8 Aralık 2025 Pazartesi

Yojimbo'yu anlamak

200 yıl öncenin Japonyasını anlatan, 65 yıl önce çekilmiş bir filmin bugün bize söyleyebileceği bir şey var mı? Bu soruya kolayca hayır diyebiliyorsak soruyu şöyle güncelleyelim; bugün çekilmiş ve içinde yaşamadığımız bir kültürü anlatan bir filmin bize söyleyebileceği bir şey var mı? Bir adım daha ileri gidip bir filmin bize söyleyebileceği bir şey var mı'ya ulaşınca o kadar da kolay hayır diyemiyorum ben.

Türkiye dışında bir yerde bir haftadan uzun yaşamadım. Bir şehirde yaşamanın orada turist olarak bulunmaktan farklı bir deneyim olduğunun da farkındayım. Sorulduğunda Ankaralıyım diyorum ama bugünün Ankarasını neredeyse hiç bilmiyorum. Ankara denildiğinde aklıma gelen Kızılay'dan Botanik Parkına yağmur altında yürümek. Bugün benim 40 yıl önceki Ankara ile ilgili hatırladıklarımla o yıllarda Ankara'da çekilmiş filmlerin ne kadar ortak noktası var? Muhtemelen hiç yoktur. Bu ne benim hatıralarımı yalanlar (böyle bir şey nasıl yapılabilir bilemiyorum) ne de o filmlerin gerçekliğini.

Peki Akira Kurosawa yaşamadığı bir dönemin (hem de bu dönemde insanlar bellerinde kılıçlarla dolaşıyorlar, birini öldürmenin ciddi bir yaptırımı yok, ortada para diye bir şey var ama onu kim basıyor, nasıl taklit edilemiyor gibi soruların cevabı açık değil, kasabada sadece bir kişide tabanca var, o mermiyi nereden buluyor, neden başkası bu silahı edinemiyor belli değil) filmini çekip bize ne anlatıyor? O döneme ait tek bir fotoğraf bile (henüz fotoğraf icat edilmemişken) yokken evlerin, yemeklerin nasıl olduğuna inanabiliyor muyuz? Tek bir eşya bile olmayan evler, zeminin üzerinde bir hasırda uyunan yerler, inanılmaz gelmiyor mu? Bana çok gerçekdışı gelen bu görüntüler kadar garip şeyleri ben yaşamadım mı peki? [yeter soru sorma artık] Bugün gaz lambası, kömür sobası, telefon için sıra beklemek, televizyonun açılmasını beklemek, mektup beklemek gibi şeyleri bilmiyor büyük kalabalıklar.

İnsan biyolojik değil kültürel bir canlı iken bugüne dair şeyleri nereden biliyor? Elbette anlatılanlardan ve gördüklerinden. Gördükleri de aslında o eylemleri gerçekleştirenlerin duyduklarından yani anlatılardan oluşuyor. 1950'lerde birini ağzından öperken şimdi dudaklarından öpüyoruz. Nasıl seveceğimizi, nasıl kıskanacağımızı da okuyup, izleyip, görüp öğrenmedik mi?

Ne zaman Kurosawa'ya itiraz eden bir şey yazmaya kalkışsam sonunda bakıyorum kendime itiraz ediyorum. Elbette Kurosawa'nın benim övgüme ihtiyacı yok



7 Aralık 2025 Pazar

Ikiru'yu anlamak

İnsan yakın zamanda öleceğini bilse daha iyi birine dönüşür mü? Edebiyatın ve sinemanın üzerinde çokça üretim yaptığı bu soruya cevap verebilmek için daha iyi olmak ne demek ve insanın nasıl biri olduğu tamamen kendi elinde midir sorularını cevaplamak gerekiyor. Ben bir davranışın insanın içinden mi geliyor yoksa öyle davranması gerektiğini düşündüğü için mi öyle davranıyor sorusunun cevaplanmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Sonuçta ortaya konan davranışa bakmak gerektiğini ve motivasyonuna bakmamak (zaten anlaşılamayacağı için) gerektiği fikrindeyim. İnsan her davranışını, tepkisini düşünerek değiştiremiyor. Kendi üzerimde yaptığım tespitlerden asla bunu yapmayacağım dediği şeylerin neredeyse hepsini yaptığımı söyleyebilirim. Yani insan altı ay ömrü kaldığını bilse bile davranışlarını değiştirmeyebilir, hiç olmadığı kadar toplumsal bir insana dönüşebilir veya içinden bir canavar çıkabilir. Irvin D. Yalom'un Güneşe Bakmak [6] isimli kitabı ölüm duygusuyla başetmek için daha önce düşünmediğiniz şeyleri okuyabileceğiniz güzel bir kaynak. Ölmenin nasıl bir şey olduğu hakkında okuduğum, bana en faydalı olan kitapsa Sherwin B. Nuland'ın Nasıl Ölürüz [7] adlı kitabı olmuştu.

1952 yapımı Ikiru'da [1] rutin işlerle ömrünü geçirmiş olan Watanabe bir yıldan az ömrü kaldığını öğrenince yaşamına bir anlam katma çabasına girişir. Bunu nasıl yapacağını da bilemez (bunu hangimiz biliyoruz aslında?). Bütün hayatını sahip olmak üzerine kuranların bir zaman olmak [8] üzerine düşüneceklerini elbette sanmıyorum ama çok da akla gelmez bir duygu olmadığını kabul edebiliriz herhalde. Zaten yaşı da ilerlemiş olan Watanabe ne yapsa hayatını anlamlı kılamayacağını çok kısa zamanda anlar ve bildiği tek iş olan bürokratlığı kullanarak kendisine gelen bir talebi hayata geçirmeye adar kalan ömrünü, ki pek az kalmıştır.

Filmin sonlarında bir odada 2 kadın ve 12 adam bir odada konuşmaktadır. Başlangıçta hepsinin fikri Watanabe'nin parkın yapımında pek önemli bir rolünün olmadığıdır. Zaman ilerledikçe herbiri diğerinin konuşmasından etkilenip kendi düşüncelerini açıklarlar ve sonunda 1957 yapımı 12 Angry Men [2] filminde olduğu gibi o parkın Watanabe olmasa yapılamayacağında hemfikir olurlar. Sanatın böyle izini sürebilmek pek mutluluk verici geliyor bana.

Bergman'ın Yaban Çilekleri [4] filminde de Ikiru'dan beş yıl sonra benzer şekilde hayatının sonuna geldiğini düşünen kahraman nasıl boşa yaşadığını farkeder. Dr. Eberhard Ikiru kadar olmasa da daha önce yapmadığı şeyleri yapmaya başlar.

Edebiyat dünyası bu temayı işleyen romanlarla dolu aslında [anladık bunu]. Charles Dickens'ın Bir Noel Şarkısı [9] en bilinen örneklerinden biri. Ölüm denildiğinde Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü [10] de ölüm üzerine okunması gereken kitaplardan biri bence.

Ölümün eşiğindekinin bağlantı kurma ihtiyacını Çığlıklar ve Fısıltılar'larda [3] gördüğüm gibi başka bir yerde görmemişimdir herhalde. Filmde Agnes acısının dindirilmesi veya yaşamaya devam edebilmesinden çok, bir temas aramaktadır. Sonunda büyük acılar içinde ölür. Öleceğini bilmesi onu ne daha iyi biri yapar ne de daha kötü.

Ölümün yakın ve durdurulamaz olduğunu anladıktan sonra bütün zincirlerini kıran ekran karakterlerinin en çok bilineni Breaking Bad [5] dizisi olabilir. Dizide Walter White ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrendikten sonra uyuşturucu yapımına girdiği gibi cinayetler de işler.

Daha iyi bir insan olabileceksek (bundan her ne anlıyorsak anlayalım) o kişi olmak için ölümün çok yakınımızda olduğunu öğrenmemize gerek de yok aslında. Ölüm zaten hep yakınımızda. 

 

Babalara mektuplar

Pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde dünya edebiyatının önemli bir kısmı yazarların babalarıyla hesaplaşmasını içeren metinlerden oluşuyor [hayır hayır, böyle başlama yazıya].

Geçen hafta bahsettiği her kitabı ve referanslarını okuduğum ama kendisinden haberim olmayan bir kitabı okudum: Ev Ödevi [1]. İnsanın kendi okuduğu, altını çizdiği bir kitabı hediye etmesi ne büyük incelik. Kitabın ilk bölümü Oğuz Atay'la ilgili olunca ilk aklımdan geçen bütün Atay'ları yeniden okuyayım oldu ama sürekli onları okumaya artık vaktim kalmadığını bildiğimden sadece Korkuyu Beklerken'i [2] yeniden okudum. Bu harika öyküleri defalarca okumuş olmama rağmen Babama Mektup'u belki birkaç sefer ancak okumuşumdur. Hep bir şekilde atlarım onu. Babamla ilgili çok çok az hatıram olduğundan öykünün bana hatırlattığı bir şey de yok aslında. Belki de Atay'ın bir öyküsü olarak değil de kendi yaşamından bir şeyler barındırdığını düşünüp çekiniyorum, bilemiyorum. Atay öykünün hemen başında iki yıl önce ölen babasına şöyle seslendiriyor kahramanına:

"Yıllar önce, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım."

Babama Mektup'u bu okuyuşumda sonuna gelene kadar klasik Atay metinlerinden biri gibi geldi bana.

"Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: Yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?"

Atay'ın Babama Mektubunu okuduktan sonra Kafka'nın Babaya Mektup'u [3] da okudum peşi sıra. Kafka'nın mektubu Atay'daki ironinin yanından bile geçmiyor elbette. Kafka babasına "özünde iyi kalpli ve yumuşak bir insansın" diyor, "beni sevdiğini inkar ediyor muyum?", hasta olduğunda babasının odasına girmeyip sadece eliyle selam vermesini düşündüğünde bile hala ağlıyor. Babasının kendine başkalarına davrandığı gibi davranmamasına, kendine koyduğu kurallara uymamasına çok üzülüyor olmasına rağmen hayatındaki olumsuzlukları tamamen babasına da yüklemiyor. Bu bağışlayıcı tavrının aslında kendini yukarı çekmek olduğu yönündeki itirazı kitabın sonunda kendi yapıyor. Böyle parantezlerle dolu, kendi yazdıklarına itiraz eden metinleri çok sahici buluyorum. Kafka'nın babasına yazdığı mektubun sahiciliğini değerlendirmek değil elbette niyetim, zaten kimin haddine bu?

Bu yaşımda benim için de geçerli şu cümle bana mektubun en yaralayıcı yeri gibi geliyor (Metin Altıok'un Sarıl Bana şiirini de hatırlatıyor bana)

"çok güç idare edilebilen bir çocuk olduğuma inanmıyorum; sıcak bir sözcüğün, usulca elimden tutulmasının, tatlı bir bakışın istenilen her şeyi sağlayamayacağına inanmıyorum"

İnsanın çocukluğunda bu duyguları yaşamamış olması yetişkinliğinde arzuladığı bu şeylerle karşılaştığında onların farkına varmasını bile engelliyordur herhalde. Kafka'nın babasının gözünde bir hiç olduğunu düşünerek büyüdüğünü okumak insanın içini yakıyor.

Yazıya başlarken iki erkek yazarın babalarına yazdıklarından sonra kadın yazarların çok daha travmatik metinlerinden de bahsetmek istemiştim ama baba kavramı o kadar bilmediğim bir şey ki (kendim de bir baba olmama rağmen) bir de kadınların babalarıyla yaşadıkları hakkında konuşmamın çizgiyi aşmak olacağını düşünüp vazgeçiyorum. Sadece Vigdis Hjorth'un Miras [4] kitabının adını anmış olayım.

Madem babalardan bahsediyorum Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim [5] diyen Can Yücel'i de anmak isterim. Nasıl Atay ve Kafka'nın mektupları babaları tarafından okunmamışsa Can Yücel'in şiiri de babasının ölümünden 13 yıl sonra yayınlanmış; sevgi de yergi de babalarla konuşması kolay şeyler değil demek ki. Yirmili yaşlarımın başında bu şiiri okuduğumda herhalde benim annemi sevdiği kadar sevmiştir babasını diye düşünmüştüm.

Son olarak Cemal Süreya'nın Sizin Hiç Babanız Öldü Mü? şiirinden bahsedip bitireyim. Bu şiirin bendeki duygusu Can Yücel'in şiirine benzerdi. Ne vakit ki Yalnızlığın Başkenti [6] kitabında Yelda Karataş'ın yazısını okudum, o zaman anladım bambaşka bir duygudan bahsettiğini. Belki sizin için de durum böyledir diyerek Süreya'nın bu şiiri 23 yaşında, annesinin ölümünden sonra, babası sağken yazdığını söyleyeyim. Yelda Karataş bu şiir için şöyle diyor:

"Şiirde baba sevgisi yok. Çok sevmek istediği babasının zulmüne duyduğu öfkenin utancı var."

Tahmin ettiğimden uzun olan bu yazıyı oğlumla çocukluğunda çokça dinlediğimiz bir şarkıyla bitireyim

5 Aralık 2025 Cuma

Asılacak Kadın - Pınar Kür

Pınar Kür romanlarıyla ilk tanışmam Cinayet Fakültesi romanıyla olmuştu. Roman kahramanının benim de olmak istediğim gibi bir matematikçi olması harika bir tesadüf gibi gelmişti bana. Dünyanın bir yerinde, bir okuma grubu onun Asılacak Kadın [1] romanını okuyordur diyerek ben de bugün tekrar okudum. İlk okuyuşumun üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçtiğinden romanı buğulu bir camın ardından görülen sonbahar manzarası kadar hatırlıyordum.

Roman 1979'da yayınlanmış, yani bilinç akışı tekniğiyle çokça Türkçe metin yazılmış, Tutunamayanlar'ın onlarca sayfa akan konuşmasını herkes okumuş. İçeriği çok cesur ve çarpıcı olmasına rağmen dil açısından bir yenilik yok bence Asılacak Kadın'da. Hatta ilk iki bölümde fazlalıklar var. İlk bölümde aklından geçenleri dinlediğimiz Faik İrfan Elverir'in düşünceleri nasıl kesikli ise anlatım dili de öyle. Neredeyse sadece nokta var noktalama işareti olarak, hatta çok fazla nokta var. Ceza Reisinin aklı hep kırılan kalemde, verdiği cezada, tabi bir yandan da mutsuz evliliğinde. Böyle bir akışta hiç virgül, soru işareti kullanmayarak tam olması gereken hissi vermiş diyecekken nedense hiç de gerekmeyen birkaç virgül ve soru işareti var. Keşke onlar da olmasaymış.

İkinci bölümde romanın asıl kahramanı olan Melek'in aklındayız. İdama mahkum olmuş, öncesinde berbat şeyler yaşamış bir köylü kızı olan Melek düşünürken elbette noktalarla, noktalı virgüllerle düşünmüyor. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'da onlarca sayfa akan bir nehir gibi konuşturmasına benzer bir şekilde yazılmış ama nedense Fransızca metinler büyük harfle ve Melek'in asla okuyamayacağı şekilde özgün halleriyle geçiyor metinde. Melek kendi aklından düşünürken Jozet derken başkası aynı kadından bahsederken yine Melek'in aklından JOSETTE diye geçiyor metinde. Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir belki ama romanın bir büyük eser olmasının önüne geçmiş bence.

Son bölümde Yalçın'ın kendisi de Melek'e yapmadığını bırakmamış olmasına rağmen onu kurtarmak istemesinin nasıl sefil bir düşünce olduğunu anlamamızı sağlayan (pekiştiren) yazılarını okuyoruz. Yeterince steril bir ortamda yaşan biri bu rezillikler nasıl yaşanmış diye şaşabilir belki ama biz bütün bir köyün birlik olup neler yaptığını çokça okuduk, unuttuk, tekrar okuduk/izledik, tekrar unuttuk. Bugün bile genelevlerde çalışan kadınların Melek'ten bir farkları var mı emin değilim doğrusu.

Kitabın sonuna Pınar Kür'ün romanının toplatılması için açılan davaya yazdığı savunması da konmuş. Tam da onun yazdığı gibi Asılacak Kadın hala okunurken onu toplatmak, imha etmek isteyenleri bugün hatırlayan yok.

Roman 1986'da Başar Sabuncu tarafından sinemaya da uyarlanmış [1]. Üçte ikisi kahramanların bilinç akışlarıyla anlatılan bir metni filme çekmek yönetmenin bir yandan işini zorlaştırırken bir yandan da ona yaratıcılığını gösterebileceği bir alan bırakmış. Türk sinemasında çok sevilen bir yöntem olan romanı birebir izleyiciye göstermek imkanı olmadığından yönetmenin araları kendisinin doldurması gerekmiş. Anayurt Oteli filmi hiçbir yaratıcılık içermemesine rağmen neden bu kadar seviliyor gerçekten hiç anlamıyorum.

Bir romanı film olarak karşımıza getiren yönetmenin romanın ruhu haricinde her şeyi değiştirmeye hakkı olduğunu düşünüyorum. Hamlet kızılderili bir kadın olarak bile gösterilebilir bize, yeter ki o duyguyu bize geçirsin. Asılacak Kadın'da da Yalçın tabancayla mı ateş etmiş, tüfekle mi gibi konuların zerre önemi yok bence. Yönetmen mahkemenin hakiminin özel hayatını dışarıda bırakarak çok iyi bir karar vermiş, yoksa işin içinden çıkamazmış gibi geliyor bana. Filmi youtube'dan bile izlemek imkanı var [3], bir başyapıt değil ama romanı okuduktan sonra bir buçuk saat ayırıp izlense fena olmaz. Filmde Müjde Ar (bu filmde 32 yaşında ve öncesinde çokça ses getirmiş filmleri olan, hadi kabul edelim, çok güzel bir kadın) haricindeki oyunculuklar çok zayıf. Kötü oyunculukların sorumluluğu bence oyunculara değil, yönetmene yazılmalı.

Gaspar Noé, Michael Haneke veya Lars von Trier bu romandan film yapsalardı nasıl şeyler izlerdik diye düşünmek de iyi bir akıl oyunu olabilir.

Velhasıl güzel bir roman Asılacak Kadın

3 Aralık 2025 Çarşamba

müziği sanatçıdan çok bilmek

Kimi müzisyenleri aklımda çok sabit bir yere koyuyorum ve değiştirmek bazen mümkün olmuyor (en azından çok zor oluyor diyeyim). Halbuki sorsalar değişime çok açığımdır [buraya gülme efekti koyalım].

Hadi Dominic Miller'ı Sting'in gitaristi diye hatırlıyorum [adamın 10 stüdyo albümü var ama sen bilirsin] ama Sting'i neden hala The Police'in basçısı diye kodlamışım aklımda bilemiyorum. Son albümlerini 1983'te çıkartan gruptan ayrı harika bir kariyeri olmasına rağmen, belki ara ara toplanıp turneye çıktıkları için onu grubun basçısı diye düşünüyorum hep.

Yıllar önce Bob Dylan'ı konserde izlerken bütün parçaları ilk anda tanınmayacak gibi çaldığında böyle olacağını bildiğimden yadırgamamıştım. 50 yıldır çaldığı şarkılar zaten cdlerde, plaklarda duruyor; o hallerini dinlemek mümkün, adama kızmanın manası yok demiştim. Herkesten Satriani gibi her konserde parçaların ilk halini çalmasını beklememek lazım. Zaten öyle olacaksa konsere neden gidiyoruz?

Peki Deep Purple'ın gitaristi denildiğinden neden aklıma hala Ritchie Blackmore geliyor? Blackmore son 30 yıldır sevgilisi Candice Night ile birlikte kurdukları Blackmore's Night grubunda eskisiyle hiç ilgisi olmayan müzikler yapıyor, Deep Purple'ın da yıllardır çalıştığı bir gitaristi var. 80 yaşına gelen Blackmore'a bence artık sen de herkes gibisin demem gerekmiyor mu? Tabi müziği ilk dinlemeye başladığım yıllarda Lazy, Child in Time, Mistreated gibi muazzam şarkıları ondan dinlemiş olmamın etkisi var ama otuz yıl yeterli zaman olmalı onun yeni halini kabul etmem için [bak hala yeni hali diyorsun]. Blackmore's Night ile yaptığı albümlerde kabiliyetini harcadığını düşünüyorsam bile sadece Mistreated'i [1] yapan birinin bütün ömrünce saçmalama hakkı olmalı.

2019'da Rainbow ile yeniden çaldığı Storm adlı besteyi bir Blackmore's Night'tan [2], bir de son halinden dinleyince bizi büyük güzelliklerden mahrum etti gibi geliyor bana. Bugün bu parçayı arkadaşlarımla paylaşırken birinin Blackmore'a bir rockçı olduğunu hatırlatması lazım dedim ama dilerim Candice ile buna değecek bir mutluluk içindedir.



1 Aralık 2025 Pazartesi

Bir Distopya Olarak Sanatı Yok Etmek

Çok uzun yıllardır, geçen bin yıldan beri, resim üzerine okuyorum. Bazıları yazıdan bile önce yapılmış ve bize kalmış sanat eserlerini anlamaya çalışmak, bunun bendeki karşılığı nedir diye düşünmek hem zorlayıcı, hem de zihin açıcı bir eylem [bu zihni açıp ne yapıyorsun gerçekten bilemiyorum]. Resim okumak rüya yorumlamak gibi, at görmek murad demektire benzer şekilde dönemine bağlı olarak tablodaki baykuşun ne anlama geldiğini anlamak mümkün oluyor. Hep daldan dala atladığımdan Klimt hakkında okuyup, tablolarına bakıp, ilgili filmleri izlerken bir şekilde Egon Schiele ile yolum kesişti. Hakkında çok güzel İngilizce kitaplar [3] var ama çoğu çevrilmemiş, hak vermiyor değilim; kim Schiele ile ilgili kitabı satın alacak, kaça satılacak belli değil.

Schiele hakkında birkaç film çekilmiş. Bu filmler aynı Suskind'in Koku'sunun [1] filmini [2] izlemek için roman hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirdiği gibi çekilmişler. Böyle izleyicinin entelektüel geçmişine yaslanan filmleri çok seviyorum. Yazıya devam etmek için filmi, Death and the Maiden [4] (Polanski'nin filmi değil [5]), izlemek gerekmesin diye hızlıca özetleyeyim. Bir ressam var, mahkeme onu suçlu bulup tablosunu imha ediyor. Birinci dünya savaşına pek az zaman kalan yıllardayız, tabloların da fotoğrafları çekilebiliyor (Schiele 1918'de ölüyor). Bir sanat eserinin böyle mahkeme kararıyla yok edilebilmesi bugünün insanına garip gelse de Grup Yorum'un şarkılarının YouTube ve Spotify'dan erişilemez olmasından ne kadar farklı acaba?

Şöyle distopik bir plan yapalım; bir şairimiz ölmüş olsun ve yeterince parası olan biri onun eserlerinin yayın haklarını satın alsın. Benim için her miktar büyük ama eminim bir şairin bütün eserlerinin yayın haklarını almak tahmin ettiğimiz kadar da büyük paralar gerektirmeyecektir. Bu kötü niyetli kişinin şirketi haklarını aldığı bu kitapları basmasın ve eserlerinin  paylaşılmasına karşı davalar açsın. Böyle bir şey olur mu demeyelim çünkü Rıfat Ilgaz'ın şiirlerini kendi yayınevi olan Çınar Yayınları ölümünden sonra yıllarca basmadı. Bir yazara ait telif hakları 70 yıl boyunca korunduğundan onu edebiyat dünyamızdan üç kuşak boyunca silebilir. 2019'da ölen Küçük İskender'in şiirlerinin 2089'a kadar basılamayacağını düşünün. Kim onu 2090'da hatırlayıp yeniden basar? Bunu yapan şirket neden sadece bir yazarımızı silsin kültürümüzden? Buna karşı ne yapılabilir bilemiyorum ama kötü senaryoda Veysel gittikten sonra sadece sazı kalabilir dünyada.

30 Kasım 2025 Pazar

La Divina - Maria Callas

Geçen yıl Angelina Jolie'nin başrolünü oynadığı Maria'yı [1] izleyene kadar Maria Callas'ı özellikle merak edip okumamıştım. Bir sopranoyu diğerlerinden ayıran nedir, neden birini diğerlerinden çok beğeniyorum sorularına cevap vermemi de sağlayacağını düşünerek biraz okudum ve izledim. Belki ilgilenen başkalarına faydası olabilir diyerek yazıyorum.

Callas'ın hayatını anlattığı iddiasında olan iki kitap çevrilmiş Türkçeye. Aradığım şey elbette Callas'ın sanat hayatı olmasına rağmen içlerinde belki işe yarar bir şeyler bulurum diyerek okudum ama özetle söyleyeyim ikisi de gereksiz kitaplar. İlk okuduğum kitap Çok Gururlu, Çok Kırılgan [3] adıyla yayınlanmış, alt başlığı ise Maria Callas'ın Hayatı. 247. sayfaya geldiğinizde ise şöyle yazıyor:

"Her ne kadar bu kişiler gerçekten yaşamış olsalar da bu sayfalarda anlatılan olay ve konuşmalar yazarın hayal gücünün ürünüdür.

Kitabın içeriğinin tamamen üfürme olduğunu anlamak için elbette kitabın sonuna gelmek gerekmiyor. Callas on yıldır evliyken ilk defa orgazma ulaştı gibi şeyleri kimsenin bilmesi mümkün olmayacağından (kimseyi ilgilendirmemesi zaten apayrı bir konu) tamamen kafadan sallanıp yazılmış bir kitap. Harcanan paraya da, zamana da yazık. 

İkinci kitap Aşk Mektupları [4] adıyla yayınlanmış. Maria Callas'ın bir müzayedede satılan mektupları, fotoğrafları gibi gerçek şeyleri okuduğunuzu düşündüren bir kitap. Yazarın Callas'ı şahsen de görmüş olduğu iddiasındaki kitaptan Callas'ın hayatıyla ilgili şeyler öğrenmek mümkün ama öğrendiklerimizin çoğunu hiç okuyamıyor olmamız gerekirdi bence.

Aralık 2023 tarihli Andante dergisi kapağında Doğumunun 100. Yıl Dönümünde Maria Callas yazısıyla çıktığından bir umut onda Callas'ın sanatçı yönüyle ilgili bir şeyler bulabilirim diyerek okudum ve Yiğit Günsoy'un bir dergi için oldukça tatmin edici yazısıyla karşılaştım. Aslında diğer iki kitabı okumak yerine sadece bu yirmi sayfaya bakmak bile yetermiş.

Callas yaşadığı dönemde hem yaşadıklarıyla hem de performansıyla çok ses getirmiş bir sanatçı olduğundan hakkında çokça film çekilmiş, kendisi de sinemada yer almış. Kendi oynadığı filmi Medea'yı [5] bulup izlemek imkanım olmadı ama 2017 tarihli Maria By Callas [2] belgeseli tamamen Callas'ın görüntüleri ve performanslarından oluştuğundan izlemesi çok keyifli geldi bana. Tarihin bir döneminde bir opera sanatçısının performansına bu derece ilgili duyulmuş, beğenilmiş, yuhalanmış olması günümüz dünyasında akıl almaz bir şey gibi geliyor.

Hakkında çokça kadar okuyup izledikten sonra hayatı hakkında dedikodu gibi şeyler yazmak bana ayıp geldiğinden sadece çalışmalara ilk gelen ve son çıkan oymuş diye yazsam yeterli olur gibi geliyor bana. Elbette çok çalışan herkes ileride başarılı olamıyor ama kalıcı olanların hepsinin ortak özellikleri tutkulu olmaları ve çok çalışmaları herhalde. İnternette çok daha iyi kayıtları var ama aşağıdaki vidyoyu büyüleyici güzelliğini görmek için izleyelim


27 Kasım 2025 Perşembe

yapay zeka işimizi elimizden alacak mı?

Önce çoğumuz için geçerli olduğunu düşündüğüm cevabı yazayım: hayır almayacak. Şimdi soruya biraz daha yakından bakalım.

Yapay zeka denilince neyi anlıyoruz? Benim gördüğüm, okuduğum kadarıyla otomasyon çoğunlukla yapay zeka ile karıştırılıyor.  Ford üretim bandı ile tanışıklığımız yüz yılı aşkın zamandır var. O bandın üzerinde çalışan işçilerle ilgili Modern Zamanlar [2] filmini Chaplin 1931'de çekmiş. Ne zaman bir işçiden daha ucuza çalışabilecek bir makine parçası yapılabilmiş o işçi işten çıkartılmış ve o iş tanımı ortadan kalkmış. Bunlar benim de hayatım boyunca çokça gördüğüm şeyler. Eskiden otobüslerde yolculuk ücretlerini alan muavinler vardı, şimdi kart okutup geçiyoruz. Muavinlik diye bir iş tanımı, en azından şehir içi ulaşımlarda, artık kalmadı. Daha da eskiden asansörleri çalıştıran insanlar varmış, artık düğmeye basıp inip çıkıyoruz. Bu değişimler hayatımızın doğal bir parçası.

Yapay zeka otomasyon değilse nedir? Bunu meslekten bilişimci olmayanlara ayrıntısıyla anlatmak benim yeterliliğimi aşıyor ama verili durumlara bakarak daha önceden karşılaşmadığı durumlar için bir kavrayışı olan mekanizmalar için yapay zekanın kullanıldığını söyleyebiliriz. Yani bir sensörden gelen verilere göre döner kesen alette yapay zeka yoktur.

İşimizi zeka ile mi yapıyoruz? Bu sorunun cevabı bazılarımıza ağır gelebilir ama hayır! Çoğumuz (neredeyse hepimiz) rutin işler yapıyoruz. Gerçekçi olalım, kaçımız gezgin satıcı problemine yeni çözümler arıyoruz? Uzun ömründe yeni bir yaklaşımla bir problemi değil çözmek, çözümü üzerinde düşünen kaç kişi var? Bunu bir eksiklik olarak söylemiyorum elbette, milyarlarca bilim insanına ihtiyacımız yok zaten. Ekmek yapmak için, çöpleri toplamak için, tansiyon ölçmek için, ameliyat yapmak için, tıkanan boruları açmak için yeni yaklaşımlara, kavrayışlara gerek yok. Ama bu işlerin yapılmaları gerekiyor. Şöyle düşünün daha "zeki" olsaydınız günde ürettiğiniz iş miktarı artar mıydı? Çoğumuz için cevap hayır. Maalesef demiyorum çünkü yapılacak o kadar çok işimiz yok.

Bu yazdıklarıma gelen itirazlar sonrası düşündüklerimi yeterince açık yazamadığımı fark ettim. Bahsi geçen işlerde hiç zeka kullanılmadığını iddia etmiyorum. Hayatta karşımıza çıkan durumların hepsi birbirinden farklı. Eğer sadece vida sıkmıyorsak aklımızı kullanmamız elbette gerekiyor. Her briç oyununda daha önce insanlık tarihinde kimsenin karşılaşmadığı bir dağılım oluyor ve oyuncular ellerine gelen kağıtlarla en iyisini yapmaya çalışıyorlar. Böyle olmasına rağmen birkaç örneğini verdiğim işlerin hepsi otomatize edilebilir işler, hem de hiç yapay zeka kullanılmadan yapılabilir bu. Eğer her ameliyatta yeni bir yaklaşım bulunması gerekiyorsa veya yeterince fazla sensör yerleştirip, yeterince hassas aletler tasarladığımızda (bunların maliyetleri şimdilik konumuz değil) aynı işlemler yapılamıyorsa bile bu benim iddiamı yanlışlamaz çünkü böyle işlerin sayısı çok az. Benim iddia ettiğim şey çoğumuzun yaptığı işlerin zekanın zerresini içermeyen yazılım ve donanımlarla tekrarlanabileceği. Bir iş zeka olmadan da aynen yapılabiliyorsa o işi yapanın zekasını kullanmasının önemi olmadığını düşünüyorum. 

Yaptığımız işi bir makine yapsa daha mı ucuza mal olacak? Bugün bile çoğumuzun yaptığı işleri yapacak makineleri üretebilir durumdayız ama makineler bizden pahalıya çalışıyor. Reddit'ten aldığım aşağıdaki fotoğrafta [1] gören gözler için nice ibretler yok mu? Biz robot süpürgelerin satıldığı mekanları süpüren insanlarız. İşin garip tarafı onları satın alanlar da başka stantları süpürenler.

Bütün işleri makineler yaparsa biz ne yapacağız? Bilim kurgu dünyasının çokça kafa yorduğu bu konuya ben elbette bir blog yazısında cevap veremem ama üzerinde düşünülmeye değer bir konu olduğu kesin. Bize yapılacak iş kalmayınca bu eve nasıl ve neden kira ödeyeceğim, beslenme ve sağlık giderlerimi nasıl karşılayacağım, hatta uyanınca neden yataktan kalkacağım, benim hayatım böyle ama başkalarının neden farklı sorularını düşünmeyecek miyiz?

Yapay zekayı sürdürecek enerjiyi sağlamaya devam edebilir miyiz? Günlük 1500 kaloriye hayatta kalıp ne iş olsa yapan bizlere karşı inanılmaz kaynak tüketen ve henüz bir derde derman olmamış yapay zekayı hangi gelirle ve motivasyonla beslemeye devam edebiliriz? Hala otomobilleri yapay zeka kullansın mı diye tartışmalar görüyorum ve inanamıyorum. Neden toplu taşımayı yeterli konuma getirmiyoruz sorusunu sormadan bir kişi için bir tonluk aracı kim kullansın diye tartışmamalıyız. Yapay zeka için harcadığımız enerjinin ortaya çıkardığı karbon salınımı sadece "çevrecileri" ilgilendiren bir konu mu?

Önümüzde bir sorun varsa, ki var, bu yapay zeka değil bir sistem sorunudur.

25 Kasım 2025 Salı

Ev Beyi - Aslı T. Kızmaz

Bu kadar eski ve köklü yayınevleri nasıl böyle son okuması yapılmamış, neredeyse hiç editörün elinden geçmemiş kitaplar basabiliyor gerçekten anlaması çok güç. İnkilap 98. yılımızdayız diye kitap kapağına yazmayı biliyor ama bir romanı hiç okumadan önümüze getirmiş, bir de kitabın kapağında başka bir yerde görmediğim Düzenleyen diye bir isim daha yazıyor. Bu kadarı ayıp sayılmalı artık. Çok daha yeni yayınevleri hiç hatasız kitaplar basabilirken saçma sapan yazım hatalarıyla dolu kitaplara para vermemiz kabul edilemez bir şey bence. Bu yazım hataları ve son okuma konusunu geçebilenler için bile (bunu nasıl yapacağız, niye yapalım bilemiyorum ama) vasatın çok altında bir roman Ev Beyi.

Şimdi bakalım roman arka kapakta yazdığı gibi benzersiz bir roman mı?

Kadın ve erkeğin rollerini değiştirip mevcut durumun hep yaşadığımız ama nasıl dengesiz olduğunu göstermek iyi bir fikirmiş gibi görünse de Ev Beyi bunu bir tiktok vidyosu derinliğinde yapabiliyor. Cinsiyetleri yıldan yıla değişen insanların olduğu Karanlığı Sol Eli [1], kadınlık rolünün sadece çocuk yapmaya indirgendiği Damızlık Kızın Öyküsü'ndeki [2] derinliği elbette her romandan beklemiyorum, zaten bu Le Guin ve Atwood'un da her zaman yapabildikleri bir şey değil. Yine de Ev Beyi'nin [3] twitter diliyle yazılmış olması (çocukların bağırtısını AAAAAAAAAAAAAAA! diye yazması, "kişisel alanına şapırt diye dalması", "Rahat ol sennn," gibi ifadeler) bana bir roman değil de, belki bir twit akışını okuyorum hissi verdi. Romanın iki baş kahramanından erkek olanına ikiz kız çocuklarının anne demesiyle başlıyoruz romana. Romanda anlatıcı erkek kahramanı "çocuklarına hem analık hem de analık yapıyordu" diyerek tanıtıyor bize. Kadının dışarıda çalışması, erkeğin çocuklara bakması erkeğin rolünü böyle bir konuma getiremez elbette. İki kadından oluşan bir çift olması durumunda bile tarafların ikisi birden ana olamaz. Annenin ilgisini çocuktan alan tarafa baba demiyor muyuz yüz yıldır?

İkinci baş kahramanı ise "Çok yetenekli bir doktordu Duygu" olarak tanıyoruz. Doktorlukta nasıl bir yetenek olabilir acaba? Çok iyi doktor denilen insanların ardında yoğun ve disiplinli çalışmalarla, uzun nöbetlerle geçen yıllar varken biri nasıl yetenekli doktor olabiliyor? Bir de Duygu şöyle yapmış: "Cerrahpaşa Tıp kazanmasına rağmen Halil'le uzak kalmamak için Ege Tıp yazmış". Yazarın ülkemizde üniversitelere nasıl girildiğini bilmemesi lazım böyle yazabilmesi için. Yazar da bir bölümü kazandıktan sonra başka bir bölüm yazılamayacağını elbette biliyor olmalı ama yukarıda da dediğim gibi kitabın bir editörü olsa (olmadığını umuyorum aslında, varsa ve bunu onayladıysa daha fena çünkü) böyle basit şeyleri düzeltip öyle karşımıza çıkartırlardı bu romanı.

Daha uzatmak istemiyorum ama romanda karakterler karikatür gibi, kurgunun da bir derinliği yok. Peki niye okuyup hakkında yazıyorum o zaman? Hiçbir toplantısına katılmadığım ve artık hiçbir üyesiyle konuşmadığım bir kitap grubunun sanki içindeymiş gibi olmak hoşuma gidiyor. Zaman zaman hangimiz böyle şeyler yapmıyoruz?

 

21 Kasım 2025 Cuma

Bir Olimpik Spor Olarak Beklemek

Canım Oğuz Atay Korkuyu Beklerken öyküsünde kahramana şöyle söyletiyor:

"Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır! dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiç bir şey çıkmaz."

Yazarların eserlerinde geçen ifadeleri o böyle diyor diye alıntılamak bana çok hatalı geliyor. Yazar bazen iki farklı fikri savunan tarafları konuşturuyor. Hangisi kendi fikri oluyor bu durumda? Anna Karenina'dan bir bölümü alıntılayıp Tolstoy böyle düşünüyor dememek lazım [bugün de Atay'a itiraz edeceğiz diye anlıyorum].

90'lı yıllarda, aslında cep telefonu kullanmıyorken, beklemek hayatın önemli bir parçasıydı. 12'de Dost Kitapevi'nin önünde buluşalım denilince bunun biraz sarkması vakayı adiyeden bir durumdu. Ben geç kalacağımdan korktuğumdan mutlaka erken giderdim ve hep beklerdim, hala erken giderim buluşmalara (yine de geç kalırım). Oğlumu kurslara, antrenmanlara taşırken de çok bekledim. Cep telefonunun olmadığı, yakınlarda oturup bir şeyler yapabileceğim yerler bulunmadığında birer, ikişer saat neredeyse hiçbir şey yapmadan durmak konusunda iyi terbiye edildim o zamanlar.

Bir şey okumadan, dinlemeden, konuşmadan vakit geçirmek çok sıkıcı bir şey işin doğrusu ama hayatın çok büyük bölümü böyle geçmiyor mu zaten? Beklerken sıkıldın mı sorusuna evet diyorum ama sorun etmiyorum sıkılmayı. Sıkılıyorum evet ama hayat genel olarak sıkıcı. Eğlence nadirattan bir durum. Yaşamın her anından eğlenceyi beklemek mutsuzluğu arttıran bir tutum gibi geliyor bana.

Atay'ın söylettiği iyi şeylerin birden bire olmasının hiç aslı yok demiyorum. Bazen sabahın köründe bir telefon gelir, bir akşam hiç beklemediğin biri geliyorum diye arar, hiç beklemediğin bir eposta alırsın, dünyanın sonundan biri başka bir mecradan yazar. Bunları mucize gibi şeyler diye kabul edip diğer iyi şeyler için uğraşmak ve beklemek gerekiyor çoğunlukla. 

Beklerken beklenen şeyin kaçıp gitmemesine dikkat etmek de lazım; "Şans Fransa turu gibidir. Uzun süre beklersin sonra hemen geçer." [1] Behçet Necatigil'in de dediği gibi hep geniş vakitleri beklemeyelim ama biraz beklemek hayatın doğasında var.

  [1] https://www.imdb.com/title/tt0211915/

17 Kasım 2025 Pazartesi

Rashomon'u anlamak

Akira Kurosawa'nın bütün filmlerini yaklaşık yirmi yıl önce izlemiştim. O dönemimde daha çok görmekle / izlemekle ilgiliydim. Elbette sinema görsel bir sanat ama ya o yıllarda yönetmenler hakkında kitaplar yoktu ya da benim ilgi alanımda değildi filmleri böyle izlemek. İki haftadır neredeyse tek satır okumadığımdan film izliyorum. Kurosawa imdb ilk 250'de en çok filmi olan yönetmen herhalde. Geçen ay sorulsa ben de en büyük yönetmenler arasında mutlaka onun da adını anardım. Peki Kurosawa'nın filmlerinden ne anlıyorum da onu böyle seviyorum? Buna cevap vermek için bir filmden ne anlaşılabilir, bir şey anlamak gerekir mi, sevmek için anlamak gerekir mi sorularına da cevap vermek gerekiyor. Verebildiğim cevapları vereyim zaten olmazsa hesap soran mı var?

Elbette dil felsefesinin önemli sorununa, anlaşmak mümkün mü, bir blog yazısında cevap verme imkanı yok (hele ki benim). Ben "olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması" sözüne daha yakın hissediyorum kendimi ama bunu söylemek bile benim Attila İlhan'ı biraz olsun anlamamı gerektiriyor. Anlamayı yazarın, sanatçının, senin, ne hissettiğini tam olarak anlayamasam bile söylediklerinin, yaptıklarının bende bir karşılığı var ve bunun senin kast ettiğinle bir yakınlık içinde olduğunu umuyorum diye kabul ediyorum. Oktay Rıfat'ın Saksılar şiirinde "ah! güzel şeyler düşünmeme rağmen / muttasıl ağlamak geliyor içimden" mısralarını anlamıyorsam karşılıklı anlaşmamız da mümkün değildir ve bu satırlar da boşadır (velev ki boşa olsun!). Eğer böyleyse "Kapıyı kapatma!"dan da bir şey anlamamam gerekirdi ama anladığıma eminim.

Her izlediğimiz filmden bir şey anlamamız gerekir mi sorusu da önemli. Sinema muazzam kaynak gerektiren gerektiren bir sanat dalı, bakmayalım bir telefonla çekilebiliyor denmesine. Bugün Kubrick olsanız filminizi gösterime sokabilmeniz için ciddi paraya ihtiyacınız var (zaten Kubrick gibi çekemezsiniz, o bambaşka bir mevzu). Sinemadan izleme keyfi bekliyorsak geniş kitlelerin bir şey anlamasını da beklememeliyiz. Geniş kitleler genel olarak bir şey anlamaz aslında. Hayat o kadar zor ki, kimseden Tarkovski'nin babası şairmiş falan gibi şeylere vakit ayırmasını beklememek gerekir.

Bir sanat eserini sevmek için (sevmenin ne olduğunu da tanımlamak gerekiyor farkındayım ama o da terapistlerimize kalsın artık) anlamak gerekir mi sorusuna da cevabım gerekmez olacak (burada aklımdan Özdemir Erdoğan'ın şarkısı geçiyor ama linkini bırakıp devam ediyorum [2]). Bir şey anlamadığımız bir sanat eserini de sevebiliriz, Rembrandt'ın her tablosunu üzerinde okuyarak, düşünerek mi seviyoruz? Olağan Şüpheliler filminden ne anlıyorum ben? Hayatımda sadece altı defa, tamamı askerde, tetiğe dokunmuş biri olarak bu kadar ateş edilen bir görsellik bana ne ifade ediyor? Hayatımda değil birine vurmak, birini itmedim bile (iyi bir insan olduğumdan değil, steril bir ortamda yaşadım).

Başkalarının akıllarını (bu akıl güzellemesinden de nefret ediyorum ya neyse), hayallerini paylaşmak için değilse neden okuyoruz, izliyoruz, dinliyoruz?

Buradan çok başka yerlere gitmek yerine Rashomon'a geri döneyim istiyorum [kurban olayım dön artık]. Omzunda yayı ve okları, belinde kılıcıyla yanındaki atta yeni evlendiği kadınla ormanın içinden yürüyen bir Samuray'ın yaşadıklarıyla ilgili siyah beyaz bir filmi neden beğendiğimi gerçekten çözemiyorum. Hele o haydutun insanı deli eden gülmeleri! 75 yıl önce Japonyada insanlar öyle mi gülüyordu acaba? Bugün biz Türk filmlerindeki gibi mi gülüyoruz? Samuray'ın bir medyum aracılığıyla konuşması bana bugün coşkulu bir saçmalık olarak geliyor ama görmezden gelebilirim. Son sahnede o bebeği hangi kadın, nasıl bırakıp gitti?

Hayatımda hiç kovboy görmemiş olmama rağmen bir Amerikan filmini izlerken böyle yabancılık çekmiyorum doğrusu. Batı bizi kendine o kadar maruz bırakmış ki sanki onlardan biriymiş gibi sanat eserlerinin içine kolayca girebildiğimizi sanıyoruz. Halbuki Los Angeles bana Seul kadar uzak.

Yazmaya başlarken Rashomon'u anlamak mümkün değil diye düşünüyordum ama şimdi herhangi bir filmi anladığımızı düşünüyorsak onu da anlayabiliriz gibi geliyor.

14 Kasım 2025 Cuma

yeniden doğmak

Daha geçen gün Neşet Ertaş'ın bahsettiği üç büyük korkudan; ayrılık, yoksulluk ve ölümden bahsetmişken dün akşam bambaşka bir korkuyla daha karşılaştım (hayır canım onu yazabilir miyim hiç!). Telefon elimdeyken ekrana bakınca yeniden başlatayım mı sorusunu gördüm, ben de belki aylardır yeniden başlatmadım hadi yeniden açılsın dedim ve kenara koydum. Sonunda telefon açılmadı, bugün götürdüm işlemcisi bozulmuş dediler, yeni telefon aldım.

Tabi bahsetmek istediğim korku binlerce liranın boşa gitmesi değil, o zaten yoksulluk kısmına giriyor. Telefonla o kadar az konuşuyorum ki, bir zaman daha konuşmasam hiç sorun olmaz eminim. Eposta ve telegram zaten bilgisayarda açık. Keza yıllar önce vazgeçip, çaresizlikten yeniden kurduğum whatsapp da aynı şekilde çalışmaya devam ediyor. Peki yarın kiralarımı nasıl ödeyeceğim? (bu da yoksulluk evet) Bilgisayarda kullandığım bütün uygulamalar kimlik kanıtlamada ikinci parti olarak telefondaki uygulamadan doğrulama istiyor. Neredeyse hiçbir uygulamanın parolasını hatırlamıyorum, gerektikçe yenisini istiyorum maille bir şekilde bu sorunu çözüyorum. Oldu da gmail adresime ulaşamadım diyelim, hayatımda neler eksilirdi? Elektronik dünyadaki hayatıma sıfırdan başlayabilir miyim, burada yeniden doğabilir miyim? Okumaya, izlemeye, dinlemeye o kadar vakit ayırmama rağmen günün yarısı yine de boş [kimseyle konuşmazsan nasıl olacaktı geri zekalı?], tekrar tekrar okuduğum yazışmalar kaybolsa salondaki koltuk altımdan çekilmiş gibi olmayacak mıydı? Bir sabah uyanıyorsun ve internetteki bütün hesapların silinmiş! İzlemeye dayanamayacağın bir korku filmi senaryosu değil mi? Aslında (bunun fotokopisinde diye bir şakası da varmış ama hiç yeri değil biliyorum) herhangi bir hesabımızın sonsuza dek açık kalacağının da garantisi yok, biliyoruz. Yarın whatsapp'a giremeseniz kime hesap sorabilirsiniz?

Telefonu tamirciye bırakınca ne zaman geleyim diye sordum. Oğlumdan bile küçük bir genç kız firmanın kartını verdi, gelmenize gerek yok arayın. Telefonu size verdim nasıl arayayım? Belki arkadaşınızdan ararsınız. Tek başınayım. O zaman 2 saat sonra gelin. Bizi konuşurken gören (sonradan dükkanın sahibi olduğunu öğrendiğim) erkek kıza kart versene dedi. Kız da kimsesi yokmuş diye seslendi. İlk aklımdan geçen o kadar da yalnız değilim demek oldu ama tabi bir şey demedim. Doğrusu daha da yalnızım.

Pandemi dönemi İstanbula oğlumu yurda yerleştirmek için gittiğim zaman arabayı iskeleye yakın bir park yerine bırakmıştım. Gece İstanbulda kalıp döneceğiz (ne kadar güzel bir gündü). Telefon çaldı, arabanızı oradan çekin. İstanbuldayım, ancak yarın sabah çekebilirim. Buradan biri çeksin. Sadece bende anahtar var kimse çekemez. Hiç mi kimseniz yok?

Selanikte bir lokantaya girdim, kaç kişisiniz diye sordu garson. Tek başımayım. Avrupa'da asla olmayacak bir şekilde elini omzuma koydu ve çok üzülme buna dedi.

Hiç uzun mesafe koşmadım ama yalnızlık denilince aklıma hep bu şarkı gelir.

It's all so futile!
 

ya yarın pişman olursam!

Dövme yaptırmaktan imtina edenlerin iki temel korkusundan biri yarın o dövmeden pişman olmak, diğeri ise dövmenin canını çok acıtacak olması [bu cümleyi saniyen, salisen diye kurmak istiyordun biliyorum]. Bu yargıya bir (1) kişi üzerinde yaptığım bilimsel bir gözlemle varıyorum elbette. Her ikisine karşı argümanlar yazıp sizi dövmecilere göndermek istiyorum.

Öncelikle yarın olacağına nasıl bu kadar eminiz? Şimdiye kadar hep yarın oldu ama buna bakarak sonsuza kadar yaşayacağımızı mı düşünüyoruz? Bugüne kadar hiç ölmedim, demek ki yarın da ölmem! Buna inanmıyor olmalıyız aslında. Daha kaç milyor yıl yaşayacaksınız da bu lanet olası dövmeden pişman olacaksınız? Belki de yarın olmayacak

Bugüne kadar yaptığınız neyi daha iyi yapamazdınız? Şimdi referans vermeye enerjim olmayan o kadar romanda, filmde bahsi geçen zaman makinesi rastgele bir geçmişe götürse daha iyi yapamayacağınız bir şey var mı? Bırakın bu dövme de daha iyisini yaptırabileceğiniz şeylerden biri olsun. Emin olun ne yaptırsanız aynı şeyi hissedeceksiniz, mükemmel dövme diye bir şey yok.

Picasso'nun aşağıdaki eseri benim ilk kopyasını çizdiğim şey (resim çizmek nasıl öğretilmeli konusunda da yazdım ama çok uzun oldu. ben bile okurken sıkıldım). Tablo öyle güzel ki AKM'de onu gördüğümde (o güne ait pişmanlıklarım bir kamyonu doldurur) tam karşısından ressamın çizdiği halinin fotoğrafını çekmek bile ayıp geldi bana [her şey ayıp gelsin sana moron] yine de dövmesini yaptırdığıma mutluyum. Belki yarın pişman olurum ama ne gam!

Yapmadığınız için pişman olmadığınız bir şey yok mu? Bozcaada'ya gitmeyebilirdiniz, Burgazada'ya gidebilirdiniz, adanın adını hiç ağzınıza almayabilirdiniz! Hepsinin sonu pişmanlık değil mi zaten? Yaşamak tümüyle pişmanlıktır! Kim ki yaptığından/yapmadığından pişman değil, pişmanlığı başka türlü tanımlıyordur. Canım Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarda söylettiği gibi olmayacak mı yapmadığınız/yaptığınız her şey?

"Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım."

Acı konusuna gelince tahmin ettiğinizden çok çok az acıyacak. Eğer ayak bileğinizin, göğüs kafesinizin üzerine dövme yaptırmıyorsanız bu muymuş gerçekten diyeceksiniz. Hele kadınsanız ağdayla kıyaslanamaz bir acı olduğundan hissedilmez bir şey gibi gelecektir dövmenin acısı size. Gidin ve o lanet olası dövmeyi yaptırın!

Hayatta yaptığım ve yapmadığım her şeyden pişmanım ama bu kadarım ben 

12 Kasım 2025 Çarşamba

"istediğini yapabilirsin ama istediğini isteyemezsin"

Yürüyüş en sevdiğim faaliyetlerden biri. Ortaokuldayken Çubuk'tan Ankara'ya yaklaşık 40km yürümüştüm arkadaşlarımla. Hayatta en çok yorulduğum günlerden biriydi herhalde. Şimdilerde daha aklı başında yürümeye çalışıyorum. Pandemi döneminde iki hafta evden çıkmadığımız bir sürecin ardından artık evin dışına çıkmak serbest olunca ilk gün 10km, sonraki gün (yarı maratonu tamamlayayım diyerek) 22km yürümüştüm. Tabi bu sadece yürüme sevdasından değil evde durmaya dayanamamaktan olmuştu (şimdilerde günlük ortalama 6-7km civarında yürüyorum). Nasıl başka konularda okuyorsam yürümek ve etkileriyle ilgili çokça kitap okudum. Ne yürüyüşüm değişti, ne de yürüyüşten beklentim (o zaman niye?).

Üç yıl önce Urla caz festivali için İzmir'e gittiğimde Bergüzar'ın coşturmasıyla orta zorlukta bir doğa yürüyüşüne katılmıştım (konserler harikaydı). Bir minibüsle yolun kenarında bir yere geldik, ben nereye kadar yürüyeceğiz diye sordum. Çok uzak bir tepedeki rüzgar tribünlerini gösterip oraya gidiyoruz dediler. Güzel şaka diye düşündüm ve güldüm. Sonuçta oraya kadar çıktık. Bergüzar harika bir yol arkadaşı olduğundan nasıl yorulduğumu konser sonrası anlayabildim ancak. Eylül ortası olduğundan henüz sonbahar başlamamıştı ama yine doğa çok güzeldi. Gördüğüm en güzel sonbaharlardan biri Deliorman'daydı. Çamları, ardıçları (bütün iğne yapraklıların çam olmadığını öğrenmemin bu kadar yakında olması utanç verici), akçaağaçları, çınarları bütün o muazzam renkleriyle görmek harikaydı.

Geçen pazar Kazdağlarına bir doğa yürüyüşü için gittim. Yine orta zorlukta bir parkura. Bu sefer hayatta ne zaman tökezlesem (ki çok olmuştur) beni tutan Kamil vardı yanımda (ben onun yanındaydım aslında). Uzun bir yürüyüş parkuru değildi ama oldukça dik yamaçlardan indik. Hep bana yakın yaşta insanlardan oluşan bir grupla yürüdük. Birkaç gün önce yağmur yağdığından yerler ıslak ve sonbahar yapraklarıyla doluydu. Zemin o kadar yumuşaktı ki eminim ciddi bir zarar görmezdim düşseydim bile. Güneşli güzel bir günde harika renklerle dolu ağaçlık bir yerde yürüyüp, çokça eğlenip döndük.

Bu doğa yürüyüşlerinde benim anladığım eğer hiç eğimi olmayan bir tartan pistte yürüyorsanız zorluk derecesi kolay, Erciyes'e, Ağrı'ya tırmanıyorsanız zorluk derecesi zor diye sınıflanıyor. Aradaki her şey orta zorlukta. Ben nasıl yorulmuşsam iki gündür üst bacaklarım tutmuyor. Bu parkurların zorluk derecesi 10 üzerinden belirtilmeli bence. 2 de 9 da orta zorlukta olmaz arkadaşlar. 

Yaklaşık on yıl önce buradan Ankara'ya uçakla giderken türbülansta uyanmıştım (uçak kalkmadan uyur, indikten sonra uyanırım. Şahitlerim var). Uçağın içi çığlık çığlığa. İlk aklıma gelen son sınıfların bitirme projelerini tamamlamamış olduğumuz olmuştu. Kazdağlarında dik bir yamaçta yer ayağımın altından çekilince bu sefer aklımdan geçen şey haftasonunu görmeden mi bitiyor oldu.

Schopenhauer'un başlıktaki sözünü anladım diye düşünüyorum bir zamandır. Bu yaşadığımı bir ay önce yaşasam eminim bambaşka düşünecektim. Heidegger'in Varlık ve Zaman'ı anladığımı düşünüyorum diyerek psikiyatri kliniğine giden adam gibi [gibi yazmamak için iyi çabaladın] olmasa da bir aydınlanma anı oldu benim için.

Hayatının bir köşesine koyduğun ve artık üzerinde pek az düşündüğün bir şey hareket etmeye başladığında hem diğer şeylerin de yeri değişiyor hem de o hareketin gümbürtüsünü duymuyormuş gibi yapamıyorsun. Cumartesi yolunda gitmeyen bir şey olmaz ve belki öykünün geri kalanını da yazarım [ya da daha iyisi olur ve mutluluktan yazmazsın].

11 Kasım 2025 Salı

bir ayrılık, bir yoksulluk, bir de ölüm

İnsana en büyük korkusunu gösteren bir aynaya baksam ne görürdüm acaba? Bu soruya cevap vermenin iki büyük zorluğu var gibi geliyor bana. Birincisi en büyük korku üzerinde düşünmek oldukça zor. Aslında düşünmenin kendisi zahmetli bir eylem. Karşımıza iki seçenek çıkınca birini seçmeden önce bir şeyleri tartmayı düşünmek olarak tanımlarsak habire düşünüyormuşuz gibi geliyor ama düşündüğümüz önermeyi ve bileşenlerini tanımlamak, tersi olabilecek bir durumu tarif etmeye çalışmak disiplinli bir şekilde uğraşılmadıkça yapılması zor işler. İkinci olarak da bahsi geçen korku zamanla değişebiliyor. Hem neden sürekli korkularımızı düşünelim?

Unutuyor muyum, hatta unuttuğumu unutuyor muyum sorusuna kendi kendine cevap vermek de başta tahmin edildiği kadar kolay değil (en azından benim için). Böyle bir durum başladığında ne yapmayı planladığımı da unutabileceğim için hazırladığım eylem planı da çok karmaşık oldu. Buraya yazsam kimsenin işine yaramaz diyerek onu geçiyorum. Kendimi daha fazla tetiklememek için bu konuyu işleyen edebiyata ve sinemaya mesafeli durmaya çalışıyorum. Florian Zeller'in The Father (Baba) [1] filmini izlemeye ancak cesaret edebildim bugün.

Bir adamın kafasının içinde nasıl kısılıp kaldığını sinema diliyle muazzam anlatmış yönetmen. Aynı olayların defalarca tekrar etmesi, yüzlerin, seslerin başka başka kişilerde tekrarlaması izleyicinin bile kafasını karıştırırken bunları yaşayan kişinin ne hissettiğini anlamamız mümkün değil elbette. İnsanın beyninin yeni hatıra üretememesi, eskileri hatırlarken gerçekliğin kırılması, yaşayanın bize aktaramayacağı tecrübeler. Filmin anlattığı konunun şehvetine kapılmadan çekildiğini söyleyeyim de benzer sebeplerle izlememiş olanlar varsa bir fikirleri olsun. Çevresinde benzer bir tecrübe yaşamış olanlar için ağlama garantili bir film olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Benzer bir konuyu işleyen çok güzel bir roman okumak istenler için Julie Otsuka'nın Yüzücüler [3] romanını (Duygu Akın'ın harika çevirisiyle) önermek isterim.

Yönetmenin 2022'de çektiği The Son (Evlat) [2] ise bir başka büyük korkuyu; çocuğuna yeterince iyi anne, baba olamamayı konu ediniyor. Aslında iyi baba olmak diye bir şey mümkün mü emin değilim. En azından benim olamadığımı söyleyebilirim. Filmin sonunda gerçekten oğlunun kitap yazıp döndüğüne inanıp filmi izlediğime pişman olur gibi oldum doğrusunu söyleyeyim.

Yönetmenin bazı olayları göstermeyip sonrasındaki etkisiyle onları tamamlamamızı istemesi çok akıllıca bir hareket gibi geldi bana. Bunu Haneke'nin tercih ettiği gibi kamera açısının dışında bile göstermiyor Zeller. Dünkü tartışma için özür dilerim'i duyduğumuzda artık o tartışmanın kendisini görmemize gerek kalmıyor. Her iki filmdeki sesler ve ışıklar da tam böyle olmalı dedirtecek kadar iyiydi (ben ne anlıyorsam artık).

Seneye gösterime girecek bir filmi daha olacakmış, umarım unutmam ve seyredebilirim. 

Su Ürünleri Mühendisliği - 2026

2013, 2014 ve 2018'de üniversitelerimizdeki Su Ürünleri bölümlerinin kontenjanları üzerine yazmıştım [1], [2], [3]. Aradan geçen bunca y...