30 Mayıs 2026 Cumartesi

Fizik bölümleri ne durumda? - 2026

2013 ve 2018'de üniversitelerimizde fizik bölümleri hakkında yazılar yazmıştım [1], [2]. O yıllar fizik bölümlerinin neredeyse hiç öğrenci bulamadığı yıllardı. Ülke olarak temel bilimlerden böyle keskin bir kopuş yaşamamız bana ürkütücü geldiğinden lisans eğitiminde hiç fizikçi yetiştirmiyor olmamız hakkında bir şeyler yapılması gerektiğini yazmıştım. Şimdi aradan çok yıllar geçmişken duruma yeniden bakalım istiyorum. Verileri YÖK'ten alıp [3] mevcut duruma birlikte bakalım.

Beş üniversitemizde, İTÜ, Hacettepe, Ankara, İstanbul Medeniyet ve Gaziantep Üniversitelerinde, toplamda 205 kontenjanı bulunan Fizik Mühendisliği bölümleri var, hepsi istediği kadar öğrenci çekebilmiş. Sınıflarda hiç boş koltuk kalmamış.

Fizik bölümlerinde ise 55 üniversitede toplam 1600'e yakın olan kapasitenin tamamı dolmuş. 2018'de sadece 22 üniversite kontenjanlarını doldurabilmişken bugünkü durum çok daha iyi görünüyor. Aradan geçen sekiz yılda fizik bölümlerine talep %60 artmış.

Duruma öğrenci açısından bakınca fizik de diğer temel disiplinler gibi bir bölüm. Okuması da ancak diğerleri kadar zordur. Öğrencinin ufkunu açan bir bölüm olduğu doğru ama biyoloji de öyledir eminim. Mezuniyet sonrası iş bulmak da temel bilimlerin herhangi bir bölümü gibidir; eğer derslerde anlatılanlar haricinde kendinize bir şeyler katmışsanız şansınız daha yüksek olacaktır (bunun geçerli olmadığı bir lisans eğitimi var mı emin değilim).

Konuya üniversiteler açısından bakınca fizik bütün mühendislik bölümleri için temel derslerden biri. Ne mühendisi olursanız olun mutlaka fizik öğrenmiş olmanız gerekiyor. Toplam 208 üniversitemiz olduğunu hesaba katınca yaklaşık dört üniversitemizden sadece birinde fizik bölümü bulunuyor. Mühendislik bölümlerindeki fizik derslerini meslekten fizikçi olmayan hocaların anlatması gerekiyor bu durumda. Anlatamazlar mı derseniz elbette anlatabilirler ama doğrusu bu mu acaba? İngilizce dersine beden öğretmeninin girmesi gibi olmasa da fizik dersini fizikçiden değil başka bir disiplinin uzmanından öğrenmek bana verimli bir yol gibi gelmiyor.

Üniversitelerdeki fizik, matematik gibi bölümlerin varlığı öğrencilerin tercihine bırakılmayacak kadar önemli bir konu. Bazı bölümlere talep çok az olsa bile onları ayakta tutmamız gerekiyor. Yolun başında denilen bir akademisyenin en az on yılda yetiştiğini unutmayıp bu derelerin suyunu kurutmamalıyız.

21 Mayıs 2026 Perşembe

Fen Liseleri 2025'te ne durumda

Fen Lisesi denince aklıma ortaokulda fen bilgisi öğretmenimin beni giriş sınavından haberdar etmesi ve haftada bir çalıştırması geliyor. Ankara'nın daha önce bir çocuğunu göndermediği küçük bir ilçesinden il dışına hiç çıkmamışken parasız yatılı nereyi kazansa oraya gidecek olan çaresiz ben. O zamanlar meslek liseleri, askeri liseler, anadolu liseleri, fen liseleri ayrı ayrı sınavlarla öğrenci alıyorlar. Parasız yatılı okumak için de ayrı bir sınav var. Şimdi tam hatırlamıyorum ama sınavlara giriş ücretsiz olmalı, yoksa hepsine birden girmiş olamam. Hepsini birer okula yerleşecek şekilde kazanıyorum. Fen Lisesi üniversiteye giriş için en uygun olanı diye düşünerek, o yaşlarda insan gerçekten düşünebiliyor mu emin değilim ama, Kayseri Fen Lisesine karar veriyorum. Haritaya bakınca Kayseri Ankara'ya yakın sanıyorum. Halbuki İzmir ve İstanbul da benzer mesafedeler, ayrıca hepsine otobüsle gideceğim mesafenin ne önemi var belli değil. En iyisi bile öğrencilere yapılan rezalet davranışlara ses çıkarmayan berbat öğretmenlerden dersler alıp üniversiteye gidiyorum. Ben öğrenciyken bir fen lisesi öğrencisinin üniversiteye kayıt olmamasının çok acayip bir nedeni olmalıydı. Liseye kaydolurken acaba üniversiteyi kazanabilir miyim diye bir tedirginliğim olmamıştı (parasız yatılı okuma fırsatından bunu hiç düşünememiş olabilirim).

2014'te "kesinlikle oğlumu yatılı okula göndermeyeceğim" diye yazmıştım [1], Uğur lise çağına gelince fen liseleri yatılı okul olmaktan büyük ölçüde çıktılar. 2019'da oğlum fen lisesi üçüncü sınıftayken fen liselerinin başarısının düştüğünü yazmıştım [2]. Bakalım son üniversiteye giriş sınavındaki durumları nedir [3].

Üniversiteye giriş sınavına giren 94.713 fen lisesi mezunu olmuş. Bunlardan 41.501'i dört yıllık örgün öğretime yerleştirilmiş. Yani bir fen lisesi mezununun örgün eğitimde bir lisans programını kazanma oranı %44'ün biraz altında. Ön lisans ve açık öğretim fakültelerini kazanları da dahil edince bu oran %48'e ancak ulaşıyor. 

Şimdi birlikte bu büyük başarısızlığı biraz az göstermeye çalışalım; oranı hesaplarken sınava giren aday sayısını değil yerleştirmeye başvuran aday sayısını kullanalım. Böyle bakmak istersek tercih yapan 55.908 fen lisesi mezununun %74'ünün lisans eğitimini, %81'inin de tercih ettiği herhangi bir bölümü kazandığını söylemek mümkün. Peki geri kalan 38.805 fen lisesi mezunu üniversiteye gitmek istemedi mi diyeceğiz? Elbette durum bu olamaz. Bir öğrenci dört yıl fen lisesinde okuyor ve sonra üniversiteye devam etmek istemiyorsa bu da kendi başına bir sorun değil mi?

Daha önce de yazmıştım ama tekrar etmekte fayda var diye düşünüyorum; bir liseyi sadece üniversiteye giriş sınavındaki başarısıyla değerlendirmek eksik olacaktır. Fen liselerinde öğrencilere sınav başarısı haricinde yeterlilikler de katılmalı ama sınav başarısı bu kadar düşükken diğer yeterlilikler konusunda da şüphelenmemiz haksız sayılmamalı bence.
 

20 Mayıs 2026 Çarşamba

Su Ürünleri Mühendisliği - 2026

2013, 2014 ve 2018'de üniversitelerimizdeki Su Ürünleri bölümlerinin kontenjanları üzerine yazmıştım [1], [2], [3]. Aradan geçen bunca yılda ne duruma geldik kısaca bir bakalım istiyorum.

İstanbul Üniversitesi başka bir üniversitede olmayan Su Bilimleri ve Mühendisliği isimli bölümünün 75 olan kontenjanının tamamını doldurmuş.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi benzer bir şekilde başka bir örneği olmayan Su Ürünleri Endüstrisi Mühendisliği isimli bölümüne 30 öğrenci çekmeyi başarmış.

Su Ürünleri Mühendisliği bölümü 18 farklı üniversitede 19 farklı programla öğrenci almış geçen yıl, bu sayı 2013 yılında 21, 2018 yılında ise 14 idi. Sadece Ankara Üniversitesinin İngilizce ve Türkçe iki farklı eğitim veren bölümü mevcut. Toplamda 582 olan kontenjanların tamamı dolmuş. Geçmiş yıllardaki yazılarımda bölümlerin çok az öğrenci tarafından tercih edildiğini yazmışken şimdi sayıların böyle artması ve bölümlerde hiç boş kontenjan kalmamış olması beni şaşırttı doğrusu.

2013'de 613 olan toplam kontenjan beş yıl sonra 400'e düşmüşken şimdi tekrar aynı seviyelere ulaşmış. Buradan nasıl bir anlam çıkartmalıyız doğrusu bilemiyorum. Bölümlerin kontenjanları geçmiş yıllara göre biraz olsun artmış olsa da bu bölümlere yerleşen öğrenci sayısı ülke ihtiyacını karşılıyor mu, karşılamıyor mu diye bahsetmek için oldukça küçük. Yine de mevcut durumun bölümler için sevindirici olduğunu tahmin ediyorum. Tercih edilmiyor olmak moral buzucudur eminim.

yokatlas'tan [4] bu verileri her yıl alıp genel gidişat ne yönde oluyor diye takip etmek daha iyi olabilirdi ama benim bu konuda yüksek bir motivasyonum olduğunu söylemem doğru olmaz. Sonuçta 14 yılda sadece 4 defa bakmışım durumlarına. Belki bölümlerin hocalarının yazdıkları değerlendirme yazıları vardır, onlara bakıp yazıyı güncelleyebilirim ileride. 

5 Mayıs 2026 Salı

bir takvimi tersten açmak - Alex Schulman

Zaman hakkında düşünmesi en zor kavramlardan biri. Üzerinde düşünmediğimizde bildiğimizi sandığımız ama nasıl oluyor da tek yöne akıyor açıklayamadığımız bir boyut zaman. Geçmişi hatırladığımızda bile filmi geri oynatır gibi hatırlamıyoruz, zaman yine bir andan başlayıp ileri doğru akıyor. Sinemada ve edebiyatta zaman akışını bozan, atlamalı sahnelerle bizi zamanda ileri geri taşıyan eserler olmasına rağmen onlar da olaylar bölümlerde hep ileri akıyor. Belki de gözümüzle hiç tecrübe etmediğimiz bir durum olduğu için hayal dünyamızda bile zaman nehrini tersine akıtamıyoruz.

Zamanda geri gitsek ne yapacağımız bambaşka bir konu, bana hiçbir şeyi düzeltemeyiz gibi geliyor işin doğrusu. Yapılacak hataların bir sınırı olmadığından eski bir yanlışı (ne demekse o artık) düzeltsem bile şimdi aklıma gelmeyen başka bir yanlışla onu telafi ederdim eminim. Bu hakkında çokça düşündüğüm ve yazdığım bir konu olduğundan yeniden aynı şeylerin üzerinden geçmek yerine geçmişi kendime ve başkalarına nasıl anlatıyorum hakkında yazmak istiyorum.

Wittgenstein başka bir bağlamda söylüyor ama insan başlangıcın öncesinden başlamak istiyor anlamaya ve anlatmaya. Olayları geriye doğru anlatabilseydim belki bir yerde durup artık burada konuyla bağlantı kopuyor diyebilirdim ama anlatmaya başlarken o noktayı seçmek genellikle zor oluyor. Her olayın öncesi ve ona neden olan gerekçeleri var. Eğer anlattığım kişiyle (olayla bağlantılı) bir geçmişim varsa oradan başlamak imkanı oluyor ama ya yoksa? Her konuya sanayi devriminden başlayarak bir fikir beyan etmek insanı kendine karşı bile çok sıkıcı biri haline getiriyor.

Günümüz sanatçısı için de Dostoyevski gibi olayları tarihsel sırasıyla anlatmak çok sıkıcı oluyordur herhalde. Bazı anlatılar da en baştan aranan şeyin söylenip sonrasında onun neden olduğu şeyleri göstermeye uygun da olmuyor. Örneğin Citizen Kane'de Rosebud'ın Kane'nin çocukluğundaki kızağının üzerinde yazdığını baştan bilsek bambaşka bir kurgu gerekirdi ve bu daha mı iyi olurdu emin değilim.

Beni zamanla ilgili yeniden düşündüren romanlar Alex Schulman'ın kitapları oldu. Schulman insanın olduğu kişi olmasını tetikleyen şeyleri bize her seferinde farklı bir kurguyla anlatıyor. Bir romanda anlatı iki koldan başlıyor; biri zamanda ileri doğru diğeri geriye akıyor. Bir diğerinde kahraman kendi çocukluğundaki evle günde (ama hep aynı günle) bir telefon görüşmesi yapabiliyor. Telefonu kim açarsa onunla konuşuyor. 17 Haziran'ın kendisi için neden önemli olduğunu romanın sonunda anlıyoruz ama okura kendi için böyle bir günü seçemeyeceğini de söylemiş oluyor. Zaten bir günün bizim için böyle önemli olduğunu bilsek kendimizle ilgili sorunun ve tabi onun nedeninin de farkında olurduk. Schulman'ın Türkçeye çevrilmiş üç romanı var, üçü de okuyana iyi ki okudum duygusunu verecek kitaplar.

Zamanda geri gitmek denildiğinde aklıma ilk gelen Metin Altıok'un dizeleri olmasına rağmen onun hakkında yazmadım: "Bir takvimi tersten açardık, / Eğer isteseydin." Yapılması mümkün tek zaman yolculuğu budur belki de.

[1] https://www.goodreads.com/book/show/59915572-hayatta-kalanlar

karanfil elden ele - Hitchcock/Truffaut

Alfred Hitchcock neredeyse bütün filmlerini edebiyattan esinlenerek çekmiş bir yönetmen. Bir romanı/öyküyü hızlıca okuyup aklında kalan fikr...