amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2024 Çarşamba

Ayı Dağı - Andrew Krivak

Duvar'da dünyada tek sağ kalan kadının hikayesini okuduktan sonra Ayı Dağı'nda (dünyaya her ne olduysa artık) hayatta kalan iki kişi var. Bir erkek ve kadının insanlıktan geriye kalanlar (insanlığı başlatanlar) olması çözülmesi zor ve hakkında çok konuşulmuş bir problem aslında. İnsan soyunu devam ettirmek (başlatmak) gibi bir misyonu üstlenmeyince (neden üstlenilsin böyle bir sorumluluk orası ayrı) yapılacaklar listesi oldukça sadeleşse bile hayatta kalmak kendi başına bir problem olmayı sürdürüyor. Şehir hayatında sağ kalan iki kişi için bir senaryo üretmek zor olacağından (hoş bu romanda da ne oldu da sadece ikisi hayatta kaldı bilemiyoruz ama daha kolay ikna oluyoruz sanki. Her durumda bu felaketi açıklamaya çalışmamak çok iyi fikir bence) Ayı Dağı'nda dağlık bir arazide ve zorlu iklim şartlarındayız.

Yazar iki sevgilinin yaşayacaklarına hiç girmeden (buradan devam edip yine güzel bir roman yazabilirmiş veya daha büyük ihtimal bu yazılmıştır da ben okumamışımdır) kadını doğumdan biraz sonra öldürüp erkeği kızıyla birlikte bırakıyor. Sağ kalan iki kişinin sürekli kullanmak zorunda oldukları ilaçların ya da kronik rahatsızlıklarının olmaması bir yana doğum kontrolü de bir büyük sorun olur herhalde bu senaryoda. Doğumun kendisi de aslında çok kritik bir olay, erkek kadın doğum uzmanı bir hekim değilse tek yapabilecekleri her şeyin yolunda gitmesini ummak olabilir. Toplumsal iş bölümü olmadan hayatta kalabileceğimiz bir senaryoyu düşünmek mümkün değil herhalde. Şimdi basit bir yardımla üzerinde çok durmadan hayata devam edebileceğimiz o kadar çok durumda tek başımızayken ölebiliriz ki! Romanda erkek de kızı pek küçükken acil serviste tedavi görüp hayatına devam edebilecekken ölüyor. Aslında roman sadece babasını hatırlayan, annesini fotoğraftan görmüş olan bir kızın dünyada tek kalmasının öyküsü. Kız Halid Halife'nin Ölmek Zor İş romanında olduğu gibi babasının ölüsünü (elbette bambaşka bir formda) annesinin yanına gömmek için uzun bir yolculuk yapıyor.

Ango Sakaguçi Aptal isimli öyküsünde İzava'ya şöyle dedirtiyor: "Mutlak yalnızlığı hissedebilmek için diğer insanların varlıklarının farkında olmak gerekir. Yalnızlık, ancak öyle tam bir yalnızlık olabilir." Ayı Dağı'nda kızın (kimse seslenmeyince kahramanların bir isimlerinin olmaması da güzel bence (bir zamirin haricinde (abi, hocam, dayı gibi (bunlar kötü demiyorum elbette)) biri olduğunu (bir adı olduğunu) duymak insana bazen ne kadar güzel gelirken kimi zaman da sanki hiçbir şeymiş gibi sadece adını duymak nasıl yaralayıcı geliyor insana [yine konudan çok uzaklaşıyoruz])) babasından başka özlediği kimse yok. Özlediği bir yaşama şekli de yok aslında. Başka çocuklarla oynamayı, büyüyünce birini sevmeyi düşünmüyor bile. Yazar bütün bunların nasıl kültürel şeyler olduğunu onlardan hiç bahsetmeyerek anlatıyor veya ben öyle anladım bilemiyorum. Romanın sonunda (her romanı yeterince uzatırsanız olacak şey oluyor ve) kız ölüyor.

Romanda hayvanların konuşması nasıl bir anlama geliyor, gerçekten gerekli miydi diye düşündüm ama onlar da olmasa bir insanın tek başına kalmasında anlatacak bir şey olabilir miydi emin değilim.

Son olarak romanın adıyla ilgili kısaca yazmak istiyorum. Yakınlarda okuduğum Marian Engel'in yazdığı Duygu Akın'ın çevirdiği Bear isimli roman Ayı adıyla yayınlandı ve hakkında çokça konuşuldu (güzel bir roman bence). Bu romanın özgün adı The Bear olmasına rağmen Ayı Dağı adıyla yayınlanmış. Tamam romanda ayı dağı diye bir yer geçiyor ama yazar dağı değil bizatihi ayıyı kastederek romana isim koymuş. Çeviride bu kadar önemli değişiklikler yapılmamalı bence.

29 Ocak 2024 Pazartesi

Dünyayı Ardında Bırak - Rumaan Alam

Nasıl insanın yaşayabilmesi için diğer insanlara ihtiyacı varsa yaşadığını anlayabilmesi için de başkalarına ihtiyacı var. Düşünüyorum öyleyse varım önermesi (aslında ben düşünüyorum demesi, yani ötekinden ayrı bir ben var ön kabulü bir yana) bize yaşadığımızı değil var olduğumuzu bilebileceğimizi söylüyor. İkisinin farklı şeyler olduğunu kabul etmek için elimizde bir kanıt olmasa da bu kanıtın yokluğu iki kavramın aynı şeyler olduğunun kanıtı sayılamaz elbette (büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir ama burada alemin sırrını bulmaya çalışmıyoruz).

Dünyayı Ardında Bırak'ta bir aile (iki çocuk ve anne, baba) dünyanın gürültüsünden ve insanlardan uzak bir tatil için bir ev kiralıyor. Ormanda kamp yapmak, dağın başında bir otelde tatile gitmek duymadığımız şeyler değil ama buralardayken geri döneceğimizi bildiğimiz gibi bıraktığımız dünyanın yaşamaya devam ettiğinden şüphemiz de olmuyor. Biz artık içinde değiliz diye dünyanın geri kalanında neden büyük bir değişiklik olsun zaten? Büyük bir olay olsa bile bunu telefondan, televizyondan (benim için yıllardır böyle bir haber alma aracı yok ama roman kahramanları tv izliyor), daha da önemlisi internetten haber alabiliriz.

Peki ya elektrik kesilirse? Malum bu haberleşme araçlarının tamamı elektriğe bağlı (amatör telsizciyseniz durum değişir elbette). Bulunduğumuz evin elektriği varsa ama dünyanın geri kalanında elektrik yoksa? Evlerini kiraladığınız sahipleri kapıya gelip belki de bir büyük felaket olduğunu söylemişse (bunların hepsi arka kapakta yazıyor, sürprizbozan sayılmaz yani)?

Marlen Haushofer'in Duvar'ında dünyada hayatta kalan tek kişinin çaresizliğini okuduktan sonra Dünyayı Ardında Bırak'ta belki de tek ailenin kalmış olmasının ürpertici kabusunu okuyoruz (romanın filmi de çekilmiş ve başlangıcına eklenen sahneler konuyu farklılaştırmış gibi geldi bana). İletişim tamamen kopunca tek başına kalmamak, sevdiği biriyle (birileriyle) olmak Robinson Crusoe'dan çok daha iyi bir senaryo tabi. Pandora'nın Kutusu'ndan çıkan son şey olan umuda (belki de bu durum geçicidir, çok kötü bir şey olmamıştır) sarılmak için fiziksel olarak da sarılabileceğimiz birinin olması kuşkusuz tercih edilecek bir durumdur. Rumaan Alam romanda bu garip duruma bir açıklama getirmeden (zaten açıklaması olan şey distopya olur mu?), tempoyu hep aynı seviyede tutarak güzel bir roman yazmış.

Yazarların romanda söyledikleri kadar söylemedikleri de önemli oluyor bazen. Bir aile belki de dünyanın geri kalanında hayatta kalan kimse olmadığını düşündüğünde bile kiraladıkları evin sahiplerinin mülkiyet hakkı konusunda bir itirazda bulunmuyor. Tapu kadastroda çalışan, sahipliği kontrol edebilecek kimse kalmamış olabilecekken bile bulundukları evin mülkiyeti hakkında bir tartışmaya girmiyorlar. Yaşadığımız gündelik hayatta bile bir insan nasıl olur da bir ağacın sahibi olabilir sorusunun insanların pek azının aklını kurcaladığını hesaba katarsak aslında çok da garip bir durum değil bu. Yine de üzerinde düşünmeye değmez mi?

Pandemide yaşadığım bir geceyi yazıp yazıyı sonlandırayım [lütfen artık]. Bir gece 03 gibi uyandım. Evde hiç ses yoktu ve çok dinç uyanmıştım (sokağa çıkma yasağı olduğundan gündüzleri de ya hiç ses olmuyordu ya da çok nadiren araba gürültüsü duyuyordum). Kolumdaki saate bakınca yaklaşık bir saattir nabzımın atmadığını gördüm. Önce telefonla bluetooth bağlantısı mı koptu dedim ama bağlantı kopsa bile saatin nabzı doğru gösterdiğini biliyordum. Yine de telefona baktım ve bağlı olduklarını gördüm. Hayatta olup olmadığımı anlamak için kol saatine, onun telefonla bağlantısını kontrol etmeye ihtiyacım olması birden çok ürpertici geldi. Descartes'ın sözü geldi aklıma, ya varsam ama yaşamıyorsam diye tereddüte düştüm. Zaten kimseyi görmeden, sarılmadan, konuşmadan yaşıyor muydum? Birini telefonla arayayım dedim ama kimi gecenin üçünde arayıp yaşadığımdan emin olamadım diyebilir insan? Bu düşüncenin kendi içinde bir çelişki barındırdığını da farkettim tabi. Birini aradığımda onu uyandıracağımdan korkuyorsam yaşayan birini uyandıracağımı, yani hayatta olduğumu düşünüyordum. Filmlerde hep geçen kendine vurmak gibi şeyler de çok mantıksız geldi çünkü sanki ölünce ne hissedeceğimi bilmiyor muydum ki (Beckett Malone Ölüyor'da kahramana "Esniyorum, durumum ciddi olsa esneyebilir miydim böyle? Esnerdim kuşkusuz." dedirtiyor (bunu çok sonra okudum), ben de hayatta olmasam bile atacağım tokatı hissedebilirdim belki de)! Sonuçta o gece yaşayıp yaşamadığımı bile bilemezken kimseyi arayamadım [konuyu böyle belirsiz bırakma lütfen roman yazmıyorsun].

Romanda geçen "Sessizlik her nedense daha karanlık bir ortam yarattı" ifadesi bana yine sen konuşunca aydınlık oluyoru hatırlattı diyerek yazıyı bitireyim [hayır yapma böyle]. Dünyayı Ardında Bırak harcayacağınız vakte değecek bir roman bence.

(Gece telefon saatin bağlandığı uygulamayı güncellemiş, uygulama da saatin firmware'ini güncellemiş. Saat varsayılan olarak nabzı dinlemediği için bir saattir nabzım atmıyor gibi göstermiş.)

21 Kasım 2023 Salı

William Gaddis

En az şey okuduğum edebiyat türlerinden biri post-modern edebiyattır herhalde. Bir okuma grubuyla Agape'ye Ağıt'ı okuyunca yazarın çevrilmiş diğer kitabı olan Amerikan Gotiği'ni de okudum ve yine post-modern olan kısmı nedir anlamadım doğrusu. Gaddis sadece beş roman yazmış ve ülkesinin edebiyatı üzerinde etkisi büyük olmuş bir yazar diye bahsediliyor ama yazarın kimliği yazdıklarından bağımsız değerlendirilmesi gereken bir şey bence. Amerikanın savaş sonrası en önemli yazarlarından biri sayılan Gaddis'in en önemli, neredeyse 1000 sayfalık, eseri olan The Recognitions Türkçeye çevrilmemiş maalesef.

Agape'ye Ağıt başka bir romanla karşılaştırılamayacak bir metin olsa da Amerikan Gotiği sıradan (benim gibi) roman okurunu tatmin edecek bir eser bence.

Agape'ye Ağıt

Atay'da olduğu gibi bazen eserin bir parçası değilse normalde önsözleri okumam. Hele yazar tarafından yazılmamışlarsa. Agape'ya Ağıt hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kitap olduğundan bu sefer önsöze bakayım dedim ve çok isabetli bir karar verdiğimi anladım. Sven Birkerts tarafından yazılan önsözde elimizdeki kitabın (kelimenin "düz" herhangi bir anlamıyla roman olmayan bu kitabın) Thomas Bernhard'ın Beton romanınıyla iç içe geçmiş olduğu yazdığından önce onu okudum. Eğer böyle yapmayıp elinizdeki kitaptaki bazı yerleri anlamadığınızı düşünürseniz dert etmeyin, önce Beton'u okusaydınız yine çoğunu anlamamış olacaktınız.

Her iki kitap da penceresiz tuğla duvar örgüsüyle yazılmış. Yüz sayfalık tek bir paragraftan oluşuyor Agape'ye Ağıt. Yazarın ölmek üzere olan bir kanser hastasının ağzından (kendi ağzından) konuştuğu, bildiğimiz cümle kurallarını çok zorlayan bir metin Agape'ye Ağıt. Çevirmen Zeynep Alpar çok zor bir işin üstesinden gelmiş. Tahmin ederim bir daha çevirse ortaya başka bir metin de çıkabilirmiş. Kitabın sonundaki 110 not var ama daha fazlasına gönlü elvermemiş olmalı çünkü metin neredeyse tamamen başka metinlere göndermelerle dolu. Bu kadar az ömrü kalmış bir yazarın bu notları kendisinin hazırlamamış olması çok anlaşılabilir bir durum. Önsözde yazdığı gibi tanıdık bir ses değil edebi bir şifre okumak isteyenlerin ilgilenebileceği bir metin. Bendeki kitap 2014'de tek baskı yapmış ve anladığım kadarıyla pek satmamış.

Amerikan Gotiği

1985'te yazılan Amerikan Gotiği tek mekanda geçen filmler gibi sadece bir evin içini gördüğümüz ve sadece orada konuşulanları duyduğumuz bir roman. Romanın baş kişileri Elizabeth ve eşi Paul'ün birbiriyle konuşmaları haricinde eve gelen Elizabeth'in kardeşi ve oturdukların evin sahibi haricinde kimsenin (eve gelen temizlikçiyi saymazsak) ne dediğini duymuyoruz. Telefonla dış dünyayla haberleştiklerinde karşı tarafın konuşmalarını bilmiyor olmamıza rağmen yazar diyalogları çok başarılı yazdığından bir eksiklik varmış gibi de gelmiyor. Elizabeth hariç diğerleri sözüne güvenilir insanlar olmadığından aklımızdan kurguyu tamamlarken hep bir tereddüt yaşıyoruz. Romanın başlarında Elizabeth'in gerçek dışı bir hayat yaşadığı izlenimini edinirken zamanla onun kendisinde astım varken bağırsak hastalıkları uzmanına görünen saf biri olduğunu anlıyoruz. 

Kurgunun ve konuşmaların kendisi o kadar başarılı ki sömürge faailitleri, istihbarat örgütleri, misyonerlik çalışmaları gibi konulardan bahsetmese bile keyifle okunur bir roman olurmuş Amerikan Gotiği.

Çevirmen Şefika Kamcez hem akıcı bir Türkçeyle söylemiş hem de okuyucuyu boğmayacak kadar dipnotlarla metnin anlaşılmasını kolaylaştırmış.

19 Kasım 2023 Pazar

Kısa Bir Cehennem Ziyareti - Steven L. Peck

Gerçekleri dünyamızdan farklı zaman ve mekanları anlatan bilim kurgu ve fantastik edebiyatın harika bir örneği Kısa Bir Cehennem Ziyareti. Theodore Sturgeon'dan aktarılan “İyi bilim kurgu, iyi edebiyattır” sözünü doğrular nitelikte, Agustina Bazterrica'nın Leziz Kadavralar romanı kadar etkileyici bence. Yosun Erdemli'nin akıcı bir dille çevirdiği yazarın Türkçedeki tek kitabını Çınar Yayınları tek baskıyla bırakmış maalesef.

<uyarı>
Yazının devamında "meğer katil uşakmış" gibi bir sürprizbozan yok ama yine de içerikle ilgili hiçbir şey duymak istemeyenler burada ayrılsalar iyi olabilir. KBCZ bir macera romanı değil ama ben yine de uyarmış olayım.
</uyarı>

Romanın inançlı bir Hıristiyan olan kahramanı, Soren Johansson, öldükten sonra cehenneme gider. Yaşamında dinin gerektirdiği bütün görevleri yerine getirmiştir ama gerçek dinin Zerdüştlük olduğunu öğrenir (biraz geç olmuştur evet). Ahûra Mazda'nın cehennemi (herkes için tek bir cehennem olduğu da belli değildir ama kahramanımızın gittiği cehennem) çok katlı (ama gerçekten çok katlı) bir kütüphane gibidir. Binanın sağdan sola uzun (ama gerçekten uzun) koridorlarında tavana kadar kitaplar ve katların arasında da bir derin boşluk vardır. Cehennemdekilerin görevleri kendi hayatlarını anlatan kitabı bulmaktır. Bu kitabı bulan cehennemden çıkış biletini de bulmuş olacaktır ama görevi zorlaştıran şey (eğer imkansız değilse) kitapların tamamen rastgele karakterlerle dolu olmasıdır. Yani tamamen a'lardan ve noktalardan oluşan kitaplar da vardır ve rastgele dizilmişlerdir raflara. Bunun bizim evrenimiz için gerçekleştirilemez bir şey olduğu açıktır (ya da hepimiz belki okuduğumuz kitaplarda o kitabı arıyoruzdur) ama burası cehennemdir işte.

Cehennemde ziyaretçilerin barınma, temizlik ve beslenme ihtiyaçları giderilmektedir (bunların cehennemde bile birer ihtiyaç olması...). Her gece otomatik olarak uyuyup, sabah yenilenmiş olarak uyanırlar. Kendini kalıcı olarak öldürmek de mümkün değildir, bunu yapan yine ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi uyanır.

Soren'in ölmeden önceki eşi de yer yöne ışık yıllarınca uzanan bu cehennemin içindedir ama kısa zamanda (ileride zaman ölçüsü milyar yıllar olacaktır) ona ulaşamayacağını anlar. Küçük de olsa bir grup insanın olması cehennemi katlanılır kılan bir etken olur herhalde, bu büyük yerde konuşacak kimsenin olmaması ayrı bir eziyet olabilirmiş ama Ahûra Mazda o kadar da insafsız davranmamış. Bir grup insanın kontrol mekanizması olmadan bir arada olması durumunda Sineklerin Tanrısı ve Körlük'de olduğu gibi birilerinin gücü eline geçirmesi ve diğerlerine üstünlük kurması kurmacanın bile kaçamadığı bir gerçeklik sanırım. KBCZ'de de böyle olur ve Soren'in tek gerçek aşkı Rachel katlar arasındaki sonsuz boşluğa atlar, Soren atlayamadan yakalanır. Boşluk o kadar derindir ki ölmediğini bildiği Rachel'e asla bir daha ulaşamaz.

Sartre'ın meşhur "cehennem başkalarıdır" sözünü bozarak söylersek belki de "cehennem ötekinin olmayışıdır".

hoşçakal kardeşim deniz

Nerelisin sorusuna Ankaralıyım demeye utanacak kadar çok zaman Çanakkale'de yaşadım. Hiç kimseyi tanımadan geldiğim bu şehirde harika in...