norveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
norveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2024 Salı

Buz Sarayı, Kuşlar - Tarjei Vesaas

Norveç edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak bahsedilen Tarjei Vesaas'ın 1897'den 1970'e uzun sayılacak bir hayatı olmuş. Türkçede sadece iki romanı mevcut ve bence ikisi de okumaya değer eserler. İskandinav edebiyatı hakkında kiminle konuşacağım bilemiyorum ama birkaç aydır hiç okumadığım kadar çok Norveçceden çevirilmiş roman okudum, hala da listede bir o kadarı, belki daha fazlası okunmayı bekliyor.

Buz Sarayı

1963'te yazılmış Buz Sarayını 1972'de Melih Cevdet Anday çevirmiş. İşin doğrusu bu romanı sadece Anday'ın o yıllardaki sesini duyabilmek için almıştım, iyi ki okumuşum diyorum şimdi. Anday Norveççe bilmediğinden romanı İngilizcesinden çevirmiş. Normalde böyle suyunun suyu çevirileri okumayı tercih etmiyorum ama üzerinden 50 yıl geçtikten sonra okuduğumuz dilin nasıl değiştiğini göstermesi açısından da iyi bir tecrübe oldu benim için. Şimdilerde neredeyse hiç kullanmadığımız bakmaya yerine bakmağa, anlamaya yerine anlamağa benzeri kelimelerini kullanması çok zamandır görmediğim bir şeydi. Anday İngilizceden çevrilmiş olmasına rağmen Norveç romanlarında alışık olduğumuz kuru, soğuk dili başarıyla Türkçeye aktarmış gibi geldi bana.

Romanda merakla okunacak bir kurgu yok. On bir yaşında iki çocuğun (Siss ve Unn) kısa arkadaşlıkları, bir gece Unn'un teyzesinin evinde görüşmelerinin ardından bir kayıp ve bir büyük hasret var. Siss ve Unn haricinde kimsenin adı bile geçmiyor romanda, Anne, Baba, Teyze, oğlan, kız var sadece. Siyah beyaz bir filmdeki renkli iki karakter gibiler (renkleri olsaydı herhalde parlak renkler değil, pastel tonlar olurdu). Unn'u kaybettikten sonra Siss için herkesin silikleşmesi diğer karakterlerin adının zikredilmemesiyle çok güzel verilmiş. Siss ve Unn'un sadece bir akşam görüşmüş olmaları "Seninle Bir Dakika" şarkısında olduğu gibi bir his verdi bana. Bir ayrılıktan sonra mutlulukla geçmiş günler, hatta yıllar da bir dakika sürmüş (ve yetmemiş) gibi gelmiyor mu insana?

Teyze son yürüyüşlerinde Siss'e "Bir söz verdiğini söylemiştin. Ama söz verdiğin kimse ortadan çekilmişse, bu sözü tutmanın hiçbir yararı yoktur. Kendini onun anısına bağlayamazsın." diyor ve Siss'in yası da sonsuza dek sürmüyor. Romanın sonuna Unn'un bulunduğu dramatik bir sahne eklenecek diye tedirgin olmuştum ama yazar gerekmeyen isimleri bile söylemediği gibi romana hiçbir şey katmayacak böyle bir sahneyi de bize göstermemiş.

Kuşlar

Buz Sarayı'nın verdiği cesaretle yazarın Türkçeye çevrilmiş ikinci kitabı olan Kuşlar'ı da okudum. Kuşlar 1957'de yazılmış, Versaas'ın en önemli eseri olarak bahsedilen, ödüller almış bir roman. Adını diğer Norveçce çevirilerinden bildiğimiz Deniz Canefe yine güzel bir Türkçeyle çevirmiş romanı. Çeviri ne kadar başarılıysa Timaş Yayınlarının kullandığı kapak da o kadar özensiz maalesef. Romanın neredeyse 70 yıl önce yazılmış olması İskandinav edebiyatının zaman içinde değişimini görmeye imkan vermesi açısından da kıymeti bence.

Kırklı yaşlardaki iki kardeşin; Mattis ve ablası Hege'nin'in hikayesi Kuşlar. Mattis'i nasıl tarif etmeli bilemiyorum ama yarım akıllı veya alık denebilir (uzaktan Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si gibi) belki. Roman boyunca Mattis'in yanındaymışız ve biraz aklını okuyormuşuz gibi takip ediyoruz hikayeyi. Jon Fosse'nin Melankoli'sindeki gibi veya Beckett'in Molloy'undaki gibi karakterin kafasının içine hapsolmuşuz gibi bir akıştan farklı bir tarzı var Vesaas'ın. Melankoli ve Molloy'da kahramanların aynı cümleleri tekrar tekrar kurmaları onların bir duyguya nasıl saplandıklarını sanki onların aklının içindeymişiz gibi bize hissettirirken Mattis bazen kendinden beklenmeyecek kadar derinlikli de düşünüyor. Örneğin romanın sonlarına doğru anlatıcı Mattis'ten "Bunun üzerine gitmek zorundaydı. Daha çok konuşulabilirdi ancak yanlış olurdu bu. Yine de, söylenmedik onca söz varken gitmek güçtü." diye bahsediyor. Bu Mattis'in anlatıcı olmamasından kaynaklandığından okuduğumuz şeyin sahiciliğinden şüpheye düşürmedi beni.

Buz Sarayı'nda olduğu gibi Kuşlar'da da ani çıkışlar, inişler olmuyor. Sadece kardeşi için yaşayan Hege'nin hayatına birinin girmesi bile tantanalı bir olaya dönüşmüyor. Geçimlerini sağlamak için örgü ören ve yaşamdan kendisine hiçbir şey kalmadığını düşünen Hege sonunda mutluluğu bulsa da hayatındaki tek kişiyi kaybettiğini düşünen Mattis için yıkıcı oluyor bu.

Bizde olsa köyün delisi denebilecek bir karakter olan Mattis yaşadığı yerde neredeyse hiç kötülük görmese de yetersizliğinin farkında. Romandaki karakterler (Mattis ve Hege'nin dışındakiler de yani) okuyanın yakınlık duyabileceği tipler, Mattis'e hakaret etmeyi veya dalga geçmeyi düşünen bile yok. Buna rağmen kendisini sevdiğini bildiği kişiyi, ablasını kaybetme fikri dayanılmaz geliyor Mattis'e (Cümleyi tekrar okuyunca sanki bize öyle gelmiyormuş gibi yazdığımı farkettim. Tamam bize de öyle geliyor belki ama tepkimiz Mattis gibi olmuyor diyeyim ve konuyu kapatalım).

Son olarak Mattis'in ablasının onu duymasına imkan olmamasına rağmen her başı sıkıştığında ona seslendiği için yine Hege diye bağırmasının Freud'un aktardığı sen konuşunca aydınlık oluyoru hatırlattığını da yazmak isterim. Sizin de başka güzellikler bulacağınız bir roman olacaktır Kuşlar.

17 Aralık 2023 Pazar

Miras, Postane Günlükleri - Vigdis Hjorth

Bir romanla ilgili en az önemsediğim şey yazarın roman hakkında söyledikleri, yazdıkları oluyor. Vay efendim otobiyografik miymiş, bunu yaşayan birilerini mi tanıyormuş, bunlar bence çok boş şeyler. Romanda anlatamadığı şeyleri sonradan onun hakkında konuşup anlatmaya çalışmak beyhude bir çaba bence. Eleştirmenlerin, edebiyat kuramcılarının (Berna Moran'ın Anayurt Oteli hakkında yazdıkları, Yusuf Atılgan'ın röportajlarından daha kıymetli değil mi?), okurların kitap hakkındaki değerlendirmelerini yazardan daha fazla önemsiyorum. Arada bir yazarların söyleşilerine de katılıyorum ama zaten pek az yazar romanda şunu demek istemiştim diyor konuşmasında. Vigdis Hjorth'le yapılan röportajları hiç okumadığımı, özellikle Miras'ın otobiyografik olup olmamasıyla hiç ilgilenmediğimi söylemek için bu kadar uzatmaya gerek var mıydı bilemiyorum.

Norveç (aslında Kuzey Avrupa) romanı denildiğinde aklıma hep Erlend Loe ve Dag Solstad'ın yazdıkları geliyordu (elbette günümüz edebiyatından bahsediyorum, Knut Hamsun gibi yazarları dışarıda bırakarak söylüyorum bunu). Özellikle Jon Fosse'yi okuduktan sonra Norveç edebiyatının aslında dünya edebiyatı olduğuna ikna oldum.

Vigdis Hjorth'ün iki romanını da Dilek Başak çevirmiş. Erlend Loe'nin bütün romanlarını çeviren Dilek Başak Hjorth çevirilerini de sanki Türkçe yazılmışlar gibi sunuyor bize.

<uyarı>
Yazının devamında "meğer katil uşakmış" gibi bir sürprizbozan yok ama yine de içerikle ilgili hiçbir şey duymak istemeyenler burada ayrılsalar iyi olabilir.
</uyarı>

Miras

Miras yapanı şeytanlaştırmadan, mağdurun acısının üzerine basıp yükselmeden bir çocuk tacizini anlatıyor. Konu elli yaşını geçmiş bir kadının (Bergljot) babasının ölümünün ardından çocukluğunda gördüğü cinsel tacizi anlatması olunca çocuğun yaşadığı travmanın detaylandırılması, babanın nasıl kötü biri olduğunun anlatılması veya babanın kendi çocukluğunda yaşadıklarının aktarılması yapılabilecekken yazar bunlara neredeyse hiç girmiyor bile. Bergljot başından geçenleri erişkinliğinde, hatta evlenmiş ve çocukları varken, ailesine açıyor ve babası inkar ediyor. İki kız kardeşi (ağabeyinin durumu farklı ama onu okursunuz zaten) babaları (ve başka bir adama aşık olan anneleri) ortada bir kanıt yokken (nasıl olabilir zaten böyle bir kanıt, yıllar geçmiş üzerinden) ailenin iki üyesi arasında kalıyorlar.

Miras bölüşümü konusunda aile içinde çekişmelerin, kavgaların olması benim de çocukluğumdan alışık olduğum bir konu. En uyduruk şeyler bile paylaşılamaz ölünün ardından. Annem (canım) olur da ileride biz de kardeşimle böyle kavga ederiz (küseriz) diye korktuğundan hayattayken nesi varsa bize bölüştürmüştü (sanki ben kardeşimle böyle bir şey için tartışabilirmişim gibi. O zaten dünyanın en tatlı insanıdır).

Ölen babasının ardından "babam beni biraz da olsa sevmiştir herhalde" diye düşünen Bergljot ne babasını affeder (zaten böyle bir şeyin imkanı yoktur), ne yaptıklarına bir gerekçe bulmaya çalışır. Turan Oflazoğlu'nun "Sen sen sen, Yok olabilirsin ama, Seni sevmiş olmam, Yok olabilir mi?" demesi gibi babasının artık yok olması yaşadıklarının olmamış gibi olmasına imkan vermez. Ağabeyi haricindeki aile üyelerinin söylediklerinin söylenmemiş gibi davranmalarına da dayanamaz (kim dayanabilir zaten?). Yazar bizi gözyaşlarına boğabilecekken bu kozu kullanmamış ve yine de yüreğimizi sıkıştıracak harika bir roman yazmış.

Postane Günlükleri

Roman Ellinor'un bir şeyleri hatırlamamasıyla, anlamsız bulmasıyla başlayınca aman dedim bu da demans benzeri bir durumu anlatıyor. Biraz ilerleyince kahramanın kendini eksik adresli bir mektup, içerikten yoksun bir mektup gibi hissettiğini anladım. Hayatını kazanmak için yaptığı işleri küçük şeyler olarak görüp hayatımda daha büyük şeyler olmayacak mı, bu kadarına mı mahkumum diyen Ellinor romanın ortasında ortaya çıkacak toplumun oluşumuna katılmayım, sorumluluk almalıyım diyor. Hem de bunu 2010'da Norveç'te diyor.

İnsanın kendini anlaması, kendine karşı samimi olması, kendiyle senli benli konuşması bile çok zorken başkalarını anlaması elbette çok zor bir iş. Hjorth konuyu anlatırken lafı çok dolandırıyor, araya başkalarının hikayelerini, kendi ailesiyle ve sevgilisiyle ilgili konuları alıp bağlamı bizim tamamlamamızı bekliyor. Zaten öyle olmasa, yani doğrudan anlatmak istediğini anlatabilse herhalde bir roman yazmak yerine düşündüklerini yazardı. Aslında biraz da bu yüzden yazarların eserleriyle ilgili sonradan söylediklerine herhangi birinden daha fazla önem vermiyorum. Başka türlü söyleyemediği için bu romanı yazmış olmalı yazar.

Yazarın lafı bu kadar dolandırması (romanda kahramana söylettiği ifadeyle söylersek) yazılanların düşünülmüş değil de yaşanmış gibi hissedilmesini sağlıyor.

Romanda Ellinor üzerinde çok uzun zamandır tartışılan konular hakkında da düşünüyor. Theseus'un gemisinde olduğu gibi hakiki olan, asıl olan nedir gibi sorular üzerinde kendisiyle tartışıyor ama elbette bu hacimdeki bir romandan bir özgün bir çözüm önerisi beklememek lazım. Pink Floyd'tan Syd Barrett ayrılınca grup artık Pink Floyd olma özelliğini yitirmediği, hatta Roger Waters ayrıldıktan sonra onun yerine de bir(ler)i konabildiğine göre Rick Wright'ın ölümünün ardından David Gilmour ve Nick Mason yeni bir klavyeci ile yeni bir Pink Floyd albümü çıkarırlarsa bu grup artık Pink Floyd olmaz mı sorusunu biz de zaman zaman arımızda konuşuruz (Eğer olmuyorsa Türkiye'deki son konserlerinde Camel grubunu dinlemeye gidenler kimi dinlediler?). Hatta biraz daha ileri gidip Gilmour ve Mason grubun son halinden ayrıldıklarında onlarla birlikte yıllardır çalan grup üyeleri yeni bir albüm yapsalar, konser verseler bu grup hala Pink Floyd olur mu? Bu sorulara Heraklitos gibi grup üyeleri değişmese bile her bir araya geldiklerinde zaten aynı grup olmuyorlar diyerek cevap vermek bir seçenek olsa da soruların varlığı kahramanın nasıl sıkıntılar içinde olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.

Dilerim üretken bir yazar olan Vigdis Hjorth'un diğer eserlerini de okuma imkanımız olur.

19 Kasım 2023 Pazar

Kjersti Skomsvold

Türkçeye iki romanı çevrilmiş 43 yaşında, Norveçli bir kadın yazar Kjersti Skomsvold. Çevirmen Deniz Canefe'nin aslında olabildiğince yakın çevirdiğine güvendiğimizden Skomsvold'un roman dili hakkında da konuşabiliriz diye düşünüyorum. Sven Birkerts "Bir yazarı eserinden ayırmak her koşulda zordur" diyor ama Annie Ernaux gibi uç örnekler haricinde yazarın hayatını bilmenin okuduklarımıza etkisinin olmaması gerekir aslında (33 isimli romanında yazar kahramanına "insan 'aslında' sözcüğünü kullandığında söylediğinin gerçek olmadığı anlamına gelir bu" dedirtiyor). İki romanda da kadın kahramanların aklından geçenleri okuyoruz, hele Hızlandıkça Azalıyorum'daki metnin elimize nasıl ulaştığını açıklamak da mümkün değil (aslında gerekli de değil).

İskandinav dillerinden çokça çevirisini okuduğum Deniz Canefe meğer 56 doğumlu, Hacettepe mezunu bir hekimmiş. Skomsvold'un iki romanını da yazarın Türkçe basımlarına gıpta edeceği şekilde çevirmiş.

Hızlandıkça Azalıyorum

Ölmekten de yaşamaktan da eşit derecede korkan yaşlı Mathea'nın neredeyse hiç yaşamadığı hayatının romanı Hızlandıkça Azalıyorum. Mathea hem fark edilmek, önemsenmek istiyor (sanki bunu istemeyen varmış gibi yazıyorum ya neyse) hem de evinden hiç çıkmamak. Harika bir espri anlayışı var; "Epsilon'a kendimin tanıdığım en komik insan olduğumu söylüyorum. 'Tamam da sen benden başka kimseyi doğru dürüst tanımıyorsun ki" diyor Epsilon. 'Yine de...' diyorum" bölümü bana kardeşimi hatırlattı (elbette sen bambaşkasın canım). Mathea çok az şey yaptığı, anlamlı hiçbir şey yapmadığı hayat yaşıyor ki parmak uçlarının kanamasını bile hayatta olduğunun bir belirtisi sayıyor. Kendiyle de, hayatıyla da ne yapacağı hakkında fikri yok. Uzun ömrün sonunda (sonun ne zaman olduğunu bilemesek de) insanın aklının biraz bulanık olması normalse de onun durumu bambaşka.

Skomsvold'un anlatımı tam da Mathea'nın duygu durumuna uygun. Bazen tek kelimelik kısa cümleler. Dışarıdan fark edilmesi mümkün olmayan afacan çocuk düşünceleri. Mathea'nın zihninde olmasını bekleyeceğimiz gibi anlatıda atlamalar. Romanı Mathea'nın dilinden okuduğumuz için onun kafasının kocasıyla ve alt komşuyla karışık olması bizi de şüphede bırakıyor ama zaten oralarda olanlar çok da önemli değil.

Hayatın ilanihaye süreceğini düşünerek (böyle olmadığını bilse de) yaşayan okurun giremediği bir zihnin içinden konuşarak çok güzel bir roman yazmış Skomsvold.

33

Bu romanda da 33 yaşındaki matematik öğretmeni K.'nın zihnindeyiz. K. intihar eden sevgilisi Ferdinand ve yeni sevgilisi Samuel ve evdeki albatros ve okuldaki öğrencileri arasında gidip geliyor. Ölen sevgilisiyle konuşması gerçekliği bozduğundan gerçekten ameliyat olup olmadığınından veya evdeki albatrostan emin olamıyoruz ama K.'nın dediği gibi 'bir roman, "konu"sundan daha fazlasıdır her zaman, anlattığı olaydan daha büyüktür'.

K.'nın ölse de kendinden ayıramadığı siyam ikizi gibi olan Ferdinand ve kendisini hüzünlendirecek kadar hoşlandığı yeni sevgilisi Samuel hakkında düşündüklerini, yaşadıklarını ortada gerçek bir olay olmadan, anlatılanlara da çok şüpheyle yaklaşarak okuyoruz ama sonunda K. ile Samuel'in birbirinin ellerinde birer serçe gibi oturmalarını dileyerek bitiriyoruz romanı. Hızlandıkça Azalıyorum kadar olmasa da severek okudum 33'ü.

12 Kasım 2023 Pazar

hayat-olmayan-hayatların yazarı: Dag Solstad

Sevdiğim şeylerin önemli bir kısmını uğraşarak sevmişimdir (Uğur'la beraber Pink Floyd'un Animals albümünü bu kadar insan yanılıyor olamaz diyerek defalarca dinlediğimizi, hakkında konuştuğumuzu, sonra yavaş yavaş sevdiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum (Bana bir insanı uğraşarak sevmek mümkün olmaz gibi geliyor ama buradan devam edersek konu çok dağılır [Daha ilk cümledeyiz ya, bu neyin parantezleri böyle? Lütfen!])). Daha önce Kuzey Avrupa romanlarını genellikle sevmediğimi yazmıştım ama belki kaçırdığım bir şeyler vardır diyerek Dag Solstad'ın çevirilmiş bütün kitaplarını okuyayım dedim. Böyle uğraşıp sevemediğim yazarlar çok oldu; örneğin Kundera'nın ve Soljenitsin'in de bütün kitaplarını okudum ve fikrim değişmedi (Kundera'nın Kimlik romanını sevmiştim, şimdi yalan söylemiş olmayayım).

Dag Solstad'ın romanlarını eskiden sevmediğim şeylerin neler olduğunu ve nedenlerini de düşünerek okudum bu sefer. Uzun cevabı aşağıya yazıyorum ama kısaca söyleyeyim; başka türlü anlanıyorum artık bu coğrafyanın edebiyatını (eğer hepsini temsil eden bir edebiyat diye bir şey mümkünse tabi). Nispeten severek okuduğum Erlend Loe'nin kitaplarını da yeniden okuyayım diye planlıyorum (eskiden olsa Solstad'ları sana getirirdim).

Burada bahsedeceğim YKY'dan çıkan ilk beş romanın çevirmeni Banu Gürsaler Syvertsen ve Jaguar Kitap'tan yayınlanan iki romanın çevirmeni Deniz Canefe. Her iki çevirmenin de çok güzel Türkçeleri var ve kitapların titiz çalışmalarla okuyucunun karşısına çıktığı belli.

Aşağıda romanları okuduğum sırayla yazıyorum.

Profesör Andersen'in Gecesi

Arka kapağında Hitchcock'un Arka Pencere'sinin, Camus ve Larkin'in bir birleşimi olduğu yazdığından önce filmi tekrar izleyip ardından Camus'nün Düşüş ve Yabancı'yı tekrar okudum. Daha önce hiç Larkin okumadığımdan onun da Bayram Düğünleri'ni okudum (umarım bahsi geçen Larkin aynı yazardır). İşin doğrusu her roman için böyle ön okumalar yapmıyorum ama bu sefer Meryem okuyunca üzerine konuşalım dediğinden tedarikli olayım istedim (hakkında konuşmadık o ayrı konu).

Kitapla ilgili "diğer Kuzey Avrupa romanları gibi derdi kalmamış insanların yazabileceği bir kitap. Hiç Kuzey Avrupa romanı okumamış birine eminim çok garip gelecektir ama sen seversin diye tahmin ediyorum" diye yazmıştım ama yazarın diğer kitaplarını okuyunca fikrim değişti.

Zaten kısacık olan romanda Profesör Andersen evinin camından karşı binada işlenen bir cinayeti (tam da emin değil ama çok şüphelendirici bir şey) görüyor ama bunu polise haber vermiyor. Polisi aramamasının nedeni böyle bir imkanının olmaması veya korktuğu için arayamaması değil (sonrasında bir korku oluyor tabi). Sadece olaya veya katilin hayatına müdahale etmek istememesi gibi kolay bir açıklaması da yok durumun. Okurken ara polisi, delirtme insanı diyerek okumuş olsam da edebiyattan insanlık dersi beklememek gerekiyor elbette. Benzer bir olayda güvenlik güçlerini arayamayan okurun yaşayacağı tecrübe büyük ihtimalle Profesör Andersen'inkinden çok farklı olacaktır. Andersen'in tereddütlerini, karar veriş ve vazgeçişlerini çok başarılı anlatmış yazar.

On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap

Ben öyle yapmadım ama bu romanı okumadan önce Henrik İbsen'in Yaban Ördeği oyununu okumak bence çok iyi fikir olur. Solstad okumaya devam ettiğinizde ileride (Mahcubiyet ve Hassasiyet'te) yeniden karşınıza çıkacak ve yazar neden bahsediyor diye düşünmekten kurtulacaksınız. Romanlarda bahsi geçmesinin yanında güzel de bir oyun Yaban Ördeği.

Roman üç perdelik bir oyun gibi. İlk perdede baş karakter Bjørn Hansen'i ellinci yaşında görüyoruz. Doğum gününü sessiz sedasız, kendi başına, Kongberg'de bir apartman dairesinde muhteşem yalnızlığıyla kutlayan Hansen'in bu yaşa kadar yaşadıklarını okuduktan sonra ikinci perde de (elbette roman perdelere de, bölümlere de ayrılmış değil) oğluyla yaşadıkları, son perdede ise çılgın planı Büyük Ret'in gerçekleştirilmesi anlatılıyor. Romanı okurken bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu bilmediğimden oğluyla olan kısımları neden anlattığını anlayamamıştım (oğlu 17. Roman'ın önemli bir karakteri olarak tekrar karşımıza çıkacak). Hansen'in Büyük Ret planıyla ve romanı geri kalanıyla neredeyse hiç bağlantısı olmayan bir bölüm gibi burası.

Oğlunun en küçük davranışından bile (ilgili, ilgisiz) çokça sonuç çıkarması, karşılıklı konuşsalar kolayca anlayabileceği şeyleri sürekli aklında kurup durması ve konuları mikro düzeyde bölüp her birini ayrı sorgulaması okuyucuyu deli etse de başarıyla anlatılmış. Suat Derviş de romanlarında bahsettiği kavramları kahramanlarına ayrıntılarıyla sorgulatır ama Hansen bu işi bir başka seviyede yapıyor.

Elbette insan hayatında tesadüflerin (şansın) büyük rolü var. Hatta özgür irade de hakkında çokça düşünülmüş, yazılmış, hâlâ tartışılan bir konu. Hayatını çok ehemmiyetsiz bulan Hansen kendi aldığı kararla bir şey yapmayı planlıyor (sürprizbozan olmasın diye yazmıyorum ama büyük bir şey beklemeyin). Yaptığı şeyi "bir marifet", "bir isyan" ya da "bir meydan okuma" olarak adlandırmak ona abartılı ve gülünç gelse de bu eylemi hayata geçirince müthiş bir tatmin hissi alıyor. Roman Hansen'in neye yaradığı belli olmayan isteğinin başarıya ulaşmasıyla sona eriyor.

17. Roman

Hansen'in dalaveresi açığa çıkmış, hapiste yatmış ve çıkmıştır artık. On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap'ın ortalarında bahsi geçen oğlu Peter bu zamanda okulunu bitirmiş, işini kurup evlenmiş hatta bir çocuğu bile olmuştur. 67 yaşındaki Hansen çok yalnızdır, hiç arkadaşı yoktur. Ama kitaplarım var, bu durum tersine olsaydı daha kötüydü diye düşünür. Her ne kadar insanları özlemiyor gibi dursa da kendine yapılan, yapılmayan her şeyi çok önemser Hansen. Hatta yapanın bile farkına varmadığı küçücük şeyer üzerinden yaşar hayatını. Bir yanıyla T. Singer'a çok benzer. Bu benzerlik belki kültürlerine çok yabancı olduğumuz için Korelilerin ve Japonların bize benzer gibi görünmesine benziyordur emin değilim.

Hansen'i hayatına katabileceği son mutluluğu da (aslında abartmamak lazım insan her yaşta aşık olabilir (romanda bir aşk yok. onu mutlu edebilecek bir şeyi kast ediyorum) ama Hansen okuyucuya bu umudu vermemektedir) yaşayamadan evine dönen otobüste bırakırız romanın sonunda. Üçlemenin son romanı henüz çevrilmedi ama ben hâlâ buraya yazma enerjimi korurken yayınlanırsa onu da aşağıya eklerim.

Mahcubiyet ve Haysiyet

On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap'a başlamadan önce Yaban Ördeği'ni okumuşsanız bu romanda çokça bahsi geçecek şeyler hakkında bilginiz olacaktır. Okumamış olanları bile merak ettirecek kadar romanın içinde olan oyunu okumuş olmama rağmen romanın kahramanı Elias Rukla'nın üzerinde durduğu noktaların hiç dikkatimi çekmediğini söylemeliyim. 

Elias ellili yaşlarda bir edebiyat öğretmenidir (Solstad'ın kahramanlarının benimle yaşıt olmasına bazen sinir oluyorum). Diğer Solstad karakterleri gibi Elias da her tavrın, sözün ardında bir şey arar ama bunu kendini çok önemsediği için değil başka türlüsünün mümkün olmadığını düşündüğünden yapar. Örneğin okulun gözdesi denebilecek Johan Corneliussen kendisine sıcak davrandığında kendinde ne bulduğunu bilemez ve üzerine düşündüğü zaman da eğer bu konu üzerine çok düşünüp bulursa bundan sonra o şeyin ne olduğunu bilmediği zamanlarda davrandığından daha farklı davranabileceğinden endişe eder. Bu benim de zaman zaman aklıma gelen konulardan biri olduğundan bazı yönlerden Elias'a yakın hissetmiş olabilirim. Belki de kendimde beğenmediğim (örneğin Elias kendi kendine tartışır, Singer (ondan ileride bahsedeceğiz) kendisiyle tartıştığı gibi hayalindeki kişiyi karşısına oturtup onunla uzun uzun konuşur) tarafları Kuzey Avrupa romanlarında görmek benim onları sevmememe neden olmuş da olabilir. İnsan kendiyle ilgili önemli bir problemi bir romanda görebilir mi, görse de bunu bloga yazabilir mi bilmiyorum, o da ayrı konu aslında.

Kendisinin asla bütünlenemeyecek yarım bir insan olduğunu düşünen Elias'ın hikayesi en güzel Solstad romanlarından biri bence.

Lise Öğretmeni Pedersen'in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı

Okuduğum en uzun Solstad romanı bu oldu (kitabın adı tekrar edilemeyecek kadar uzun). Diğer romanlarında da göreceğimiz gibi romanın başında kahraman yaşadığı yerden başka bir yere gider (Tolstay'a atfedilen ama onun olmadığı yazılan "İyi hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir." sözünde olduğu gibi). Norveç gibi refah seviyesinin çok yüksek olduğu bir ülkede Maocu bir partiye katılmadan önce kendini yararsız biri, bir fazlalık olarak gören Knut Petersen'in hiyakesini okuruz romanda. Daima kendi yolunda giden, dalgın, hayatın gizemleri üzerine uzun uzadıya kafa yoran biridir Knut (hangimiz değiliz?). 

Belki yazar böyle düşünerek yazmamıştır ama partiyle olan ilişkisi ve bu süreçte geçenleri ben daha çok bir arka plan hikayesi olarak okudum. "Öyle bir kabus ki uzanıp tutabileceğim kişi orada duruyordu ama tutamıyordum, o artık uzanıp tutulamayacak biri olmuştu" diyen Knut diğer Solstad karakterine çok benzer. Biraz daha gençtir o kadar.

T. Singer

Diğer Solstad romanlarında gördüğümüz gibi T. Singer da üç büyük parçadan oluşuyor. Aradaki ikinci parça çok sonra üçüncü parçadaki küçük bir yere bağlanıyor ama o kadar uzun anlatılmasa da anlatı değerinden bir şey kaybetmezmiş gibi geliyor bana. Solstad'ın tarzı böyle ve zamanla buna alışılıyor.

Singer kendine özgü bir utanma sorunu olan, kişiliksiz bir sorgulayıcı, benliksiz bir yaşam reddiyecisi, tümüyle olumsuz bir ruh olarak tanıtılıyor bize. Toplumun bir parçası olmaktansa öyleymiş gibi yapan bir kütüphaneci olan Singer, yapmak zorunda olduğu şeyleri yapmaktan korkar. Yıkılmış bir geçmişten özgürleşme diye tarif ettiği yeni bir eve çıkma fikrini hayata geçirmek bile üzerinde çokça düşünmesini gerektiren çok zorlu bir sürece dönüşür. Rutinlerle dolu, tanımları belli görevleri yapmak isteyen sıradan biri olmak istemektedir. Böyle biri olmasına rağmen attığı bir kahkahanın veya ölen karısıyla zaten ayrılmak üzere olduğunun başkaları tarafından önemsenmediğini düşünmez, bunları dert ederek kendini kahreder.

Romanın başında insanların kendi hakkındaki düşüncelerini çok önemseyen, hatta buna takıntılı biri gibi gördüğümüz Singer'ın ileride değil sevilmek, dikkat çekmek bile istemeyen biri olduğunu anlıyoruz. Yazar bize ayrılmak üzere olduğu karısının kızının bakımını üstlenmesinin ve kendine sıfırdan bir hayat kurmamasının nedeninin onu sevmesi olmadığına ikna etmeye çalışsa da [artık yazara da güvenmiyoruz demek!] Singer Isabella'nın gençlik dönemini normal yaşayabilmesi için kendi varlığını kolayca silebilecek biridir. Isabella'nın büyüyüp yanından ayrıldığında ondan beklentisi "arada sırada bu günleri hiçbir rahatsızlık hissetmeden, yalnızca geçmişte kalmış, o zamanki yaşamıyla hiçbir ilgisi olmayan bir dönem olarak düşünmesi"dir.

Kahramanın sevdiği birinin kendisini sonradan böyle hatırlamasına razı olması romanın kurgusuna uygun olsa da bana yaralayıcı geldi. Çok güzel bir roman T. Singer.

Armand V.

Solstad'ın yeni bir anlatım tekniği denediği bir roman Armand V. Romanda klasik anlamdakine benzer bir anlatıcı var ama okumadığımız bir romana yazılan dipnotlardan oluşan bir metin var karşımızda (yazar önce İosif Brodski'nin Su Seviyesi'ne dipnotlar yazmayı düşünmüş ama sonunda bu metni yazmış. Su Seviyesi'ni daha önce okumamıştım, bu romandan sonra okudum ama ondan da bahsedersem yazı iyice okunmaz bir hal alacak korkarım). Kapaktaki dipnotlar ifadesi okuyucuyu bildiği anlamda dipnotlarla karşılaşacağını yanılgısına uğratmasın çünkü kimi dipnot sayfalarca sürüyor ve kahramanların diyalogları da mevcut bu dipnotlarda. Bazı dipnotlara ekleme yapan başka dipnotlar da var. Dipnotlarda konuşan anlatıcı bazen yazarın ağzından konuşurken, bazen de klasik romandaki gibi kahramanları tasvir ediyor. Böyle bahsedince anlaşılmaz bir metin varmış gibi demiş gibi de olmayayım. Dili yenilikçi olsa da kolay okunur güzel bir roman bence Armand V.

Dipnotlara ait romanı okumamış olmamız yazarın işini bazı yönlerden kolaylaştırırken bazı yönlerden de zorlaştırmış bence. Gelişen olayların nasıl bağlandığının ayrıntılarını yazmak ve okuyucuyu ikna etmek yükünden kurtulurken ortada bunlar olmadan bütünlüğün sağlanması da kolay bir şey olmamış. Yazım tekniği yenilikçi ama bir başka romanın benzer şekilde sadece dipnotlardan oluşması (eğer ilave yenilikler olmazsa) zor gibi geliyor bana.

Umutsuzca mutluluğu arayan Norveçli bir diplomat olan Armand'ın hikayesini severek okudum.

zor zamanlarda birlikte yaşamak

Dün gibi, önceki gün gibi başladı bugün de. Bunaltıcı bir sıcak, sabah ilaçları, sabah kahvesi, mesajların e-postaların kontrolü, sabah müzi...