Bazı şeylerin neden distopik olduğunu anlayamıyorum. Leziz Kadavralar'daki gibi bir hayat yaşıyor olsak tamam bu distopya diyeceğim ama toplumda çok az kadının doğum yapabilecek duruma gelmesi neden bir distopya oluyor? Bugünkü dünyada insanların çocuk sahibi olmak istemesini bir yere kadar anlayabiliyorum (benim de bir oğlum var) ama konuya gen aktarımı olarak bakmayı hiç anlamıyorum (biyolojik oğlum olmasa da severdim keratayı). İnsanlık tarihi açısından bakınca hem gen diye bir şey olduğunu çok yakın zamanda öğrendik hem de erkeğin çocuğun doğumu için gerekli olduğu bilgisi nispeten yeni bir bilgi.
Toplumun sadece fiziksel emekle hayatta kalabildiği dönemlerde ailelerin çok çocuk yapmalarının tarlada karın tokluğuna çalışacak kişi sayısını arttırmak olduğu bilinen bir şey. Toprak o kadar verimsiz, yetiştirilen ürün o kadar para etmez durumda olunca ekim ve hasat için gündelik işçiye para vermek istemiyor aileler çünkü ellerinde hiçbir şey kalmıyor böyle yapınca. Kraliyet aileleri bir sonraki yönetici de kendilerinden olsun istiyorlar ama onların sayısı çok az olduğundan sanki yoklarmış gibi yapmaktan zarar gelmez, en azından bu yazı için.
Peki bugün niye hala çoğalma, üreme üzerine bu kadar duruluyor? Günümüzde çocuk yetiştirmek o kadar pahalı ve uzun bir süreç ki insanların motivasyonunun çocuğum yaşlandığımda bana baksın olamaz diye düşünüyorum. Ben kırk yaşıma geldiğimde annem bana dışarı çıkarken sıkı giyin üşütme diyordu. Bebekle oynamak başka şeyle ikame etmesi zor bir keyif kabul ediyorum ama hem bebeklik çok kısa sürüyor hem de başkasının bebeğiyle oynamak da benzer şekilde keyifli.
Damızlık Kızın Öyküsü'nde [1] her ne oluyorsa oluyor, kadınların büyük kısmı doğurganlıklarını kaybediyor. Bunun doğal sonucu olarak dünya nüfusunun hızla azalacak olması bir gerçek ama halihazırda yaşayan insanlar için bu neden bir sorun olsun? Bugün doğan bir çocuğun üretim alanına katılması için nereden baksanız 20-25 yıl gerekiyor. 25 yıl sonra işlerimizi kimler yapacak diye mi dertlenelim? Hem biz öldükten sonra dünya nüfusu artmış, azalmış bize ne?
Böyle diyorum ama Atwood'un bahsettiği gibi bir değişiklik olsa eminim toplumda büyük bir hareketlilik oldurdu. Yani kast ettiğim şey Atwood'un abarttığı değil. Atwood, Le Guin gibi romancıları diğerlerinden ayıran önemli şeylerden birinin hayal ettikleri dünyayı kahramanlardan birine masal gibi anlattırmayıp bizi o dünyanın içinde yaşatıp, dolaştırıp aktarmaları olduğunu düşünüyorum. Bir roman okurken Herland'deki gibi bir anlatıcıdan dinlemek yerine Karanlığın Sol Eli'ndeki gibi yaşantıdan öğrenmek istiyorum neler olduğunu.
Romanın 1990'da bir filmi [2] de çekilmiş. Çok yakında izlediğim filmi oldukça beğendim. Sonuçta yönetmenin romandan anladığı benim anladığımdan çok bambaşka bir yerde olmadığından şurası olmamış diyebileceğim bir yeri yok. Romanı geniş kitlelere tanıtan herhalde 66 bölümlük dizisi [3] olmuştur, onun hakkında da söylenecek şey çok az bence. Romanda bu kadar uzun sürecek bir diziyi taşıyacak kadar malzeme yok ama dizi yeterli uzunluğa geldiğinde başka satış stratejileri izlendiğinden bu kadar uzatıldı diye tahmin ediyorum.
Atwood çok üretken bir yazar, onun dünyasıyla tanışmak için Damızlık Kızın Öyküsü iyi bir giriş kitabı olabilir. Sonrasında Karanlığın Sol Eli'ni de okuyunca iki büyük yazarın diğer kitaplarını nasılsa okursunuz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder