günlük_hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük_hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2025 Perşembe

Çanakkale'de çeşmeden akan suyu neden içemiyoruz?

İnsan bir ortamın içinde yeterince uzun zaman yaşayınca onun temel niteliklerini sorgulamakta zorlanıyor. Otuz yıldan uzun zamandır Çanakkale'de yaşıyorum ve içme suyunu ayrıca satın alıyorum. İki temel sorum var: en temel ihtiyacım olan suya neden ayrıca para veriyorum ve çeşmeden akan suyu neden içemiyorum? Yaklaşık 15 yıl önce çıldırmış ve bu konuda yazmıştım [1] aradan geçen zamanda durum daha da kötüye gitti.

Hâlâ ön ödemeli su sayacı denen saçmalık devam ediyor. Bilmeyenler için yazayım (bu deliliği henüz keşfetmemiş belediye kaldıysa diyerek) evinizdeki su sayaçlarına okuttuğunuz bir kart var (otobüs kartı gibi) bu karta önceden parasını verip su alıyorsunuz. Sayaca yüklediğiniz miktar bitince suyunuz kesiliyor. Yani cebinizde paranız yoksa evinizde su akmıyor. Bu kadarını ne akıl ne de vicdan almıyor olmalı ama sosyal demokrat bir belediye bu vicdansızlığı çok uzun yıllardır politika olarak sürdürüyor. Her türlü borcu, vergi ödemesini birkaç gün (hatta yıllar) ertelemek mümkün ama evdeki suyun akması için mutlaka o gün paranızın olması lazım. Bu politikayı oluşturanların böyle bir sıkıntıları olmadığı için onlara önemli gelmiyor bu durum ama daha vicdansız bir uygulama düşünemiyorum. Bakın daha akan suyu içmeye sıra gelmedi, tuvalette su akmıyor diyorum. Çeşmeden akan su o kadar berbat durumda ki armatürlerin ağzındaki küçük ızgaralar neredeyse her hafta tıkanıyor. Değil akan suyu içmek diş fırçalamak bile mantıklı değil.

Suyunu içemediğimiz güzelim şehir de burası

Bir hanenin su kullanımında belli bir miktardan fazlasını kullanan bedelini ödesin ama normal yaşam için gerekli olan suya neden ayrıca para veriyoruz? Bana tuvalette kullanmak için su bile sağlayamayan belediyenin/devletin yapabildiği neye daha acil ihtiyacım var benim? Bu kimin sorumluluğunda kısmı vatandaşı hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Evinde suyu akmayan vatandaş bir de sorumlu mu arasın? Kaynağı nereden bulacaklarsa bulsunlar ve ulaşımı, suyu ücretsiz sağlasınlar bir zahmet. Biz bunu talep etmedikçe onların aklı su parasını internetlerden ödeyebilmemiz gibi olmayan sorunların çözümüne çalışıyor ancak. 50 yıl önce Vedat Dalokay'ın Ankara'da ulaşımın ücretsiz olmasını konuşmasından sonra ben Çanakkale'de suyun fiyatı ne kadar diye konuşmak istemiyorum.

Yıllar önce Palandöken'de bir toplantıya gitmiştim. Gece geç saatlere kadar gevezelik ettikten sonra hepimiz odalarımıza çıktık. Baktım odadaki dolapta su yok. Resepsiyonu aradım, kimse açmayınca aşağı indim. Şaşırarak gördüm ki neredeyse bütün katılımcılar aşağı inmiş ve içme suyu arıyor. Bir yetkili geldi, derdimizi anlatınca dedi ki çeşmeden su akmıyor mu? Akıyor ama içmek için su istiyoruz diyince şişe sular buradan dolduruluyor, neyin peşindesiniz demişti bize. O kadar alışmışız ki içilecek suyun çeşmeden akmamasına Palandöken'de bile şişe su arıyoruz. Yurtdışına gittiğimde de en çok imrendiğim şey suyun içilebilmesi oluyor. Yollardaki çeşmelerden herkes su içebiliyor, otellerde akan su içiliyor, lokantalar sürahiye çeşmeden su doldurup getiriyor. Ben suyun parayla satılabilir bir şey olduğunu yetişkin olduğum zaman öğrenmiştim. 

Bu kadarını da mı hak etmiyoruz?

[1] https://www.nyucel.com/2011/06/on-odemeli-su-sayac-rezilliktir.html 

15 Eylül 2012 Cumartesi

Yazılım Özgürlüğü Günü Çanakkale buluşması

Eylül ayının üçüncü cumartesi günü kutlanan Yazılım Özgürlüğü Günü'nde Çanakkale'deki özgür yazılım insanları olarak kahvaltıda toplandık. Bu kahvaltıya yetişmek için memleketinden erken gelen öğrenciler, her toplantının sürekli müdavimleri, ilk kez tanıştığımız özgür yazılım insanları derken 26 kişi bir araya geldik, önümüzdeki yıl neler yapabileceğimizi, ne gibi fırsatlar olduğunu konuştuk. Yaklaşık 3 saat süren etkinliğin ardından bu yıl daha fazla çalışma planlarıyla ayrıldık. Katılan herkese teşekkürler.

27 Haziran 2012 Çarşamba

9 yılın ardından ilk sigara


Yaklaşık dokuz yıl önce (19.07.2003) bırakmıştım sigarayı. On bir yıla yakın zaman günde bir paketten fazla içtiğim sigarayı bırakmak çok zorlu bir süreç oldu benim için. Ağzımın içi yara oldu, çok zor zamanlardı.

Aradan kısa bir süre geçtikten sonra sigara içme isteği duyduğumu hatırlamıyorum. Belki ilk bir iki ay zor geçti ama ardından sigarasız hayat alıştım kolayca. Sürekli sigarayla oynamaya alışkın bünyenin yeni bir hale uyum sağlaması elbette zor ama nelere alışmıyor ki insan?

Bir şehir efsanesi olarak 'şu kadar zamandır sigara içmiyormuş, bir tane içtikten sonra tekrar başlamış' hikayeleri dinlediğimden dokuz yılda bir tane bile sigara içmemiştim. Geçen haftasonu Bozcaada Özgür Yazılım Günlerinde içtiğimiz kahvenin yanında gelen sigaralardan birini içip kendimi deneyeyim istedim. Eski bir tanıdığa sarılır gibi mi olacak, başımı mı döndürecek merak ediyordum. Elbette severek içtiğim günleri hatırlatacak ve hayatı zorlaştıracak gibi bir endişe vardı ama hep merakla da yaşanmıyor ;)

Sonuç tam bir zafer oldu benim açımdan: sigaranın tadı berbattı, içime çekmeye çalıştığım duman boğazıma bir top gibi oturdu, o berbat kokusu bir gün ağzımdan gitmedi. Sigarayı bıraktım mı, yoksa yıllar sürecek bir ara mı verdim sorusunun cevabını bulmuş oldum bu sayede.

19 Mart 2012 Pazartesi

Tamam tuzağa düşmeyelim ama

Bir süre önce bir arkadaşımı kendilerinin polis iddia eden birileri telefonla arayarak hattının kopyalandığını söylediler. Telefonla konuşurken biz de yanındaydık. Bayağı uzunca, özenle hazırlanmış bir senaryo anlattılar. Arayanların telefon numaraları da gizli olmadığından oldukça inandırıcı konuşuyorlardı doğrusu. Biz bu mevzuları çoktan duymuş uyanık insanlar olduğumuzdan bir şey kaptırmadık ama hepimizin duyduğu buna benzer çokça dolandırıcılık olayı olduğundan Çanakkale il emniyet müdürlüğü aşağıdaki uyarı yazılarından hemen hemen her apartmanın girişine yapıştırdı.

İki cep telefonunun da üzerinde çarpı işareti olmasından nasıl bir anlam çıkarılır bilemiyorum ama uyarı metni tam bir felaket: 'DEVLET HİÇBİR İŞ İÇİN VATANDAŞINDAN KONTÖR YADA PARA TALEP ETMEZ'. Yaklaşık 2 yıldır cep telefonlarında kontör diye bir şey kalmadığı gibi devlet hiç bir işi parasız yapmıyor vatandaşı için. Benim bildiğim para karşılığı olmayan hiç bir devlet hizmeti yok vatandaşlar için (ya da'nın birleşik yazılmasından bahsetmiyorum bile).

Tamam niyet iyi; vatandaşı uyarmak lazım ama ne yazıldığına da dikkat etmek gerekiyor galiba.

10 Ocak 2012 Salı

Galaxy S'i 3310 gibi kullanmak

Akıllı telefon dediğimiz kocaman ekranı olan, GPS, bluetooth, wifi ve 3g ile bağlantı kurabilen, fotograf çeken, üzerinde işletim sistemi koşturan ve dünyanın parasını verip aldığımız cihazların en ciddi problemleri şarj sürelerinin kısa oluşu. Bütün bu özellikleri açarak kullandığınızda şarjı bir tam gün giden telefon yok benim bildiğim.

Ben bir yıldan fazla zamandır Samsung Galaxy S kullanıyorum. Üzerinde Samsung'un kendi romu yerine CyanogenMod 7.1 var. İşin doğrusu telefondan ve Android'ten çok memnunum ama sabahtan evden çıkarken şarjdan aldığım telefonu akşam işten dönünce yine şarja takmak deli ediyor beni. Wifi ve 3g kapalı olunca şarj süresinin uzayacağını tahmin ediyordum (GPS'in lafını hiç açmıyorum bile) ama ne kadar uzayacağını da kestiremiyordum açıkçası. Bunu görmek için 6 gün telefonumu 3310 gibi kullandım. Bütün kablosuz bağlantıları kapattım, fotograf çekmedim. Sadece sabahları çalan alarmı kullandım. Telefonla konuşma sıklığım değişmedi elbette.

Evet telefonu 3310 gibi kullanınca şarjı bir haftaya yakın dayanıyor (hala %24 şarjı var) ama o zaman da bu kadar parayı neden verdim diye düşünüyor insan.

3 Ocak 2012 Salı

Pardus temelli dağıtım mevzusu

Pardus ülkemizdeki en geniş özgür yazılım topluluğunu bir araya getirmiş bir projedir. Kitlelerin linux ve özgür yazılımla tanışmalarına ve kullanmalarına önemli ölçüde katkısı olmuştur. Buna rağmen ne kamuda ne de özel sektörde yaygın şekilde kullanıldığını söylemek mümkün değildir.

Pardus kendi kullanıcı kitlesini kucaklayan bir özgür yazılım projesi olmamıştır. Gelinen noktada maaşlı çalıştırdığı geliştiricileri haricinde gönüllü geliştiricisi yok denecek kadar aza inmiştir.

İlk yıllarında (ne kadar gerekli olduğu tartışılabilir olmasına rağmen) ortaya konan inovatif teknolojilerin yerine/yanına yenilerinin eklenmediği açıkça görülmektedir. İki Pardus sürümünü birbirinden ayıran Pardus'un kendi yazılımlarından bahsetmek mümkün değildir.

Pardus iş yapış şekliyle de bir kamu kurumu olmanın bürokrasisinden sıyrılamamıştır. Kendi internet sayfasını yıllarca yenileyememesi, gönüllü geliştiricilere (ki proje ekosisteminin en önemli parçası olması gereken kısımdır) en kısıtlı şeyleri bile yıllarca sunmaması gibi konular herkesin bilgisi dahilindedir. Kurumun kendi sürdürmek zorunda olduğu işlerin yapılmasının getirdiği alışkanlıkla çalışanlarının kendi aralarında aldıkları kararların gönüllülere tebliğ edilmesi çokça yaşanan ve rahatsız edici konuların başında gelmektedir. Hatta bazı konular şifaen toplantılarda söylenmesine rağmen yazılı olarak (eposta, blog, twit vb.) hiç bir zaman geliştiricilere iletilmemiştir.

Benim başını çektiğim iki proje haricinde dışarıdan herhangi bir geliştirici grupla birlikte iş yapılmamış olmasının nedeni memlekette Pardus'la birlikte üretmek isteyen kimse olmaması değil; bu işe kalkışacak kişilerde evliya sabrı olmamasıdır. Geliştirici ekiple iletişim kurmak son derece kolayken idari taraftan cevap alabilmek bile ciddi sabır işidir.

Sene 2012 olmuşken Pardus teknolojisi dediğimiz şeylerin hiç biri başka bir dağıtımda bulunmayan şeyler değildir. Zaten özgür yazılımın doğası onun bir sadece bir dağıtımda varolmasına imkan vermez. Peki o zaman Pardus temelli bir dağıtım fikri nereden çıktı? Bu konu üzerinde konuştuğumuz arkadaşlarımı bağlamadan kendi fikirlerimi yazdığımı not düşerek cevap vereyim buna: Her ne kadar Pardus'un gönüllü aktif katılımcısı kalmamış olsa bile projeye veya ekibe küsmüş/küstürülmüş/küsmeden ayrılmış insan sayısı hiç de az değil. Geliştirici olma hevesiyle çalışan genç bir grup var. Tübitak ekibi Pardus dağıtımının sürdürülmesi işini hala yürütürken onu temel alıp üzerine bir şeyler koyan yeni bir dağıtımın sürdürülebilir ve verimli olduğunu düşündüm. Başlangıçta üzerine çok fazla yenilik koyamasak bile en azından iş yapış yöntemindeki beğenmediğimiz şeylerin yerine yenilerini koyabilirdik. Eğer yapabilseydik eminim önemli bir iş olurdu. Hala bu işe kalkışmak isteyen olursa onlara kolaylıklar diliyorum.

Tübitak/Pardus tarafıdaki belirsizlikler/belli olan şeyler nedeniyle artık Pardus temelli bir dağıtımın ne sürdürülebilir ne de verimli olacağını düşünmüyorum. Başka bir dağıtımı temel alan yeni bir dağıtım işine kalkışmanın da gerekli olduğunu düşünmüyorum. İlla bu işe girmek isteyenler için gerekenden fazla başlamış proje var, birine dahil olmak sıfırdan başlamaktan iyi olur bence. Tabi parlak bir fikir varsa baştan da başlanabilir elbette.

Geliştici olarak Pardus'la ilişkim 'müzikal ayrılıklar nedeniyle' bir süre önce bitmişti. Bu hafta içinde kullanıcı olarak da yollarımızı ayırıyorum (soran olursa: debian).

Hadi selametle...

not1: Küfür yoksa her yorumu yayınlıyorum.
not2: Yazdığım her şeyi detaylandırabilirim ama kime faydası olur bunun? Amacımın birşeylere suçlular bulmak olmadığı anlaşılmıştır diye umuyorum. Durum tespiti olarak yazdım bunları.
not3: 'Pardus tarafında hiç mi iyi şey yapılmadı?'diye soracak olanlara bundan önce yıllarca blogumda yazdığım yazılarımın, listelerdeki epostalarımın, seminer konuşmalarımın filan linklerini vermek isterim. Sadece eleştirilerimi yazmaya hakkım var.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Şeb-i Arus

Dün 728. Şeb-i Arus törenlerini izlemek için Gelibolu Mevlevihanesi'ne gittim. Benim beklediğimden oldukça büyük bir yapı çıktı karşıma. Havanın yağmurlu olmasına rağmen halkın yoğun denebilecek bir ilgisi vardı. Tören programında saat 20'de başlanacağı, 15 dakikalık bir konuşmanın ardından Sema'nın başlayacağı yazıyordu.


Etkinlik her zamanki gibi zamanında başlamadı. Tam bir buçuk saat açılış konuşmaları sürdü. Mikrofonu eline alan bırakmak bilmedi. Bu konuda söz söylemeye ne yetkinliğim var demedi kimse; valiler, milletvekilleri, bakanlar konuştular da konuştular. Mevlevihanede protokol haricindekilere oturacak yer çok az olduğundan ayakta dinledik bu nutukları. Çoluk çocuk mevlevihaneye gelenler perişan oldular. Dışarısı buz gibi olmasa biraz dolaşıp gelirdi insanlar ama o da olmadı.

Ses düzeni en basit pastanedekinden bile kötü olduğundan konuşulanları anlamak neredeyse mümkün olmadı. Konuşmacılar yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi yaklaşık bir daire gibi olan alanın etrafında sıralanmış insanların sadece protokol kısmına doğru konuştular. Sırtlarını çevirip durdukları büyük kalabalıkla ilgilenmediler hiç. Herkes kürsüye ünvanlarla, sıfatlarla çağrıldı. Haa, unutmadan mevlevihaneye giren başbakan yardımcısı alkışlandı. Kimsenin aklına Mevlana, bir olmak, kendinden vazgeçmek filan gelmedi.

Halbuki nutuklar atılmayan, gösterişsiz bir tören işin doğasına ne kadar da uygun olurdu. Belki sadece başlangıçta Sema'daki dönüşlerin, selamların anlamlarından bahsedilen kısa bir konuşma olsa, insanlar evlerine çok daha huzur içinde dönebilirlerdi.

Neredeyse sekiz asırdır yaşatılan bu büyük gelenek çok daha fazla özen istiyor.

3 Haziran 2011 Cuma

Ön ödemeli su sayacı REZİLLİKTİR

Çanakkale'de süper bir şey yapıyoruz diyerek (yıllar yıllar önce) su sayaçlarımızı değiştirdiler. Eski su sayaçlarını kullanırken ayda bir, iki ayda bir faturası gelirdi öderdik. Geç yatırırsak zam filan da olurdu ama kimsenin evinin suyunu kesmezlerdi/kesemezlerdi su parasını yatırmadın diye. Sonuçta yaşam için temel ihtiyaç olduğundan bir evin suyu borcundan ötürü kesilmezdi.

Çanakkale Belediyesi bu suyu kesememe sorununa akıllı sayaç dedikleri sistemle çözüm bulmuş oldu. Kartla yapılan her şeyi akıllı sanan bir zihniyetten olduklarından ön ödemeli sayacın adı da akıllı sayaç. Akıllı sayaçla suyu peşin alıyorsunuz, aldığınız su bitince otomatik olarak kesiliyor. Bu iş otomatik yapıldığından sanki belediyenin suyu kesmesi gibi bir şey olmuyormuş algısı yaratılmaya çalışılıyor ama sonuçta suyunuz kesiliyor. Su kesilince elinizdeki "akıllı kart"a 1 ton su borçlanabiliyorsunuz. O da size 2 gün yetiyor. Peki ya sonrası? Kimse bana suyun parasını peşin vermekle sonradan vermek arasında ne fark var demesin. İnternetten alamıyorum illa şubeye gitmem gerekiyor gibi itirazları geçsek bile peşin vermeniz gerektiğinde cebinizde para yoksa su da yok. Telefon, elektirik filan değil; SU diyorum SU. Parasını vermeyen telefon hizmetinden faydalanmayıversin diyebilirsiniz ama evinde su da akmasın mı?

Bir saçmalık uzun süre yapılınca onu sanki mantıklıymış gibi düşüyoruz. Suyun evlere satılması da böyle. Bina yapılırken belediye zaten bağlantı parası adı altında altyapı maaliyetini fazlasıyla alıyor ev sahibinden. Su belediyenin ürettiği, satın aldığı bir şey de değil. Sistemin bakım maaliyeti ve arıtma için de vergi vermiyor muyuz zaten? En temel yaşam gereksinimi olan suyu satıp para kazanmayı hedefleyen belediyelerden nefret ediyorum.

Sene 2011, Çanakkale'de parası olmayanın evinde su akmıyor ve bundan utanan kimse yok.

18 Şubat 2011 Cuma

Oğuz Kripton'a geri döndü

Öğrenciliğinde de birlikte çalışma fırsatı bulduğum Oğuz Yarımtepe İzmir'de yüksek lisans yapıp ardından Kıbrıs'ta bir süre çalışıp ardından yine İzmir'de doktoraya başladıktan sonra aramıza geri döndü. Yıllardır özgür yazılım camiasının içinde olan Oğuz'la birlikte daha çok öğrenciyle ilgilenip daha iyi işler ortaya çıkaracağımıza inanıyorum.

Hoşgeldin Oğuz ;)

23 Mart 2010 Salı

Hay ananızın kızlık soyadını

Aynı apartmanda başka bir daireye taşındığımdan ev telefonumu ve adsl bağlantımı naklettirmeye gittim bugün. Bu kadar basit bir işi telefonla veya internetten yapamıyor oluşum yeterince saçma iken bir de nüfus kağıdınızın fotokopisini istiyorlar bu talepte bulunduğunuzda. Hatta daha saçması karşınızda oturan eleman ananızın kızlık soyadını soruyor size. Onu da elindeki forma yazıp yine masasının üzerine bırakıyor. Sizden de bu formu gören herkesin iyi niyetli olacağına inanmanızı bekliyorlar. Sanki kimliğimi görmeleri ya da kendi telefon numaramdan yapacağım aramaya güvenmeleri daha manalı değilmiş gibi (internetten adsl kullanıcı adı ve parolamla yapacağım başvurudan çoktan vazgeçtim zaten).

Birinin çıkıp bu akıllılara simetrik şifreleme yapıldığında kullandığınız anahtarın gizliliğinin en kritik nokta olduğunu söylemesi lazım.

16 Eylül 2009 Çarşamba

işte fatura


Sadece 2.01 TL'lik görüşme yapmışım ve DEVLETE İLETİLECEK ÜCRETLER 4.51TL, fatura 18.17TL.

Bu kurumun bir alternatifinin olmaması ne kadar acı.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Şanlıurfa'da Akademik Bilişim

Gördüğüm en büyük ve güzel kampüslerden biri olan Harran Üniversitesi kampüsünde 2 gün sonra Akademik Bilişim Konferanslarının onbirincisi başlayacak.

Kar yağmıyor, geç kalmadınız ;)

3 Aralık 2008 Çarşamba

çok yaşa Ozzy



Wikipedia'da daldan dala gezerken farkettim; Ozzy Osbourne bugün 60 yaşına girmiş.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Buna rağmen devam edelim mi?


Herkes ssl sertifikasını gidip VeriSign'dan alsın demiyorum ama en azından sertifikayı oluştururken kurumun bilgileri doğru verilse, sertifika süresi 3,5 sene geçmemiş olsa daha iyi olmaz mı?

Şimdi sayfanın linkini versem kötü adam ben olurum. En iyisi cesareti olanlar devam etsin diyeyim.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Benim de içinde Atatürk geçen bir anım var

Bu yazıyı uzun zamandır yazmak istiyordum ama nedense bir türlü elim varmamıştı. Daha fazla ertelersem neler yaşadığımı iyice unutacağım.

12 Ağustos günü Ankara'dan Çanakkale'ye dönmek için terminalde otobüs bekliyordum. İki gece de yolda geçeceğinden ve Çanakkale-Ankara ardından Ankara-Çanakkale arasında araç kullanmayı gözüm kesmediğinden otobüsü tercih etmiştim. Kabul edilmiş olmasına rağmen henüz sözlemesini imzalamadığımızdan duyuramadığımız büyük bir projenin panelinden çıkmıştım ve panel çok iyi geçtiğinden çok mutluydum. Yolda sıkılmayayım diye aldığım kitabı okuyarak zaman geçirmeye çalışıyordum. Saat 20 sularında aşağıda fotoğrafı bulunan, takım elbiseli, sevimli bir ihtiyar yanımdaki boş koltuğa oturmak için izin istedi.


Çok fazla boş yer varken izin istemesi garip olsa da selam verip kitabı okumaya devam ettim. Amca önce saati sordu; benim cevabımdan sonra kendi saatine baktı ve doğruluğunu kontrol etti. Ama bunu kibar ve sevimli bir şekilde yaptı. Aradan biraz zaman geçince bana doktor musunuz diye sorduğunda artık konuşmak istediğini anladım. Kitabı kapattım ve sohbete başladık.

Laf lafı açtı ve kısa bir süre sonra çantasından yukarıdaki fotoğrafın kapak olduğu bir dergiyi gösterdi. Derginin kapağında "Atatürk'ün yanağını okşadığı çocuk şimdi ne yapıyor" yazıyordu. Bir çocuk gibi gülümseyerek "O çocuk benim" dedi ve dergide kendisiyle yapılmış röportajı gösterdi bana. Adı Mehmet Türk olan bu 80 yaşından biraz yaşlı amca Almanya'da makine mühendisliği okuduğundan, deniz suyundan içme suyu elde etmek için yaptığı çalışmalara varıncaya dek çokça şey anlattı. Kendisi emekli olmuştu ve her yaz bir haftalığına Fethiye'ye, memleketine tatile gidiyordu. Eşi artık bu seyahatlerden usanmış olduğundan onu Ankara'da çocuklarının yanına bırakmış tek başına gidiyordu bu yıl. Çok kibar bir beyefendi olduğunu sanırım söylememe gerek yok.

Kendisinden dinlediğim kadarıyla yukarıdaki fotoğraf Fethiye'de çekilmiş. Aradan yıllar geçtikten sonra ölümüne bir kaç yıl kala Atatürk tekrar gelmiş Fethiye'ye. Bu ziyaret sırasında Atatürk eski sağlığında olmadığından şehri gezmemiş de sadece heyetleri kabul etmiş. Tabi Mehmet Türk, daha önce Atatürk kendi yanağını okşadığından, yine onu görmek istiyor ve kendisinden çok büyüklerin kabul edildiği salona girmeyi aklına koyuyor. Salonun girişindeki görevliye "Atatürk geçen geldiğinde benim yanağımı sevmişti, belki yine sever" diyerek içeri sızıyor. Anlatırken yüzünün aldığı afacan hali görseniz bunu gerçekten yapmış olduğuna benim gibi inanırdınız sanırım. Salona girip Atatürk'ü karşısında görünce çocuk aklıyla utanıp yanına gidemiyor ve girdiği gibi usulca çıkıyor salondan.

Yukarıdaki fotoğrafı, benim gibi, daha önce görmüş ama hikayesini merak etmemiş birilerinin hoşuna gider umarım bu yazdıklarım.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Elvan bizim kızımız değil mi yani?




Gördüğüm en sempatik sporculardan biri olan Elvan Abeylegesse'nin Pekin'deki başarılarına burun kıvırıp onun yabancı olduğunu konuşanları, yazanları hayretle görüyorum. Diyelim ki Elvan Etiyopya'lı anne babanın çocuğu olduğundan Türk vatandaşlığına geçtiği ve kendini bizden biri gibi gördüğü halde bizden sayılmasın; peki Elvan bir Türk ile evlenir ve çocuğu olursa onun oğlu da mı yabancı sayılayacak? Kaçıncı nesilden sonra arıza çıkarmayacağız? Şu an o bölgeden bir sporcu yetişmesi pek mümkün değil ama Kuzey Irak'lı bir Kürt kızı olsaydı Elvan, ona yine sen bizden değilsin mi diyecektik?

Zeka ne kadar zor bulunur bir şey oldu günümüzde.

19 Ağustos 2008 Salı

Tanıdığınız bir Nevin Yanıt ya da Eşref Apak olmadı mı?

Bir haftadan uzun bir süredir Olimpiyat Oyunlarını seyrediyorum. Çocukluğumdan bu yana iyi bir spor izleyicisi olduğumdan bir çok dünya rekorunun kırıldığı Pekin Olimpiyatları benim harika vakit geçirmeme imkan verdi. İnsan yaşadığı ülkeyi düşünmeden olaya sadece spor olarak bakabilse sanırım daha fazla keyif alabilir ama neden bu memleketten bu kadar az sporcu olimpiyatlara katıldı diye düşünmeye başladınız mı işin sonu gelmiyor.

Plajı olmayan ülkelerin plaj voleybolu takımlarını, ülkesinde başı açık gezemeyen yüzücü kadınları, geçen oyunlarda altın aldığımız branşlarda hiç olmadığımızı görünce kahroluyor insan. Örneğin "10 metre havalı tüfek" diye bir kategori var, bizim hiç sporcumuz yok, birinci Hindistan'dan. Bence bu durumun nedeni bizim ülkemizin böyle bir niyetinin olmaması. Yoksa Hollanda Antilleri'nden bir 100 metreci çıkabilirken bizden 10 metreden tüfekle atış yapacak birinin dahi çıkmamasının izahı olabilir mi?

Aslında olayın olumsuz tarafı ile ilgili çok şey yazılabilir ama ben konuyu başka bir yere bağlamak istediğimden Ülkemizde hiç seyircisi olmayan iki branşta yarışmış iki gençten bahsetmek istiyorum; çekiç atmada yarışan Eşref Apak ve 100 metre engelli koşan Nevin Yanıt. Eşref Apak bu olimpiyatlarda yoktu ama 100 metre engelli gibi bizden birinin koşmasını hiç beklemediğimiz bir dalda Nevin Yanıt'ı görmek beni çok sevindirdi.

Neden böyle başarılı çocuklarımızı ön plana çıkartarak ülkemizde bambaşka bir hava estirmiyoruz, neden kızlarımızı Süreyya veya Nevin'e özendirmiyoruz, neden Eşref neredeyse hiç sporcumuzun olmadığı atma ve atlama branşlarında önümüzü açmak için kullanılmıyor sorularına ancak bunu istemiyoruz herhalde diye yanıt verebiliyorum.

Kendi öğrencilerimden biliyorum ki; insanlar kendileri gibi birilerinin şimdi başarılı olmuş olduklarını görmekten çok motive oluyorlar. Eğer yeterince iyi kullanılabilirse böyle bir kaç örnek bile çok fazla insanın hayatını değiştirebilir ama tabi bunu istemek lazım.

Şimdi bir kaçına link versem diğerleri kırılır ama bölümden mezun olmuş Nevin Yanıt'lardan, Eşref Apak'lardan öğrencilerime çokça bahsediyorum. Nevin Yanıt da bu okuldan mezun olmuş diye düşünmek bile ben de yapabilirim dedirtiyor insanlara. Hepsi 100 metre engelli koşmuyor ya da çekiç atmıyor belki ama birilerinin gerçekten hayatı değişiyor. Daha sonraki yıllarda yeni Nevinler, Eşrefler olarak onlardan da bahsediyorum.

Yarı final serisinde sonuncu olmuş bir sporcuya bu övgüler fazla değil mi? diye soran arkadaşları boş yere meşgul ettiğim için özür dilerim.

15 Temmuz 2008 Salı

Ben Judas Priest gördüm

Pazar günü çocukluğumun grubu Judas Priest konserine gittim. Uğur'u ve Selma'yı görmek kadar güzel olmasa da ;) harika bir konserdi. Keşke ben de onlar da daha gençken seyredebilseydim bu konseri.

1 Temmuz 2008 Salı

Tehlikeli oyunlar

Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kolkola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. "Bana kalırsa filim biraz karışıktı", dedi genç adam. "Bazı yerlerini anlamadım." "Canım" dedi kız, "Sonunda çocuk ölüyor işte." "Aptal", dedi delikanlı, "O kadarını biz de anladık."

18 Haziran 2008 Çarşamba

Polonya yolcusu



20 haziran Cuma TOBB ETÜ'de yapılacak olan 2. Özgür Yazılım Konferansında Şule ve Figen bu yıl bitirme projelerinde yaptıkları işleri anlatacaklar. Şule bir ay sonra Polonya'ya gideceğinden birlikte çalışmaya bir yıl ara veriyoruz. Orada da başarılı olacağından eminim.

Daha önce de yazmışımdır ama tekrarda zarar yok: Üniversitede çalışmanın en iyi yanı başarılı gençlerle birlikte çalışma imkanı olması.

hoşçakal kardeşim deniz

Nerelisin sorusuna Ankaralıyım demeye utanacak kadar çok zaman Çanakkale'de yaşadım. Hiç kimseyi tanımadan geldiğim bu şehirde harika in...