müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2025 Perşembe

Üç Renk: Unutulmak

Geçmiş büyük müzisyenlerden ses kaydı bile kalmamışken bazılarının sanki yaşıyorlarmış gibi vidyo kayıtlarını izleyebilmek ne büyük ayrıcalık. İnsanlık tarihinde kendi sesini duyabilen bu kadar az nesil yaşamış olması da şaşırtıcı bir durum. Bu aralar çokça konser kaydı dinleyip, izlerken yolum çokça Motörhead'e çıkıyor. Lemmy'nin 70 yaşında ölümünden kısa bir süre önce çıktığı konserdeki son sözleri [1] bence üzerinde düşünmeye değer. Lemmy 50 yıl sahnelere çıkmış, grubuyla sayısız müzisyeni etkilemiş, müzik dünyasında herkesin saygı duyduğu bir büyük müzisyen. Bu konsere çıkarken çok az ömrünün kaldığını biliyor ve bizi unutmayın diyor. Hayatı boyunca duygusallığa hiç prim vermemiş böyle bir yıldızın bile neden unutulma korkusu var?

Irvin D. Yalom Güneşe Bakmak [3] isimli kitabında unutulma endişesinin ölüm korkusundan kaynaklandığını söylüyor. Disney yapımı Coco [2] isimli animasyonda da hatırlarsınız ölüler diyarındakileri dünyada son kişi de unuttuğunda bir başka yok oluş yaşıyor ve oradan da siliniyordu. Belki Lemmy de bizim gibi bir insandı ve onun da ölüm korkusu vardı.

Unutulma konusuna tersten bakınca hatırlanmak çok güzel bir duygu. Biz sıradan insanlar için bile böyle bu. Yıllar önce taktığın saatin veya beraber içilen cinin markasının hatırlanması (elbette hatırlayanın bizim için önemi çok etkili bu mutlulukta) kimi mutlu etmiyor? Biriyle birlikte olmadıktan sonra seni unutsa ne olur, unutmasa ne olur diye düşünerek başladığım bu yazıda da sanki başka bir yere varacağım gibi ama bakalım. Hatırlanmak güzelse unutulmak kötüdür diye bir çıkarım yapmak elbette doğru değil. Pekala hatırlanmak güzel olmasına rağmen unutulmak önemli olmayabilir. Bir daha iletişime geçme ihtimali yoksa insan birisinin kendini unutmasını dert etmemeli bence. Şimdi bir de tekrar iletişime geçme ihtimali diye bir şey çıkardım ama bu ihtimal ne zaman sıfır olabilir ki? Hiç aklımızdan geçmeyen şeyler gerçekleşmiyor mu sanki?

Öldükten sonra unutulmak bana en anlamsız korku gibi geliyor şimdilerde. Lemmy gibi dünya durdukça hatırlanacak bir insan olmadığımı biliyorum. Bu dünyadan yok olunca çok hızlıca akıllardan da silineceğimi biliyorum ve bunu dert etmiyorum. Hem ben olmayınca ne olursa olsun. Bir yandan da kendimin olmadığı ortamlarda hakkımda ne konuşulduğunu hiç mi önemsemiyorum diye sorunca tamamen önemsiz diyemiyorum. Öldükten sonra hatırlanmamakla kötü hatırlanmak arasında fark var tabi. Elbette kötü hatırlanmak istemem, yaşarken de yaşamazken de. Yine de hayatta olmadığım dönemde nasıl hatırlanacağımı dert etmemin bir anlamı olmadığının bilincindeyim.

Aslında unutulmak konusunda yazmayı düşündüğümde aklımda canım Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken [4] kitabındaki Unutulan öyküsü vardı. Kafka'nın öyküsü diye okusak yadırgamayacağımız Unutulan'da bir kadın yıllar önceki eski sevgilisini tavan arasında ölü bulur. Adamın oraya çıktığını hatırlıyordur ama sonrasında unutmuştur adamı. Bu öyküdeki tavan arası bana kahramanın zihni gibi geliyor. "Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme?" diyen kadın elbette sevgilisini tavan arasında unutmamıştır. 

Müzik dünyasında unutulmamak için atılan çığlıklardan koca bir antoloji yapılabilir. Sevinç Eratalay'ın Beni Unutma şarkısı aman kim unutursa unutsun diyen benim bile her dinleyişte gözlerimi doldurur. Gülten Akın'ın 23 yaşında (buradaki unutulma tedirginliği ölüm korkusundan kaynaklanmıyor herhalde) yayınladığı ilk şiir kitabı olan Rüzgar Saati'ndeki Uzun Yağmurlardan Sonra şiirinden bestelenmiş olan bu şarkıda bana geçen duygu kendi unutmamak isteğim değil de Gülten Akın'ın yaşadığı duygunun yoğunluğu galiba. Gülten Akın şiirde "Her şeye rağmen ellerin üşür / Üşürse beni unutma" derken aslında üşüyen ellerini ısıtacak başkası olmasın diyor. Buradan da üçüncü renk olan kıskanmak konusuna bağlayayım artık.

9 Aralık 2025 Salı

Wagner'i tanımak için bir okuma listesi

Hakkında en çok okuduğum besteci belki de Wagner'dir. Geçen yıl AKM'de izlediğim Uçan Hollandalı'nın ardından hakkında bulabildiğim her şeyi alıp okumuş ve izlemiştim. Çok güzel sahnelenmiş bir eserdi ama beni bu kadar etkileyen neydi de bu kadar zaman harcadım şimdi hatırlayamıyorum doğrusu (çok güzel bir gündü orası ayrı). Hala Wagner dinliyor muyum, evet. Geçen yılki kadar büyük bir tutkuyla mı dinliyorum, hayır. Wagner'in eserlerine ve yazdıklarına yakınlaşabilmek için (burada anlamak diyemiyorum iddialı olur diye) felsefeye de girmek gerektiğinden bahsedeceğim yol ne kısa, ne de kolay. Hakkında hiçbir şey okumadan da olağanüstü müziğini dinleyip keyif alma imkanı olsa da neden birazcık daha fazlası için çaba göstermeyelim diyenler için başlıyoruz.

Öncelikle bu yazıda sadece Türkçe'ye çevrilmiş kitaplardan bahsedeceğimi söyleyeyim. Eğer İngilizce okumak isterseniz elbette daha kapsamlı bir külliyat var (eşi Minna Wagner'in biyografisi okunmaya değer bence). Almanca okuyabilenler için kaynaklar eminim kıyaslanamaz şekilde fazladır.  

Wagner'in kendi yazdığı Geleceğin Sanat Eseri [1] başlıklı kitapla başlamamanızı öneririm. Wagner bu kitabında dans, müzik ve şiirin yeniden birleşmesinden oluşacak tümleşik bir sanat eserini tasvir ediyor ama bir başlangıç kitabı olarak bence ağır bir kitap. Wagner'in yazdığı ve Türkçeye çevrilmemiş Das Judenthum in der Musik isimli bir kitap da var ama arayıp bulmaya değmeyecek zırvalar içerdiğinden bahsetmiyorum bile.

Eğer Wagner hakkında tek bir kitap okuyayım diyorsanız Uğur Ekren'in Felsefenin Perspektifinden J.S.Bach ve Richard Wagner'in Sanatı [2] kitabı çok iyi bir tercih olacaktır. Uğur hoca Bach ve Wagner hakkında felsefeci olmayanların da anlayabileceği (veya anladığını sanabileceği) kapsayıcı bir metinle çıkıyor karşımıza. Bu kitapla başlayın, ilginiz devam ediyorsa okumayı sürdürürsünüz. Kitap tarihsel bir kişiliğin başka türlü de yorumlanabileceğini kabul eden harika bir bölümle bitiyor:

"Felsefenin de kendi içinde sayısız farklı tepelerinin olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak yine de şehrin tüm sokaklarını, meydanlarını, evlerini, bahçelerini diğerlerinden daha iyi görebileceğimiz bir ya da birden fazla tepenin var olması olanağını üstelik bizimkisinden daha iyi bir konumda olduğu için şehrin manzarasını daha fazla ayrıntısıyla resmedebileceğimiz bir tepenin var olması olanağını reddedemeyiz. Bu aslında bizimkisinden çok daha yetkin ve daha iyi çalışmaların gelecekte ortaya çıkabilme olanağını barındırdığından umut verici ve sevinilecek bir durumdur."

Bir başka aydınlatıcı kaynak da Louis William Flaccus'un yazdığı Sanatçılar ve Düşünürler [3] isimli kitap. Kitapta Wagner'e ayrılmış sadece 34 sayfa olsa da bir bütünlük içinde okumak faydalı bir deneyim olmuştu benim için.

Wagner hakkında okunabilecek en boş kitap bence S. Alksandrovich Bazunov'un Richard Wagner Hayatı ve Müzik Çalışmaları [4] başlıklı kitap. Büyük bir önyargıyla, sadece eleştirmek için yazılmış böyle bir kitabı okumaya kimin ihtiyacı var bilemiyorum.

Wagner'i arayan herkesin yolu Nietzsche ile kesişecektir. Nietzsche'nin bir dönem çok sevdiği, sonra sevmediği Wagner'le ilgili üç kitabı var: Wagner Olayı / Nietzsche Wagner'e Karşı [5], Richard Wagner Bayreuth'ta [6]. Tragedyanın Doğuşu [7] kitabında Richard Wagner'e Önsöz bölümü var diye okumuştum ben, belki siz de okumak istersiniz. Nietzsche okuması, anlaması çok zahmetli bir felsefeci benim için.

Son olarak Fihrist Yayınlarının [8] harika bir iş çıkartarak opera eserlerinin librettolarını özgün dili ve Türkçesi bir arada bastığını da söylemek isterim. Kısa opera diye bir şey var mı bilmiyorum ama Wagner operaları gerçekten çok uzun. Fihrist Yayınları başka hiçbir şey yapmasanız bile bir günde izleyemeyeceğiniz yedi Wagner eserini basmış. Bu kadar zaman harcayacağınız bir eylem için önceden okuma yapmak gerekir herhalde.

Bir sanatçının eserlerinde değil de kişiliğine bakmak gerekir mi sorusuna tutarlı bir cevap veremiyorum. O kadar çok asla arkadaş olmak istemeyeceğim büyük sanatçı var ki onları hayatımdan çıkartırsam geriye büyük bir kuraklık kalacakmış gibi geliyor. Elbette kimileri var ki sefillikleri sanatlarının çok önüne geçmiş durumda. Onların sanatlarından mahrum kalmayı göze alabiliyorum. Wagner'in hayatınıza dokunmasına bir şans verin. Siz de birilerinin hayatlarına ne büyük heyecanlarla girdiniz ve sonra dışarıda kalmadınız mı?


 

3 Aralık 2025 Çarşamba

müziği sanatçıdan çok bilmek

Kimi müzisyenleri aklımda çok sabit bir yere koyuyorum ve değiştirmek bazen mümkün olmuyor (en azından çok zor oluyor diyeyim). Halbuki sorsalar değişime çok açığımdır [buraya gülme efekti koyalım].

Hadi Dominic Miller'ı Sting'in gitaristi diye hatırlıyorum [adamın 10 stüdyo albümü var ama sen bilirsin] ama Sting'i neden hala The Police'in basçısı diye kodlamışım aklımda bilemiyorum. Son albümlerini 1983'te çıkartan gruptan ayrı harika bir kariyeri olmasına rağmen, belki ara ara toplanıp turneye çıktıkları için onu grubun basçısı diye düşünüyorum hep.

Yıllar önce Bob Dylan'ı konserde izlerken bütün parçaları ilk anda tanınmayacak gibi çaldığında böyle olacağını bildiğimden yadırgamamıştım. 50 yıldır çaldığı şarkılar zaten cdlerde, plaklarda duruyor; o hallerini dinlemek mümkün, adama kızmanın manası yok demiştim. Herkesten Satriani gibi her konserde parçaların ilk halini çalmasını beklememek lazım. Zaten öyle olacaksa konsere neden gidiyoruz?

Peki Deep Purple'ın gitaristi denildiğinden neden aklıma hala Ritchie Blackmore geliyor? Blackmore son 30 yıldır sevgilisi Candice Night ile birlikte kurdukları Blackmore's Night grubunda eskisiyle hiç ilgisi olmayan müzikler yapıyor, Deep Purple'ın da yıllardır çalıştığı bir gitaristi var. 80 yaşına gelen Blackmore'a bence artık sen de herkes gibisin demem gerekmiyor mu? Tabi müziği ilk dinlemeye başladığım yıllarda Lazy, Child in Time, Mistreated gibi muazzam şarkıları ondan dinlemiş olmamın etkisi var ama otuz yıl yeterli zaman olmalı onun yeni halini kabul etmem için [bak hala yeni hali diyorsun]. Blackmore's Night ile yaptığı albümlerde kabiliyetini harcadığını düşünüyorsam bile sadece Mistreated'i [1] yapan birinin bütün ömrünce saçmalama hakkı olmalı.

2019'da Rainbow ile yeniden çaldığı Storm adlı besteyi bir Blackmore's Night'tan [2], bir de son halinden dinleyince bizi büyük güzelliklerden mahrum etti gibi geliyor bana. Bugün bu parçayı arkadaşlarımla paylaşırken birinin Blackmore'a bir rockçı olduğunu hatırlatması lazım dedim ama dilerim Candice ile buna değecek bir mutluluk içindedir.

30 Kasım 2025 Pazar

La Divina - Maria Callas

Geçen yıl Angelina Jolie'nin başrolünü oynadığı Maria'yı [1] izleyene kadar Maria Callas'ı özellikle merak edip okumamıştım. Bir sopranoyu diğerlerinden ayıran nedir, neden birini diğerlerinden çok beğeniyorum sorularına cevap vermemi de sağlayacağını düşünerek biraz okudum ve izledim. Belki ilgilenen başkalarına faydası olabilir diyerek yazıyorum.

Callas'ın hayatını anlattığı iddiasında olan iki kitap çevrilmiş Türkçeye. Aradığım şey elbette Callas'ın sanat hayatı olmasına rağmen içlerinde belki işe yarar bir şeyler bulurum diyerek okudum ama özetle söyleyeyim ikisi de gereksiz kitaplar. İlk okuduğum kitap Çok Gururlu, Çok Kırılgan [3] adıyla yayınlanmış, alt başlığı ise Maria Callas'ın Hayatı. 247. sayfaya geldiğinizde ise şöyle yazıyor:

"Her ne kadar bu kişiler gerçekten yaşamış olsalar da bu sayfalarda anlatılan olay ve konuşmalar yazarın hayal gücünün ürünüdür.

Kitabın içeriğinin tamamen üfürme olduğunu anlamak için elbette kitabın sonuna gelmek gerekmiyor. Callas on yıldır evliyken ilk defa orgazma ulaştı gibi şeyleri kimsenin bilmesi mümkün olmayacağından (kimseyi ilgilendirmemesi zaten apayrı bir konu) tamamen kafadan sallanıp yazılmış bir kitap. Harcanan paraya da, zamana da yazık. 

İkinci kitap Aşk Mektupları [4] adıyla yayınlanmış. Maria Callas'ın bir müzayedede satılan mektupları, fotoğrafları gibi gerçek şeyleri okuduğunuzu düşündüren bir kitap. Yazarın Callas'ı şahsen de görmüş olduğu iddiasındaki kitaptan Callas'ın hayatıyla ilgili şeyler öğrenmek mümkün ama öğrendiklerimizin çoğunu hiç okuyamıyor olmamız gerekirdi bence.

Aralık 2023 tarihli Andante dergisi kapağında Doğumunun 100. Yıl Dönümünde Maria Callas yazısıyla çıktığından bir umut onda Callas'ın sanatçı yönüyle ilgili bir şeyler bulabilirim diyerek okudum ve Yiğit Günsoy'un bir dergi için oldukça tatmin edici yazısıyla karşılaştım. Aslında diğer iki kitabı okumak yerine sadece bu yirmi sayfaya bakmak bile yetermiş.

Callas yaşadığı dönemde hem yaşadıklarıyla hem de performansıyla çok ses getirmiş bir sanatçı olduğundan hakkında çokça film çekilmiş, kendisi de sinemada yer almış. Kendi oynadığı filmi Medea'yı [5] bulup izlemek imkanım olmadı ama 2017 tarihli Maria By Callas [2] belgeseli tamamen Callas'ın görüntüleri ve performanslarından oluştuğundan izlemesi çok keyifli geldi bana. Tarihin bir döneminde bir opera sanatçısının performansına bu derece ilgili duyulmuş, beğenilmiş, yuhalanmış olması günümüz dünyasında akıl almaz bir şey gibi geliyor.

Hakkında çokça kadar okuyup izledikten sonra hayatı hakkında dedikodu gibi şeyler yazmak bana ayıp geldiğinden sadece çalışmalara ilk gelen ve son çıkan oymuş diye yazsam yeterli olur gibi geliyor bana. Elbette çok çalışan herkes ileride başarılı olamıyor ama kalıcı olanların hepsinin ortak özellikleri tutkulu olmaları ve çok çalışmaları herhalde. İnternette çok daha iyi kayıtları var ama aşağıdaki vidyoyu büyüleyici güzelliğini görmek için izleyelim


9 Kasım 2025 Pazar

Bu lanet olası konser kayıtları neden yayınlanmıyor?

Eskiden müzik dinlemenin tek yolu kaset, plak, cd veya vidyo kaydını satın almaktı. Aslında daha eskiden radyodan veya TRT'den (TRT1 bile değildi adı, ilk dünya savaşının adının ikincisi yapılmadan önce birinci dünya savaşı olmadığı gibi) dinleyip, görüp sevdiğimiz müzikler de oluyordu ama istediğimiz zaman dinleyemiyorduk onları. Böyle olunca bu müziği üretenler satışlara göre para kazanıyordu. Şimdi neredeyse bütün kazançları konserler ve platformlardan elde ettikleri gelirlerden oluşuyor. Hayatımda kimsenin kazandığı parayla ilgilenmedim (kendiminkiyle bile) ama yolunda gitmeyen bir şeyler var bence [hadi bakalım].

Neredeyse bütün müzik ve vidyo platformlarını (hem de aile planıyla) üye olup öyle kullanıyorum. Yılda ortalama haftada birden çok konsere, tiyatroya, operaya, baleye gidiyorum. Bir konsere gitmeden önce grubun setlist'ini mutlaka dinlemiş oluyorum. Eğer bir edebiyat eserinin uyarlaması ise kitabı (muhtemelen tekrar) okuyorum, klasik müzik eseri veya opera ise başka orkestralar nasıl çalmış dinliyorum. Uzun ömrümde bir defa bunun kaydı var online izleyeyim de gitmeyeyim dediğim olmadı. Böyle birini de tanımadım (Oğuz'un şaka yaptığını biliyorum). Bir grubun konser kaydı, bir orkestranın performansı izleyiciyi mekana çekmek için kullanılabilecek bir şeyken neden bilmiyorum çok çok azının kaydı yayınlanıyor. 

İstanbul Atatürk Kültür Merkezinde her sezon muazzam temsiller oluyor. Örneğin Carmina Burana sadece AKM'de öyle izleyebileceğiniz bir sahne şovu (üç defa izledim ben). Daha ne operalar, konserler oluyor burada. Neredeyse hiçbirinin kaydı yayınlanmıyor. Ülkede AKM'ye gitmeyeyim, sonra YouTube'dan kaydını izlerim diyen bir insan evladı mı var ki böyle yapılıyor? Rica ediyorum bir bakın AKM'nin kanalına [1], insan utanır bundan. Carmina Burana'nın telif ücreti de yok eminim. İnsanlar orada yaşayacakları tecrübenin farkında olsalar daha iyi değil mi? Bu etkinliklerin izlenmelerinden elde edilecek kaynak da bir yerde kullanılır herhalde.

Zamanında Çekirdek Sanat Evi'ndeki etkinliklerin çıkışında konser kayıtları bir kasette verilirdi. Ben bir aya da razıyım. Hepsi kaybolup gidiyor maalesef. Bülent Ortgaçgil'in 50. yıl konserinde kimler kimler çaldı, tekrarı olmayan performanslar sergilendi şimdi ancak izleyicilerin kıytırık telefonlarıyla kaydettiklerini görebiliyoruz. Halbuki sahnenin iki yanındaki ekranlardan yayınlandığına göre kayıt alınmış olmalı. Bir de etkinliklerden önce telefon ve kamera kullanımı yasak diye anons yapmıyorlar mı deli oluyorum. Yahu hadi biz kaydetmiyoruz, siz niye kayıt alıp yayınlamıyorsunuz bunları?

Yurtdışındaki gösteri merkezlerinin vidyoları milyorlar izleniyor, biz tek bir kez göremiyoruz. Azıcık vizyonu olan biri yetkililerine bu fikri verse minnettar olurum.

[1] https://www.youtube.com/@akmistanbul

8 Kasım 2025 Cumartesi

yapay zeka ve müzik

Çok uzun yıllardır müziği ciddiye alarak dinliyorum. Evde kitap okumuyor veya film izlemiyorsam mutlaka müzik açıktır ama kast ettiğim dinleme başka bir şey yapmadan sadece şarkıya odaklanıp onu anlamaya çalışmak süreci benim için. Çalan bütün enstrümanları ayrı ayrı duymaya ve şarkıyı da bir bütün olarak dinlemeye çalışmak (aktif dinlemek) çok zaman ve çaba isteyen bir iş, en azından benim için. Ankara'da Uğur'la yaptığımız gibi [ne Uğur'muş arkadaş] bir albümü baştan sona neredeyse hiçbir şeyle uğraşmadan bu şekilde dinlemeye kalkınca ne kadar çok zaman ayırsanız da çok fazla grup bilmeye vakti olmuyor insanın. Tabi bir de hayatın geri kalanı var. Derrida'ya ev dolusu kütüphanesi için bunların hepsini okudunuz mu diye sorulduğunda "üç ya da dört tanesini okudum. ama o dördünü çok iyi okudum" demesi gibi ben de az grup biliyorum ama bildiklerimi yapabildiğim kadar iyi anladığımı düşünüyorum. Keşke bir enstrüman çalmayı öğrenmiş olsaydım, eminim ufkumu çok açardı ama başka hayata artık.

Bir müzisyeni, besteciyi veya grubu hayatıma almak çok fazla mesai gerektirdiğinden genellikle yeni grupları hiç bilmiyorum (yeni dediğim bir grup 20. yılını kutluyordu). Bazı müzik türlerini de neredeyse hiç bilmiyorum. Uçan Hollandalı'yı AKM'de izledikten sonra Wagner'i biraz öğreneyim diyerek hakkında yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş her şeyi alıp okumuştum. Tabi kendi yazdığı Geleceğin Sanat Eseri'ni ve bütün librettoları da. Nibelung Yüzüğü serisinin 15-16 saat süren temsillerini YouTube'dan izleyip hakkında belki birkaç cümle konuşmuşumdur birisiyle, o kadar. Böyle bakınca aylar süren bu kadar emek neye yarıyor bilemiyorum doğrusu. İnsan ne izledikleri, ne okudukları, ne de dinlediklerinden ibaret, ben de biliyorum ama bunlardan hiç mi iz kalmıyor? Umarım kalıyordur [kocaman rahatsız edici bir sessizlik olmayacak, telaşlanma. sanki konuşamadığın bir zaman mı oldu bugüne kadar?].

Müziği eğer canlı ve akustik dinlemiyorsak çalındığı halini duymadığımız bir gerçek. Aslında aynı salonda farklı bölgelerde oturanlar bile aynı şeyi duymuyor. Söz konusu bir kayıt olunca araya giren ses mühendisleri ve prodüktörler bazen müzisyenleri bile şaşırtan değişiklikler yapıyorlar. Ben hiç dinlemesem bile elektronik müzik diye geniş bir dinleyici kitlesi olan bir tür bile var. Elektro gitarlardaki pedalları çoktan hepimiz kabul etmiş durumdayız ve böyle müzik mi olur demiyoruz.

İnsanlığın geliştirdiği en çok kaynak tüketen araç olan yapay zeka bir zamandır müzik alanına da el atmış durumda. Biz bir derde deva olacak diye beklerken zaten yeterince iyi yapabildiğimiz alanlarda kullanıyoruz yapay zekayı. İklim değişikliği konusu artık kapıdan içeri girmişken komikli vidyolara bu kadar elektrik harcamayı sürdüremeyeceğiz bence. Harcanan bu korkunç derecede enerjiyi görmezden gelirsek (nasıl olacaksa artık) çok güzel işler çıkartılıyor yapay zeka kullanarak. Kendi özgür irademle hiç Zeki Müren dinlememişken aşağıdaki cover'ı çok beğendim örneğin. Bu tarzdaki bir parçada mutlaka olması gereken bas gitar da eklense gümbür gümbür bir şarkı olabilirmiş ama bu hali bile yeterince güzel. Vokaller dahil parçanın tamamı yapay zekayla hazırlanmış diye not düşeyim de öyle dinleyin.

Dinlediğimiz şarkılardaki at seslerine, tren seslerine nasıl tepki göstermiyorsak yapay zekayla oluşturulan parçalara da mesafeli olmayalım derim ben. Arada teknik olarak pek bir fark yok. Sanatta yazılımların kullanılmasına hepten karşı değilseniz (sinema izliyorsanız örneğin) yapay zekalı eserlere de bir şans verin.

6 Kasım 2025 Perşembe

Theseus'un Gemisi'ne başka taraflardan bakmak

Bir müzik grubunu dinlerken en kolay ayırt edilen enstrüman lead gitar olsa gerek. Cin içerken en kolay anlaşılan tadın ardıç olması gibi [yapma, buraya girme]. Aslında grupların bizden böyle bir talebi yok. Hotel California'yı dinlerken vokalleri davulcunun yaptığına dikkat etmesek parçadan aldığımız keyif azalıyor mu? Böyle bilmemeye övgüye başladığımızda Caravaggio'nun kırmızısından alınacak keyiften vazgeçiyormuşuz gibi geliyor bana. Elbette kahvenin moleküler seviyede özünün nasıl çıktığını bilmeden de espresso içip ne güzel kahve demek mümkün ama neden bilmemeyi seçelim? Öğrenilecek şeylerin bir sınırı olmadığından bir konuyu öğrenmeyi seçince sayısız diğer şeyden de vazgeçmiş oluyoruz [hadi müziğe geri dönelim].

Neredeyse tamamen hard rock, heavy metal dinlediğim dönemde bir gün Uğur'la dinlediğimiz parçadaki bas gitarın sesini ayırt etmiştik. Bu ikimiz için de bir aydınlanma anı oldu. O zamana kadar dinlediğimiz ve bildiğimizi sandığımız albümleri tekrar tekrar dinledik. Artık şarkılarda başka bir sesi de duyabilmek, hem de aynı kayıtları dinlerken, inanılmaz bir mutluluk verdi bize. İnsan hayal edemediği bir şeyin eksikliğini de hissetmiyor ama bir kez o güzelliği görünce eksikliği aklından çıkmıyor [yapma n'olur].

Bir süredir YouTube'da Drumeo kanalını [1] takip ediyorum. Kanal bateristlerle ilgili ama bana çok öğretici ve düşündürücü geliyor.  Yaptıkları serilerden birinde çok ünlü davulculara daha önce dinlemedikleri çok meşhur bir şarkının davul kısmını çıkarıp dinletip, eksik kısmı kendisinin tamamlamasını bekliyorlar. Kanalı ilk izlediğim zamanlar bu parçayı nasıl duymamış olabilirler diye düşünüyordum ama zamanla profesyonel olarak bu işi yapan birinin (eğer grup sürekli cover çalmıyorsa) bizim kadar değişik şeyleri dinlemiyor olması o kadar da beklenmedik bir şey değil gibi gelmeye başladı. Bülent Ortaçgil hayatında hiç Ahmet Kaya dinlememiş mesela. Hem o kadar beğendiğim müzisyenlerin yalan söylediklerine inanmak da istemiyorum. Bazı davulcular ilk defa duydukları parçanın davul kısmını aslına (yani bizim bildiğimiz haline) o kadar yakın çalıyorlar ki izleyicide bu parça sanki sadece bu şekilde çalınabilirmiş hissi oluyor. Belki hassas ayar argümanında bahsedilecek konulardan biri bile olabilir. Newton ve Leibniz'in birbirinden habersiz türev ve integrali neredeyse aynı şekilde icat etmeleri gibi iyi müzik de doğanın içinde ve biz onu olduğu yerden çıkartıyoruz gibi geliyor bana (bazen tabi).

Bazı şarkılarda parçayı hiç duymamış davulcular çok farklı ve yine de parçaya uyan bir performans sergileyebiliyorlar. Theseus'un Gemisi'nde olduğu gibi grubun bir elemanını değiştirince geminin bambaşka bir gemi olduğunu söyleyenlere destek veren bir argüman gibi [konuya gelmeyeceksin sanmıştım]. Bu denemeyi bir adım daha ileri taşıyıp yeni davulcudan sonra bu sefer bas gitarı çıkartıp yeni bir basçıya aynı şarkıyı çaldırıp devam edilse; yani gitarlar ve vokaller de yeni müzisyenlere yaptırılsa hala başlangıçtaki şarkıyı tanıyabilir miyiz sorusu cevaplanmaya değer bir soru olmaz mı? Bütün şarkılar için bunun olmayacağı açık ama yine de öyle şarkılar var ki bu soruya evet cevabını verebiliriz gibi geliyor bana.

İlk defa duyduğun bir parçanın hemen üzerine çalmak bir yanıyla biraz da bizim konuşmamız gibi; bir sonraki notanın ne olacağını bilmeden, hatta bir sonraki nota olup olmayacağını bilmeden yazışmamız gibi.  

Konu müzik grupları olunca grubun bir elemanı değişince hâlâ aynı grup olmaya devam eder mi cevabından kolayca emin olamadığım bir soru benim için. Doğrusu Bonzo'nun ölümünün ardından Led Zeppelin gibi yapıp grubu dağıtmak mı yoksa AC-DC'nin Bon Scott'ın yerine Brian Johnson'u koyup yoluna devam etmesi mi? Dio Ozzy'li dönemden bir parçayı seslendirince sahnedeki grup hala Black Sabbath olmaya devam ediyor mu? Bunları düşünmek yerine dinle geç denilebilir, öyle diyene elbette bir şey demiyorum. Bu kadarına razıysan yaşa gitsin.

The Doors'un tarihi bu soruya yeni bir bakış getiriyor bence. Geminin parçalarından biri eksildiğinde gemi yine aynı gemi olmaya devam eder mi? Gemiden bir kürek denize düşünce artık başka bir gemi mi olur? Morrison 27 yaşında öldükten sonra grup onun yerine bir solist almadan üç kişi olarak albümler çıkarttı. Zaten o hayattayken de vokal yapan Manzarek söyledi şarkıları. Sonuçta eski albümlerinin yanına yaklaşabilen şeyler çıkmadı ortaya. 

Sözlerini Bertolt Brecht'in 1927'de yazdığı ve bir yakın arkadaşının bestelediği ve The Doors'un meşhur ettiği Alabama Song ile bağlayayım bu yazıyı. Zaten bir blog yazısı nereye bağlanabilir ki?

[1] https://www.youtube.com/@DrumeoOfficial

26 Eylül 2025 Cuma

platformlar sanata erişimi zorlaştırdı

Kitapları ekitap okuyuculardan çevrimiçi satın alıp okumak, müziği aylık abonelikle spotify ve youtube'dan dinlemek, filmleri netflix gibi platformlardan izlemek hayatımıza bir miktar kolaylık getirdi bunu inkar etmiyorum. Bunların en önemlisi beklemenin ortadan kalkması oldu bence. Black Sabbath'ın Seventh Star albümünün siparişini verip günü geldiğinde dükkanın açılmasını merdivenlerde beklediğimiz günler çok gerilerde kaldı artık (o günleri büyük bir mutlulukla hatırlıyorum ama bunun müzikle mi yoksa seni bulmuş (birbirimizi bulmuş) olmamızla mı ilgili olduğundan çok emin değilim). Kitapları kargo yolu gözlemeden anında alıp okuyabilmek de hayal edilemeyecek bir konfordu benim gençliğimde. Evden çıkmadan film izleyebiliyor olmak gerçek anlamda bir lüks mü emin değilim ama gösterimde olmayan filmleri izlemenin eskiden de başka yolu yoktu doğrusu.

Ekitaplar aradan geçen bunca zamanda en az yol katedebilen sanat ürünleri oldu maalesef. Amazon'un 16 yıl önce bütün Kindle kullanıcılarından Orwell'in 1984 romanını (tam da romanı çağrıştırır şekilde) silmesi gibi garabetlerin yanında çok az sayıda kitabın ekitap hali ulaşılabilir durumda ve satın aldığınız sitenin uygulamasını kullanmak gibi delice karmaşaları da beraberinde taşıyorlar. Ayrıca ciddi bir maliyet avantajları da yok ekitapların. Elbette gayri resmi tam sürümlerini internetten bulmak mümkün ama konumuz bu değil bu yazıda.

Müzik dinlemek için çok fazla platform var ama hiçbiri kasetten, cd'den, plaktan dinlemenin bütün olanaklarını henüz sunabilir durumda değiller. Ses kalitesini eskisinden çok yüksek bulmak mümkün olsa da aradığın bütün albümlerin bir platformda olması çoğunlukla mümkün olmuyor. Tabi bir de mahkeme kararıyla veya telif haklarındaki anlaşmazlıklar yüzünden sanatçıların/albümlerin engellenmesi durumu var ki beni en çok deli eden şey bu. Grup Yorum'un youtube ve spotify'da hiç olmamış gibi olmaları aslında tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göstermeli hepimize. Eskiden de mahkeme kararıyla bir albümün satışı engellenebiliyordu ama evimize gelip plakları toplamıyorlardı. Yarın sadece izin verilen albümleri dinlemekle yetinmek zorunda kalınacak gibi geliyor bana.

Film konusu bana en kafa karıştırıcı gelen şey bu aralar. Eskiden film ya sinemada ya da vhs, cd falan kiralayıp/satın alıp evde izlenebilen bir şeydi. Şimdi gösterimde olmayan bir filmi izleyebilmek için platformlara mecburuz. Sorunum onlara para vermek değil (sanki çok param varmış gibi de olmasın) filmleri bulamamak. Bir sanat ürününün, özellikle sinemanın büyük emek ve masrafla hazırlandığını ve sanatçıların bundan her zaman yeterli geliri elde edemediklerini okuyoruz/biliyoruz. Madem bir film izleyeceğim telif hakkı ödenmiş bir yerden izleyeyim ve onlar da kazansın istiyorum ama sinemalarda gösterimde olmayan (gösterimde olanları zaten sinemada izliyorum) o kadar az film bu platformlarda bulunabiliyor ki inanamıyorum. Filmcehennemi sitelerine gitmeden izleyemediğimiz filmlerin oranı muazzam derecede büyük.

Toplumsal cinsiyet rolü hakkında konuşuruz diyerek Pedro Almodóvar hakkında kitaplar alıp okumuştum, şimdi de baştan izleyeyim bütün filmlerini dedim ama ne mümkün (film birlikte izlenebilir bir şey mi konusunda da yazdım ama çok uzun oldu, yayına almaya değer mi emin değilim). Bütün Almodóvar aramalarında mubi ilk sırada çıktığından dedim alayım buradan da bir abonelik ama bütün filmleri var görünmesine rağmen sadece ilk filmi izlenebiliyor. Diğer filmleri için hep aynı uyarı var: şimdi izleyemezsiniz.

Velhasıl parasını verseniz bile bir kitabı okuyamamak, bir albümü dinleyememek, bir filmi izleyememek üzerinde üzerinde düşünmemiz gereken konulardan biri bence (yine söylemek istediğim şey haricinde başka şeylerden bahsetmiş oldum ama olsun).

21 Ekim 2023 Cumartesi

"Kalbim O Viran Evlere Benzer"

İki yıl önce (2021'in 13 Kasım'ında (sanki tarihin bir önemi varmış gibi)) hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeden izlediğim bir oyundu Gomidas. Surp Vortvots Vorodman Kilisesinde çok etkileyici bir ortamda ve müthiş bir finalle izlediğimiz oyunu çok beğenmiştik (insan aşık olduğunda her şey güzel gelir biliyorum ama oyun gerçekten çok güzeldi). Oyun hala oynanıyor, giderseniz eminim siz de kurmaca mı (aslında bütün sanat kurmacadır elbette), yoksa tarihi bir karakter mi olduğu bilmeseniz bile büyülenerek çıkacaksınız oyundan. Oyunda Gomidas'ın Ermeni bir müzisyen ve müzikolog olduğunu anlaşılıyor ama insan hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor (aslında oyunlara, konserlere çok iyi hazırlanıp gittiğimiz bir dönemdi ama bu oyuna yoğunluktan iyi çalışamamıştım (hep mazeret)).


Bir yıl sonra, 14 Ekim 2022'de, Birzamanlar Yayıncılık'ta (Cemal Reşit Rey Konser Salonuna çok yakın bir yerde (İstanbul'u ne kadar iyi bildiğimi arkadaşlarım çok iyi bilir)) bir Gomidas sergisi olduğunu öğrenince, bu sefer tek başıma, sergiyi gezmeye gitmiştim. Bir apartmanın üst katlarındaki yerini kolayca bulamasam da içerideki arkadaş büyük bir sabırla bana sergiyi dolaştırdı; her bir parçayı, fotoğrafı anlattı. Anadolu'da bir arada gayet normal bir hayat sürmüş halkların bugünkü durumlarının insanın içini acıtmaması mümkün değil. Sergi hala gezilebilir durumda mı bilmiyorum ama kalıcı bir sergi de var yayınevinde, onu görmek isteyebilirsiniz belki. Oradan iki minik defter (biri bende, yazmaya kıyamadım) ve Gomidas Vartabed'in Müzik Mirası isimli bir kitap almıştım.

Kitabı aldıktan bir yıl sonra, bugün, okuyabildim (Neruda "Günahlarım veresiye ama Güzel yanlarım peşin" diyor ama hangimiz Nerudayız?). Kitabı ikisi de müzikolog olan Melissa Bilal ve Burcu Yıldız birlikte hazırlamışlar. Gomidas'ın mektupları, arkadaşlarının onunla ilgili anıları, Gomidas'ın yayınlanmış makaleleri ve yazarların iki değerlendirmesiyle hem dönem hakkında, hem de Gomidas ve çalışmaları hakkında etraflıca bilgi edinmek mümkün. Gomidas'ın Kütahya'da doğmuş Türkçe konuşan bir Ermeni olduğu, asıl adı Soğomon Soğomonyan iken ve 25 yaşında Vartabed (rahip) olunca Gomidas adını aldığı gibi bilgilerin yanında Ermeni kültürüne ve müziğe bakışı ve katkıları da ayrıntılı anlatılıyor. Kitaba alınan anılarda Gomidas'a büyük bir saygı, sevgi ve muhabbet görmek mümkün. Tahmin edebileceğiniz gibi (hatta daha kötü) çok üzücü bir sonla bitmiş hayatı. Keşke bu topraklarda yaşamış sanatçılar gündemimizde yer bulabilseler ve onlardan haberdar olmak için tesadüfler gerekmese.

Ben her şeyi birer yıl arayla yapıyormuşum gibi yazdım ama siz sevgileri yarınlara bırakmayın.

25 Kasım 2013 Pazartesi

GNU / LilyPond hakkında Elektronik Kitap

Besteci ve İnönü Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyesi Prof. Server ACİM, ilk kitabını hazırladı. Bu kitap, bir İnönü Üniversitesi Yayını olarak İnönü Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yayın Komisyonu, İnönü Üniversitesi Yayın Komisyonu ve İnönü Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından onaylandı.

Bu kitabın önemli bir özelliği de, İnönü Üniversitesi tarafından yayınlanan ilk Elektronik Kitap olmasıdır. Diğer özelliği ise GNU / LilyPond yazılımı hakkında yazılmış ilk Türkçe kitap olma özelliğini taşımasıdır. Kitabın yazarı olan Prof. Server ACİM, bu kitabın bir Açık Kitap – Open Book olarak yayınlanmasının daha uygun olacağını düşünerek bu kitabı kendi web sayfasında yayınlayarak kamunun hizmetine sundu.

Prof. Server ACİM, bu kitabı LaTeX ve GNU / LilyPond gibi özgür yazılımlar ve Linux Mint gibi özgür işletim sistemi araçlarını kullanarak hazırlamış olup aynı zamanda bu kitap İnönü Üniversitesi – Sosyal Bilimler Enstitüsü – Müzik Bilimleri ve Teknolojisi Ana Bilim Dalı - Yüksek Lisans Devresi'nde vermekte olduğu “Açık Kaynak Kodlu Müzik Yazılımları ve İşletim Sistemleri” dersi için kullanılacak bir ders kitabı olma özelliği taşımaktadır. Ancak, özgür bir nota yazma uygulaması olan GNU / LilyPond hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak isteyen herkes, Elektronik Kitap formatındaki bu Açık Kitap'ı özgürce indirebilir ve okuyabilir.

20 Aralık 2009 Pazar

Moğollar - Umut Yolunu Bulur


Türkiye'nin Yes'i, Eloy'u veya Pink Floyd'u olabilecek bir grup aslında Moğollar. Ama onlar hala 40 yıl öncesini "geri sarmaya" çalışıyorlar. Nazım'ın kaç kere bestelenmiş şiirlerini tekrar bestelemek yerine "Uğur Mumcu Anısına" şarkısında olduğu gibi sözsüz şarkılar yapsalarmış çok daha kalıcı bir albüm olabilirmiş Umut Yolunu Bulur. Bence Moğolların temel problemi çok güncel mevzularla ilgili şarkı sözleri yazmaları. Tabi bu onların kendilerini tanımlama şekilleri de aynı zamanda ama grup olarak bizim Pink Floyd'umuz olma şansını da böylece kaçırmış oluyorlar bence. Ben hep David Gilmour'a benzetirim Cahit Berkay'ı.

Belki de sözsüz bir albüm satmaz diye düşünüyorlardır. Ya da yeterinde protest olmaz diye endişe ediyorlardır. Bence uluslararası olabilecek pek az grubumuzdan biri kendini "mesaj kaygısı" yüzünden heba ediyor. Artık onları değiştirmek mümkün değil ama susmaya da gönül razı olmuyor.

13 Aralık 2009 Pazar

Overkill - Ironbound


Overkill'in The Years of Decay'den sonraki albümlerini Bobby Gustafson'u aramadan dinleyebiliyorsanız fişek gibi bir albüm Ironbound.


Eloy - Visionary


Kurulduğundan bu yana 40 yıl geçmiş, son albümünü 11 yıl önce çıkarmış bir grup Eloy.

Eğer Eloy'u daha önce dinlememişseniz oldukça kafa karıştırıcı bir tarzları olduğunu söylemiş olayım. Bence oldukça başarılı bir reunion albümü olmuş. Progressive grupları seviyorsanız bunu da seversiniz.

10 Kasım 2009 Salı

Tom Waits - Glitter and Doom Live


10 farklı şehirde çalınmış 17 parçadan oluşan, Tom Waits'le tanışmak için neredeyse bütün dönemlerinden şarkıların bulunduğu harika bir konser albümü.

5 Kasım 2009 Perşembe

Slayer - World Painted Blood


Neredeyse 30 senedir aynı kadroyla çalan speed metalin büyük grubu Slayer'ın son albümü hayranlarını hayal kırıklılığına uğratmayacak bir albüm olmuş.

Bu albümü South of Heaven veya Seasons in the Abyss ile kıyaslamayacaksanız (onlarla ne kıyaslanabilir derseniz haklısınız) bu albümü pek beğenirsiniz diye tahmin ediyorum.

Bir kaç haftadır dinliyorum canavar gibi albüm ;-)

4 Kasım 2009 Çarşamba

Halford - Halford III - Winter Songs


Rob Halford'un 7 yıldır sesi çıkmayan grubuyla çıkardığı bu gerzek kış albümünü sadece iki şarkı için katlanabilecekler dinlesin bence. "Get Into the Spirit" ve "We Three Kings" dışındaki şarkılar Halford'dan beklenmeyecek kadar acayip christmas şarkıları.

Kesinlikle olmamış.

15 Ekim 2009 Perşembe

Fear No Evil - Doro


Pek az kadın heavy metal solistinden biri olan Doro'nun bu yıl ocak ayında çıkan albümü hala 1980'leri dinlemek isteyenlerin hoşuna gidebilecek bir albüm. Giriş parçası "The Night Of The Warlock" Warlock günlerini hatırlatan bir tempoda. Onun haricinde benim beğendiğim ikinci şarkı Tarja Turunen ile birlikte söylediği "Walking With The Angels" oldu. Gerisi sadece Doro'nun 25 yıldır aynı şekilde söyleyebildiğini görmek için dinlenilebilir (güzel söylüyor orası ayrı).

14 Ekim 2009 Çarşamba

Liebe ist für alle da - Rammstein


15 yıldır aynı kadroyla çalan Rammstein'ın altıncı stüdyo albümü Liebe ist für alle da industrial metal sevenlerin beğenecekleri bir albüm. Benim dinlediğim bu türde başka grup olmamasına rağmen albümü beğendim. Şarkı sözlerinin almanca olması eskiden sevmediğim bir şeydi ama grubun ingilizce söylediği şarkıların derinliğini hatırladıktan sonra "iyi ki anladığım bir şeyler söylemiyorlar" diyorum. Bu haliyle en azından ne saçmaladıklarını anlamıyorum.

A1 şarkısı (kaset dönemlerinde böyle şeyler vardı, ah mazi) "Rammlied" bence en güzel parçası albümün. Neden böyle yüksek tempolu şarkılar yerine gereksiz slow şarkılar yapıyorlar anlamıyorum. Rammstein ile tanışmak için uygun albüm bu değil bence. Önce eski albümleri dinleyip severseniz bunu dinleyin derim ben.

9 Ekim 2009 Cuma

Christmas in the Heart - Bob Dylan


Bob Dylan gibi bir kaç kuşağı birden etkilemiş büyük bir sanatçının böyle sadece Christmas şarkıları içeren bir albüm çıkarmasına pek şaşırdım doğrusu. Şarkılar sanki çocuk şarkıları gibi. Belki bu kültürün içinde olmadığımdan bilemiyorum ama ben hiç beğenmedim.

8 Ekim 2009 Perşembe

The Devil You Know - Heaven & Hell


Grubun adı yeni ama çalan elemanlar 1980-1982 ve 1991-1992 arasında bu kadro ile Black Sabbath'ı oluşturuyorlardı. Kadro müthiş: Ronnie James Dio, Tony Iommi, Geezer Butler ve Vinny Appice.

Tony Iommi vokalist yönünden çok şanslı bir gitarist olmuş hayatı boyunca. Kimle çalışmamış ki; Ozzy Osbourne, Ronnie James Dio, Ian Gillan, Glenn Hughes, Tony Martin ve hatta bir kaç konserliğine bile olsa Rob Halford ile bile çalmış (bu konserlerin kayıtlarını bulup dinlemek isterdim doğrusu). Bu aralar hem Ozzy hem de Dio ile arası iyiyken ikisinide kırmamak için bu ismi uydurmuş gibi duruyor. Ozzy ile Black Sabbath adıyla çalarken Dio ile nasıl çalalım diye düşünüp yeni bir grup kurmuşlar ;) ve Dio'lu yılları aratmayacak kadar güzel bir albüm yapmışlar. Bence Black Sabbath'ın en iyi üç albümü arasına girebilecek bir albüm olmuş. Dio 67, Iommi 61, Butler 60 ve Appice 50 yaşında olmalarına rağmen hem teker teker çok iyi çalmış/söylemişler hem de şarkılar eski günlerdeki gibi.

Hem Iommi'nin gitarını, Dio'nun vokalini özleyenler için, hem de grupla yeni tanışacaklar için harika bir başlangıç albümü.

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün...