27 Ocak 2026 Salı

Kurosawa'nın Rus Klasiği: Dersu Uzala

Burada hep önce romanı okuyup sonra filmi izlediğimi yazdığımdan sanki illa böyle yapmak gerekiyor diye düşünüyormuşum gibi anlaşılabilir ama elbette böyle düşünmüyorum. Bence iyi filmin tek başına içine girilecek kapalı bir dünyası olmalı; izleyicinin filmden keyif almak için dışarıdan bir bilgiye ihtiyacı olmamalı. Ben artık sonbaharın sonunda olduğum için 7. senfoniyi dinlemeye gitmeden önce Beethoven'ın hayatını tekrar bir gözden geçirip, başka orkestralar nasıl çalmış dinleyip öyle gidiyorum ama hayat her etkinlik için böyle emek harcanacak kadar uzun değil biliyorum. Çoğu etkinlik için böyle yapmak bir fark da yaratmıyor. Bir fark hissedilebildiği durumlarda da bu o kadar bireysel bir şey oluyor ki anlatacak birini bulma imkanı yolda gezerken saf halde plütonyum bulmak kadar nadir olan bir şey.

Yetiştiği ülkenin kültürüne bağlı ve onu geliştirmeye ömrünü harcamış Akira Kurosawa'nın Rusça bir film çekmesi çok ilginç bir şey aslında. Elli yıl önce olmuş bir şeye ne kadar ilginç denebilirse tabi. Sovyetlerde o dönemde çekilen bütün filmler Mosfilm'in izni ve desteğiyle çekiliyor, Kurosawa dünyanın en büyüklerinden biri kabul ediliyor, herhalde ortaya bir başyapıt çıkması beklenmiştir 1975'te. Vladimir Klavdiyeviç Arsenyev'in aynı isimli eserinden [1] daha önce de bir Sovyet filmi çekilmiş olmasına rağmen Kurosawa, kariyerinde yapmadığı bir şeyi yaparak Rusça bir film [2] çekmiş. Elbette Mosfilm Rus köylülerinin Japonca konuşmasına razı olmazdı ama Kurosawa'nın da aklından film Rusça olmasın diye bir şey geçmemiştir eminim. Amerikalılar altyazılı film izlemiyor diyerek başka dilleri konuşan insanların filmlerde İngilizce konuşması benim için inandırıcılığı tamamen öldürüyor. Örneğin Memoirs of a Geisha'da [3] Japon balıkçı köyünde çocukların İngilizce konuşması veya Kubrick'in Paths of Glory [4] filminde Fransız ordusunun İngilizce konuşması filmlerin içine girmeyi çok zorlaştırmıyor mu sizin için de? Halbuki Paths of Glory'yi ilk izlediğimde kesin Türkçe dublajlı izlemişimdir. O zaman aklımdan Fransız ordusunda askerler neden Türkçe konuşuyor diye bir şey geçmemiştir. Buna ne diyorsun? Çelişki mi, büyümek mi?

Dersu Uzala insanın doğayla bağını ve merhameti ve cesareti ve bir son olduğunu kabul etmeyi anlatan çok etkileyici bir film. Asla karşılaşmayacağımız zorluktaki doğa koşullarında tek başına yaşayabilen Dersu bir yanıyla kedi gibi. Kediler bir yanlarıyla büyük cesaretle olur olmaz şeylere yeltenip hiç akla gelmeyecek şeylerden korkuyorlar ya, Dersu da korkunç fırtınalardan çekinmiyor ama ormanın ruhu onu öldürmek üzere bir kaplan gönderecek diye korkuya kapılıyor. Bir genelleme yapmak istemem ama insanların çoğu da genelde gün gibi açık kötü geleceklerden değil, gerçekleşme ihtimali çok düşük şeylerden tedirgin olmuyor mu? Hiç İstanbul depremi yaşanmayacak gibi düşünüp tiyatroya geç kalmaktan korkmuyor musun sen de?

Dersu peşindeki kaplana bağırarak onu uzak tutmak isteyecek kadar gerçeklikten kopuk ama bir yandan bulutlara, ağaçlara bakıp günün nasıl geçeceğini tahmin edecek kadar doğayla iç içe. Ben de ona benziyorum biraz. En olmayacak şeyleri ummuyor muyum? Hep sonu belli olan şeyler olmayacakmış gibi yaşamıyor muyum? Sen olduğun gibi ol, zaten bir şeyi değiştiremiyorsun diye düşünmüyor muyum?

Dersu ile komutanın dostlukları da insanın yüreğini yakacak cinsten. Ayrılırken birbirlerine Dersu, Komutan diye seslenmeleri, birbirlerinin hayatları defalarca kurtarmaları ve bunu hayatın doğal akışı gibi görmeleri, gözleri bozulan Dersu'yu komutanın evine götürmesi ve hem çok can yakıcı hem de merhamet dolu bir son olarak Dersu'nun ormana geri dönmesine (kısa zamanda öleceğini bilmesine rağmen) izin vermesi...

26 Ocak 2026 Pazartesi

Yarın Bir Başkasıdır

Pandemi günlerinde bir gece yarısı uyanıp kolumdaki saatte nabzımın bir saattir atmadığını gördüğümde yaşadığımdan emin olamamıştım. Daha önce yazdığım [1] için tekrar etmeyeyim ama insanın hayatta olup olmadığını anlamak için başka birine ihtiyacı olduğunu bilmesiyle yaşaması birbirinden çok farklı tecrübelermiş. Buna benzer bir tecrübeyi geçen hafta da şöyle yaşadım; bir eposta bekliyordum, telefona baktım ve geldiğini görüp çok sevindim, tam ne yazıyor diye açarken uyandım. Madem uyandım telefona bakayım dedim, aynen rüyamdaki gibi bildirimlerde en üst sırada beklediğim eposta duruyor. Sanki o bildirime tıklasam yine uyanacakmışım gibi geldi.

İnsanın rüyada olup olmadığını bile tek başına anlayamaması ile (bir kalabalık içinde bile olsa anlamak o kadar kolay olmayacaktır biliyorum) hayatta olduğuyla ilgili şüphe duyması benzer tecrübeler. Hatta uyanınca dün ile aynı güne uyanıp uyanmadığını anlamak bile mümkün değil öteki olmayınca. Solvej Balle'nin Hacim Hesabı Üzerine [2] romanını bu konuya yeni bir bakış açısı getirir ümidiyle okudum.

Romana geçmeden önce İşbankası Kültür Yayınlarına birkaç şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz roman altı ciltten oluşuyor. İlk üç cildi bir arada Nordik Birliği Edebiyat Ödülünü kazanmış. 2023 yılında bu roman serisinin ilk cildini basıp gerisini getirmemiş olmanızı anlamak gerçekten mümkün değil. Birinci cildi Danca aslından gayet başarıyla çeviren Leyla Tamer eminim diğerlerini de severek çevirecektir. Yayınevinin okuyucularına karşı bu kadar bir sorumluluğu olmalı.

Ben romana geri döneyim. Kahramanımız Tara Selter bir şekilde 18 Kasım gecesi uyur ve sabah tekrar aynı güne uyanır ve bu döngü tekrarlanır. Benzer öykülerden farklı olarak hep aynı yatakta, aynı saatte uyanmaz. Dünyanın geri kalanı ebediyet içine hapsolmuşken, o kendi ölümüne doğru ilerler. Romanın başında eşinden ayrı geçirdiği bir güne sıkıştı diye üzülmüştüm ama eşinin yanına gidip, onunla uyandığı günde bile tarihi değişmemiş bulur, hep 18 Kasımdadır artık. Kocası (Thomas) güne hep aynı şekilde başlar ama Tara'nın anlattığı hikayeye inanmamazlık etmez. Gün içinde ne yapsalar içinden çıkamazlar. Yaşadıklarını Thomas'a her gün anlatmak başta tahmin etmediğim bir uzaklığı da beraberinde getirir Tara'ya. Bu kurmacanın benzer diğer öykülerden bir farklılığı da Tara'nın yaptığı bazı şeylerin ertesi 18 Kasıma etkisinin olması. Örneğin Thomas her akşam bahçedeki aynı pırasayı söküp yediği halde sabah pırasa yine bahçede olurken Tara aynı şeyi yapınca ertesi gün (yani 18 Kasımda) artık pırasa yoktur. Aynı marketten aldığı kahveler bir zaman sonra raflarda biter. Elindeki yara iyileşir. Yani zaman bir tek onun için akmakta ama tarih ilerlememektedir.

Bir yanıyla bakınca büyük kalabalıkların hep aynı günü yaşadığı da inkar edilemez. Tarihin ne olduğunun çoğunluk için pek az önemi var. Her günün yaşadığımız diğer günlerden farklı olacak büyük zenginlikler barındırmasını beklemek gerçekçi bir istek değil ama Tara'nın hayatını yaşasa bunun farkına varmayacak insan sayısının bu kadar çok olması da üzerine düşünmeye değer bir konu bence.

Romanda Tara hiçbir şeyi kaybetmemiştir, hayatındaki kimse o sağken ölmeyecek, başlarına bir felaket gelmeyecektir ama bir yenilik de olmayacaktır. Kimsenin olmadığı bir evde yaşasa hangi günde olduğunu bile anlamayacaktır, çünkü karnı acıkır, saçları uzar. İnsan başkası olmadan ne uyuyup uyumadığını, ne yaşayıp yaşamadığını ne de zamanın akıp akmadığını anlayabiliyor.

Tara'nın yaşadığı durumda olsam ne yapardım ve bunu anlayabilir miydim diye düşünmek de bana ödev olsun. Bir bonus soru: içinde kalacağımız o tek gün bugün mü olsun?

24 Ocak 2026 Cumartesi

László Krasznahorkai ve Béla Tarr

Edebiyat dünyası o kadar geniş bir yelpazede ve o kadar çok eser üretilmiş ki en yoğun tempoda okuyan biri bile ancak okyanusta bir damlayı okuyup gidiyor bu dünyadan. Diğer bütün tercihler gibi bir kitabı okumayı seçince onun dışında kalan her şeyden vazgeçmiş olmak biraz üzücü ama başka türlüsü de mümkün değil. Bir gün gelecek ve  o son kitabı okumaya başlayacağız. Şimdi o gün çok uzak gelecekteymiş gibi düşünelim ve sıradaki kitabı nasıl seçiyorum anlatayım biraz.

Okuduğum kitaplar arasında bir büyük kalabalık daha önce okuduğum kitaplardan oluşuyor. Kimi romanları sekiz, on defa okumuşluğum vardır, bazılarını biraz daha fazla. Beethoven'ın bütün senfonilerini sırasıyla dinlediğim gibi Tanpınar'ın veya Atay'ın bütün eserlerini okumayı çok severim. İkinci büyük grup da başka kitapların içinden çıkan kitaplar. Yazarın bahsettiği veya çevirmenin dipnotta adını geçirdiği kitaplardan da ilgi çekici bulduklarımı okuyorum. Bazen başka bir kaynaktan görüp okuduğum bir kitabın yazarının kalan tüm romanlarını alıp okuduğum da oluyor, İthaki Japon Klasiklerinde olduğu gibi bir serinin her çıkan kitabını okuduğum da. Arkadaşlarımın önerdiği kitapları, biraz da onlarla gevezelik ederim umuduyla, daha öncelikli olarak okuyorum.

Ödüllere de hiç prim vermiyorum dersem yalan olur. Tim Parks'ın Ben Buradan Okuyorum [1] kitabında bahsettiği gibi bir yazarın ödül alabilmesinin iyi edebiyattan başka şeylere de bağlı olduğunu biliyorum ama ödül almasından sonra adını duyduğum ve çok beğenip bütün kitaplarını okuduğum yazar sayısı da az değil. Nobel Edebiyat, Booker Ödülü, Orhan Kemal Roman Ödülü gibi birkaç etkinliği her yıl takip etmeye çalışıyorum. Öykü içinse Sait Faik Hikaye Armağanı'nda kısa listeye kalan on kitabı okuyorum her yıl. Bu kısa listeyle yeni öykücülerin en azından bazılarını kaçırmamış oluyorum gibi hissediyorum. Her hafta bir şiir kitabına ancak yer kalıyor bu tempoda okuyunca.

Bu yılın Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Macar yazar László Krasznahorkai'nin (nasıl okuduğu hakkında hiçbir fikrim yok doğrusu) dördü Türkçeye çevrilmiş toplam yedi romanı var. Daha önce pek az okuduğum ülkelerin romancılarına başta büyük bir sempatiyle yaklaştığımdan Krasznahorkai'nin romanlarını da okudum. Macaristan kırsalı bana Anadolu'nun kırsalından çok farklı gelmedi ama Avrupa bizim yaşamadığımız ikinci dünya savaşını yaşadığından onların zorluklarını anlamamız (en azından benim anlamam) mümkün değil. Macar edebiyatından daha önce Magda Szabó’nun romanlarını [2] okumuş ve çok beğenmiştim. Nobeli bir Macar yazar kazandı diye okuyunca o sanmıştım hatta. Krasznahorkai için Szabó kadar beğendim diyemem ama boşa geçirilen zamanlar da olmayacaktır ayırdığınız vakitler.

Krasznahorkai'nin romanları haricinde bir de senaryo yazarlığı yaptığını okuyunca birkaçını izleyeyim dedim. Macar yönetmen Béla Tarr'ın yakın arkadaşıymış ve yönetmenin çektiği dokuz filmden beşinin senaryosunu Krasznahorkai yazmış. Şeytan Tangosu ve Direnişin Melankolisi isimli romanlarını senaryolaştırmış madem önce onları seyredeyim dedim.

Romanın yazarı senaryonun da yazarı, yönetmen yakın arkadaşı; bundan iyi uyum olamaz diyerek izlemeye başladığım film [3] oldukça uzun bir zaman izlememe rağmen bitmeyince baktım 7 saat 19 dakika sürüyormuş. Direnişin Melankolisi de iki buçuk saat civarında sürüyor ve yönetmenin uzun filmleri arasında sayılmıyor. İçinde bulunduğumuz ay içinde ölen Béla Tarr'ın 2011'de gösterime giren son filmi Torino Atı [4] yönetmenliğini tanımak için uygun bir giriş olabilir bence. Dakikalarca gerçek bir şey olmayan sahnelerin akışını, her gün kuyudan su çeken ve babasının kıyafetlerini değiştirmesine yardımcı olan genç kadını zorlu doğa koşulları altında izlemek bile iç bunaltıcı gelirken insanların hayatları boyunca sadece bunları yaptığını anlatmanın bir yolu olarak sinemayı kullanmış Tarr. Bütün filmleri bir çırpıda izlenecek bir yönetmen değil ama zaten neden öyle yapasınız?

22 Ocak 2026 Perşembe

bir roman, iki film: Solaris

Çocukluğumda bütün spor müsabakalarında doğu bloku ülkelerinin takımlarını tutardım. Formalarda CCCP ve USA yazıyorsa hiç şüphesiz tarafım belliydi. Anadolu'da hiç siyasi bilinci olmayan bir ailenin çocuğuydum ama hep Doğu Almanya'nın, Yugoslavya'nın taraftarıydım. Biraz büyüdükçe Rus edebiyatını ve Sovyet bilim kurgularını da çok sevdim. Stanislaw Lem'in Solaris'ini [1] bütün ev arkadaşlarımla okumuş ve hayran olmuştuk ama bugünkü kadar çok çevrilmiş kitabı yoktu, ancak birkaç kitabını okumak mümkündü.

Tarkovski'nin filmlerini izlerken sıra Solaris'e gelince son okumamın üzerinden belki on yıl geçtiğinden yeniden okuyayım dedim. Solaris Yuri Gagarin'in ilk uzay uçuşunu yaptığı yıl olan 1961'de yazılmış bir roman, aya gidilmesine daha çok yıl var. Romanda insanlık hayali bir Solaris gezegenine gitmiş, gezegenin yüzeyi bilinçli olduğu düşünülen bir okyanusla kaplı. Hatta sadece bilinçli olmakla da kalmıyor mürettebatın bilinç altındakileri fiziksel varlıklara dönüştürüyor. Dünyadan bu gemidekilere ne oldu diye bakması için gönderilen Kris'in de karşısına yıllar önce intihar etmiş olan eski sevgilisi Harey çıkıyor. Kris karşısındakinin kaybettiği insan olmadığını biliyor ama insanı insan yapan şey nedir sorusu üzerinde düşünmeye değer bir soru değil mi?

Tarkovski'nin Solaris'i [2] üç saate yakın süren uzunca bir film. 1972'de film çekilirken Amerika aya gitmiş ve uzay aracı neye benziyor konusunda insanlığın bir fikri var ama filmde raflarda heykeller, masalarda şamdanlar var, daha da ileri gidip uzay gemisinin içinde sigara içiyorlar. Tarkovski diğer filmlerinde olduğu gibi geçişleri atlamalarla değil de kamera hareketleriyle gösterdiği için başka bir kurgucunun elinden çıksa çok daha kısa olabilecek film bu kadar uzun sürüyor ama bana hiç sıkıcı gelmedi doğrusunu söyleyeyim. Film romana çoğu yerinde bağlı kalmış ve dert edindiği şey ona bir yorum getirmekten çok seyirciyi ortaya attığı felsefi sorunlar üzerinde düşündürmek olmuş. Kris karşısında gördüğü Khari'nin Solaris'in fiziksel hale getirdiği bir düşüncesi olduğunu biliyor ama karşısındaki de kanlı, canlı bir kadın. O zaman insanı insan yapan şey nedir? Kris'in hatırladığı şeyler Khari'nin de hatıralarında var. Kendi hatırlamadığı şeylerin doğruluğunu hem kontrol edemez hem de onun için bir önemi yok. Karşısındakinin incinebilmesi, acı çekebilmesi gibi durumlar zaten gerçekleşiyor. İnsan görünümlü robotları insan saymamamızın temel sebebi kendilerine ait düşüncelerinin olmaması olamaz herhalde, çünkü çoğumuz için geçerli bir durum bu. Böyle yazınca insan olduğunu kanıtlamak captcha çözmek kadar basit de demek istemiyorum ama filmdeki kadının Khari olduğuna neden ikna olmuyorlar anlayamadım ben. Kris olsam arkadaşlarımın "bilimsel bir sorunu değersiz bir aşk hikayesine dönüştürme" uyarısına güler geçerdim.

2002'de ünlü yönetmen Steven Soderbergh'in çektiği Solaris [3] Tarkovski'nin filminden bir saat daha kısa. Aslında bugün hangi kurgucuya verilse Tarkovski'nin filmini ancak bu uzunlukta bir araya getirebilir bence. Uzun ömründe sadece yedi film çeken Tarkovski'den daha az film çeken büyük yönetmenlerden biri var mı bilmiyorum ama Soderbergh Tarkovski ile kıyaslanamayacak kadar üretken biri. Onun Solaris'inde George Clooney'nin canlandırdığı Kevin, Rheya ile birlikte hiç bilmediği bir gezende kalmayı tercih ediyor. Sanki dünyaya dönüp alemin sırrını mı bulacaktı?

Bakmayın çoğunluğun Tarkovski'nin filmleri uzun ve sıkıcı uzun demesine, her iki film de romanı okumadan izlenseler bile anlaşılır, güzel filmler

Son olarak nasılsa okumamışsındır diyerek Stanley Kubrick'in 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey [4] ile Solaris karşılaştırması hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Solaris'te konunun ne olduğunun anlaşılması evet biraz uzun sürüyor ama 2001'de de daha az sürmüyor. 2001'in ilk 20 dakikasında maymun mu goril mi neyse, onların bağırtılarından başka bir şey olmuyor. Onlarca dakika bir uzay aracının içinde süzüldüğümüzü görüyoruz, birkaç dakika sadece siyah ekran üzerinde müzik çalıyor. Kubrick'in 150 dakikalık bu filmini herhangi bir kurgucu 30 dakikaya düşürebilir ve izleyici neredeyse hiçbir şey kaybetmez. Sinema televizyon okuyanlar için belki faydalıdır bilemiyorum ama izleyici için ızdırap bence 2001: A Space Odyssey. Solaris'te karşılaştığımız ve üzerine düşünülebilecek o kadar şey varken "her şeyi teslim ettiğimiz makineler ya bize karşı tavır alırsa" sorusunun lafını etmeye bile gerek yok bence. Tek bir insani ilişkiyi barındırmayan 2001 zamanında yenilikçi gelmiş olabilir ama bugün ancak arkeolojik bir değer taşıyor.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Sırça Fanus - Sylvia Plath

Otuz yıllık kısacık bir hayat yaşamış ve tek romanını ölümünden bir ay önce yayınlatabilmiş bir yazar hakkında konuşmak pek kolay değil, hem de hayatına kendi son vermişken. Romanın [1] başlarında bir genç kadına dönüşmek için çocukluk derisinden sıyrılmaya çalışan bir kız çocuğunu görüyoruz. Benzerini birçok filmde gördüğümüz şeyler geçiyor başından. Yirmilerinin başında olsa da bir büyük bataklığa saplanmadan evine dönmeyi beceriyor. Romanın diğer yarısında yazarın kendisinin de yaşadığı söylenen psikolojik rahatsızlıklar, gördüğü tedaviler, arkadaşları, umutları, acıları, umutsuzlukları var. İyi edebiyat ama çok can yakıcı.

Daha genç bir kızken "eğer birinden hiçbir şey beklemezsen hayal kırıklığına uğramazsın" diyor Esther. Benim de çok geç anladığım bir şey beklentinin hissettiğimiz her duygunun temel nedeni olduğu. Biri var hayatımda, yazdığıma bir günde cevap vermediğinde deli oluyorum. Eminim diğer ortak arkadaşlarımıza da aynı şekilde cevap vermiyor ama onlar Ömer'i böyle kabul ettikleri için benim gibi hissetmiyorlar. Biliyorum sen de artık herkes gibisin diyebilsem elbette ben de dert etmeyeceğim bu tarafını ama o zaman da kendi hayatımı kurutuyorum gibi geliyor. Belki arası da vardır; herkes gibi olmadan da beklentiyi düşük tutmak mümkündür.

Handan Saraç'ın çevirisinin ne incelikli bir Türkçeyle yapıldığını yazmadan geçmek de istemiyorum. Kitabın son okuması da olması gerektiği gibi yapılmış, tek bir hata yok. 

Romanın içinde Virginia Woolf'u "işte yine kendime ait bir odam vardı" cümlesiyle görmek güzel gelecektir size de. Belki Plath onu hatırlayarak yazmamıştır ama bana sanki öyleymiş gibi geldi. Kendine ait evleri olan ama odası olmayan arkadaşlarım geldi aklıma.

Bu aralar hep yaptığım gibi bu romanın filmi de çekilmiştir diye biraz bakınca çokça filmi olduğunu görmek sürpriz olmadı. 1979 yapımı The Bell Jar'ı [2] YouTube'dan bile izlemek mümkün ama vakit kaybı bence. Romana bir katkısı olmamış yönetmenin. İstemediğiniz kadar belgesel de çekilmiş yazarın hayatıyla ilgili, ben Sylvia Plath: Inside The Bell Jar'ı [3] izledim, bu kadarını öğrenmeye ihtiyacım var mıydı emin değilim. Bir de Sylvia Plath ve Ted Hughes'in aşkını anlatan 2003 yapımı bir film [4] var, bence izlemeye değer. Sylvia Plath'in şairliği hakkında bir şey yazmadım ama İngilizceyi şiir okuyup keyif alacak kadar bilmiyorum maalesef. Şiiri anadilimde bile anlamak çok zorken başka bir dilde şiir okumak benim için mümkün değil. Yine de Plath şiirlerinin çevirileri bana büyüleyici geliyor. 60 yıl önce bir kadın olmak nedir gözümde canlandıramıyorum, bir kadın olmak nasıldırı bugün için de bilemiyorum, peki benim dışımdaki biri olmak nedir biliyor muyum, bütün bunları bilemiyorsam ben olmanın nasıl bir şey olduğunu nereden biliyorum? Her şeyi böyle sonuna kadar götürmek gerekiyor mu? 

Yine katılmayacağım bir okuma grubu toplantısı için delice hazırlanmış oldum. 

18 Ocak 2026 Pazar

kötü romandan iyi film olmuyor

Max Porter'ın adını bile duymamıştım yakın zamana kadar. Benedict Cumberbatch'i Sherlock dizisinden beri çok beğendiğimden onun bir romanın filminin başrolünde oynayacağını duyunca yazarın çevrilmiş bütün kitaplarını okudum. Doğrusunu söyleyeyim Tüylü Bir Şeydir Şu Yas [1] bence çok kötü bir roman. Lanny de tahammül edilmesi zor bir kitap. Kim böyle romanları seviyor bilemiyorum ama benlik olmadıkları kesin. Yine de Cumberbatch oynayacak diye bir gayretle okudum kitapları.

Film [2] altı milyon dolara çekilmiş ve onda biri kadar gişe yapmış. Ben filmi izlerken ne kadar düşük bütçeyle çekmişler, bu karga sahnelerini aslında nasıl çekebilirlermiş diye düşündüm hep. Bir bilim kurgu filmi değil ama bizim elli yıl önce izlediğimiz Gulyabani gibi de çekemezsin bir filmi bu devirde. Hoş ne kadar masraf edilseymiş de bu öyküden daha iyi film çekilemezmiş bence. Cumberbatch'in, hatta çocukların oyunculuklarına diyecek bir şey yok ama yas olgusu o kadar içinden çıkılmaz bir şekilde anlatılmış ki filmden keyif almak mümkün değil. Yası yaşamak için illa en kıymetlimizin ölmesi de gerekmiyor. Birini bir daha göremeyecek olmakla ölmesi pratikte aynı kapıya çıkıyor. İnsan çok gençken bile ölmemiş insanları kaybetmiyor mu?

Bazen bir şiirin içindeki müziği duymak için onu duymuş olan birinin bestelediği parçayı dinlemeye ihtiyaç olduğu gibi bir romanda ne olduğunu görmek için onun sinemaya aktarılmış halini görmek de işe yarayabiliyor benim için. Bir kitabı okurken bazen o kadar mutlu oluyorum ki içindeki dramı göremiyorum (çok sık olmuyor ama oluyor böyle şeyler). İnsanın sevdiği kadını kaybetmesi müthiş bir acı, buna zaten nasıl itiraz edebilirim ama o lanet olası karga da nedir? Metaforsa bile bana başka türlü göstermen lazım onu! Cumberbatch olsaydım bu senaryoyu okuduktan sonra bile oynamak isterdim bu rolü. Oyuncu elbette en iyi bildiği şeyi yapmak isteyecektir, yönetmen nasıl çekmiş, kurgucu ne yapacakmış onun işi değil bunlar. Sanki kendi hayatımızda en iyi kurguladığımız şeylerin sonu mutluluğa mı varıyor?

Turgut Uyar'ın Göğe Bakalım şiiri en bilinen şiirlerinden biridir herhalde. Ben bu şiiri yıllarca bir sevda şiiri diye okudum. "Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım" mısrasındaki üçüncü kişiyi ancak Fazıl Say'ın bestesiyle duydum (bu albümün ilk konserini Ankara'da dinlemiştim, ne kadar güzel bir gündü). "Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç" satırını kaç defa okudum ama Serenad Bağcan'dan dinleyene kadar anlayamamıştım. Belki nasıl anladığımı uygun bir zaman olursa anlatırım

16 Ocak 2026 Cuma

Kurosawa'dan bir insanlık dersi: Red Beard

Genç bir doktor çalışmak istediği konum dolu olduğu için büyük yokluk içindeki bir yerde çalışmaya gider. Ortam beklentilerinin o kadar altındadır ki göreve başlamayı bile istemez, başladıktan sonra da aklında hep gitme fikri vardır. Kliniğin başındaki hekim herkesin çekindiği biridir ama kahramanımıza iyi davranır, o da zamanla fakir insanların nasıl bir çaresizlik içinde olduklarını ve orada harcayacağı emeğin ne kadar değerli olduğunu görür. Sever, sevilir. Sonunda peşinden koştuğu pozisyona gitme imkanı olduğunda bulunduğu yerde kalmayı seçer.

Oldukça üretken bir hayatı olan Kurosawa son siyah beyaz filmi olan Red Beard'tan [1] sonra beş yılda bir film çekmiş. Kızıl Sakal rastgele bir karesinin durdurulup tablo gibi bakılacağı kadar özenle çekilmiş bir film. Sanki hareket eden fotoğraflar izliyormuş hissi uyanıyor insanda. Sinema zaten böyle bir şey biliyorum ama gördüğümüz her kare o kadar düşünülerek çekilmiş ve güzel ki!

19. yüzyıl Japonyasında insanların karşılarındakine bu kadar saygı gösterip kendi hayatlarını neredeyse hiç umursamamaları beni hep şaşkınlığa sürüklüyor. Bireysellik neredeyse hiç yok ama bir topluluğun parçası olmak zaten var olmaya içkin gibi. Filmdeki herkes çok fakir, incecik hasırların üzerinde yatıyorlar, yiyecek pek az şeyleri var, neredeyse hiç eşyaları yok. Otururken karşısındakine nasıl dönmeleri gerektiğine, odaya nasıl girip çıkmaları gerektiğine olan özenleri içinde bulundukları yoksullukla inanılmaz bir tezat içinde (elbette bugünden bakınca öyle). Üç çocuklu bir aile arasında konuşup en iyisi bu olacak diyerek zehir içip bu dünyadan ayrılmaya karar verebiliyor ama nikahta erkeğin söz alması uygun olmaz diyebiliyor diğerleri.

Kızıl Sakal'ın en sevdiğim taraflarından biri gerçek hayattaki sevmiş ama kavuşamamış gibi yıkıcı taraflarının olmaması ve bunu bir büyülü gerçeklik içinde yapmıyor olması. Genç doktor zengin olabileceği bir hayat yerine başka bir hayatı seçiyor ama Kurosawa aklımıza ya o kadınla birlikte olsaydı nasıl mutlu bir hayatı olurdu sorusunu sokmuyor. Bir yerlerde birilerinin mutlu olduğunu görmeye ihtiyacımız var (en azından benim var sanırım).

Yirmi sekiz yaşında genç bir matematikçi olarak Kırşehir'e öğretmen atandığımda Yasumoto'nun yaşadıklarına çok benzer zamanlar geçirmiştim. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı Ömeruşağı köyünden kaçıp gitmek istemiştim ben de. Öğretmenlik yaptığım günlerde de aklımda hep o köyden gitmek vardı, çok şey bildiğimi ve orada kalırsam "harcanacağımı" düşünüyordum. Şimdi geriye dönüp bakınca Yasumoto gibi orada kalmayı seçseydim nasıl bir fark yaratabileceğimi görüyorum. Hoş sadece ben değil bütün öğretmen arkadaşlar oradan kaçmak peşindeydi. Dışarıda akan gürül gürül bir dünya varken kim bozkırın ortasında hayatını geçirmek ister? İnsan yaptığı her şeyi kolayca gerekçelendirebiliyor; bir köy öğretmeni olarak kalmayıp sonrasında çok insanın hayatına dokundum ama kalsaydım da pek çok çocuğun (ve elbette benim) bambaşka hayatları olurdu eminim. Sonuçta tek bir hayat yaşayabiliyoruz ve geçmişteki bir kararı farklı almış olsak bugüne etkisi ne olurdu bilemiyoruz.

[1] https://www.imdb.com/title/tt0058888/ 

15 Ocak 2026 Perşembe

barışçıl bir distopya: PLUR1BUS

Hiçbir şeyi kararında bırakamadığım için dizi izlemek bataklıkta yürümek gibi oluyor benim için. Hadi yeniden Dexter'ı bir daha izleyeyim dediğimde neredeyse bir hafta başka bir şey yapmaya vaktim olmuyor. Kendimi bildiğimden son yıllarda mümkün olduğunca dizi izlememeye çalışıyorum. Bir arkadaşımın büyük övgüsünün ardından Pluribus'un [1] dokuz bölümlük ilk sezonunu izledim. Sonrasında hakkında konuşma fırsatı olmasa ilk bölümden sonrasını izlemezdim diye tahmin ediyorum. Diziyi izlemeyip hakkında bir şey duymak istemeyenler buradan sonrasında rahatsız olabilir, şimdiden söylemiş olayım.

Bir şekilde dünyadaki bütün insanların zihni birleşiyor, bir düzine insan hariç. Zihinleri birleşen grubun, milyarlarca insanın, artık bireysel bir tarafı kalmıyor. Hepsi akan bir nehrin içindeki su damlaları gibi oluyor. Böyle olunca aralarında ne kavga, ne de çekememezlik oluyor. Büyük tesislerde birlikte yaşayıp sadece ihtiyaçları kadar tüketiyorlar. Hiçbir canlıya da zarar vermediklerinden yiyebilecekleri çok az şey kalıyor geriye. Yere düşen elmalar ve önceden üretilip stoklanmış yiyecekler haricinde ne yiyebilir zaten insan böyle bir durumda? Ölen insanları da bir şekilde tüketiyorlar ama bence bunun dramatolojik bir katkısı yok konuya. İnsan öldükten sonra yakılmış veya gömülmüş olmasıyla toz haline getirilip tüketilmesi arasında neden bir fark olsun ki?

Bu büyük grubun bir başka özelliği de asla yalan söyleyemiyor olması. Gruba dahil olamamış zaten bir avuç insan var, onların sordukları her şey cevaplanıyor. Hatta daha ileri giderek onların istedikleri her şeyi gerçekleştiriyorlar. Bu yanıyla bakınca oldukça barışçıl bir ortam var.

Problem olacak hiçbir şey yok gibi görünmesine rağmen sorunlar ortada insan (öteki) bırakmayacak şekilde çözüldüğünden bir distopya çıkıyor karşımıza. Rimbaud'un "ben bir başkasıdır" dediği gibi karşısında öteki olmayan insan kendisi de olamaz elbette. Yaptığını, söylediğini takdir eden kimse olmayınca (hep birlikte yapmış gibi oluyorlar) yaşamanın bir anlamı olmaz gibi geliyor bana.

Nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde dünyanın dört bir tarafından 13 kişi bu bütünleşmenin dışında kalıyor. Bunlardan biri, dizinin baş kahramanı Amerikalı bir kadın. İlk sezonda görmedik ama adı geçtiğinden biliyoruz bir de Türk var aynı durumda.

Dünyayı bu durumdan kurtarmaya çalışan Amerikalı kadın (oyuncu olarak çok beğeniyorum aslında kendisini ama yazılan rol üzerinden konuşuyorum) o kadar kibirli, üstten bakan biri ki izlerken çıldırtıyor izleyiciyi. Aynı durumda olanlarla buluşmaya sadece İngilizce bilenleri davet etmesi, kendisi de böyle bir eğitim almadığı halde temel bilimler eğitimlerinin olmamasını küçümsemesi gibi tavırları dayanılmaz geldi bana. Bu yeni dünyada marketler kapalı çünkü ihtiyaçları yok. Kahramanımız bireyselliğinden ödün vermemek için neye ihtiyacın varsa getirelim diyenlere ikna olmayıp koca bir süpermarketi baştan kurduruyor. Sanki hayatında hiç internetten sipariş vermemiş gibi marketten seçmek istiyor her şeyi. Wittgenstein'ın Metresi'ndekine [2] benzer şekilde müzeleri dolaşıp tablo alıyor, sağa sola zarar veriyor. Tam da tarih boyunca batının yaptığını yapıyor ama dizide böyle bir eleştirinin izi yok, zaten nasıl olabilir böyle bir eleştiri Apple dizisinde!

Bütün dünyanın aklının birleşmesi ilk defa karşımıza çıkan bir distopya değil, daha önce benzerleri çekilmiş bir fikir. Dizinin farklı bölümlerinde senaristlerin ve yönetmenleri değişmesi ama genel akışın değişmemesi ortada sanat adına bir şey olmadığının büyük göstergesi. Kadınların karakollar, adliyeler önünde vurulduğu günümüzde daha önce yazılmamış, yaşanmamış bir distopya yazılabilir mi emin değilim.

12 Ocak 2026 Pazartesi

Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün - Nanae Aoyama

Çok uzun yıllar kitapları cildini dikkatlice açarak, notları başka kağıtlara / defterlere yazarak, sanki hiç okunmamışlar gibi koruyarak okudum. Sanki benden sonra aferin ne kadar iyi okunmuş mu diyecekler diye düşünmedim hiç. On yıl önce evdeki birkaç bin kitabı elden çıkartınca gelen bir aydınlanmayla artık notları sayfaların üzerine alıyorum. Yazarlara itirazlarım çok uzun değilse sanki okuyacaklarmış gibi üzerlerinde kalıyor. Çoğuna asla dönüp bakmayacağımı da biliyorum ama itiraz etmeden de duramıyorum. Bunu unutmayayım diye çok istiyorsam yine defterlere not alıyorum ama genelde üşeniyorum bunu yapmaya. Yaptığım zamanlarda da genelde çok kötü notlar alıyorum maalesef. Yazdığım benim fikrim mi, yoksa yazarın söylediği bir şey mi sonradan okuyunca anlamak imkanı olmuyor. Zaten notlarımı da çok az okuyorum. Böyle yazınca ne yapmak, nereye varmak istemekteyim bilemiyorum [romana gelebilir misin, rica ediyorum].

Yalnız Kalmak için Mükemmel Bir Gün'ün [1] çok satırın altını çizmişim ama dönüp bakınca çoğunu itiraz için çizdiğimi görüyorum. Aoyama'nın Türkçeye çevrilmiş tek kitabını Merve Sever çevirmiş ama editörlüğü ve son okuması yeterince iyi olmamış. Noktadan sonra boşluk bırakılmamış cümlelerle bir kitap bu devirde nasıl basılabiliyor anlaması imkansız benim için. Japonca'dan Türkçeye çeviri yapabilen bu kadar çok insan olması işin doğrusu bana oldukça şaşırtıcı geliyor.

Romanda yirmi yaşında bir genç kadın annesinin evinden ayrılıp başka bir şehirde kendine bir hayat kurmak istiyor. Bir kuzey avrupa romanında yaşamadığı için bunu yapabilmek için maddi bağımsızlığa da ihtiyacı var. Annesinin uzaktan tanıdığı bir yaşlı kadının yanında kalırken yalnızlığa ve hayatın neden yaşandığına dair sorgulamalarla geçiyor günleri. Sonlara doğru tek başına yaşayınca bu sefer de "Ben Çıkıyorum" veya "Ben Geldim" diyemediği bir hayat zor geliyor. Bunlar kısacık bir romanda cevaplanabilecek sorular olmadığından yazar da cevaplamaya çalışmıyor.

"Ve sabah kimse seni uyandırmadığında.
Ve akşam kimse seni beklemiyorken, ne istersen yapabilirsin.
Buna ne diyorsun? 
Özgürlük mü, yalnızlık mı?

Aslında bunlar cevaplanması gerçekten zor konular. Yalnızlık yalnızca dönebileceğimiz bir sevgilinin varlığında huzurla yaşayabileceğimiz özel bir insanlık durumu. Üretebilmek için yalnızlığa ihtiyacımız olsa da ürettiğimiz şeyi gösterebileceğimiz ve bunun sonucunda takdir, onay göreceğimiz biri yoksa üretmemizin de anlamı olmuyor. Romandaki kahramanın bunları anlamaya daha uzun yılları var. Biliyor olmakla kabullenmek arasında aşılması gereken zorlu bir köprü var ve bu köprü her durum için geçişe imkan vermiyor.

Yalnızlık bazen bir problemken hiç yalnız kalamamak da başka türden bir dert. Askerde acemiliğin sonunda alay komutanı bizi toplayıp aksayan bir şey var mı diye sormuştu. Her gün hindi yenmiyor gibi dertlerden sonra bir arkadaşın "ağlamak için bile yalnız kalamıyorum" demesi aradan geçen yirmi yılda hiç aklımdan çıkmadı.

Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün bir büyük roman değil ama birkaç saatte okunup üzerine düşünebilecek güzel bir roman.

11 Ocak 2026 Pazar

su gibi romanların yazarı: Hiromi Kawakami

İthaki Yayınlarının Japon Klasikleri serisini okumaya başladığımdan beri uzak doğu edebiyatının biraz daha içine girebiliyormuşum gibi hissediyorum. Eskiden İskandinav edebiyatında bahsedilen sorunları adamların derdi yok bunları düşünüyorlar diyerek okurdum, Japon edebiyatını da benzer şekilde bunlar da gerçekten dert edilebiliyormuş demek ki diyerek okuyorum artık.

Adını yakın zamana kadar duymadığım Hiromi Kawakami'nin kitapları pek az satmış Türkiye'de. Türkçe'ye çevrilmiş dört kitabından ikisinde "Nakano Eskici Dükkanı'nın yazarından" yazınca insan neymiş bu roman diyor ama bence Tokyo'da Tuhaf Hava [1] en güzel romanı. Otuzlu yaşlarındaki Tsukiko'nun bir gün lise öğretmenlerinden biriyle karşılaşmasıyla yavaşça başlayan, çok uzun zamanda şekillenen ilişkilerini anlatıyor roman. Roman kahramanları ürkek birer tavşan gibiler. Tsukiko şöyle düşünüyor örneğin: "Görüşmediğimiz süre zarfında, ya silinip gitmişçesine ortadan kaybolursa? Ya artık benim için bir yabancı olursa?" Sanki sonsuza dek yaşayacakları kesinmiş gibi hep bir ertelemeler, üstüne gitmemeler, ucundan yakalanan ipi çekmemeler! Diğer odadan kendisinin çağrıldığı duyar gibi olunca "Geceleyin uyanan duygular eğer kendi haline bırakılırsa abartılı bir şekilde büyür" diye düşünen Tsukiko'yu abartı değil bu, çık şu odadan diye benim sarsasım geldi.

Bir de yeri gelmişken Türkçe'de zamirlerin cinsiyetsiz olmasından şikayetçi olmak istiyorum. Çince, Japonca, Rusça hatta Arapça gibi dillerden çevrilmiş romanları okurken kahramanların isimlerinden cinsiyetlerini anlayamıyorum. Adı değil de bir zamir kullanıldığı her durumda da "o" diye geçiyor. Romanın yarısı geçiyor, bir kadından mı, erkekten mi bahsediliyor diye şüphede oluyorum. Bununla ilgili ne yapılabilir bilmiyorum ama yetkilileri göreve çağırıyorum.

Nakano Eskici Dükkanı'nda [2] da hayat çok yavaş akıyor. Konuşmaya "demem o ki" diyerek başlayan Nakano'nun içinde pek az şey olan bir hayatı var, eskici dükkanında da günler birbirinin kopyası gibi. Kadın kahraman aynı dükkanda çalıştığı Takeo'yu sevdiğini romanın son sayfasında hissediyor.

Tokyo'da Tuhaf Hava ve Nakano Eskici Dükkanı'nı okuyan biri Japonya'da her şeyin çok yavaşça ve süreç içinde olduğunu düşünebilir. Belki de ortalama ömür çok uzun olduğundan acele etmeyelim diyorlardır. Romanlarda birini görüp etkilenme, aniden bir şeye karar verme gibi şeyler olmuyor. Su akıp bir şekilde yolunu buluyor ama bekleyerek geçen aylara, yıllara çok yazık ediliyor aslında.

Mahallemdeki İnsanlar [3] ise 36 çok kısa bölümden oluşuyor.  Yukarıdaki iki romanın duru güzelliğinde olmasa da birkaç saatte okunabilecek bir kitap. Kitabın adı iyi bir özeti.

Nişino'nun On Aşkı [4] birinci tekil şahıstan konuşan diğer kitaplarından farklı bir şekilde çıkıyor karşımıza. Nişino'nun (erkek mi kadın mı anlayabildiyseniz bravo) farklı yaşlarda aşık olduğu on kadından biri konuşuyor her bölümde. Bu roman sinemaya da aktarılmış [5]. Aşklar yine yavaşça başlıyor ve sona eriyor. 

Bütün romanları farklı çevirmenler çevirmiş ve hiçbirinin Türkçesinde aksayan bir şey yok, editörlükleri de hakkıyla yapılmış. Demem o ki, Japonya'dan duyduğunuz çok ünlü yazarların yanında Kawakami'ye de bir şans verin.

9 Ocak 2026 Cuma

Kurosawa'dan bir Dostoyevski yorumu: Hakuchi

Eminim Japonya'nın en önemli yönetmeninin dünyanın en büyük edebiyatçısının bir romanını filme [1] alması zamanında çok heyecan verici gelmiştir izleyicilere. 700 sayfayı aşan hacmiyle okuması çok vakit alan romanın filmi de oldukça uzun: 166 dakika. Aslında Kurosawa dört buçuk saatlik bir halini kurgulamış önce ama yapımcılar bunu insan izleyecek demişler. 1951 yapımı, siyah-beyaz, üç saate yakın bir filmi bugün kimse izlemiyordur herhalde. Romanı daha önce üç, dört defa okuduğum için filmi izlemeden önce yeniden okumadım ama hiç okumamış olanların bile bu kadar uzun filmden bir şey anlamamaları mümkün değil bence.

Edebiyatın sinemaya uyarlanması genellikle romandaki derinliği yok eleştirisiyle karşılansa da ben böyle filmleri eserin yönetmende nasıl bir karşılığı varmış diye düşünerek izliyorum (aslında müziği de bu parçanın bende bir karşılığı var mı diyerek dinliyorum). Aksi durumda film kaç saat olursa olsun 700 sayfalık bir romanın derinliğini elbette veremez, bunu beklememek gerekir. Söylemeye gerek yok sanırım ama Budala'daki Prens Mişkin'i (filmdeki adı Kameda) Kurosawa benden farklı anlamış. Eskiden olsa yanlış anlamış derdim ama ben de büyüdüm artık.

Yönetmenliğinin sekizinci yılında çektiği bu filminde sonraki yıllarında kullandığından daha amatör teknikler kullanmış Kurosawa. Böyle düşünmemde ilk kurguladığı halinden iki saatlik kısmı çıkarmak zorunda kalmasının da etkisi olabilir. Çocukça yana kayan ekranlar daha sonra usta bir yönetmen olarak gördüğümüz halindeki geçişlerden çok farklı.

Filmde Dostoyevski'nin kendi hayatında yaşadığı idam cezasından son anda affedilmesi durumunu Kameda'yı canlandıran oyuncu bize (daha doğrusu bana) hissettirdi. 75 yıl önceki Japon oyunculuğunu değerlendirmek için o kültürden biraz olsun anlamak gerektiğinden bir şey söylemek güç olsa da benim gözümü tırmalayan bir şey olmadı diyebilirim rahatlıkla.

Rusçadan Türkçeye çevrilmiş bir romanının filmini Japonca (Türkçe altyazıyla) izleyip hangi repliklerin romanda olduğunu, hangilerini Kurosawa'nın eklediğini anlamak çok kısa sürede anladığım gibi (en azından benim için) mümkün değil. Örneğin filmde "Bazen senin de beni düşündüğün ümidini zapt edemiyorum" diyor Kameda. Hangisi yazmış olursa olsun, iyi edebiyatı zaman eskitemiyor.

Harika bir üç saat sizi bekliyor diyemem film için ama çok değişik bir tecrübe olduğu kesin. 

[1] https://www.imdb.com/title/tt0043614/

Ikiru'dan Living'e 70 yıllık yolculuk

Yaklaşık beş yıl önce bütün Ishiguro romanlarını sırasıyla okumuş olmama rağmen nasılsa bu hafta tekrar okuyayım dedim. Bir yazarın bütün kitaplarını okumayı bir maraton gibi görürüm, Beethoven'ın bütün senfonilerini veya Led Zeppelin'in dokuz albümünü birbiri ardına dinlemek gibi şeyleri severek yaparım. Ishiguro çok sevdiğim yazarlardan biri olduğundan yeni şeyler okumak yerine zaten bildiğim romanlarını okumak yine güzel bir deneyim oldu. Sonunu bildiğim şeyleri okurken sonunda bir sürpriz olmayacağından emin olup kendimi güvende hissettiğim için yapıyorum böyle şeyleri belki de.

İlk okumamdan farklı olarak bu sefer romanlardan uyarlanmış filmleri de izledim. Never Let Me Go ve Remains Of The Day'i çeken yönetmenler romanlara neredeyse hiç dokunmadan olduğu gibi sinemaya aktarmayı denemişler. Yüzlerce sayfalık metinleri iki saatte anlatmak çok zor bir iş ama ben iki filmi de beğendim. Sanattan ne beklediğimizle ilgili bir konu olsa da Anayurt Oteli gibi kahramanın attığı adım sayısını filmde de değiştirmeden göstermeye çalışmak beyhude bir çaba bence.

Kazuo Ishiguro kitapları onlarca dile çevrilmiş, 2017'de Nobel Edebiyat Ödülünü de almış büyük bir yazar. Romanları haricinde üç sinema filminin senaryosunu da yazmış. Son senaryosu 2022 yapımı Living [1]. Tam 70 yıl önce Akira Kurosawa'nın yazıp yönettiği Ikiru'nun İngiliz versiyonunu yeniden yazmış. Bu filmin yeniden çekilmesine yönetmen tarafından bakınca artık izlenmeyen çok eski bir Japon filminin yeniden gösterime sokulmasının ardındaki motivasyonu anlayabiliyorum ama Ishiguro neden hiçbir yenilik getirmediği bir senaryonun altına adını yazmış acaba? Ikiru ve Living arasında oldukça küçük farklar var tabi ama bunlar hem anlatılan tarihin hem de ülkelerin kültürünün çok farklı olmasından kaynaklanıyor. Ishiguro beş yaşında Japonya'dan ayrılmış bir ailenin artık İngiliz olan çocuğu. Her ne kadar Japon kültürünün içinde büyümemiş olsa da Japonya'nın yetiştirdiği en büyük yönetmen olan Kurosawa'ya büyük saygı duyuyor olmalı. IMDB'de filmin yazarlarına bakıp Ishiguro ve Kurosawa'nın adlarını yan yana görünce Ishiguro'nun senaryoyu yazma nedeninin adının Kurosawa ile yanyana yazılması olduğunu düşündüm. Kim böyle büyük bir sanatçıyla birlikte anılmayı istemez ki zaten? Bizim için önemli insanlarla bu yüzden aynı fotoğraf karesinin içinde olmak istemiyor muyuz? "Ömrümce görmezsem de bir daha, / eh diyebilirim yine de, / Bir kez orada bulundum" demek için. Bunun tarihten silinmeyecek şekilde kalıcı olması fırsatını kimse kaçırmak istemez herhalde.

Klara İle Güneş de bu yıl gösterime girecekmiş. Dilerim onu izleyecek günleri görebilirim. 


[1] https://www.imdb.com/title/tt9051908/ 

8 Ocak 2026 Perşembe

yarın değilse ne zaman: Madadayo

Elli yıllık muazzam bir kariyerin son filmi Madadayo [1]. Film için komedi-drama diye yazıyor ama otuz yıl öncesinin Japonyasından şakalarına rağmen ben komedi diye sınıflandıramıyorum onu. Ben bugünün bütün şakalarını anlayamıyorum, hiç yaşamadığım bir kültürün otuz yıl önceki şakalarını nasıl anlayayım? Bundan önce çektiği otuz filmin ardından istediği her neyse onu çekmeye hakkı olan Kurosawa'nın üniversiteden emekli olan bir hocanın eski öğrencileriyle samimi, sıcak ilişkilerini çektiği filmini izlemek beni hep mutlu hissettiriyor.

Film başlarken profesörün öğrencilerinin gözünde neden böyle kıymetli olduğunun bir işaretini görmüyoruz. Sanki görsek anlayacak mıyız? Japonya'da ikinci dünya savaşının ortasında bir Almanca hocası ne yapıp kendini sevdirebilir? Kim ötekini neden sevdiğini açıklayabilir zaten? Kurosawa çok akıllıca davranıp bizi bu tartışmalardan kurtarıyor. İnsanlar seviyorlar birbirlerini, bu kadarına inanmak kimse için zor olmasa gerek.

Birinin çok ilerlemiş yaşında çocukluğuna geri dönüşünü izlediğimiz oldukça uzun bir film olan Madadayo Kurosawa'nın en beğenilen filmlerinden biri değil ama ben belki de kendi hayatımdan çok şey bulduğum için ayrıca seviyorum. Benim de öğrenciliklerinden sonra arkadaş olduğum çok öğrencim oldu. Zaten üniversitede çalışmanın benim için en güzel tarafı sonradan arkadaş olabileceğim harika adamlarla, kadınlarla birlikte çalışmak; hayatının her yılını üniversitenin son senesi gibi geçirmek oldu. Hâlâ onlar bende kalırlar, ben onlarda kalırım. Ne zaman düşer gibi olsam, düşsem, hep elimden tutan birileri oldu. Her mutluluğumun etrafındaki hâle gibidir onlar.

Bir de kaybolan kedisinin ardından üzülmesi var ki dayanamam ona. Beş yıl önce hayatımda hiçbir hayvanla kurmadığım kadar yakın bir ilişkim olan bir kedi olmuştu (Bento'yu saymıyorum o sanki hayvan değil). Okuldan dönüşte sitedeki kedilere mama veriyorum. Çok düzenli bir hayatım olduğundan saati pek değişmiyor. Bir akşam biraz geç kaldım, arabadan inince bir kedi bana nerede kaldın der gibi miyavladı. Dedim gel beraber yukarı çıkalım mamanı vereyim. Beni takip etti, zeminin bir üst katındaki eve çıktık, kapıda bekledi, ben mamayı kaba doldurdum, her zamanki yerine bıraktım. Nasılsa ertesi gün eve geldiğimde etrafta hiç kedi yoktu veya benim kafam karışıktı unuttum mama bırakmayı. Evde kitap okurken çok yakından bir miyavlama sesi duydum. Bir evin kedisi dışarı mı kaçmış derken kapıyı açtım, baktım dün benimle eve kadar gelen kedi. Hangi katta olduğumu bulmuş ama daireyi hatırlayamamış. Dünyanın en güzel ikinci kedisiydi Fasafiso (adı çok güzeldi bence). Bu sefer kapının önüne mama koydum, sabaha kadar orada kaldı. Oğlum da çok sevdi keratayı (zaten ona ejderha besleyelim desem bayılır). Bir pazar günü yarın veterinere götürelim ve bundan sonra beraber yaşayalım diye konuştuk Uğur'la. O geceden sonra bir daha hiç göremedik Fasafiso'yu. Hayat hep böyle değil mi; başına bir mucize gelir ve fark edemezsin. O gece eve almış olsak şimdi kucağımdaydı, olmadı. Acıları yarıştırmak istemiyorum ama ben de çok üzüldüm vakitlice ona sarılmadığıma.

Kimin cesareti var Kurosawa'yı övmeye ki benim olsun

 [1] https://www.imdb.com/title/tt0107474/

6 Ocak 2026 Salı

anlatılamayacak olanı anlatmak: Ağustos'ta Rapsodi

Lars von Trier'in Nicole Kidman'ı tebeşirle çizili bir mekanda oynatması gibi Akira Kurosawa da Richard Gere'i 98 dakikalık filminin [1] ilk 66 dakikasında hiç göstermiyor. Zaten 20 dakika sonra kendisiyle işimiz kalmıyor. 1991'de Kurosawa bu filmi çekerken dünya çapında tanınan 50 yıllık bir yönetmen olduğundan eminim Richard Gere için de büyük şeref olmuştur bu projede yer almak.

Film Nagazaki'de geçiyor. Atom bombasının acılarının yaşandığı iki kentten birinde. İkinci dünya savaşı sonrası Japonya'da geçen çokça filmi izlemiş, romanı okumuş olmama rağmen Ağustos'ta Rapsodi'yi her izleyişimde çok etkilenirim. Hiroshima Mon Amour'a [2] benzer şekilde anlatılamayacak acıyı anlatmaya çalışmıyor Ağustos'ta Rapsodi. Bütün bir kentin bir anda yok olmasını ne Kurosawa anlatabilir ne de biz anlayabiliriz. Yine de bu büyük acının üzerinden neredeyse 50 yıl geçmişken bile insanları nasıl yaktığını hissettiriyor bize.

Filmin her sahnesiyle ilgili uzunca konuşulabilir eğer birlikte izlediğiniz biri varsa (yoksa da bloga yazılıyor görüyorsunuz). Atom bombasının atılmasının yıl dönümüne yakın dedelerinin öldüğü okula giden dört kardeşin üzerinde U.S.A. yazılı t-shirtleri var. Yerle bir olan şehri, dünyanın dört bir tarafından gönderilen heykelleri gördükten sonra Amerikadaki akrabalarıyla tanışmaktan vaz geçiyorlar. Büyüklerinin aksine hepsinin kot pantolonlarla dolaşıyor olması her türlü acının zamanla nasıl unutulduğunu söylüyor sanki. Annane rolündeki Sachiko Murase 1905 doğumlu olduğundan en azından savaşın kaybedilmesinin ardından ülkede yaşanan yıkımı çok iyi hatırlıyor olmalı. Kurosawa ona Amerikalılar kötü değil, kötü olan savaş dedirtiyor. Kurosawa'daki bu merhametin bir benzerini Pedro Almodóvar filmlerinde de görüyorum ben. Annem de öyle merhametli bir kadındı ama ondan bahsetmek çok zor.

Çocuklar eşi Nagazaki'ye atılan atom bombasında ölen annaneleri için ölümden kurtulmuş olmanın bir şans olup olmadığını tartışıyorlar filmin bir yerinde. Sanki yalnız kalmak daha mı iyi diyorlar. Eşi, kardeşleri, neredeyse bütün çevresi bir anda yok olunca hayatta kalmış olmak gerçekten bir büyük şans mı?

Bir etkileyici sahne de annanelerini ziyarete gelen, eşi Nagazaki'de ölen kadının bir saat oturup tek söz etmemiş olması. Ne otururken, ne de giderken tek söz söylemiyor. Karşılıklı oturuyorlar ve gidiyor. Kurosawa anlatılamayacak olanı bize izletirken bahsi geçen olayın Japonlar arasında bile konuşulamadığını görüyoruz.

Annane'nin savaştan önce ondan fazla kardeşi varmış, hepsinin isimlerini hatırlamadığı gibi sayısını da bilmiyor. Nasılsa Amerika'da yaşayan ve artık hayatının sonuna gelmiş birinin kardeşi olduğuna ikna olmuyor başta. Zaten böyle tek bir fotoğrafını görüp (veya bir an görüp) geçmişte yaşadıkları da pek sınırlı olan birini yeniden çok yakınmış gibi sevebilir mi insan? Kurosawa bu soruya da evet diyor ve kadın Amerika'ya gitmeye ikna oluyor.

Ağustos'ta Rapsodi izleyicinin kendi kendine konuşmasına türlü imkanlar sunan sorularla dolu harika bir film. Belki de hangi şarkıyı duysam, benimçin yazılmış gibi geliyordur emin değilim. 

gökyüzündeki ay hem senin, hem de benim

Geçen gün Samsun'da dolunaya bakarken düşündüm de ne çok dolunay gördüm hayatım boyunca. Onlarca, hatta yüzlerce dolunaya baktım. Güneşi her gün aynı şekilde görmemize rağmen ayın formunun her gün farklı olması çocukluğumdan beri büyüleyici gelir bana. Dolunayları sevsem de yeni ayların o incecik ve kısacık görünmeleri bambaşka bir güzellik ama buna girersem konu çok dağılacak [bırak dağılsın bugün]. Babamdan uzun yaşadım ama Oğuz Atay'dan da uzun yaşadım. Bu kadarı ayıp sayılmalı artık.

İnsan öleceğini biliyor ama inanmıyor (sevdiğimiz insanlarla görüşmeyi böyle kolay erteleyebilir miydik belki yarın olmayacak diye düşünseydik?). Ölüm başkalarının başına gelen, bizim hiç tecrübe edemeyeceğimiz bir şey. Uzun yıllardır YouTube'da bir bonsai kanalını takip ediyorum. Sonsuz yaşında bir adam, bir ağacı budayıp, telle bağlayıp buna beş, on yıl sonra tekrar bakalım diyor. Bir yandan da 150 yaşında, 300 yaşında ağaçlarla ilgileniyor. Kanalı ilk izlediğim zamanlar adam öleceğini nasıl oluyor da hiç düşünmüyor diye aklımdan geçiriyordum. Şimdi anladığım o ki, adam kendini hayatın akışında bir halka olarak görüyor. Nasıl 300 yıl önce filizlenen ağacı o büyütmediyse onun yetiştirdiği ağaçlara da kendisinin bakmasının gerektiğini düşünmüyor. Kendisinden sonra başkalarının düşen yapraklarına hüzünleneceğini, yeni sürgünlerine sevineceğini biliyor elbette ama şimdi o seviyor o ağacı. Bunun verdiği mutluluk da az değil ki. İnsan yeter ki içinde bir şey bulmak istesin dünya ibretlerle dolu.

Peki ya ölüm hiç olmasaydı? Ölmemenin bir distopya olarak yazılması başta garip gelse de bir kasabada kimsenin ölmediği Saravago'nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş [3] romanında veya hastalanmamak ve ölmemek için aldıkları ilaçlar yüzünden çocukları olmayanları anlatan The Assessment'ta [4] olduğu gibi aslında ölmemek de çok derin bir sorun. Sisifos'un (veya Prometheus'un) hikayesinde olduğu gibi kalan ömründe hep aynı günü yaşamak da ölümsüzlük ama nasıl ızdırap verici, Only Lovers Left Alive'daki [5] gibi dünya değişirken sadece bazılarının ölmemesi de (veya Radley Ailesi [7] gibi çok uzun yaşamaları) ölümsüzlük ama nasıl sıkıcı. Ölmeyen insanların, çoğunlukla vampirlerin, neler yaşayacaklarını düşünmüş yazarların eserleri koca bir kütüphaneyi doldurur herhalde. Sinema için de besleyici bir tema sonsuza dek yaşamak. 1993 yapımı Groundhog Day'de [1] her sabah 2 Şubat'a uyanan Phil'in yaşadıklarına benzer (Hacim Hesabı Üzerine'de [6] kahramanın 18 Kasım'da uyanması gibi) şeyler yaşayanları izlediğimiz gibi bazen kahramana bir şans daha verilen If Only [2] gibi filmleri de çokça görmek mümkün sinemada. Her iki filmde de kahramanlar "yaşayacak bir tek günün kalsaydı, o gün ne yapardın?" diye soruyor. Cevaplanması ne kadar zor bir soru! Hiç ölmeyeceğini bilmek de, yarın öleceğini bilmek kadar trajik bir şey olsa gerek.

Ben sonsuza dek yaşamak ister miydim diye düşününce kolayca cevap verebiliyorum sanırım; istemezdim. Hayatımda çok az insan var ve yeni birini hayatıma almak o kadar zor ki. Hele birinin hayatımdan çıkması bu kadar acıyken sonsuza kadar buna tahammül etmek aklı olanın kabul edeceği şey değil bence. Zaten yeterince mutlu bir hayat yaşadım. Sevdim sevildim, güneş yüzümü okşadı. Gençliğimde sorulsa, kendine bir hayat çiz dense bu kadar mutluluklarla dolu bir hayat çizemezdim. Başkasına mutluluk kalmaz diye utanacağım kadar güzel bir hayat yaşadım. Harika insanlar çıktı karşıma, hepsine hakettiği gibi davranamadım ama insan böyledir. Ben hakettiğimden fazlasını aldım hayattan, alacaklı değilim.

Biraz düşününce kimse sonsuza dek yaşamak istemez sanırım 

Kurosawa'nın Rus Klasiği: Dersu Uzala

Burada hep önce romanı okuyup sonra filmi izlediğimi yazdığımdan sanki illa böyle yapmak gerekiyor diye düşünüyormuşum gibi anlaşılabilir am...