabulü bir yana) bize yaşadığımızı değil var olduğumuzu bilebileceğimizi söylüyor. İkisinin farklı şeyler olduğunu kabul etmek için elimizde bir kanıt olmasa da bu kanıtın yokluğu iki kavramın aynı şeyler olduğunun kanıtı sayılamaz elbette (büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir ama burada alemin sırrını bulmaya çalışmıyoruz).

Dünyayı Ardında Bırak'ta bir aile (iki çocuk ve anne, baba) dünyanın gürültüsünden ve insanlardan uzak bir tatil için bir ev kiralıyor. Ormanda kamp yapmak, dağın başında bir otelde tatile gitmek duymadığımız şeyler değil ama buralardayken geri döneceğimizi bildiğimiz gibi bıraktığımız dünyanın yaşamaya devam ettiğinden şüphemiz de olmuyor. Biz artık içinde değiliz diye dünyanın geri kalanında neden büyük bir değişiklik olsun zaten? Büyük bir olay olsa bile bunu telefondan, televizyondan (benim için yıllardır böyle bir haber alma aracı yok ama roman kahramanları tv izliyor), daha da önemlisi internetten haber alabiliriz.

Peki ya elektrik kesilirse? Malum bu haberleşme araçlarının tamamı elektriğe bağlı (amatör telsizciyseniz durum değişir elbette). Bulunduğumuz evin elektriği varsa ama dünyanın geri kalanında elektrik yoksa? Evlerini kiraladığınız sahipleri kapıya gelip belki de bir büyük felaket olduğunu söylemişse (bunların hepsi arka kapakta yazıyor, sürprizbozan sayılmaz yani)?

Marlen Haushofer'in Duvar'ında dünyada hayatta kalan tek kişinin çaresizliğini okuduktan sonra Dünyayı Ardında Bırak'ta belki de tek ailenin kalmış olmasının ürpertici kabusunu okuyoruz (romanın filmi de çekilmiş ve başlangıcına eklenen sahneler konuyu farklılaştırmış gibi geldi bana). İletişim tamamen kopunca tek başına kalmamak, sevdiği biriyle (birileriyle) olmak Robinson Crusoe'dan çok daha iyi bir senaryo tabi. Pandora'nın Kutusu'ndan çıkan son şey olan umuda (belki de bu durum geçicidir, çok kötü bir şey olmamıştır) sarılmak için fiziksel olarak da sarılabileceğimiz birinin olması kuşkusuz tercih edilecek bir durumdur. Rumaan Alam romanda bu garip duruma bir açıklama getirmeden (zaten açıklaması olan şey distopya olur mu?), tempoyu hep aynı seviyede tutarak güzel bir roman yazmış.

Yazarların romanda söyledikleri kadar söylemedikleri de önemli oluyor bazen. Bir aile belki de dünyanın geri kalanında hayatta kalan kimse olmadığını düşündüğünde bile kiraladıkları evin sahiplerinin mülkiyet hakkı konusunda bir itirazda bulunmuyor. Tapu kadastroda çalışan, sahipliği kontrol edebilecek kimse kalmamış olabilecekken bile bulundukları evin mülkiyeti hakkında bir tartışmaya girmiyorlar. Yaşadığımız gündelik hayatta bile bir insan nasıl olur da bir ağacın sahibi olabilir sorusunun insanların pek azının aklını kurcaladığını hesaba katarsak aslında çok da garip bir durum değil bu. Yine de üzerinde düşünmeye değmez mi?

Pandemide yaşadığım bir geceyi yazıp yazıyı sonlandırayım [lütfen artık]. Bir gece 03 gibi uyandım. Evde hiç ses yoktu ve çok dinç uyanmıştım (sokağa çıkma yasağı olduğundan gündüzleri de ya hiç ses olmuyordu ya da çok nadiren araba gürültüsü duyuyordum). Kolumdaki saate bakınca yaklaşık bir saattir nabzımın atmadığını gördüm. Önce telefonla bluetooth bağlantısı mı koptu dedim ama bağlantı kopsa bile saatin nabzı doğru gösterdiğini biliyordum. Yine de telefona baktım ve bağlı olduklarını gördüm. Hayatta olup olmadığımı anlamak için kol saatine, onun telefonla bağlantısını kontrol etmeye ihtiyacım olması birden çok ürpertici geldi. Descartes'ın sözü geldi aklıma, ya varsam ama yaşamıyorsam diye tereddüte düştüm. Zaten kimseyi görmeden, sarılmadan, konuşmadan yaşıyor muydum? Birini telefonla arayayım dedim ama kimi gecenin üçünde arayıp yaşadığımdan emin olamadım diyebilir insan? Bu düşüncenin kendi içinde bir çelişki barındırdığını da farkettim tabi. Birini aradığımda onu uyandıracağımdan korkuyorsam yaşayan birini uyandıracağımı, yani hayatta olduğumu düşünüyordum. Filmlerde hep geçen kendine vurmak gibi şeyler de çok mantıksız geldi çünkü sanki ölünce ne hissedeceğimi bilmiyor muydum ki (Beckett Malone Ölüyor'da kahramana "Esniyorum, durumum ciddi olsa esneyebilir miydim böyle? Esnerdim kuşkusuz." dedirtiyor (bunu çok sonra okudum), ben de hayatta olmasam bile atacağım tokatı hissedebilirdim belki de)! Sonuçta o gece yaşayıp yaşamadığımı bile bilemezken kimseyi arayamadım [konuyu böyle belirsiz bırakma lütfen roman yazmıyorsun].

Romanda geçen "Sessizlik her nedense daha karanlık bir ortam yarattı" ifadesi bana yine sen konuşunca aydınlık oluyoru hatırlattı diyerek yazıyı bitireyim [hayır yapma böyle]. Dünyayı Ardında Bırak harcayacağınız vakte değecek bir roman bence.

(Gece telefon saatin bağlandığı uygulamayı güncellemiş, uygulama da saatin firmware'ini güncellemiş. Saat varsayılan olarak nabzı dinlemediği için bir saattir nabzım atmıyor gibi göstermiş.)

21 Ocak 2024 Pazar

Duvar - Marlen Haushofer

Kafka romanlarını ilk okuduğum zamanlarda kahramanların yaşadıkları büyük saçmalıklara nasıl tepki vermeden kabullendiklerine çok şaşırırdım. Yahu böceğe dönüşmüşsün bu durumun garipliğine şaşırmadan nasıl devam edebiliyorsun hayatına derdim. Halbuki ne kadar saçma bir istek bu! Böceğe dönüştükten sonra bunun sebebini, mekanizmasını bilsem ne olacak? Böcek halimle geri mi döndüreceğim sanki olanları?

Aslında (sizi bilmiyorum tabi ama) ben de Samsa gibi davrandım pandeminin başlangıcında (küçük bir yanılma payıyla diyebilirim ki hepimiz, her an öyle davranıyoruz). Fen bilimlerine oldukça aşina olmama rağmen wikipedia'dan virüs maddesini bile okumadım, evden çıkmayın dediler çıkmadım, böyle giderse sağlık personeline maske kalmayacak, size gerek yok dediler maske almadım, maskesiz markete giremez hale gelince bana maske göndermemiş olsan ne yapacaktım bilemiyorum, aklıma hiç evden çıkamayan bir böceğe dönüştüğüm gelmedi, covid tanısı konulanların, ölenlerin verilerinden (onların birer sayı değil insan olduğunu unutmadan) grafikler çizdim, eğrilere uydurmaya çalıştım, extrapolasyonlarla arkadaşlarıma çıkarımlarda bulundum (hiçbiri tutmadı dememe gerek var mı bilmiyorum), bütün meslek pratiğimden bambaşka bir şekilde monitöre bakarak ders anlattım (burası çok karanlık, ayrıca yazmak istiyorum "güzel sanatların bir dalı olarak monitörle konuşmak" mevzusunu), haftalarca oğlumu görmedim, kimseye sarılmadım, dokunmadım (benim için bu var olmadım demek aslında), bundan sonra böyle olacaksa ne yapacağım hakkında (en azından başlangıçta) düşünmedim, sevdiğim kimseyi göremeyeceksem evde hasta olmadan sonsuza dek yaşamanın (bir matematikçi olarak farklı sonsuzlar olduğunu bilerek) anlamı olacak mı diye düşündüm, bu halden (böceğe dönüşmekten) bir mucizeyle geri döneriz herhalde gibi geliyordu (mucize oldu ve aşı bulundu), hiç yürümüyorum diye tedirgin oldum (halbuki yaşamıyordum), eczacı ilaçlarımı eve gönderince sevindim (ne yapacaktım tek başına yaşayarak?), bir gece uyandığımda kolumdaki saat nabzımın birkaç saattir atmadığını gösteriyordu yaşayıp yaşamadığımdan emin olamadım (bunu da ayrıca yazmak istiyorum), hayatımda hiç yazışmadığım kadar çok yazıştım anlık mesajlaşma uygulamalarında, çok akıllı insanlarla çevrimiçi sorular çözüp vidyo kayıtları aldık, nasıl oldu da bu lanet olası böceğe dönüştüm demedim, virüs canlı mı, değil mi diye kısa yazılar, tivitler okudum ama derinlemesine öğrenmedim, öğrensem ne yapacaktım? karşıma uzaylılar (örneğin Marslılar) çıksa onlara Marsta hayat aslında mümkün mü, değil mi diye soracak mıydım örneğin? sevdiğim herkesi, her şeyi benden uzaklaştıran (belki de yok eden) bu durumun gerçekliğini hiç sorgulamadım, sabah günaydın diye yazdığımda bana günaydın diyen bir botu ben de yazabilirken seninle konuştuğuma nasıl emin olabilirdim (daha chatgpt ortada yoktu ama arkadaşlarımızı taklit eden botları yıllar önce yazmamış mıydık?), 300 yıl önce yazılmış Robinson Crusoe'dan ne farkım vardı? evin kapısında beliriveren yiyecekler, ekranda beliriveren yazılar mı yaşadığımı gösteriyordu bana? sakallarım uzuyordu ama kimse görmeyince bunun yaşadığımın kanıtı olduğunu nasıl kabul edebilirdim (hani ormanda bir ağaç yıkılırsa ve kimse duymazsa ses çıkmamış oluyordu?) Samsa böceğe dönüşmesini sorgulamamıştı ama ben (belki de siz de) sanki neyi sorguluyordum? [artık rica ediyorum, romana gelelim] (evet çok uzadı farkındayım ama burada bırakamam) hem sanki hastalığımın nedenini sorgulamış mıydım? nedenini bilsem ne yapabilirdim? bir sonraki hayatımda o hatayı tekrarlamayacak mıydım? hergün açtığımız çeşmede neden türbülans olduğunu sorgulamış kaç kişi yaşamıştı yeryüzünde? işleyemeyeceğim veriyi toplamanın ne manası vardı? [hadi artık] velhasıl Gregor Samsa bizatihi sensin, benim (canım kardeşim demek istiyorum ama konuyu Nazım'a bağlamak istemiyorum).

Romancının bizi bir çıkmaza sokması daha önce karşılaşmadığımız bir şey değil elbette. Bir grup halinde bir adada mahsur kalsak, tek başımıza bir adada kalsak, hepimizin gözleri görmez olsa, şehrimizde kimse ölmüyor olsa, tamamı ölmüş bir ordunun askerlerini arayan bir general olsak ne yapardık? Lost yine böyle bir sıkışmışlığın ve çaresizliğin işlendiği (sonunun çok bozduğu) bir diziydi, Under The Dome bir kasabanın üzerine görünmez bir fanusun kapanıp dış dünyayla bağlantısının kesildiğinde olanları anlatıyordu (Sineklerin Tanrısı aslında hepsinin nasıl gelişeceğini anlatmış). Kısa Bir Cehennem Ziyareti'nde cehennemde bile gücü ele geçirenlerin neler yapacağını okuduk. Bu romanların/dizilerin hepsinde bir dış dünya (birbirini gören, sohbet eden, beraber içen, sarılan, kanlı canlı insanlar) vardır, biz ulaşamasak bile.

Peki ya dünyada bizden gayrı herkes ölmüşse? Duvar işte bu konuyu işliyor. Romanın başında Under The Dome'da olduğu gibi bir fanus örter yaşamı. Bu sefer içeride kalan tek insan romanın kahramanı kadındır. Nazım önce kedi gidecek, sonra ben gideceğim diyor ama Duvar'da sevdiğiniz, sevmediğiniz hatta hiç tanımadığınız bütün herkes sizden önce gidiyor. Hatta duvarın ardında kalan hayvanlar da gitmiş. Kahramanımız (ona seslenecek kimse olmayınca isminin anlamı kalmaz) kaldığı evin köpeği, onu bulan ineği ve kedisiyle hayata devam eder. Sonradan kendini zamanında vurmadığına pişman olacaktır çünkü yarın için bir ümidi yoktur. Behçet Aysan'ın "bilirim yarın diye bir şey var" mısrasındaki yarın onun için gelmeyecektir. Sizden başka kimse yaşamıyor olsa yarının bugünden bir farkı olur mu? Artık yüzünüzü sevebilecek hiçbir insan yaşamadığında, bu yüz büsbütün fazlalık gibi görünmez mi?

Dünyada tek başına kalınca bir umut yok ama kahramanın bu durumda olmayan bizlere mesajı şöyle: "Sevgiden daha akla uygun bir duygu yok. Sevgi, seven ve sevilen için yaşamı daha katlanılır kılıyor. Ama bunun tek imkanımız, daha iyi bir yaşam için tek umudumuz olduğunu zamanında fark etmemiz gerekir."

Okuduğum en güzel romanlardan biri diyebilirim Duvar için.

16 Ocak 2024 Salı

Buz Sarayı, Kuşlar - Tarjei Vesaas

Norveç edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak bahsedilen Tarjei Vesaas'ın 1897'den 1970'e uzun sayılacak bir hayatı olmuş. Türkçede sadece iki romanı mevcut ve bence ikisi de okumaya değer eserler. İskandinav edebiyatı hakkında kiminle konuşacağım bilemiyorum ama birkaç aydır hiç okumadığım kadar çok Norveçceden çevirilmiş roman okudum, hala da listede bir o kadarı, belki daha fazlası okunmayı bekliyor.

Buz Sarayı

1963'te yazılmış Buz Sarayını 1972'de Melih Cevdet Anday çevirmiş. İşin doğrusu bu romanı sadece Anday'ın o yıllardaki sesini duyabilmek için almıştım, iyi ki okumuşum diyorum şimdi. Anday Norveççe bilmediğinden romanı İngilizcesinden çevirmiş. Normalde böyle suyunun suyu çevirileri okumayı tercih etmiyorum ama üzerinden 50 yıl geçtikten sonra okuduğumuz dilin nasıl değiştiğini göstermesi açısından da iyi bir tecrübe oldu benim için. Şimdilerde neredeyse hiç kullanmadığımız bakmaya yerine bakmağa, anlamaya yerine anlamağa benzeri kelimelerini kullanması çok zamandır görmediğim bir şeydi. Anday İngilizceden çevrilmiş olmasına rağmen Norveç romanlarında alışık olduğumuz kuru, soğuk dili başarıyla Türkçeye aktarmış gibi geldi bana.

Romanda merakla okunacak bir kurgu yok. On bir yaşında iki çocuğun (Siss ve Unn) kısa arkadaşlıkları, bir gece Unn'un teyzesinin evinde görüşmelerinin ardından bir kayıp ve bir büyük hasret var. Siss ve Unn haricinde kimsenin adı bile geçmiyor romanda, Anne, Baba, Teyze, oğlan, kız var sadece. Siyah beyaz bir filmdeki renkli iki karakter gibiler (renkleri olsaydı herhalde parlak renkler değil, pastel tonlar olurdu). Unn'u kaybettikten sonra Siss için herkesin silikleşmesi diğer karakterlerin adının zikredilmemesiyle çok güzel verilmiş. Siss ve Unn'un sadece bir akşam görüşmüş olmaları "Seninle Bir Dakika" şarkısında olduğu gibi bir his verdi bana. Bir ayrılıktan sonra mutlulukla geçmiş günler, hatta yıllar da bir dakika sürmüş (ve yetmemiş) gibi gelmiyor mu insana?

Teyze son yürüyüşlerinde Siss'e "Bir söz verdiğini söylemiştin. Ama söz verdiğin kimse ortadan çekilmişse, bu sözü tutmanın hiçbir yararı yoktur. Kendini onun anısına bağlayamazsın." diyor ve Siss'in yası da sonsuza dek sürmüyor. Romanın sonuna Unn'un bulunduğu dramatik bir sahne eklenecek diye tedirgin olmuştum ama yazar gerekmeyen isimleri bile söylemediği gibi romana hiçbir şey katmayacak böyle bir sahneyi de bize göstermemiş.

Kuşlar

Buz Sarayı'nın verdiği cesaretle yazarın Türkçeye çevrilmiş ikinci kitabı olan Kuşlar'ı da okudum. Kuşlar 1957'de yazılmış, Versaas'ın en önemli eseri olarak bahsedilen, ödüller almış bir roman. Adını diğer Norveçce çevirilerinden bildiğimiz Deniz Canefe yine güzel bir Türkçeyle çevirmiş romanı. Çeviri ne kadar başarılıysa Timaş Yayınlarının kullandığı kapak da o kadar özensiz maalesef. Romanın neredeyse 70 yıl önce yazılmış olması İskandinav edebiyatının zaman içinde değişimini görmeye imkan vermesi açısından da kıymeti bence.

Kırklı yaşlardaki iki kardeşin; Mattis ve ablası Hege'nin'in hikayesi Kuşlar. Mattis'i nasıl tarif etmeli bilemiyorum ama yarım akıllı veya alık denebilir (uzaktan Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si gibi) belki. Roman boyunca Mattis'in yanındaymışız ve biraz aklını okuyormuşuz gibi takip ediyoruz hikayeyi. Jon Fosse'nin Melankoli'sindeki gibi veya Beckett'in Molloy'undaki gibi karakterin kafasının içine hapsolmuşuz gibi bir akıştan farklı bir tarzı var Vesaas'ın. Melankoli ve Molloy'da kahramanların aynı cümleleri tekrar tekrar kurmaları onların bir duyguya nasıl saplandıklarını sanki onların aklının içindeymişiz gibi bize hissettirirken Mattis bazen kendinden beklenmeyecek kadar derinlikli de düşünüyor. Örneğin romanın sonlarına doğru anlatıcı Mattis'ten "Bunun üzerine gitmek zorundaydı. Daha çok konuşulabilirdi ancak yanlış olurdu bu. Yine de, söylenmedik onca söz varken gitmek güçtü." diye bahsediyor. Bu Mattis'in anlatıcı olmamasından kaynaklandığından okuduğumuz şeyin sahiciliğinden şüpheye düşürmedi beni.

Buz Sarayı'nda olduğu gibi Kuşlar'da da ani çıkışlar, inişler olmuyor. Sadece kardeşi için yaşayan Hege'nin hayatına birinin girmesi bile tantanalı bir olaya dönüşmüyor. Geçimlerini sağlamak için örgü ören ve yaşamdan kendisine hiçbir şey kalmadığını düşünen Hege sonunda mutluluğu bulsa da hayatındaki tek kişiyi kaybettiğini düşünen Mattis için yıkıcı oluyor bu.

Bizde olsa köyün delisi denebilecek bir karakter olan Mattis yaşadığı yerde neredeyse hiç kötülük görmese de yetersizliğinin farkında. Romandaki karakterler (Mattis ve Hege'nin dışındakiler de yani) okuyanın yakınlık duyabileceği tipler, Mattis'e hakaret etmeyi veya dalga geçmeyi düşünen bile yok. Buna rağmen kendisini sevdiğini bildiği kişiyi, ablasını kaybetme fikri dayanılmaz geliyor Mattis'e (Cümleyi tekrar okuyunca sanki bize öyle gelmiyormuş gibi yazdığımı farkettim. Tamam bize de öyle geliyor belki ama tepkimiz Mattis gibi olmuyor diyeyim ve konuyu kapatalım).

Son olarak Mattis'in ablasının onu duymasına imkan olmamasına rağmen her başı sıkıştığında ona seslendiği için yine Hege diye bağırmasının Freud'un aktardığı sen konuşunca aydınlık oluyoru hatırlattığını da yazmak isterim. Sizin de başka güzellikler bulacağınız bir roman olacaktır Kuşlar.

1 Ocak 2024 Pazartesi

Rakip - Emmanuel Carrère

Rakip yayınlandığı yıl Türkçe'ye çevrilmiş ve sonra unutulmuş, yeni baskısı yapılmamış bir roman. Gönül Akgerman'ın güzel Türkçesine rağmen Doğan Kitap'tan kimse kitabı basılmadan önce görmemiş eminim. Yoksa aynı sayfaların tekrar tekrar basılması 2000 yılında basılmış bir kitap için de kötü bir okuma deneyimi olacağı için bir düzelten olurdu herhalde.

Romanın adı, Rakip, Kitabı Mukaddes'te Şeytan için kullanılan ifadeden geliyor. Faili ve cinayetleri neden işlediği arka kapakta yazsa da olayların nasıl geliştiğini okuyucuya sürükleyici bir şekilde anlatan bir roman Rakip. Yazarın Kar Tatili adında sinemaya aktarılan bir romanı daha Türkçeye çevrilmiş ama onu okumaya henüz fırsatım olmadı (sırada bekleyen milyorlarca roman gibi).

Bir tıp fakültesi öğrencisinin girmediği bir sınava neden girmediğini açıklamamak için söylemeye başladığı yalanlar onu tamamen (hatta sadece) yalanlarla dolu bir hayata sürüklüyor. Yaşadığı yerde bir ofisi olmayan, hergün sınırdan geçip Dünya Sağlık Örgütünde çalıştığını, uluslararası toplantılara katıldığını ve çok kazandığını söyleyen bir hekim olarak bu yalan ve bomboş hayatını 18 yıl sürdürüyor Romand. Her yalanı başka bir yalanı örtmek için söylüyor ve doğal olarak bu başka bir yalana sürüklüyor onu. Anlatıcının da dikkat çektiği gibi bu yalanları kat kat açınca altından başka bir hayat da çıkmıyor. Romand başta böyle planlamamış olsa da sadece söylediği yalanların yükünden oluşan bir büyük yükle yaşıyor, tabi ki bu durum bir yere kadar devam ediyor. Yakınları ona güvendiklerinden (zaten birine yakın olmak güvenmek demek değil mi?) birikimlerini değerlendirsin diye ona emanet ediyorlar (bu da hiç değişmeyen bir dolandırıcılık şekli galiba). Zaten hiçbir geliri olmayan Roland bir eksik, bir fazla farketmez diyerek bu paraları harcarken bir gün geri ödemesi gerekeceğini ve o zaman bütün yalanlarının ortaya çıkacağını biliyor. Böyle bomboş ve gerçek olmayan bir adam olduğunu gördüklerinde yüzlerine nasıl bakacağım diyerek annesini, babasını, üç çocuğunu ve eşini öldürüp intihar etmeye çalışıyor (burası da şüpheli elbette, hayatındaki diğer her şey gibi) ama kurtarılıyor.

Rolandların görüştüğü ailelerin çevreleriyle hatta aileleri içinde yaşadıkları güvensizlik duygusu da çok sarsıcı ve belki telafisi mümkün olmayan hasarlar vermiş olmalı.

Yazar bütün ömrü yalanlarla, hatta sadece yalanlarla geçen Roland'ın ifadelerine temkinli yaklaşıyor ve döneminde bazılarının yaptığı gibi romantize etmiyor durumunu. İşlenen cinayetler de aklı başında kimsenin mazeret bulabileceği türden değil. Son 18 yılını sadece yalanlarla geçirmiş birinin (hele en yakınlarını öldürdüğü cinayetler de varken) yakalandığında artık yalan söylemesinin bir anlamı yok diyerek söylediklerinin doğru kabul edilmesi çok mantıksız olurdu herhalde. Söylediği yalanları zaten bir gerçeği kapatmak için söylememiş Roland. O kadar zaman gerçeklikten uzak durmuş birinin gerçeklik algısının bozulmuş olması kadar normal bir şey yoktur tahmin ederim.

Başı sonu belli bir cinayet romanı okumak isteyenlerin yeni baskısı olmasa da sahaflarda kolayca bulabilecekleri, okuyucuya aman yalan söylemeyin haa diye öğütler vermeyen güzel bir roman Rakip.

23 Aralık 2023 Cumartesi

Kopenhag Üçlemesi - Tove Ditlevsen

Tove Ditlevsen Türkçeye sadece üç kitabı çevrilmiş Danimarkalı bir şair, yazar. Kopenhag Üçlemesi'nin kahramanı kendisi, yani o da Annie Ernaux gibi kendini yazdığı iddiasında. Böyle diyorum çünkü insanın kendi yaşadığı şeyleri bile olduğu gibi (bu ne demek ayrıca tartışılabilir elbette) hatırlaması mümkün değil. Tek başına olduğu zamanları doğru hatırladığını düşünen biri kolayca test edebilir bunu. Yanınızda biri varken yaşadığınız önemli olan, olmayan bir olayı o kişiyle konuştuğunuzda başka başka hatırladığınızı göreceksiniz (balkondaydık, hayır buzdolabının önündeydik gibi). Dauwe Draaisma'nın hafıza ve hatırlamayla ilgili ufuk açıcı kitapları olduğunu yazıp bu bahsi kapatayım yoksa konuyu romanlara getiremeyeceğim.

Üçlemenin çevirmeni Leyla Tamer romanları, içindeki şiirlerle birlikte duru bir Türkçeyle çevirmiş. Biraz bakınca başka çevirisi de yok gibi görünüyor. Umarım başka çevirilerini okuma fırsatımız da olur. Romanları yayınlayan Monokl Edebiyat tebrik edilmeyi hak edecek kadar özenli bir çalışmayla okuyucuya sunmuş kitapları.

Çocukluk

İlk kitap Çocukluk'ta üçlemenin kahramanı olan Tove'nin çocukluğunu kendi ağzından dinliyoruz. Yazar sevgisizlik içinde büyüyen bir çocuğun hissettiklerini sanki o yaşta birinin düşünceleriymiş gibi içtenlikle yazmış. Belki, beni yine de seviyor diye düşünmek elbette insanın sadece çocukken düşünebileceği bir şey değil ama kitabın tamamında anlatıcının gerçekten bir çocuk olduğuna bizi ikna edecek bir samimiyet var. İlkokulda öğretmenin başarılı telaffuzu yüzünden kendisini övdüğü bir cümleyi unutamamış olması bana derste doğrudan kendisine söylemediğim bir cümle yüzünden (artık evden ayrıldınız demişim) gece ağladığını aradan geçen 15 senede unutmadığını söyleyen eski öğrencimi (şimdiki arkadaşımı) hatırlattı. Ben de 100 üzerinden 105 aldığım bir sınavda hocanın üçlü amfide aynı durumdaki birkaç kişinin adını okuyup aferin dediği günü unutmadım doğrusu.

Tove övünç duyulacak bir şey değilim ben diyerek geçirdiği çocukluğunun sonrasında kendini daha iyi bir hayatın beklemediğini bildiği (düşündüğü) için çocukluğunu uzatabilmeyi istiyor ama bunu hangimiz yapabildik? Annesinin kendisini sevdiğine inandığı yaşta bu artık kendisini mutlu etmeye yetmekten çok uzakta. Leyla Tamer'in Türkçede yeniden yazdığı şiirleri o yaşta bir çocuğun yazması inanılmaz gelse de (yazmamıştır demiyorum tabi) çok güzel şiirler bence.

Gençlik

Hitler'in iktidara geldiği dönemde gençliğini (henüz liseye başladığı yaşına gençlik diyor yazar. Hoş ben de gençliğimin başladığı yaşları o zamanlar diye hatırlıyorum, bittiği yaşı bilemiyorum) yaşamak Tove'nin zaten parlak olmayan hayatını daha da kötüleştiriyor. Gençlerin evden ayrılmak için 18 yaşını doldurmayı beklemeleri ve bundan sonra kendi ayakları (belki dizleri demeliyim) üzerinde durmaya çalışmaları ve bunu özgürlük olarak görmeleri bugünden bakınca büyük cesaret gibi görünüyor bana.

Genç Tove "Doğru dürüst şiir yazmakla uğraşabileceğim bir yerim olmasını ne çok isterdim. Dört duvarı, kapalı bir kapısı olan bir oda. İçinde bir yatak, bir masa ve bir sandalye olan bir oda, bir de yazı makinesi veya bloknot ve bir kalem, o kadar. Ha, bir de kilitleyebileceğim bir kapısı." derken Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sını hatırlamamak mümkün değil.

Bağımlılık

Romanın özgün Danca adı Gift; zehir ve evlilik anlamlarına geliyor(muş) ve İngilizceye Bağımlılık (Dependency) olarak çevrilmiş. Roman acaba bahsi geçecek şey Tove'nin hayatını yaşarken hep başka erkeklere bağımlı olması mı diye düşündürerek başlıyor. Tove sadece 20 yaşında ve Alman işgaliyle beraber gençliğinin sona erdiğini hissediyor. Hitler Almanyasının Danimarka'ya yaşattıkları romanın arka planında hep var ama Tove'nin hayatının odağında hep şiir ve roman var. Yazar bu romanı yayınladıktan beş yıl sonra uyku hapları içerek intihar etmiş ve romanda bağımlılığının nasıl başladığını, içinden çıkılmaz bir hal aldığını anlatmış (elbette romanda geçenlerin kurgu olduğunu akıldan çıkartmadan söylüyorum bunları).

Üçleme ancak sırasıyla okunduğunda anlaşılabilecek ve keyif alınabilecek romanlardan oluşuyor. Belki üç kitap farklı yıllarda yazılmış olmasına rağmen tek bir ciltte bile basılabilirmiş (İngilizce olarak öyle de yayınlanmış).

kötülüğün şimdiliği ve buradalığı üzerine

Nasıl oluyor da büyük kalabalıklar  kötülüğe  topluca ikna olabiliyor sorusu gençliğimde aklımı en çok kurcalayan şeylerden biriydi. Bir ülk...