Man (kılavuz) sayfalarını Unix/Linux kullanıcıları olarak sıkça kullanıyoruz. Aradığımız şeyi hızlıca bulmamızı sağlayan man sayfaları konsolda biçimlendirilmiş bir şekilde gösterilebilmeleri için oldukça basit bir etiketleme diliyle hazırlanıyor. Kullanılan etiket sayısı çok az da olsa sürekli bu tip dosyalardan oluşturmuyorsanız belge yapısını her seferinde baştan öğrenmek gerekiyor.
Man dosyası hazırlamayı ve mevcut dosyaları düzenlemeyi kolaylaştıran, yazılanın önizlemesinin hemen görülebileceği bir editör olsa ne güzel olurdu diyerek yazıldı RManEdit. Aşağıdaki ekran görüntüsünden anlaşıldığı gibi kullanımı çok kolay.
Şimdilik ilk sürümünde ama hızlıca tamamlamayı planlıyoruz. Planlıyoruz dediğime bakmayın, planlamayı beraber yapıyoruz ama projeyi Ebru Akagündüz tek başına Ruby ve GTK kullanarak geliştiriyor. Diğer tüm işlerimiz gibi RManEdit de kodları github'ta duran bir özgür yazılım. Görüş, öneri, hata bildirimi gibi katkılarınızdan çok memnun oluruz.
14 Şubat 2013 Perşembe
13 Şubat 2013 Çarşamba
TÜBİTAK yanlıştan döndü
Geçen hafta TÜBİTAK'ın lisans öğrencileri yazılım geliştirme yarışmasında 'açık kaynaklı olarak paylaşılmakta olan ürünler bu yarışmaya katılamaz' diye kısıtlama koyduğunu yazmıştım. İlk yazıyı okumaya üşenenler için söyleyeyim bu yazıyı sadece TÜBİTAK'ın sayfasına bakarak değil telefonla konuştuktan sonra yazmıştım.
Blog'daki bu yazımdan sonra ULAKBİM müdürü Ahmet Kaplan konuyla ilgileneceğini yazmıştı. Bugün kendisinin haber verdiği gibi TÜBİTAK sayfasındaki açıklamayı değiştirmiş.
Yeni metin şöyle: 'açık kaynaklı olarak paylaşılmakta olan ürünlerde herhangi bir geliştirme/uyarlama yapılmadan yapılan başvurular bu yarışmaya katılamaz. Açık kaynak kodlu yazılım üzerine bir özellik ekleyen veya açık kaynak kullanarak ürün geliştiren projeler bu kapsamda değildir. Aksi saptanması durumunda, projeler hangi aşamada olursa olsun yarışmadan elenecektir.'
Bu ifade aslında hiç bir şey söylememekle eşdeğer. Çünkü benzer kısıtlamalar sahipli yazılımlar için de geçerli. Yani; sahipli bir yazılımı alıp değiştirmeden yarışmaya katılmak nasıl yasaksa bir özgür yazılımı ben yazdım diyerek sunmak da eşit derecede yasak. Her ne kadar TÜBİTAK'tan özgür yazılıma destek vermesini beklesek de bu haliyle en azından kısıtlama koymaktan vazgeçmesi de önemli.
Derslere devam neden zorunlu?
Malum günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay. Üniversitelerde anlatılan her konuda fazlasıyla kitaba, makaleye internetten ulaşmak mümkün. Hatta okumam dinlerim diyene podcast'ler de var. Bir çok ders için konusunda uzman akademisyenlerin pek meşhur üniversitelerde verdiği derslerin videolarına bile erişim herkese açık. Bu içeriğe internetten erişilebildiğinden kaydedip kendi bilgisayarlarımızda, tabletlerimizde veya telefonlarımızda okuyup, dinleyip, seyredebiliyoruz. Öğrendiğini belgelemek isteyenlerin dönem boyunca takip edebileceği ve sınavına girip sertifikasını alabileceği ücretsiz kursların yelpazesi de her geçen gün genişliyor. Hem de bu kursları alanlarının en yetkin kişileri veriyor çoğunlukla. Örneğin Coursera'da Scala kursunu Scala dilini yazan hoca verecek önümüzdeki ay.
Üniversite öğrencileri için, bir konuyu kendi okuyup öğrenme sürelerinden daha kısa zamanda öğretebilecek bir hocadan dinlemek öğrenmeyi hızlandırıcı bir etken olsa da öğrenmenin tek yolunun derse girmek olmadığı artık herkesçe malum olmalı. Elbette bunu söylerken uygulamalı eğitimleri ayrı tutuyorum. Uçak veya otobüs kullanmak, cerrahi müdahale veya torna tezgahını kullanmak gibi beceriler için uygulama yapmak şart. Bu tip eğitimlerin her derste verilmediğini düşününce üniversitelerde derslere devam mecburiyeti olmasını anlamlı bulmuyorum ben.
Öğrencinin kendi dilinde konuşan, istediği zaman durdurup soru sorabildiği, ders dışında da gidip konuşabildiği birinden bir konuyu öğrenebilmesi büyük kolaylık ama kendi okuyup, dinleyip, seyredip aynı şeyi öğrenebiliyorsa, ki günümüzde öğrenemiyor olması mümkün değil, sınıfa gelmeye zorlanmamalı. Dersi dinlemek istemeyen öğrenci kadar büyük zulüm yok bence dersi anlatan hocaya da, sınıf arkadaşlarına da. Derse sırf mecburiyetten katılan, hiç dersle ilgilenmeyen, cep telefonuyla facebook'ta gezen öğrencilere takılmamak, konsantrasyonunu bozmadan ders anlatmaya devam etmek gerçekten çok zor.
Bir diğer önemli konu da herkesin dinleyerek kolayca öğrenemiyor olması. Bazıları biri kendilerine anlatırken daha kolay öğrenirken, kimisi okuyarak daha verimli bir öğrenme süreci geçirebiliyor. Bu küçüklüğümüzde belirlenen ve daha sonra değiştirilmesi oldukça zor olan meziyetlerimizden biri.
Benim hocalarımdan da gördüğüm derste yoklama alınmasının tek avantajı var: öğrencinin derste olduğunu ispatlaması gerektiğinde kullanabileceği bir kanıt olması. 15 senedir hiç bir öğrencimin buna ihtiyacı olmadı ama olsaydı 'hayır orada değildi, benim dersimdeydi' diyebilmek için saklıyorum yoklama listelerini.
Böyle söylüyorum diye elbette üniversite hayatını anlamsız bulmuyorum. 18-25 yaş arası ortak ilgi alanlarına sahip gençlerin bir arada olmasının çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Bu genç insanların olgunlaşma zamanlarında birbirlerini nasıl etkilediklerini, mesleğinde tecrübeli danışmanların gelişimlerinde nasıl önemli rol oynadığını ve en az bunlar kadar önemli olan sosyalleşmelerinin ne kadar önemli olduğunu görmezden gelmek üniversite hayatını hiç anlamamak olur.
Öğrencilerin sınıfa nasıl çekileceği, çekilmesinin gerekip gerekmediği üniversitelerin üzerinde kafa yorması gereken konuların başında geliyor bence.
Üniversite öğrencileri için, bir konuyu kendi okuyup öğrenme sürelerinden daha kısa zamanda öğretebilecek bir hocadan dinlemek öğrenmeyi hızlandırıcı bir etken olsa da öğrenmenin tek yolunun derse girmek olmadığı artık herkesçe malum olmalı. Elbette bunu söylerken uygulamalı eğitimleri ayrı tutuyorum. Uçak veya otobüs kullanmak, cerrahi müdahale veya torna tezgahını kullanmak gibi beceriler için uygulama yapmak şart. Bu tip eğitimlerin her derste verilmediğini düşününce üniversitelerde derslere devam mecburiyeti olmasını anlamlı bulmuyorum ben.
Öğrencinin kendi dilinde konuşan, istediği zaman durdurup soru sorabildiği, ders dışında da gidip konuşabildiği birinden bir konuyu öğrenebilmesi büyük kolaylık ama kendi okuyup, dinleyip, seyredip aynı şeyi öğrenebiliyorsa, ki günümüzde öğrenemiyor olması mümkün değil, sınıfa gelmeye zorlanmamalı. Dersi dinlemek istemeyen öğrenci kadar büyük zulüm yok bence dersi anlatan hocaya da, sınıf arkadaşlarına da. Derse sırf mecburiyetten katılan, hiç dersle ilgilenmeyen, cep telefonuyla facebook'ta gezen öğrencilere takılmamak, konsantrasyonunu bozmadan ders anlatmaya devam etmek gerçekten çok zor.
Bir diğer önemli konu da herkesin dinleyerek kolayca öğrenemiyor olması. Bazıları biri kendilerine anlatırken daha kolay öğrenirken, kimisi okuyarak daha verimli bir öğrenme süreci geçirebiliyor. Bu küçüklüğümüzde belirlenen ve daha sonra değiştirilmesi oldukça zor olan meziyetlerimizden biri.
Benim hocalarımdan da gördüğüm derste yoklama alınmasının tek avantajı var: öğrencinin derste olduğunu ispatlaması gerektiğinde kullanabileceği bir kanıt olması. 15 senedir hiç bir öğrencimin buna ihtiyacı olmadı ama olsaydı 'hayır orada değildi, benim dersimdeydi' diyebilmek için saklıyorum yoklama listelerini.
Böyle söylüyorum diye elbette üniversite hayatını anlamsız bulmuyorum. 18-25 yaş arası ortak ilgi alanlarına sahip gençlerin bir arada olmasının çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Bu genç insanların olgunlaşma zamanlarında birbirlerini nasıl etkilediklerini, mesleğinde tecrübeli danışmanların gelişimlerinde nasıl önemli rol oynadığını ve en az bunlar kadar önemli olan sosyalleşmelerinin ne kadar önemli olduğunu görmezden gelmek üniversite hayatını hiç anlamamak olur.
Öğrencilerin sınıfa nasıl çekileceği, çekilmesinin gerekip gerekmediği üniversitelerin üzerinde kafa yorması gereken konuların başında geliyor bence.
11 Şubat 2013 Pazartesi
LibreOffice Impress sunumlarınızı Android telefonunuzla uzaktan yönetin
Geçen yıl bir GSOC projesi olarak başlayan araç artık kullanılabilir durumda. Uygulama Android işletim sistemine sahip telefonlarınızdan Linux makinelerinizdeki LibreOffice sunumları yönetebilmenizi sağlıyor. Bir özgür yazılım olan ve tamamen Türkçe kullanılabilen bir ofis paketi olan LibreOffice için benim uzun süredir beklediğim bu uygulamayı bu adresten indirebilirsiniz. Yapılandırması ve kullanımı son derece kolay.
Kullandığınız dağıtımın depolarında LibreOffice 4 henüz bulunmuyorsa bu adresten deb ve rpm paketlerini indirmeniz gerekiyor öncelikle. Bu paketlerden çıkan çalıştırılabilir dosyaların /opt dizini altına yerleştirildiğini hatırlamak önemli. LibreOffice'in ilk çalıştırılmasının ardından Araçlar ▸ Seçenekler ▸ LibreOffice Impress ▸ Genel altından aşağıda gördüğünüz gibi Enable Remote Kontrol seçeneğini işaretlemeniz gerekiyor. Bu ayarın etkin olabilmesi için LibreOffice'in yeniden başlatılması gerekiyor.
Bundan sonra cep telefonunuz ile bilgisayarınızı (daha önce yapmadıysanız) bluetooth üzerinden eşleştirmek gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra telefonunuzdaki uygulamayı çalıştırdığınızda kullanmak istediğiniz bilgisayarı seçiyorsunuz. Uygulamayı isterseniz WiFi üzerinden de kullanmanız mümkün. Uygulamanın son derece kullanıcı dostu bir arayüzü var. Aşağıda bir sunum dosyasının telefonda nasıl göründüğünü bulabilirsiniz.
Geliştirici günlüğünde sadece bu araçtan bahsettiğinden gelişmelerden haberdar olmak için takip etmek isteyebilirsiniz. Özgür yazılımın en güzel taraflarından biri de bir üniversite öğrencisine LibreOffice kadar büyük bir proje için bir araç yazma imkanı sunması.
Kullandığınız dağıtımın depolarında LibreOffice 4 henüz bulunmuyorsa bu adresten deb ve rpm paketlerini indirmeniz gerekiyor öncelikle. Bu paketlerden çıkan çalıştırılabilir dosyaların /opt dizini altına yerleştirildiğini hatırlamak önemli. LibreOffice'in ilk çalıştırılmasının ardından Araçlar ▸ Seçenekler ▸ LibreOffice Impress ▸ Genel altından aşağıda gördüğünüz gibi Enable Remote Kontrol seçeneğini işaretlemeniz gerekiyor. Bu ayarın etkin olabilmesi için LibreOffice'in yeniden başlatılması gerekiyor.
Bundan sonra cep telefonunuz ile bilgisayarınızı (daha önce yapmadıysanız) bluetooth üzerinden eşleştirmek gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra telefonunuzdaki uygulamayı çalıştırdığınızda kullanmak istediğiniz bilgisayarı seçiyorsunuz. Uygulamayı isterseniz WiFi üzerinden de kullanmanız mümkün. Uygulamanın son derece kullanıcı dostu bir arayüzü var. Aşağıda bir sunum dosyasının telefonda nasıl göründüğünü bulabilirsiniz.
Geliştirici günlüğünde sadece bu araçtan bahsettiğinden gelişmelerden haberdar olmak için takip etmek isteyebilirsiniz. Özgür yazılımın en güzel taraflarından biri de bir üniversite öğrencisine LibreOffice kadar büyük bir proje için bir araç yazma imkanı sunması.
7 Şubat 2013 Perşembe
Ldap kullanıcı yönetim arayüzü: Wirgul
İlk olarak Wirgul'ü nasıl bir ihtiyaç üzerine geliştirdiğimizi yazayım. Kimlik kanıtlamada kullandığımız bir ldap sunucumuz var. Kullanıcılarımızın farklı alanlarda eposta adresleri var ve ldap ile ilişkili değiller. Kullanıcılarımızın kablosuz ağa (eduroam) erişim için bilgilerini bu ldap sunucusunda tuttuğumuzda bütün personelimize hesap açmamız gerekiyor. Herkese açıp gönderemiyoruz çünkü kablosuz erişim için hesap açılmasını istemeyen personelimiz de var. Önce istemeyip lazım olduğunda acilen yeni hesaba ihtiyacı olan da oluyor.
Bunun için geliştirdiğimiz çözüm şöyle. Kullanıcılara kendilerine hesap açabilecekleri ve yeni parola isteyebilecekleri bir arayüz hazırladık. Her iki durumda da kullanıcılardan bizim geçerli bulduğumuz alanlardan bir eposta adresi girmelerini istiyoruz. Hesap oluşturmadan ve yeni parola üretmeden önce bu eposta adresine bir onay postası gönderiyoruz. Bu linke tıklandığında kullanıcının talep ettiği işlemi yerine getiriyoruz.
Bir de sponsorluk konusu var. Bazı kullanıcılara sisteme misafir kullanıcı ekleme yetkisi de verdik. Bu durumda misafir kullanıcı kimlik bilgilerinin yanı sıra kime misafir olarak geldiğini ve ne kadar süreyle hesap açılması istediğini giriyor yine aynı arayüzden. Sponsor olması için yetkilendirdiğimiz kullanıcıya bir onay epostası gönderiliyor. Onaylarsa hesabı bu zaman aralığı için açılıyor, süresi dolunca otomatik olarak siliniyor.
Yapılan iş basit ama bizi ciddi miktarda iş yükünden kurtarıyor. Bizden başka ihtiyacı olanlar kullanabilsin diye (diğer bütün işlerimiz gibi) kodları github'a duruyor. Karşılaştığınız hataları, eklenmesini istediğiniz özellikleri yazabilir, forklayıp özelleştirebilir, hatta en güzeli pull-request gönderebilirsiniz.
Ebru Akagündüz'ün staj projesi olarak başlattığı Wirgul'u halen Oğuz Yarımtepe geliştiriyor.
Bunun için geliştirdiğimiz çözüm şöyle. Kullanıcılara kendilerine hesap açabilecekleri ve yeni parola isteyebilecekleri bir arayüz hazırladık. Her iki durumda da kullanıcılardan bizim geçerli bulduğumuz alanlardan bir eposta adresi girmelerini istiyoruz. Hesap oluşturmadan ve yeni parola üretmeden önce bu eposta adresine bir onay postası gönderiyoruz. Bu linke tıklandığında kullanıcının talep ettiği işlemi yerine getiriyoruz.
Bir de sponsorluk konusu var. Bazı kullanıcılara sisteme misafir kullanıcı ekleme yetkisi de verdik. Bu durumda misafir kullanıcı kimlik bilgilerinin yanı sıra kime misafir olarak geldiğini ve ne kadar süreyle hesap açılması istediğini giriyor yine aynı arayüzden. Sponsor olması için yetkilendirdiğimiz kullanıcıya bir onay epostası gönderiliyor. Onaylarsa hesabı bu zaman aralığı için açılıyor, süresi dolunca otomatik olarak siliniyor.
Yapılan iş basit ama bizi ciddi miktarda iş yükünden kurtarıyor. Bizden başka ihtiyacı olanlar kullanabilsin diye (diğer bütün işlerimiz gibi) kodları github'a duruyor. Karşılaştığınız hataları, eklenmesini istediğiniz özellikleri yazabilir, forklayıp özelleştirebilir, hatta en güzeli pull-request gönderebilirsiniz.
Ebru Akagündüz'ün staj projesi olarak başlattığı Wirgul'u halen Oğuz Yarımtepe geliştiriyor.
6 Şubat 2013 Çarşamba
Yakın Doğu Üniversitesi Dünyanın en büyük kütüphane otomasyon sistemi projesini hayata geçiriyor
Ülkemizde yazılım lisanslarına ödenen miktarın büyüklüğü konusunda bir araştırma var mı bilmiyorum ama kullanılan yazılımların çok büyük kısmının özgür muadilleri olduğunu birazcık özgür yazılım camiasının içinde olan herkes biliyor. Bu özgür yazılımlar genellikle sahipli yazılımlardan çok daha fazla iş gören, özelleştirilebilir ve performanslı oluyorlar ama kullanıcılar ya bilmediklerinden ya da destek alacak firma bulamadıklarından sahipli yazılımları kullanıyorlar.
Ülkemizde özgür yazılım kullanmak isteyenlerin destek alabilecekleri firmaların sayısı ve yeterlilikleri gün geçtikçe artıyor ama bir kurumun kullandığı sahipli yazılımları bırakıp özgür yazılımlara geçiş yapabilmesi için yönetimin bu konuda bir irade ortaya koyması gerekiyor. Özel sektör kendisine maliyetini düşünerek özgür yazılım kullanmayı seçebilirken bir kamu kurumunun böyle bir geçiş yapması tamamen yöneticisine bağlı oluyor. Örneğin bir halk kütüphanesinin yöneticisi neden parasını kendi ödemediği ve çalışan bir otomasyon sistemini bırakıp bir özgür yazılım olan koha'ya geçiş yapsın? Bu geçiş için ulusal çıkarlar ve daha iyi performans beklentileri olmalı böyle bir yöneticinin. Bir de ülke genelinde kullanılan bir sistem varsa ona uyum sorunu olduğunu da unutmamak lazım.
Yönetiminin özgür yazılım kullanma konusunda bir irade ortaya koymasının ve bu dönüşümü yapacak insan kaynağının bulunması konusunda atılan adımlardan biri yakın zamanda sonuçlanmak üzere. Yakın Doğu Üniversitesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan protokol çerçevesinde gerçekleştirilen, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 1112 halk kütüphanesinin kullanımına sunulacak, kütüphane otomasyon sistemi ile ilgili çalışmalarda son aşamaya gelindi.
Bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı kütüphane otomasyon sistemi projesi olma özelliğini taşıyan proje çerçevesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 1112 hak kütüphanesinin 1 milyondan fazla mevcut kullanıcısı 8 milyondan fazla kitap kaydı içeren katalog üzerinde, internet tabanlı işlem gerçekleştirebilecek. Projenin içinde yakın dostum Ali Erdinç Köroğlu ve sıkı çalıştıklarını bildiğim gençler; Şenol Korkmaz, İlker Dağlı ve Mustafa Arıcı'nın olması projenin mutlaka başarıya ulaşacağının göstergesi. Projeye yapılan tüm katkıların yine özgür yazılım olacak olması ve projenin ülkemize milyonlarca liralık katma değer sağlaması onun hakkında daha fazla yazılmasını hakediyor aslında.
Proje tamamlandığında büyük resmi görüp daha yarıntılı bir yazı yazmayı planlıyorum.
Ülkemizde özgür yazılım kullanmak isteyenlerin destek alabilecekleri firmaların sayısı ve yeterlilikleri gün geçtikçe artıyor ama bir kurumun kullandığı sahipli yazılımları bırakıp özgür yazılımlara geçiş yapabilmesi için yönetimin bu konuda bir irade ortaya koyması gerekiyor. Özel sektör kendisine maliyetini düşünerek özgür yazılım kullanmayı seçebilirken bir kamu kurumunun böyle bir geçiş yapması tamamen yöneticisine bağlı oluyor. Örneğin bir halk kütüphanesinin yöneticisi neden parasını kendi ödemediği ve çalışan bir otomasyon sistemini bırakıp bir özgür yazılım olan koha'ya geçiş yapsın? Bu geçiş için ulusal çıkarlar ve daha iyi performans beklentileri olmalı böyle bir yöneticinin. Bir de ülke genelinde kullanılan bir sistem varsa ona uyum sorunu olduğunu da unutmamak lazım.
Yönetiminin özgür yazılım kullanma konusunda bir irade ortaya koymasının ve bu dönüşümü yapacak insan kaynağının bulunması konusunda atılan adımlardan biri yakın zamanda sonuçlanmak üzere. Yakın Doğu Üniversitesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında imzalanan protokol çerçevesinde gerçekleştirilen, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 1112 halk kütüphanesinin kullanımına sunulacak, kütüphane otomasyon sistemi ile ilgili çalışmalarda son aşamaya gelindi.
Bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı kütüphane otomasyon sistemi projesi olma özelliğini taşıyan proje çerçevesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı 1112 hak kütüphanesinin 1 milyondan fazla mevcut kullanıcısı 8 milyondan fazla kitap kaydı içeren katalog üzerinde, internet tabanlı işlem gerçekleştirebilecek. Projenin içinde yakın dostum Ali Erdinç Köroğlu ve sıkı çalıştıklarını bildiğim gençler; Şenol Korkmaz, İlker Dağlı ve Mustafa Arıcı'nın olması projenin mutlaka başarıya ulaşacağının göstergesi. Projeye yapılan tüm katkıların yine özgür yazılım olacak olması ve projenin ülkemize milyonlarca liralık katma değer sağlaması onun hakkında daha fazla yazılmasını hakediyor aslında.
Proje tamamlandığında büyük resmi görüp daha yarıntılı bir yazı yazmayı planlıyorum.
5 Şubat 2013 Salı
Kindle Paperwhite olmamış!
Yaklaşık 2.5 yıl önce Kindle'ı öven bir yazı yazmıştım. Aradan geçen zamanda Amazon önce Kindle'ın klavyesiz, dokunmatik ekranlı hali, sonra da paperwhite isimli ışıklı sürümünü çıkardı.
Kullanmayan birisi için klavyenin olmaması, ekranın dokunmatik olması ve aydınlatmanın olması güzel özellikler gibi geliyor olabilir diyerek bir şeyler yazayım istiyorum.
- Kindle bir belge okuma aygıtı olduğundan çok az yazı yazılıyordu ve klavye çok az kullanıyordu aslında. Ama klavyenin bulunduğu alan aynı zamanda cihazı tuttuğumuz alandı. Orasını kaldırınca cihazın tutulacak yeri olarak sadece incecik kenarları kaldı. Ekran dokunmatik ve üzerine dokunulunca sayfa değiştirildiğinden cihazı tutmak tam bir eziyete dönüşüyor bir süre sonra. Bunun çözümü için kılıf kullanmak düşünülebilir ama o zaman aygıtı neredeyse iki katı ağırlığa çıkarmış ve çokça para harcamış oluyoruz. İncelik ve ucuzluğun cihazın en önemli özellikleri düşünülürse makul bir öneri olmadığını düşünüyorum kılıfın.
- Klavyeyi kaldırınca not almak, altını çizmek, alış veriş yapmak gibi işler için dokunmatik ekran tek seçenek kalıyor ama en azından laptoplardaki touchpad'in kapatılabilmesi gibi bir özellik konsaymış çok iyi olurmuş bence. Sayfa değiştirmek için eski cihazların kenarlarındaki tuşlar kalmalıymış.
- Klavyeli Kindle'dan farklı olarak yeni nesil cihazlarda ses çıkışı yok. Bunu söylediğim herkes zaten müziği ondan mı dinliyordun diye soruyor ama ses çıkışını sadece mp3 çalmak için kullanmıyorduk ki. Eski kindle'ın mp3 oynatıcısı o kadar berbattı ki çaldığı dosyanın adını gösteremediği gibi parça listesini de gösteremiyordu. Ama bir önemli fark olarak kitapları okuyabildiğinden bizim okuma fırsatımız olmadığında kitapları dinleyebiliyorduk. Kitap okuması kusursuz değildi ama yeni halinde bu imkan hiç kalmadı. Özellikle görme engellilerin ellerinden ciddi bir imkanın alındığını düşünüyorum.
- Aradan geçen 3 yılda cihaz hala 802.1x kimlik kanıtlaması yapıp ağa bağlanamıyor. Bu ciddi problem bence. Sene 2013 olmuşken hala böyle cihazlar olmasına şaşıyor insan.
- Aydınlatmaya gelince; bir kere aydınlatma hiç kapatılamıyor. Gündüz ışığında zaten aydınlatmaya gerek yok ama gece aydınlatmanın şiddetini arttırdığınızda aydınlatmayı sağlayan ledler ve onların arasındaki bölgeler arasında sinir bozucu bir alacakaranlık alanı oluşuyor. Çaresi de yok. Alışırsınız diyorlar nette.
- Türkiye'de hala satılmıyor.
- Hala SDK'sı açık olarak dağıtılmıyor. Başvuru yapıp sdk'ya ulaşanı da tanımıyorum doğrusu.
- Disk kapasitesi klavyeli halinin yarısı kadar.
4 Şubat 2013 Pazartesi
TÜBİTAK neyin peşinde?
TÜBİTAK bu yıl 'lisans öğrencilerini ülkemizin sorunlarına yönelik olarak yenilikçi ve girişimci bir şekilde bilişim teknolojilerini kullanarak çözüm üretmeleri ve bu doğrultuda bilgi ve becerilerini geliştirmeleri konusunda teşvik etmek' amacıyla Lisans Öğrencileri Yazılım Projeleri Yarışması adı altında bir yarışma düzenliyor. Böyle bir teşvikte bulunmak bence TÜBİTAK'ın yapması gereken konuların başında geliyor.
Yarışma afişini görünce bu yıl ilk kez düzenlenecek bu yarışmaya biz de katılalım istedim. Nasıl her yıl gsoc için çaba gösteriyorsak bu yarışma için de biraz hazırlanmaktan ne çıkar diye düşündüm. Kazanıp kazanmamanın yanı sıra hazırlık sürecinin kendisinde de öğrenilecek şeyler var elbette. Hem dönem başından bu yana üzerinde çalıştığımız bitirme projelerinden birini buna da göndermek iyi olabilir diye planlarken Serhat ve Ahmet hiç dikkat etmediğim bir konuyu işaret ettiler. Şimdi link versem nasılsa gidip okumazsınız diye aşağıya ekran görüntüsünü aldım:
TÜBİTAK önemli hususlar başlığı altında bakın ne diyor: 'açık kaynaklı olarak paylaşılmakta olan ürünler bu yarışmaya katılamaz. Aksi saptanması durumunda, projeler hangi aşamada olursa olsun yarışmadan elenecektir'.
Biz özgür yazılımlar için ayrıcalık istemediğimizi, eşit şartlar sunulmasının yeterli olacağını söylerken TÜBİTAK'ın bu tavrı akıl alır gibi değil. Sayfalarında yazılanları onaylatmak için telefon edip bu madde gerçek mi diye sorduğumda bana 'kodlar açık olunca onları sizin yazdığınızdan nasıl emin olunacak?' dediler.
Bu yazıyı bir yere bağlayamadım. Durum bu bilin istedim.
Akademik Bilişim 2013'ün ardından
Bu yıl 15.si 23-25 Ocak tarihlerinde Akdeniz Üniversitesinde düzenlenen Akademik Bilişim Konferansı pek çok açıdan ilklere sahne oldu. Konferans öncesi düzenlenen kurslarda bir önceki yılın iki katından fazla katılımcı, 520 kişi, 11 farklı alanda, 30 kadar eğitmenden 4 gün boyunca süren eğitimler aldı. Çok çeşitli ilgi alanlarında, farklı bilgi seviyelerinde insanların ücretsiz katılabildikleri bu eğitimlere her yıl daha fazla insanın katılması bir sonraki yılın planlarını şimdiden yapmaya itiyor bizi.
Hemen hemen her kurstan katılımcılarla yaptığım sohbetlerde kurslardan çok büyük oranda memnun kalındığını görmek harcadığımız emeğin boşa gitmediğinin bir göstergesi oldu benim için.
Katılımcı sayısı olarak da daha önceki yıllarda olmadığı kadar ziyaretçi çektik bu yıl akademik bilişime. Dört günde yaklaşık 1700 kişinin standları gezdiği, konferansları, seminerleri dinlediği bir etkinlik oldu bu yıl. Kurslar sırasındaki yağmurlu havanın konferansın başlamasıyla yerini güneşe bırakmasıyla katılımcılar Antalya'nın keyfini çıkarmak için tüm gün konferans alanında durmadılar ama yine de sürekli bir kalabalık mevcuttu.
Benim için de en fazla insanla tanıştığım konferans oldu diyebilirim. Neredeyse bütün kurs katılımcılarıyla, eğitmenlerle, firma temsilcileriyle, çaycılarla, bir kenarda tek başına oturan herkesle tanışmaya gevezelik etmeye, yemeklerde hep tanımadığım insanların yanında oturmaya çalıştım. Etkinlik bu kadar kalabalık olunca tek başına gelenler olduğu gibi okulundan kalabalık bir grupla gelenler de vardı. İYTE'den geçen yıl katılan 30 kişilik grubun sayısı bu yıl artarak 50'yi geçmişti. İYTE'li öğrenciler benim başka bir okulda görmediğim şekilde birinin yönlendirmesi olmadan kendi aralarında konuşarak Akademik Bilişim öncesi kursları değerlendiriyorlar. Önemli sayıda bir grup konferans sırasında da Antalya'daydı. Böyle bilinçli hareket ettikleri için aferin onlara. Onlarla da bolca sohbet etme fırsatımız oldu, belki biriyle birlikte önümüzdeki dönemde birlikte çalışma fırsatımız da olabilecek.
Konferanstaki bildiriler hakkında da biraz yazmak istiyorum. Bildirilerin değerlendirilme süreci hakkında birşeyler yapmamız gerektiği konusunda hepimiz hem fikiriz ama katılımcıların iki temel hatası hakkında birşeyler söylemeden geçmem mümkün değil. Bunlardan ilki anlatacakları konuyu dinleyicilerin ilk defa orada duyduklarını varsaymak oluyor bence. Örneğin parmak izi kullanılarak şifreleme anlatacak biri parmak nedir, parmak izi nedir'den başlayabiliyor anlatmaya. Hatta nem ölçmeyle ilgili birşeylerden bahseden birinin su nedir diyerek konuya başlaması kendi anlatacağı şeylere sıra gelmemesine neden olabiliyor. Bir diğer yaygın problem çok küçük denek grupları üzerinde anket yapıp bunu genellemeye çalışmak oluyor. Örneğin ben Ankara'da sadece 12 yöneticiyle yapılmış bir anketin sonuçlarını anlatılırken dinledim.
Bu konferans sırasında mümkün olduğunca çeşitli bildiri dinlemeye gayret gösterdim. Çok tecrübeli konuşmacılar olduğu gibi hayatının ilk konuşmasını yapmak için gelenler de vardı. Bu genç arkadaşların bir kısmı çalışmayı yaptığı hocalarıyla birlikte gelmişti. İnsanın birlikte çalıştığı hocasıyla birlikte konferansa gelmesi, ilk sunumunda tanıdığı, tecrübeli insanların yanında olduğu güvenini hissetmesi elbette güzel birşey. Bu güzel tarafın yanında kendi sunmaya cesaret edemedikleri şeyleri bu genç arkadaşlara sunduranlar da vardı ve onlar için yapılacak maalesef pek az şey var.
Bir kaç cümle ile de bilişim sektörünün oldukça dışındaymış gibi görünen ama çok da içinde olan Ebru Baranseli, Gökhan Yücel, Saliha Yavuz ve Serdar Paktin ile de tanıştığım ve gevezelik etme fırsatı bulduğum için de çok mutlu olduğumu yazmalıyım. 15 senedir adını duyduğum ama her nasılsa hiç karşılaşmadığım Murat Koç ile de bu yıl tanışma fırsatı buldum. Elbette eski dostları görmek, yeni çokça insanla tanışmak bu tip toplantıların en güzel tarafıydı benim için.
Hemen hemen her kurstan katılımcılarla yaptığım sohbetlerde kurslardan çok büyük oranda memnun kalındığını görmek harcadığımız emeğin boşa gitmediğinin bir göstergesi oldu benim için.
Katılımcı sayısı olarak da daha önceki yıllarda olmadığı kadar ziyaretçi çektik bu yıl akademik bilişime. Dört günde yaklaşık 1700 kişinin standları gezdiği, konferansları, seminerleri dinlediği bir etkinlik oldu bu yıl. Kurslar sırasındaki yağmurlu havanın konferansın başlamasıyla yerini güneşe bırakmasıyla katılımcılar Antalya'nın keyfini çıkarmak için tüm gün konferans alanında durmadılar ama yine de sürekli bir kalabalık mevcuttu.
Benim için de en fazla insanla tanıştığım konferans oldu diyebilirim. Neredeyse bütün kurs katılımcılarıyla, eğitmenlerle, firma temsilcileriyle, çaycılarla, bir kenarda tek başına oturan herkesle tanışmaya gevezelik etmeye, yemeklerde hep tanımadığım insanların yanında oturmaya çalıştım. Etkinlik bu kadar kalabalık olunca tek başına gelenler olduğu gibi okulundan kalabalık bir grupla gelenler de vardı. İYTE'den geçen yıl katılan 30 kişilik grubun sayısı bu yıl artarak 50'yi geçmişti. İYTE'li öğrenciler benim başka bir okulda görmediğim şekilde birinin yönlendirmesi olmadan kendi aralarında konuşarak Akademik Bilişim öncesi kursları değerlendiriyorlar. Önemli sayıda bir grup konferans sırasında da Antalya'daydı. Böyle bilinçli hareket ettikleri için aferin onlara. Onlarla da bolca sohbet etme fırsatımız oldu, belki biriyle birlikte önümüzdeki dönemde birlikte çalışma fırsatımız da olabilecek.
Konferanstaki bildiriler hakkında da biraz yazmak istiyorum. Bildirilerin değerlendirilme süreci hakkında birşeyler yapmamız gerektiği konusunda hepimiz hem fikiriz ama katılımcıların iki temel hatası hakkında birşeyler söylemeden geçmem mümkün değil. Bunlardan ilki anlatacakları konuyu dinleyicilerin ilk defa orada duyduklarını varsaymak oluyor bence. Örneğin parmak izi kullanılarak şifreleme anlatacak biri parmak nedir, parmak izi nedir'den başlayabiliyor anlatmaya. Hatta nem ölçmeyle ilgili birşeylerden bahseden birinin su nedir diyerek konuya başlaması kendi anlatacağı şeylere sıra gelmemesine neden olabiliyor. Bir diğer yaygın problem çok küçük denek grupları üzerinde anket yapıp bunu genellemeye çalışmak oluyor. Örneğin ben Ankara'da sadece 12 yöneticiyle yapılmış bir anketin sonuçlarını anlatılırken dinledim.
Bu konferans sırasında mümkün olduğunca çeşitli bildiri dinlemeye gayret gösterdim. Çok tecrübeli konuşmacılar olduğu gibi hayatının ilk konuşmasını yapmak için gelenler de vardı. Bu genç arkadaşların bir kısmı çalışmayı yaptığı hocalarıyla birlikte gelmişti. İnsanın birlikte çalıştığı hocasıyla birlikte konferansa gelmesi, ilk sunumunda tanıdığı, tecrübeli insanların yanında olduğu güvenini hissetmesi elbette güzel birşey. Bu güzel tarafın yanında kendi sunmaya cesaret edemedikleri şeyleri bu genç arkadaşlara sunduranlar da vardı ve onlar için yapılacak maalesef pek az şey var.
Bir kaç cümle ile de bilişim sektörünün oldukça dışındaymış gibi görünen ama çok da içinde olan Ebru Baranseli, Gökhan Yücel, Saliha Yavuz ve Serdar Paktin ile de tanıştığım ve gevezelik etme fırsatı bulduğum için de çok mutlu olduğumu yazmalıyım. 15 senedir adını duyduğum ama her nasılsa hiç karşılaşmadığım Murat Koç ile de bu yıl tanışma fırsatı buldum. Elbette eski dostları görmek, yeni çokça insanla tanışmak bu tip toplantıların en güzel tarafıydı benim için.
27 Aralık 2012 Perşembe
Protesto hakkı
Orta Doğu Teknik Üniversitesinde olanlar hakkında uzunca yazılacak bir şey kalmadı ama hiç yazmamak da yanlış oluyor. Olayların ayrıntılarını, ODTÜ'yü kınayan üniversiteleri, o üniversiteleri protesto eden kendi öğretim elemanlarını, hatta o öğretim elemanlarını kınayan diğerlerini hepimiz detaylarıyla okuduk.
Ben Türkiyenin küçük bir şehrindeki bir üniversitenin öğretim elemanı olarak protestonun sadece öğrencilerimizin değil, hepimizin vazgeçilemez bir hakkı olduğuna inanıyorum. İnsanların başkalarına zarar vermedikleri sürece, kimseden izin almadan, hoşnut olmadıkları, düzeltilmesini istedikleri her konuyu protesto etmeye hakları olmalıdır. Protestolar sırasında olumsuz bir durum oluşursa kolluk kuvvetlerinin görevi buna engel olmak olmalıdır. Askerin, polisin kimseyi cezalandırmak gibi bir yetkisi olmadığı gibi, böyle bir görevi de yoktur.
Bu kısa yazının özeti olarak kimin tarafındasın sorusuna cevabım 'sadece bu olayda değil, her zaman; kimliğine bakmadan kim mazlumsa onun yanındayım' olacaktır.
Ben Türkiyenin küçük bir şehrindeki bir üniversitenin öğretim elemanı olarak protestonun sadece öğrencilerimizin değil, hepimizin vazgeçilemez bir hakkı olduğuna inanıyorum. İnsanların başkalarına zarar vermedikleri sürece, kimseden izin almadan, hoşnut olmadıkları, düzeltilmesini istedikleri her konuyu protesto etmeye hakları olmalıdır. Protestolar sırasında olumsuz bir durum oluşursa kolluk kuvvetlerinin görevi buna engel olmak olmalıdır. Askerin, polisin kimseyi cezalandırmak gibi bir yetkisi olmadığı gibi, böyle bir görevi de yoktur.
Bu kısa yazının özeti olarak kimin tarafındasın sorusuna cevabım 'sadece bu olayda değil, her zaman; kimliğine bakmadan kim mazlumsa onun yanındayım' olacaktır.
20 Aralık 2012 Perşembe
IPv6’ya Geçiş Planında 3. aşamaya geçiyoruz
8 Aralık 2010'da çıkan Kamu Kurum ve Kuruluşları için IPv6'ya Geçiş Planı başlıklı Başbakanlık Genelgesinin ikinci aşaması 31 Aralık 2012'de bitecek. Genelgenin ikinci aşamasında "IPv6 bağlantısı ve adresi temin eden kamu kurum ve kuruluşları 31 Aralık 2012 tarihine kadar internet üzerinden verdikleri en az bir adet hizmeti pilot uygulama olarak IPv6 destekli hale getireceklerdir" deniyordu.
Türkiye'nin IPv6'ya geçişinin son aşaması olacak üçüncü aşama ise "Kamu kurum ve kuruluşları en geç 31 Ağustos 2013 tarihine kadar internet üzerinden verdikleri kamuya açık tüm hizmetleri IPv6’yı destekler hale getireceklerdir" şeklinde tarif ediliyor.
Kimileri hala kullanımının uzakta olduğunu düşünse de, ülke olarak IPv6'ya geçişimiz için çok az süre kaldı.
Türkiye'nin IPv6'ya geçişinin son aşaması olacak üçüncü aşama ise "Kamu kurum ve kuruluşları en geç 31 Ağustos 2013 tarihine kadar internet üzerinden verdikleri kamuya açık tüm hizmetleri IPv6’yı destekler hale getireceklerdir" şeklinde tarif ediliyor.
Kimileri hala kullanımının uzakta olduğunu düşünse de, ülke olarak IPv6'ya geçişimiz için çok az süre kaldı.
1 Aralık 2012 Cumartesi
Akademik Bilişim 2013 Konferans öncesi kursları
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Akademik Bilişim Konferansı öncesinde 4 gün süren kurslar düzenlenecek. Konferans öncesinde, 19-22 ocak tarihlerinde 4 gün bir çok konuda yoğun,makine başında kurslar var. Kurslar üniversite ve kamu çalışanlarını hedeflemekle birlikte her yurttaşa açıktır ve ücretsizdir. Kursiyerler ve konferans katılımcıları üniversite yurtlarında makul ücretlerle kalabilecekler. Kursiyerlere mümkünse kendi bilgisayarlarını getirmelerini ve hazırlıklı gelmelerini öneriyoruz.
Kurs listesi şöyle:
Kurs listesi şöyle:
- Linux'a Giriş
- Güvenlik
- PostgreSQL
- Python
- Android
- Sanallaştırma
- Bilimsel Hesaplama
- PHP'ye Giriş
- E-posta Sistemleri
- Clojure-Lisp
- Ağ Yönetimi
- Yazılım için özgür araçlar
- LibreOffice/OpenOffice
16 Kasım 2012 Cuma
Sony Smartwatch hakkında
Yaklaşık bir ay kadar önce bir Sony Smartwatch aldım. Cihaz android'li bir telefonda çalışan uygulamaya bluetooth ile bağlanıyor. Bu bağlantıyı sağlayamadığında sadece saat olarak kullanılabiliyor. Tercihlerinize göre sms mesajlarınızı, twitter, facebook iletilerini, gelen aramaları veya hava durmunu görüntüleyebiliyor. Bu uygulamalar telefona kuruluyor, telefon uyarı mesajlarını saate gönderiyor, oradan görüntülüyorsunuz. İlk bakışta olmayan bir ihtiyaca cevap veriyor gibi görünse de ben telefonları tamamlayan bu tip cihazların ileride daha yaygın kullanılacaklarını tahmin ediyorum. Diğer pek çok cihaz gibi yurtiçinde satılmayan smartwatch'un yurtdışı fiyatı da (150$) bence çok pahalı. Pebble gibi alternatifleri piyasaya çıkana kadar kulvarında alternatifsiz olduğundan bu fiyatla satılabiliyor bence.
Benim cihazla ilgili izlenimlerim kısaca şöyle:
Artıları:
Eksileri:
Sonuç:
Cihazı alırken henüz olgunluk dönemine girmemiş bir ürün aldığınızı aklınızda tutun bence. İleride daha yaygın kullanılacak ve çok marifetler eklenmiş olacak bir cihazı ilk aşamalarında kullanacaksınız. Bunun keyfi de var, sevimsiz tarafı da.
Yukarıda üzerinde durmadığım, açık olmayan bir konu varsa sorunuzu yorum olarak bırakın açıklamaya çalışayım.
Benim cihazla ilgili izlenimlerim kısaca şöyle:
Artıları:
- Cep telefonunuzu bir yerde unutup giderken, bluetooth bağlantısı koptuğunda titreyip uyarıyor. Benim gibi telefonunu sürekli arabasında unutanlar için pek faydalı oluyor bu.
- Hiç ses çıkartmıyor. Sadece bileğinizdeki titreme ile uyarıları farkediyorsunuz. O da ne az ne fazla; tam kararında.
- Telefonda sürekli bluetooth'un açık olması durumunda zaten az dayanan telefon şarjının durumunu merak ediyordum, şaşırtıcı şekilde ancak %3-4 kadarlık bir etkisi oldu. Telefonların en albenili tarafları ekranları ve maalesef şarjın %50'sini ekranı aydınlatması harcıyor. Yani telefonun şarjına önemli bir etkisi olmadan kullanabiliyorsunuz.
- Markette onlarca işe yarar uygulama var. Telefonu evin içinde nereye koyduğunuzu bulabilmeniz için bir uygulama var, saate tıklıyorsunuz telefon ötüyor. Sahte arama yapan benzer bir uygulama var. Bir toplantıdan, odadan ayrılmak için çok işe yarar.
- Dokunmatik ekranı oldukça başarılı. Ekran uykuya geçtiğinde çift tıklayarak uyandırıyorsunuz, nadiren ilk seferde uyanmıyor. iki parmakla ortaya doğru çektiğinizde bir üst menüye geçiyor. Burada da çok başarılı.
- Forumlarda ve değerlendirme yazılarında bahsedilen telefon ile smartwatch arasındaki bağlantının kopması mevzusunu yaşamadım ben. Telefondan uzaklaşırsanız bağlantı kopuyor, tekrar menzile girdiğinizde bağlantı kendiliğinden kuruluyor.
- Ders anlatırken, toplantı sırasında telefonun çalması veya titremesi rahatsızlık yaratırken kolunuzda sizden başkasının farkedemeyeceği şekilde titreyen saatinize bakıp ne yapacağınıza karar verebilmek güzel oluyor.
- Cep telefonunuza yakın durmanız gerekmiyor. En azından yan odaya geçtiğinizde bağlantı kopmuyor. Kolunuzda bluetooth bağlantı yapan bir cihaza razı olursanız cep telefonunun radyasyonunu biraz uzakta tutabiliyorsunuz. Evde çocuk uyurken telefonu sessize alınca duymam diyerek sürekli üzerinizde taşımanız gerekmiyor.
Eksileri:
- Uçakta saatiniz olmuyor. Cihazın bluetooth'u kapatılamadığından üzerinizde taşıdığınız iki saat; cep telefonunuz ve smartwatch'unuz kapalı oluyor.
- Başka bir cihazın şarj kablosunu kullanmanızın imkanı yok. Çok alengirli bir kablosu var. Kabloyu kaybederseniz kablo Türkiye'de satılmadığından smartwatch'u kullanamazsınız. Belki bir yedek şarj kablosu almak iyi fikir olabilir (17$).
- Saatin kordonu koparsa yine saati kullanamazsınız, renk renk kordonlardan bir tane yedek almak iyi olabilir (21$).
- Geceleri kapatırsanız şarjı 4-5 gün gittiğinden sürekli şarjını kontrol etmeniz gereken bir cihazınız ve yanınızda taşımanız gereken bir kablonuz daha oluyor.
- Smartwatch'tan arama yapabiliyorsunuz, gelen aramayı reddedebiliyorsunuz ama kabul edemiyorsunuz. Çok ucuz bluetooth kulaklıklarda bile yapılabilen bu basit işin saatten yapılamaması kötü.
- Ekran parlaklığı çok kötü. Havanın aydınlık olduğu bir yaz gününde dışarıda hiç birşey göremezsiniz. Bina içinde oldukça yeterli ama dışında kullanışsız. Elbette daha parlak aydınlatma daha çok şarj harcaması demek olacaktır ama akıllı bir aydınlatma ayarı olabilirmiş. En azından ayarlanabilir olmalıymış parlaklık.
- Tasarımı bence 150$'lık bir cihaz için çok kötü. Bir önceki nesil ipod nano ile kıyaslanamaz derecede kötü hem de. İkisi çok farklı cihazlar ama tasarım diye de birşey var. Smartwatch'un ikinci nesil ürününün bu olduğuna inanamıyorum gerçekten. Görenler ilk bakışta çok beğeniyorlar ama sürekli kolunuzda taşıdığınız bu cihazın aslında nasıl yapılabileceğini düşünüp duruyorsunuz.
- En azından kulaklık girişi olsa ve mp3 çalsa çok iyiymiş ama saat kendi başına hiçbirşey yapmadığı için bunu da yapmıyor.
Sonuç:
Cihazı alırken henüz olgunluk dönemine girmemiş bir ürün aldığınızı aklınızda tutun bence. İleride daha yaygın kullanılacak ve çok marifetler eklenmiş olacak bir cihazı ilk aşamalarında kullanacaksınız. Bunun keyfi de var, sevimsiz tarafı da.
Yukarıda üzerinde durmadığım, açık olmayan bir konu varsa sorunuzu yorum olarak bırakın açıklamaya çalışayım.
14 Kasım 2012 Çarşamba
XVII. Türkiye'de İnternet Konferansının ardından
7-9 Kasım tarihlerinde Eskişehir'de Anadolu Üniversitesinde düzenlenen Türkiye'de İnternet Konferansının ilk iki gününe katıldım. Kısaca izlenimlerimi yazmak istiyorum.
Eskişehir hem kent olarak hem de üniversitesiyle çok etkileyici bir şehir olmuş. Eğitimini bilemem ama üniversite hayatına yeni başlayacak olsam tercihlerim arasına yazardım Anadolu Üniversitesini. Kampüsü ağaçlar arasında fazla yüksek olmayan binalardan oluşan pek güzel bir üniversite olarak göründü bana.
Konferansa gelince; benim bunca yıldır katıldıklarım arasında en az duyurulmuş olanı buydu herhalde. Kampüsün girişindeki görevliler bile konferanstan haberdar değildi. Konferansın yapıldığı binanın kapısındaki A3 afişi saymazsak kampüste veya şehirde hiç afiş görmedim ben. Facebook ve twitter adresleri ise hiç görmediğim kadar iyi yönetildiler. Hemen her salondan haberler yazıldı. Bence bu açıdan çok başarılı idiler. Duyuru çok az olunca şehrin katılımı çok sınırlı oldu. Hava da yağmurlu olduğundan katılım oldukça azdı maalesef.
Açılış konuşmaları genellikle çok sıkıcı olur ama ben çoğunlukla dinleyici olarak katılırım. Uzun ömrümde gördüğüm en gereksiz ve uzun açılış konuşmasını bu inet-tr'de dinledim desem yalan olmaz herhalde. Mustafa hocadan önce yarım saatten uzun süren bir açılış konuşması dinledik ama tarifi çok zor olduğundan ayrıntıya giremeyeceğim. Sabrı olanlar için büyük salondaki bütün sunumların videoları bu adresten yayınlanıyor.
Etkinliği canlı olarak yayınlamak katılamayanların en azından izlemesine yardımcı oldu ama ikinci bir perdeye #inettr2012 ile işaretlenen twitter mesajlarının yansıtılması etkileşimi de sağlayabilirdi. Kaç yıl önce yapılabilen şeyler çekinilmeden yapılmalı bence bu tip etkinliklerde.
LKD seminerlerine katılım son derece azdı. Bir elin parmakları kadar dinleyiciyle başladı veya bitti konuşmalar. İlgililere hitap edebildikten sonra az olmuş, çok olmuş farketmez elbette ama bir kaç ay sonra kariyer günlerine çağıracakları insanlar ayaklarına gelmişken koca üniversiteden bu kadar az öğrencinin gelmiş olmaması gerekirdi.
İkinci gün büyük salonda neredeyse bütün gün f@tih projesi konuşuldu. Onun da tamamı kaydedilmiş ve yukarıdaki bağlantıdan ulaşılabiliyor. Senin anladığın ne diye sorarsanız bir yıllık pilot çalışmanın öğrenime yönelik hiç bir ölçülmüş çıktısı yok. Sağlıkla ilgili de bir ölçüm yapılmamış. Tahtalar ve tabletler çalışıyormuş.
Bunların haricinde benim için konferans harikaydı. Sadece bu tip etkinliklerde görüşebildiğim arkadaşlarla görüştüm. Başka türlü tanışma, sohbet etme fırsatı bulamayacağım insanlarla tanıştım. Yerel organizasyon bizi çok iyi ağırladı. Aynı masada bulunmayı bile mutluluk saydığımız hocalarımızla iki dolu gün geçirdim.
Katılamayanlarla Antalya'da Akademik Bilişim Konferansında buluşmak üzere.
Eskişehir hem kent olarak hem de üniversitesiyle çok etkileyici bir şehir olmuş. Eğitimini bilemem ama üniversite hayatına yeni başlayacak olsam tercihlerim arasına yazardım Anadolu Üniversitesini. Kampüsü ağaçlar arasında fazla yüksek olmayan binalardan oluşan pek güzel bir üniversite olarak göründü bana.
Konferansa gelince; benim bunca yıldır katıldıklarım arasında en az duyurulmuş olanı buydu herhalde. Kampüsün girişindeki görevliler bile konferanstan haberdar değildi. Konferansın yapıldığı binanın kapısındaki A3 afişi saymazsak kampüste veya şehirde hiç afiş görmedim ben. Facebook ve twitter adresleri ise hiç görmediğim kadar iyi yönetildiler. Hemen her salondan haberler yazıldı. Bence bu açıdan çok başarılı idiler. Duyuru çok az olunca şehrin katılımı çok sınırlı oldu. Hava da yağmurlu olduğundan katılım oldukça azdı maalesef.
Açılış konuşmaları genellikle çok sıkıcı olur ama ben çoğunlukla dinleyici olarak katılırım. Uzun ömrümde gördüğüm en gereksiz ve uzun açılış konuşmasını bu inet-tr'de dinledim desem yalan olmaz herhalde. Mustafa hocadan önce yarım saatten uzun süren bir açılış konuşması dinledik ama tarifi çok zor olduğundan ayrıntıya giremeyeceğim. Sabrı olanlar için büyük salondaki bütün sunumların videoları bu adresten yayınlanıyor.
Etkinliği canlı olarak yayınlamak katılamayanların en azından izlemesine yardımcı oldu ama ikinci bir perdeye #inettr2012 ile işaretlenen twitter mesajlarının yansıtılması etkileşimi de sağlayabilirdi. Kaç yıl önce yapılabilen şeyler çekinilmeden yapılmalı bence bu tip etkinliklerde.
LKD seminerlerine katılım son derece azdı. Bir elin parmakları kadar dinleyiciyle başladı veya bitti konuşmalar. İlgililere hitap edebildikten sonra az olmuş, çok olmuş farketmez elbette ama bir kaç ay sonra kariyer günlerine çağıracakları insanlar ayaklarına gelmişken koca üniversiteden bu kadar az öğrencinin gelmiş olmaması gerekirdi.
İkinci gün büyük salonda neredeyse bütün gün f@tih projesi konuşuldu. Onun da tamamı kaydedilmiş ve yukarıdaki bağlantıdan ulaşılabiliyor. Senin anladığın ne diye sorarsanız bir yıllık pilot çalışmanın öğrenime yönelik hiç bir ölçülmüş çıktısı yok. Sağlıkla ilgili de bir ölçüm yapılmamış. Tahtalar ve tabletler çalışıyormuş.
Bunların haricinde benim için konferans harikaydı. Sadece bu tip etkinliklerde görüşebildiğim arkadaşlarla görüştüm. Başka türlü tanışma, sohbet etme fırsatı bulamayacağım insanlarla tanıştım. Yerel organizasyon bizi çok iyi ağırladı. Aynı masada bulunmayı bile mutluluk saydığımız hocalarımızla iki dolu gün geçirdim.
Katılamayanlarla Antalya'da Akademik Bilişim Konferansında buluşmak üzere.
22 Ekim 2012 Pazartesi
Özgür Web Teknolojileri Günleri 2012'nin ardından
Üç yıldır LKD ve Yeditepe Üniversitesi bilgisayar topluluğu tarafından ortaklaşa düzenlenen bu etkinliğe katılıp katılmamak konusunda pek kararsızdım. Etkinlik programı oldukça dolu olmasına rağmen cuma ve cumartesi gecelerini yolda geçirecek olmanın yorgunluğunun nasıl olacağını da biliyordum. Sonuçta gerçekten büyük yorgunluk oldu ama gittiğime çok memnunum.
Seminerlerin yapıldığı üç salon da oldukça doluydu. Sponsor olan firmaların sayısı bir üniversite etkinliği için iyi sayılırdı bence. Ben hiçbir semineri dinlemeye fırsat bulamadım ama benim gibi eşi dostu görmeye gelenlerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değildi. Eski öğrencilerimden ve arkadaşlardan oluşan oldukça kalabalık bir grubu görmek/gevezelik etmek için harika bir fırsat oldu.
Geceyi etkinlikten etkinliğe görüşebildiğimiz arkadaşlarla ve Yeditepe tarafında etkinliği hazırlayanlarla birlikte güzel bir mekanda çokça eğlenerek bitirdik. Velhasıl çok güzel bir etkinlik oldu, keşke siz de gelseydiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
hoşçakal kardeşim deniz
Nerelisin sorusuna Ankaralıyım demeye utanacak kadar çok zaman Çanakkale'de yaşadım. Hiç kimseyi tanımadan geldiğim bu şehirde harika in...
-
Dün özgürlükiçin forumlarında okuduğum konu doğru mu diye gidip yerinde gördüm. Çanakkale'ye bir buçuk ay önce gönderilmiş olan etkileşi...
-
İkinci gün sadece öğleye kadar süren çalıştayda iki oturum yapıldı. Bunlardan ilkinde daha önce üzerinde konuşulan sorunlar için katılımcıla...
-
Pardus ülkemizdeki en geniş özgür yazılım topluluğunu bir araya getirmiş bir projedir. Kitlelerin linux ve özgür yazılımla tanışmalarına ve ...











