1 Ocak 2015 Perşembe

LibreOffice Impress sunumlarınızı Pebble ile uzaktan yönetin

Neredeyse iki yıl önce LibreOffice Impress sunumlarınızı Android telefonunuzla nasıl uzaktan yönetebilirsiniz diye yazmıştım. Bu halen çok kullanışlı bir yöntem olmasına rağmen sunumları kol saatimizden yönetmek de eminim çok kişinin hoşuna gidecektir. Bir yılı aşkın süredir pebble kullandığımızdan bu uygulama onun üzerinde hazırlandı.



Uygulamayı geliştiren Gülşah bununla ilgili bir blog yazmıştı ama aradan geçen bir haftada yazılım daha kolay kurulabilir ve kullanılabilir hale geldi. Takip edilecek adımlar şöyle:
  • Pebble aygıtlarla sadece bluetooth üzerinden haberleşebildiğinden bilgisayarınızla eşleştirmeniz gerekiyor. Bu işletim sistemine ve kullandığınız masaüstü ortamına göre değişiklik gösterdiğinden burada anlatmak gereksiz ama herhangi bir bluetooth aygıt gibi eşleştiriliyor.
  • pebble-remote uygulamasını kurmadan önce bağımlılıklarını kuralım. Gülşah uygulama için bir depo oluşturduğunda buna da gerek kalmayacak.
    • $ sudo apt-get install python-dev libopenobex1-dev python-tk python-lightblue python-pexpect xdotool python-bluez bluez-tools
    • Uygulama pebble için hazırlanmış lightblue kitaplığını kullandığından onu github deposundan indirip kurmak gerekiyor. Kurulumu için buraya bakabilirsiniz.
  • Artık pebble-remote uygulamasını kurabiliriz. Uygulamanın deb paketini buradan indirip kurabilirsiniz. Çok yakın zamanda rpm paketini de hazır olacaktır.
  • Kurulum tamamlandığında konsoldan aşağıdaki komutla sunumunuzu başlatıp pebble'ınızın müzik uygulamasından yukarı ve aşağı tuşlarını kullanarak sunumda sayfalar arasında gezinebilirsiniz.
    • $ pebble-remote ~/kirkiki.odp
Pebble kullanıcılarından gelecek geri bildirimlerle uygulamaya ihtiyaç duyulan ne varsa eklenebilir.

Kendinden sonrakilere örnek göstereceğim bir çalışma arkadaşı olan Gülşah eminim bundan sonra daha sıkı çalışıp özgür yazılım camiasında daha çok iş yapacaktır.

13 Kasım 2014 Perşembe

Outreach Program for Women 2015

Gnome Vakfının yılda iki defa düzenlediği Outreach Program for Women etkinliğinin Aralık 2014 - Mart 2015 dönemine kabul edilenler bugün açıklandı. 16 ayrı organizasyonun toplamda 44 kişi kabul ettiği bu etkinliğe başvurular önceki yıllarda olduğu gibi yoğundu ama Türkiyeden katılım yine maalesef oldukça az oldu. Bu yıl mezun olan Ebru Akagündüz Linux çekirdeği için kabul edilen beş kişiden biri oldu.

Meraklısı için: 2013, 2014

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Fen Lisesi sayısı artıyor ama başarı düşüyor

Bu yıl üniversite sınav sonuçlarına bakınca okul tiplerine göre başarı bölümüne de göz attım. 1985-1988 yılları arasında Kayseri Fen Lisesinde okumuş biri olarak Fen Liselerinin başarı durumunu görünce gerçekten çok şaşırdım. Neredeyse her iki fen lisesi mezunundan sadece biri (%56) üniversitelerin 4 yıllık bölümlerinden birine yerleştirilmiş. Benim öğrenciliğim zamanında, rakamları net hatırlamıyorum ama, %90 bile başarısızlık sayılırken nasıl buralara gelindi diye biraz bakayım dedim.

Öncelikle Fen Lisesinde okuyan bir öğrenci için tek başarı kriterinin ÖSYM'nin yaptığı sınavı geçmek olmadığında anlaşalım. Bilimsel düşünce yönteminin öğretilmesi, temel bilimler için donanımlı eleman yetiştirilmesi elbette çok önemli kriterler ama bu sınavda bu kadar büyük bir grubun başarısız olması da göz ardı edilemeyecek bir problem bence.

İkinci olarak kendi okuduğum yıllara bir güzelleme yapmadığımı da söylemek isterim. O zaman toplam fen lisesi sayısı (4) dörtdü. 12 Eylül darbesinin hemen ardından kenan evren'in emriyle kurulan ve her yıl ziyaret ettiği okullardı fen liseleri (Ankara Fen Lisesini ayrı tutarak söylüyorum elbette). Hiç bir sosyal imkanın olmadığı, öğrenciler üzerinde ciddi baskının olduğu yıllardı. O yılları yaşamış biri olarak kesinlikle oğlumu yatılı okula göndermeyeceğim.

70-80 milyonluk bir ülkede 4-5 tane fen lisesi olmasını öneriyor değilim elbette. Aşağıda ÖSYM'nin kendi sitesinden aldığım verilerle çizdiğim grafikler var. ÖSYM'nin geçmişe yönelik tuttuğu verilerin evlere şenlik olması ayrı bir yazı konusu olacak kadar acayip. Grafikte kullanılabilecek kadar anlamlı verileri sadece bu yıllar için bulabildiğimden 2001-2006 arasında bir sıçrama olmadığına dikkat çekmek isterim.

2001 yılından 2014'e gelinirken fen lisesine alınan öğrenci miktarı yaklaşık 5.5 kat artmış. Okulların kapasitelerinin artmadığı düşünülünce bunun yeni fen lisesi açılmasıyla yapıldığını tahmin etmek çok kolay. Fen lisesinden mezun olan öğrencilerden üniversiteye yerleşenlerin sayısı ise bu dönemde sadece 3 kat artmış. 2001'de %72 olan oran yaklaşık 10 yıldır %50-%60 arasında.

Özel Fen Liselerinde durum azıcık daha iyi. Onlar da %60-%70 arasında bir başarı gösterebilmişler üniversite sınavlarında.

Bunca başarılı öğrenciyi bir araya getirip kendi haline bıraksalar bile daha yüksek başarı elde edilebilecekken bir de 4 yıl okutup yarı yarıya üniversiteye yerleştirmek muazzam bir başarısızlık öyküsü.

"O da bir şey mi? 12 yıl İngilizce anlatıp tek cümle kurduramıyoruz" derseniz de haklısınız tabi.

7 Ağustos 2014 Perşembe

XIX. Türkiye'de İnternet Konferansı ve Akademik Bilişim 2015

Türkiye'de İnternet Konferanslarının ondokuzuncusu bu yıl 26-29 Kasım 2014 tarihlerinde Yaşar Üniversitesinde yapılacak.

Onyedinci Akademik Bilişim Konferansı ise 4-6 Şubat 2015 tarihleri arasında Anadolu Üniversitesinde düzenlenecek.

Bilişim camiasının en büyük iki buluşmasını takvimlerinize şimdiden işaretleyin de sonradan keşke haberim olsaydı demeyin.

Giderek kaybolan bir bölüm: Su Ürünleri Mühendisliği

Geçen yıl üniversite yerleştirme sonuçları açıklandığında su ürünleri mühendisliği sonuçları hakkında yazmıştım. Bu yıl durum nedir diye tekrar baktığımda bir değişiklik olmadığını görüyorum.
Su ürünleri mühendisliği bir kaç farklı isimle de olsa toplam 23 üniversitede öğrenci alıyor, yani almayı hedefliyor. Bu kadar az talep gören bir bölüm olmasına rağmen son bir yılda yapılan tek planlamanın yeterli öğrenci çekemeyen bölümlerin kontenjanlarının azaltılması olduğunu görmek mümkün.
Genel olarak durum şöyle:

  • Geçen yıl 613 olan öğrenci kontenjanı bu yıl 365'e düşürülmüş. Tercih eden öğrenci sayısı yine aynı kalmış; geçen yıl 130 öğrenci su ürünleri mühendisi olmayı seçmişken bu yıl sayı 124'de kalmış.
  • Kontenjanını doldurabilmiş tek üniversite Akdeniz Üniversitesi (11).
  • 4 üniversiteyi kimse tercih etmemiş: Sinop, Girne, Tunceli ve Adnan Menderes
  • 15 üniversiteyi 10'dan az öğrenci tercih etmiş: Muğla (1), Çanakkale (1), Ordu (1), Atatürk (1), Çukurova (1), Yüzüncü Yıl (1), Süleyman Demirel (2), Kastamonu (2), İnönü (2), Recep Tayip Erdoğan (2), Fırat (2), Mustafa Kemal (3), Mersin (4), KTÜ (6), Katip Çelebi (9)
  • Geçen yıl olduğu gibi yine sadece 3 üniversite birer sınıf açmaya yetecek kadar öğrenci çekebilmişler: Ankara (26), İstanbul (30), Ege (16). Sadece bu üç üniversite su ürünleri mühendisliği okutsa bile gelen talebi rahatlıkla karşılayabilecek durumda.
Bu bölümlerin akademik kadroları nasıl acaba diye merak ediyor insan. 23 üniversiteye tek tek bakmaya gerek yok diyerek sadece kendi çalıştığım üniversitenin (Çanakkale) durumunu yazıyorum: 38'i doktoralı toplam 50 öğretim elemanı var. Bu kadar çok hocası olan (bir bölüm için gerçekten çok büyük bir rakam bu), denizi, boğazı, laboratuarları, tekneleri olan bir bölüm geçen yıl 3, bu yıl 1 öğrenci çekebilmişse sorunun sadece okulla ilgisi olmadığını düşünüyorum.

"Liseden mezun olan herkesi doktor, hemşire, mühendis veya avukat yapamayacağımıza göre ülkemizin ihtiyacı olan diğer alanlar hakkında acilen bir planlama yapılması gerekiyor."

"çinko damlar daraltıyor gökyüzünü"

Bu yıl 17.si düzenlenen TUG Ulusal Gökyüzü Gözlem Şenliği harikaydı. 350 katılımcı 31 Temmuz - 3 Ağustos tarihleri arasında 3 gece Antalya Saklıkentte gökyüzünün aslında nasıl olduğunu görme fırsatı bulduk. Ben 2009'da da aynı etkinliğe katılmış ve çok beğenmiştim. Sonrasında yıllarca tekrar gideyim ve arkadaşları da götüreyim diye düşündükten sonra ancak bu yıl gidebildik ve çok memnun kaldık. Etkinlikte görev alan bütün uzmanlar ve gönüllü arkadaşlar katılımcılara dört gün boyunca güleryüzle yardımcı oldular.



Saklıkent kış aylarında bir kayak merkezi olmasına rağmen konaklama imkanı yok denecek kadar az. İki otel var; birinde etkinliği düzenleyen ekip kalıyor diğeri ise çok pahalı. Katılımcıların neredeyse tamamı çadırlarda kalıyor. Şenliğin sayfasında etkinliğin 2000m yüksekte yapılacağı ve gecelerin soğuk olacağı yazmasına rağmen insan Ağustos ayı başında Antalyada ne kadar üşüyebilirim ki diye düşünüyor ama geceler gerçekten soğuk oluyor. Giderken mutlaka pantalon ve mont almak lazım. Bu kadar yüksekte olunca gündüz de güneş çok yakıcı oluyor.



Biz kalabalık bir grupla gittiğimizden gündüzleri gevezelikle ve seminerleri dinleyerek geçirdik ve sıkılmaya fırsat bulamadık ama tek başına giden biri için de çevre edinmek eminim hiç sorun olmazdı. Etkinlik alanında çok fazla yaşça küçük arkadaş da vardı. Onlara gökyüzünü tanıtmak ve sevdirmek için yarışmalar ve atolyeler düzenlendi. Saklıkente gelen çocukların unutamayacakları bir etkinlik oldu.

Benim çocukluğumda yolların, evlerin aydınlatması bugünkü kadar olmadığından ışık kirliliği çok azdı ve gökyüzüne bakınca yıldızları görmek normal bir şeydi. Şimdi ise bir gece kafanızı kaldırıp gökyüzüne baktığınızda çok az yıldız görebiliyorsunuz. Gökyüzü gözlem şenliğinin yapıldığı Saklıkentte ise etrafta neredeyse hiç aydınlatma olmadığından gökyüzünü bütün güzelliği ile görmek mümkün oldu. Aşağıdaki fotoğraf etkinlik sırasında Burak Duman tarafından çekildi. Çıplak gözle bile harika bir manzara görülebilirken, etkinlik alanındaki uzmanlar yıldızları ve takım yıldızları tanıttılar. Etkinlik alanındaki teleskoplar da çokça ilgi çekti.


Etkinliğin son günü konakladığımız yerden 500m daha yüksekte olan Ulusal Gözlemevine çıktık. Gündüz bile oldukça serin olan ve etrafında hiç yerleşim yeri olmayan gözlemevinde çalışmanın ciddi bir özveri olduğunu eminim herkes takdir etmiştir. Gözlemevinde kullanılan teleskopları ve tesisleri gezdiren ekip de belki bininci defa sorulan soruları büyük bir sevecenlikle ve güleryüzle cevapladı. Burasının bizim için bir güzel tarafı da Linux ve özgür yazılımlar kullanıyor olmasıydı.

Çinko damların daralttığı gökyüzünün aslında nasıl olduğunu görmek için seneye siz de gelin Antalya'ya. Elbette bütün etkinlikler yakın arkadaşlarla daha güzel olur.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Kickstarter'da işler nasıl yürüyor?

Henüz hayata geçmemiş fikirleri muhtemel alıcıları/destekçileri ile tanıştırıp kaynak sağlamaya yarayan sitelerden biri Kickstarter. Danstan teknolojiye, fotoğrafçılıktan modaya pek çok alanda fikirlerin görücüye çıktığı ve kaynak aradığı, benim de pek severek takip ettiğim mecralardan biri. Burada bir proje nasıl duyuruluyor değil de buradan alış veriş nasıl yapılıyor ondan bahsedeceğim biraz.

Kickstarter'da projeler çok büyük oranda henüz ortada hiç bir şey yokken duyurulmuş oluyor. Çoğunlukla bir video ile projenin nihai ürününün ne olacağı anlatılıyor. Proje ihtiyacı olan kaynağı toplayabilirse hayata geçiyor, yoksa umutları bir başka bahara kalıyor. Elbette her proje bir şey satmıyor. Sonuçta hiç bir şey almadan da projelere destek olmak mümkün. Bazen bir patates salatası yapılırken adınız söylensin diye, bazen de hiç dinlemediğiniz ve muhtemelen dinlemeyeceğiniz bir grubun albümüne veya hiç okumayacağınız bir yayına da para verip destek olunabiliyor. Bunlar için istediğiniz (en az 1$ oluyor çoğunlukla) kadar bağış yapılabiliyor.

Peki henüz üretilmemiş bir ürünü nasıl alıyoruz? Ürünlerin genellikle sınırlı sayıda adedi oldukça ucuz sayılabilecek fiyatlarla sunuluyor (early bird). Bunları yakalayabilirseniz şanslısınız. Bunlara yetişemeseniz bile her durumda piyasaya çıkacağı fiyattan ucuza alıyorsunuz ürünleri. Projelerin alış veriş yapabilmek için bir kredi kartı kaydetmeniz gerekiyor. Aldığınız şeyin ücreti siz alayım dediğinizde değil de, proje yeterli kaynağı toplayabilirse, projenin son tarihinde kartınızdan çekiliyor. Almak istediğiniz tarihte kredi kartınızdan hiç bir çekim yapılmadığı gibi bu kadar limitiniz olup olmadığı bile kontrol edilmiyor. Projenin bitiş tarihinde kartınızda bir sorun yoksa ücret tahsil ediliyor. Böylece zaten üretimi için çokça bekleyeceğiniz bir ürün için daha da erken para vermemiş oluyorsunuz. Proje ihtiyacı olan kaynağı toplayamazsa cebinizden bir şey de çıkmamış oluyor (hayal kırıklılığını saymıyorum tabi).

Son tarihinde yeterli kaynağı toplayabilmiş projeler size bir anket gönderip aldığınız şeyler ilgili size özel şeyleri soruyor (t-shirt bedeni, kemer boyu, saat rengi vs.). Bundan sonra proje takviminde belirtilen zamana kadar heyecanlı bir bekleyiş başlıyor. Projelerin çok büyük bölümünde takvime uyma zorlukları yaşanıyor. Benim aradan geçen 1 yıla rağmen elime ulaşmayan ürünler var. Benim gördüğüm bütün projeler gecikmeler hakkında bilgi veriyor, yeni takvimler duyuruyor (hoş yeni takvimlere de uymak pek kolay olmuyor ya). 100'den fazla projeye destek olmuş biri olarak parayı alıp arkasından ses çıkmayan tek bir proje bile görmediğimi söylemeliyim.

11 Temmuz 2014 Cuma

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -6-

Malum yazılım çevirisi hiç bitmeyen bir süreç. Tamamen gönüllülerce sürdürülen bu işin yaygın etkisi çok ama sürdürülmesi oldukça güç. Özellikle aktif olarak geliştirilen yazılımlarda bir seviyeye getirilen çeviri oranı eğer güncellenmezse hızlıca aşağılara düşebiliyor.

Son bir yıldır çok az vakit ayırabildim çeviri işine. Neyse lafı uzatmayayım, masaüstü ortamları çevirilerde durumumuz şöyle:

KDE: Geçen yıl %84 olan çeviri oranı aynı yerde yine %84,
GNOME: Geçen yıl %80 olan çeviri oranı %75 civarında,
LXDE: Geçen yıl %89'a düştüğünü yazdığım çeviri oranı yeniden %100,
Enlightenment: Aradan geçen bir yılda büyük bir sıçramayla %59'dan %90'a yükselmiş,
Fluxbox: Yeni sürüm çıkarmayan Fluxbox'ta durum aynı %100,
XFCE: Bu yıl çok çalışan ekip çeviri oranını %69'dan %98'e çıkarmış.

LibreOffice de yeni sürümü öncesi arayüzde %99.5, yardım içeriğinde ise %96 çeviri oranını yakalamış durumda.

Büyük özverilerle çalışan çeviri ekiplerini tebrik ediyorum. Katkı vermek isteyen herkesi bekleriz.

16 Aralık 2013 Pazartesi

XVIII. Türkiye'de İnternet Konferansının ardından

9-11 Aralık tarihlerinde İstanbul Üniversitesinde düzenlenen 18. Türkiyede İnternet konferansının son gününe katılabildim. Haftaiçi olmasına rağmen Çanakkale'den 9 kişi ile katıldık etkinliğe. İlk iki gün katılımın daha çok olduğu söylenmesine rağmen çarşamba günü kar yağışı yüzünden katılım çok düşük seviyedeydi. İstanbul trafiğinin ne olduğuyla ilgili küçük bir fikrim oldu benim de.

Türkiyede İnternet Konferansı bir kaç yıldır daha az teknik konuların konuşulduğu, daha çok konunun sosyal, kültürel ve hukuki taraflarının konuşulduğu bir etkinlik haline gelmeye başladı. Başka türlü bir araya gelmesi zor olan dinleyiciler ve konuşmacılar Mustafa Akgul sayesinde bir etkinlikte buluşup görüş alış verişi yapabiliyorlar. Bu tip etkinliklere en fazla katılımın olması gereken yerler olan üniversitelerden ise katılım çok çok az seviyede oluyor maalesef.

Konferansın üçüncü günü iki panele ve aşağıda videosunu paylaştığım seminere katıldım. Ebru Akagündüz ve Tülin İzer Linux çekirdeğine katkıda bulunmanın hangi aşamalardan geçtiğini anlattılar.

Kadınlar bilişim dünyasının her alanında sayıca azlar. Dilerim Ebru ve Tülin bilgisayar mühendisliği okuyan genç kızlar için cesaretlendirici birer örnek olurlar.

10 Aralık 2013 Salı

F Klavye dönemi başlıyor

10 Aralık 2013'te yayınlanan Başbakanlık Genelgesi[1] hem eğitim öğretim hem de çalışma hayatımızda yeni bir önemi başlatacak gibi duruyor.



Genelge çok kısa ama okumaya üşenenler için özetleyeyim. Bilgisayar kullanımı hızla artmış, bilgi toplumuna dönüşmemiz için hızlı yazmamız büyük önem taşıyormuş, F klavye Türk diline daha uygunmuş. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında kademeli olarak F klavyeye geçiş yapılması öngörülen genelge ile 2017 sonuna kadar bu geçişin yapılması isteniyor.

İhale aşaması başlamış olanlar haricinde kamuda bundan sonra alınan tüm bilgisayarların F klavye ile alınması zorunluluğu da getirildiği gibi mevcut klavyelerin de yenilenmesi gerekecekmiş.

Bu yeni klavyenin eğitimi için de www.fklavye.gov.tr adresinden uzaktan eğitim yapılması planlanıyor. Özel sektörün bile teşviklerle F klavye kullanımına özendirilmesi genelgenin hedefleri arasında.

2010 yılında çıkan ve kamunun IPv6 kullanımına geçişini kademeli ve ayrıntılı olarak tarif eden Kamu Kurum ve Kuruluşları için IPv6'ya Geçiş Planı[2] başlıklı genelgenin uygulanmasının bir fiyasko olduğunu daha önce yazmıştım[3]. Bunun da sonunun benzer olacağını fikrindeyim.

Ülke olarak sorunumuzun hızlı yazmak değil daha kaliteli içerik üretmek olduğunu düşünüyorum. Bu genelgenin de uygulanabileceğini hiç sanmıyorum.

[1] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2013/12/20131210-9.htm
[2] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2010/12/20101208-7.htm
[3] http://www.nyucel.com/2013/09/ipv6-gecis-fiyaskosu.html

26 Kasım 2013 Salı

Özgür Web Teknolojileri Günleri 2013'ün ardından

Linux Kullanıcıları Derneği ve Yeditepe Üniversitesi Bilgisayar Topluluğunun birlikte düzenlediği Özgür Web Teknolojileri Günleri bu yıl da oldukça dolu bir programla düzenlendi. İstanbulda web teknolojileriyle ilgili çokça etkinlik olmasının da etkisiyle katılımcı sayısı çok fazla değildi. Salonlar boş değildi ama öğrencilerden de katılım azdı işin doğrusu.

Çanakkale'de arasınav haftası olması nedeniyle bu sefer kalabalık bir grupla katılamadık etkinliğe. Hem etkinlik sırasında hem de akşamları arkadaşlarla harika zaman geçirdiğim iki gün oldu benim için. Sunumların çok azını dinleyebildim. Yaklaşık 50 konuşmacının sadece üçü genç kadınlardan oluşuyordu. Dinleyicilerin de çok büyük bir kısmı erkekti. Sektörde bu kadar az kadın olmamasına rağmen etkinliklere katılmak konusunda çok çekimser davranıyorlar diye düşünüyorum.

Etkinliğin ikinci günü Kaan Özdinçer'in kısa konuşmasının ardından öğrencilerimden Ebru Akagündüz Yakından Eğitimde geliştirdiği Couchbase Nagios eklentisini anlattı.
Aybüke Özdemir de kendi yazdığı python-haproxy-tools ve hapra araçlarını anlatan bir sunum yaptı.
Sabah erken konuşan Gökhan Akgün'e yetişemedim maalesef.

Keşke siz de gelseydiniz.

25 Kasım 2013 Pazartesi

GNU / LilyPond hakkında Elektronik Kitap

Besteci ve İnönü Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Öğretim Üyesi Prof. Server ACİM, ilk kitabını hazırladı. Bu kitap, bir İnönü Üniversitesi Yayını olarak İnönü Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yayın Komisyonu, İnönü Üniversitesi Yayın Komisyonu ve İnönü Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından onaylandı.

Bu kitabın önemli bir özelliği de, İnönü Üniversitesi tarafından yayınlanan ilk Elektronik Kitap olmasıdır. Diğer özelliği ise GNU / LilyPond yazılımı hakkında yazılmış ilk Türkçe kitap olma özelliğini taşımasıdır. Kitabın yazarı olan Prof. Server ACİM, bu kitabın bir Açık Kitap – Open Book olarak yayınlanmasının daha uygun olacağını düşünerek bu kitabı kendi web sayfasında yayınlayarak kamunun hizmetine sundu.

Prof. Server ACİM, bu kitabı LaTeX ve GNU / LilyPond gibi özgür yazılımlar ve Linux Mint gibi özgür işletim sistemi araçlarını kullanarak hazırlamış olup aynı zamanda bu kitap İnönü Üniversitesi – Sosyal Bilimler Enstitüsü – Müzik Bilimleri ve Teknolojisi Ana Bilim Dalı - Yüksek Lisans Devresi'nde vermekte olduğu “Açık Kaynak Kodlu Müzik Yazılımları ve İşletim Sistemleri” dersi için kullanılacak bir ders kitabı olma özelliği taşımaktadır. Ancak, özgür bir nota yazma uygulaması olan GNU / LilyPond hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak isteyen herkes, Elektronik Kitap formatındaki bu Açık Kitap'ı özgürce indirebilir ve okuyabilir.

Outreach Program for Women 2014 Winter

Outreach Program for Women Gnome Vakfının kadınların özgür yazılım dünyasına kazandırılması için yılda iki defa düzenlediği bir etkinlik.Gsoc için öğrenci olmak bir zorunluluk iken opw'de böyle bir zorunluluk yok. Hatta bazı projeler bütün zamanını opw'ye ayırabilecek olanları tercih ediyor.

2013 yaz döneminde Türkiyeden bir kişi kabul edilmişti bu etkinliğe. Bu dönem Boğaziçi Üniversitesinde doktora öğrencisi olan Binnur Görer Open Source Robotics Foundation için "Simulation world SDF editor" projesine kabul edildi. Kendisini tebrik ediyor, çalışmasının özgür yazılımın yaygınlaşmasına yardımcı olmasını diliyorum.


Meraklısı için: 2013 yaz

3 Ekim 2013 Perşembe

Pebble mı Sony Smartwatch mu?

Nasıl cep telefonlarını artık sadece telefon görüşmesi için kullanmıyorsak kol saatlerinden de saati göstermenin dışında marifetler bekliyoruz. Geçen yıl Sony Smartwatch [3] aldığımda Pebble çıkana kadar bunu kullanırım diye yazmıştım [1]. Pebble şatışa çıktığında hemen bir tane aldım ve ikisini kıyaslamak ve Pebble [2] almak konusunda şüphesi olanlara fikir vermek istiyorum.

Yazıyı sonuna kadar okumayacaklar için kısaca söyleyeyim: Pebble daha yolun çok başında.
  • Kickstarter'da prototipini gördüğüm bir ürünü almak güzel bir his ;) Arkasında büyük bir firma olmadan bir fikrin ürüne dönüşmesi ve dünyanın her tarafına ulaştırılabilmesi eskiden hayali bile güç bir şeyken Pebble bu yazıyı yazarken 85.000 Kickstarter destekçisinin yanı sıra 250.000'den fazla saat satmış durumda.
  • Sony ve Pebble yaklaşık aynı kalitede malzemeden üretilmişler. Böyle kötü kalite plastik saatlere 150$ vermemiz gerçekten şaşılacak bir şey bence.
  • Sony Smartwatch sadece Android yüklü telefonlarla çalışırken Pebble Android'in yanı sıra IOS yüklü cihazlarla da kullanılabiliyor.
  • Her iki cihaz da smartwatch olarak satılsa da Sony'nin ürünü çalışmak için mutlaka androidli bir telefona ihtiyaç duyuyordu. Pebble ise bir Android/IOS yüklü telefon olmadan da kullanılabiliyor. İşin doğrusu kimse Pebble'ı telefonsuz kullanmak istemeyecektir eminim ama telefonunuz yanınızda olmadığında, kapalıyken saatinizin de kullanılmaz olmaması iyi bir durum.
  • Pebble yola yeni çıktığından Sony ile kıyaslanamayacak kadar az uygulaması mevcut. Sony için Android markette bir çok resmi uygulamanın yanında üçüncü parti uygulamalarıyla çok fazla ihtiyaca cevap veriyor. Pebble ise resmi uygulamasında çok kısıtlı şeylere izin verirken, üçüncü parti uygulamalar hem kısıtlı sayıda hem de çeşitliliği az.
  • Sony Smartwatch ile istediğiniz zaman twitter, eposta, facebook gönderilerine bakabilirken Pebble'da sadece uyarı geldiğinde görebiliyorsunuz. Açıp bakabileceğiniz sosyal medya uygulamaları yok.
  • Sony sadece sizin farkedeceğiniz kadar hafif bir titremeyle uyarı verirken Pebble'ın titremesini yanınızdaki birinin fark etmemesi mümkün değil. Ne fark eder demeyin; bir toplantıda telefonu sessize almışken arada bir saatten uyarılara bakmak istediğinizde zır zır titreyen bir saat kullanmak istemezsiniz.
  • Pebble'ın daha fazla titremesinin nedeni bu titreyişin alarm için de kullanılıyor olması aslında. Sony Smartwatch kendi başına kullanılamadığı için bir alarm uygulaması yoktu ama Pebble'a şimdilik 4 alarm kurabiliyorsunuz. Bu alarmlar bile haftanın şu günleri aktif olsun şeklinde ayarlanamıyor. Alarmı pasif konuma geçirmek bile mümkün değil, ya kullanıyorsunuz ya siliyorsunuz.
  • Sony Smartwatch renkli dokunmatik bir ekranla gelirken Pebble siyah beyaz e-ink bir ekrana sahip. Pebble'ı 4 koca düğmeyle kullanmak zor değil elbette ama kullandığımız her cihazda ekrana dokunmaya alışınca biraz garip geliyor doğrusu. Kindle [4] bile e-ink ekrana dokunmatik özellik eklemişken Pebble'ın bir sonraki modeli de dokunmatik ekranlı olur diye tahmin etmek güç değil.
  • Şarj konusu kullanıma çok bağlı olduğundan bir şey söylemek zor aslında. Bütün uyarıları saatlere gönderirseniz ve çok sayıda eposta, twitter ve facebook mesajı alıyorsanız şarj çok hızlı bitecektir. Sony ile 3 günün üstünü görmek imkanı yokken Pebble 5-7 gün arası vaadediyor. Pebble'da veya telefon uygulamasında saatin şarjının seviyesini gösteren bir uygulama olmaması da çok acayip bir durum. Pil bitmeye yaklaşınca uyarı verir diyorlar. Üçüncü parti ve saatin daha fazla pil harcamasına neden olan bir uygulama kurup pil durumunu görmek mümkün ama onlar da sağlıklı göstermiyorlar bu bilgiyi maalesef. Yakıt göstergesi olmayan sadece benzin biterken uyarı veren bir araba kullanmak gibi Pebble kullanmak.
  • Sony de Pebble da kopan bluetooth bağlantılarını sorunsuz ve hızlı bir şekilde yeniden kurabiliyorlar. Ayrıca müdahale istemiyorlar.
  • Her iki cihaz da başka bir yerde bulamayacağınız şarj kabloları kullanıyorlar. Kabloları kaybederseniz, bozarsanız arkalarından çok ağlamak riski var.
  • Sony kendi saat kordonlarıyla kullanılırken isterseniz Pebble için kendi uyduruk plastik kordonunu herhangi bir kordonla değiştirmek mümkün.
  • Smartwatch ile arama yapılabiliyor ve gelen arama red edilebiliyorken Pebble ile arama yapmak mümkün değil. Pebble veya Sony gelen aramayı kabul etmenize izin vermiyor.
  • Sony ile güneşli bir havada ekranı görmek mümkün değilken Pebble'ın e-ink ekranında bu sorun yok. Ekran e-ink olunca Sony'deki gelen aramalar rehberinizde bir foto ile kayıtlıysa onu görebilme lüksünüz de kalmıyor maalesef.
  • Her iki saatin de kulaklık girişleri yok.
Pebble çok büyük heyecanla karşılandığından firma siparişleri yetiştiremiyor bugünlerde. Yukarıda bahsettiğim sorunların çoğu yapılacak yazılım güncellemeleriyle çözülebilecek şeyler. Cihazın firmware güncellemeleriyle ileride çok daha kullanışlı olacağına inanıyorum. Artık Smartwatch değil Pebble kullanıyorum ;)

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün...