31 Ocak 2019 Perşembe

Üniversitenin ikilemi

Üniversite denildiğide toplumun büyük kesimlerinin aklına aşağıdaki fotoğraftaki gibi insanların çalıştığı araştırma ve bilim yuvaları geliyor. Üniversite hocaları araştırma yapsınlar, icatlar yapıp, patentler alsınlar, kansere çare bulsunlar beklentisi mevcut. Ülke yönetiminin her kademesi üniversitelerimizin dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasında olması hedefini dillendiriliyor. Bu sıralamalar üniversite personellerinin yaptığı yayınlar, aldığı atıflar, ödüller, patentler üzerinden yapılıyor. Bu sıralamalar nasıl yapılmalı başka bir tartışmanın konusu ama mevcut kriterler arasında öğrencilerin hiç bulunmadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani öğrencilerin kavramları iyi öğrenmesi zaten ölçülemez bir şey olduğu için bunun üzerinden bir sıralama yapma imkanı da yok.


Ülkemizde akademik personelin faaliyetlerine göre aldığı teşvikler mevcut. YÖK'ün [1] sayfasından ayrıntılarına bakabilirsiniz, rica ediyorum bakın. Ayrıntıları meslekten olmayanları ilgilendirmeyecektir ama ana başlıklara bakınca bunların proje, araştırma, yayın, patent, atıf olduğunu göreceksiniz. Bu sayıların artması üniversitelerimizin de yukarıda bahsettiğim sıralamalarda daha yukarı çıkmasını sağlayacaktır elbette. Bu kriterlerin hiçbirinin öğrencilere, yani sizin çocuklarınıza daha iyi eğitim vermekle ilgisi olmadığına da dikkat edelim. Bunların tamamı araştırma faaliyetleridir. Ders anlatmak bir akademisyen için hiçbir karşılığı olmayan bir görevdir. Ne teşvik alırsınız, ne görev süresi uzatımında kullanabilirsiniz.

Eğitim öğretim ve araştırma üniversitelerin temel iki faaliyet alanıdır ama birbiriyle nasıl bir ilişki içindedir bu iki alan? Konuya dışarıdan bakan gözler sadece araştırmacıların çalıştığı, patentlerin, tescillerin havada uçuştuğu bir üniversitede çocuklarımızın da daha iyi eğitim alacağını düşünecektir diye tahmin ediyorum.

Bir de öğrenciler ve anne babalar tarafından bakalım üniversitelere. Aileler çocuklarını bir meslekleri olsun diye gönderiyorlar üniversitelere. Zaten üniversiteleri sadece profesör yetiştiren kurumlar olarak görmemek gerekir. Akademik hayatın elbette güzellikleri var, hayatımızı değiştiriyor ama bütün çocuklarımızı akademisyen yapamayacağımız da bir gerçek. Bilimsel düşünme yapısını öğrensinler, isterlerse akademisyen olsunlar ama bir toplumun temel hedefi herkesi akademisyen yapmak olmamalı. Ülke olarak üniversitelerde okuyan ve sayıları milyonu geçen gençlerin hepsini akademisyen yapmayı hedefliyor olamayız.

Şimdi bir zihin deneyi yapalım ve yukarıdaki fotoğraftaki müthiş bilim insanlarını canlandırıp, aynı performanslarıyla günümüze, ülkemizdeki bir üniversiteye getirelim. Çocuğunuzun bu üniversitede okumasını ister miydiniz? Tahmin ediyorum herkes evet diyecektir. Peki neden? Eğer çocuğunuzu fizik veya kimya okumaya göndermeyecekseniz okuduğu okulda Curie'nin olmasının nasıl bir pratik faydası olacak? Çocuklarınızın fizik okumaya gitmediğini biliyoruz [2]. Öğrenci kapasitesi en düşük üniversitemizin yaklaşık 30.000 öğrencisi var, çocuğunuz bu fotoğraftakilerden birini bile görmeden mezun olabilir. Derslerini Heisenberg veya Einstein anlatmıyor diye mi gitmiyor çocuklar fizik bölümlerine? Hiç sanmıyorum. Öğrenciler biliyor ki dersi Pauli'den de dinleseler işsiz kalacaklar. Bu yüzden fizik okumuyorlar.

Burada bir başka konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Yukarıdaki kadro tamamen bir üniversitemizde çalışmaya başlasa bile herhangi biri lisans öğrencilerine ders anlatır mıydı sizce? Curie için biçeceğimiz rol laboratuvarda çalışması değil de lisans öğrencilerine haftada 20 saat ders anlatması mı olurdu? Lorentz'i bölüm başkanı yapıp, gelen giden evrakla mı uğraştırsaydık? Ehrenfest doktora öğrencileriyle değil de lisans öğrencileriyle mi ilgilenirdi? Herkesin hemfikir olacağını düşündüğüm şey bu araştırmacıların, teorisyenlerin en iyi oldukları işi yapmaya devam etmesinin tüm insanlık için en iyisi olacağıdır.

Bir konuyu hakkıyla anlatabilmek için o konuda yeni şey yapmış olmak gerekmediğini biliyoruz. Öyle olsaydı ilk ve orta eğitimdeki öğretmenlerden de yayınlar, bildiriler beklerdik. Bir örnek olarak üniversite birinci sınıfta okutulan matematik 1 ve 2 derslerini düşünelim. Bu derslerde temel olarak türev ve integral hesabı anlatılıyor. Newton'un bu kavramları kendi çalışmalarında kullanmak için icat ettiğini biliyoruz (Leibniz mi, Newton mu tartışmasının yeri burası değil). Buradan hareketle Newton'un matematik 1 dersini herkesten iyi anlatabileceği söylenebilir mi? Ya da tersinden sorayım matematik 1 dersini iyi anlatabilmek için Newton mu olmak gerekir? Newton bugün bizim üniversitelerimizden birinde hoca olsaydı ne o matematik 1 anlatmak isterdi, ne de anlatacak vakti olurdu. Bugün matematik 1 dersini dünya standartı neyse, o seviyede anlatacak yüzlerce, belki binlerce üniversite hocası mevcuttur ülkemizde.

Denebilir ki bunlar çok eski ve temel konular. Üniversitede daha güncel konular anlatılıyor. Aslında bu da bir yanılsama. Bakın bir bölümün lisans programına; 2000 yılından sonra bulunmuş neredeyse hiçbir kavramın anlatılmadığını göreceksiniz. Teknolojinin çok hızlı yenileniyor olması bizde temel kavramların da o hızla değiştiği yanılgısını oluşturuyor ama durum böyle değil. Bilgisayar mühendisliğinde sürekli yeni araçların, yeni programlara dillerinin çıkması meslekten olan, olmayan herkesin dilinde ama durum gerçekte böyle mi acaba? Birkaç örnekle açıklamak isterim: IPv6 (yeni nesil internet protokolü de deniyor) RFC'si [3] 1998'de yazılmış. Tasarım Kalıpları dersinin her yerde okutulan kitabı [4] 1994'te yayınlanmış. Bilgisayar Ağları dersinin temel kitabının [5] ilk basımı 1981'de yapılmış. Listeyi böyle uzatmak mümkün ama kastımı anlatabildiğimi düşünüyorum. Özetle lisans seviyesindeki dersleri hakkıyla anlatmak için araştırmacı, teorisyen olmak gerekmiyor.

Peki hem araştırmacı olup hem lisans derslerini anlatmak imkanı yok mu? Elbette var ama akademide üretimde bulunmak konsantrasyon gerektiren bir faaliyet. Lisansta iki farklı ders anlatsın dediğiniz bir akademisyenin dersten önceki hazırlığı, tekrar dikkatini toplaması için harcayacağı zaman onun mesaisinin neredeyse yarısı olacaktır. Buna değer diye düşünenlerin elbette lisans derslerine girmesinde bir sorun yok ama sadece araştırma kısmına odaklanmak isteyenler için de bir mecra oluşturmalıyız.

Bunu sadece lisansüstü öğrencisi alan araştırma enstitüleriyle mi, yoksa öğrencisiz araştırma merkezleriyle mi çözeriz bilemiyorum ama akademinin üzerinde tartışması gereken konulardan biri olduğunu düşünüyorum. Bu haliyle çocuklarımız onları gönderdiğimiz amaçtan çok başka motivasyonları olan akademisyenlerden eğitim alıyorlar.


[1] http://www.yok.gov.tr/AskiyaCikardik/docs/AK2.pdf
[2] https://www.nyucel.com/2018/12/ne-olacak-fizik-bolumlerinin-hali-2.html
[3] https://www.ietf.org/rfc/rfc2460.txt
[4] https://www.amazon.com/dp/0201633612
[5] https://www.amazon.com/Computer-Networks-Tanenbaum-International-Economy/dp/9332518742 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İstikbale ait bir eser: Mai ve Siyah

Halid Ziya Uşaklığil'in 1896'da yayınlanan [0] romanı Mai ve Siyah'ı ilk okuduğumda muhtemelen hiçbir şey anlamamıştım. Tek hede...