İki yıl önce (2021'in 13 Kasım'ında (sanki tarihin bir önemi varmış gibi)) hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeden izlediğim bir oyundu Gomidas. Surp Vortvots Vorodman Kilisesinde çok etkileyici bir ortamda ve müthiş bir finalle izlediğimiz oyunu çok beğenmiştik (insan aşık olduğunda her şey güzel gelir biliyorum ama oyun gerçekten çok güzeldi). Oyun hala oynanıyor, giderseniz eminim siz de kurmaca mı (aslında bütün sanat kurmacadır elbette), yoksa tarihi bir karakter mi olduğu bilmeseniz bile büyülenerek çıkacaksınız oyundan. Oyunda Gomidas'ın Ermeni bir müzisyen ve müzikolog olduğunu anlaşılıyor ama insan hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor (aslında oyunlara, konserlere çok iyi hazırlanıp gittiğimiz bir dönemdi ama bu oyuna yoğunluktan iyi çalışamamıştım (hep mazeret)).
Bir yıl sonra, 14 Ekim 2022'de, Birzamanlar Yayıncılık'ta (Cemal Reşit Rey Konser Salonuna çok yakın bir yerde (İstanbul'u ne kadar iyi bildiğimi arkadaşlarım çok iyi bilir)) bir Gomidas sergisi olduğunu öğrenince, bu sefer tek başıma, sergiyi gezmeye gitmiştim. Bir apartmanın üst katlarındaki yerini kolayca bulamasam da içerideki arkadaş büyük bir sabırla bana sergiyi dolaştırdı; her bir parçayı, fotoğrafı anlattı. Anadolu'da bir arada gayet normal bir hayat sürmüş halkların bugünkü durumlarının insanın içini acıtmaması mümkün değil. Sergi hala gezilebilir durumda mı bilmiyorum ama kalıcı bir sergi de var yayınevinde, onu görmek isteyebilirsiniz belki. Oradan iki minik defter (biri bende, yazmaya kıyamadım) ve Gomidas Vartabed'in Müzik Mirası isimli bir kitap almıştım.
Kitabı aldıktan bir yıl sonra, bugün, okuyabildim (Neruda "Günahlarım veresiye ama Güzel yanlarım peşin" diyor ama hangimiz Nerudayız?). Kitabı ikisi de müzikolog olan Melissa Bilal ve Burcu Yıldız birlikte hazırlamışlar. Gomidas'ın mektupları, arkadaşlarının onunla ilgili anıları, Gomidas'ın yayınlanmış makaleleri ve yazarların iki değerlendirmesiyle hem dönem hakkında, hem de Gomidas ve çalışmaları hakkında etraflıca bilgi edinmek mümkün. Gomidas'ın Kütahya'da doğmuş Türkçe konuşan bir Ermeni olduğu, asıl adı Soğomon Soğomonyan iken ve 25 yaşında Vartabed (rahip) olunca Gomidas adını aldığı gibi bilgilerin yanında Ermeni kültürüne ve müziğe bakışı ve katkıları da ayrıntılı anlatılıyor. Kitaba alınan anılarda Gomidas'a büyük bir saygı, sevgi ve muhabbet görmek mümkün. Tahmin edebileceğiniz gibi (hatta daha kötü) çok üzücü bir sonla bitmiş hayatı. Keşke bu topraklarda yaşamış sanatçılar gündemimizde yer bulabilseler ve onlardan haberdar olmak için tesadüfler gerekmese.
Ben her şeyi birer yıl arayla yapıyormuşum gibi yazdım ama siz sevgileri yarınlara bırakmayın.
Afrikalı yazarların romanlarının büyüler, ruhlar gibi konuları içermesi benim için okumayı zorlaştırıcı oluyor. Márquez'de olduğu gibi bir büyülü gerçeklik olmuyor romanlarında (hoş ben o büyülü gerçekliği de sevmem) hayatın bir parçası olarak ruhlar, tanrılar anlatılıyor. Orada yaşanan hayatın herkes tarafından kabul edilen ögeleri olduğundan yazarların kullanması normal olsa da Çanakkale'de evde tek başına kitap okurken bazı tanrıların olayların akışını değiştirmesini kabul etmek zor geliyor. Eğer öyle tanrılar, öcüler yoksa hayat nasıl böyle saçma sapan bir hal alıyor onu da bilemiyorum (görüyorsunuz kabahat benim değil).
Afika romanının önemli isimlerinden Chinua Achebe'nin bir üçlemesini okumuştum ve bitirmek zor gelmişti diye hatırlıyorum. Okuduğum pek çok Afrikalı yazarda benzer bir tarz vardı. 2021 Man Booker Ödülünü alan Damon Galgut farklıydı. O da Afrikadan Avrupa'ya göçen insanları anlatıyordu. Nijeryalı yazar Akwaeke Emezi'nin Tatlısu romanına başlarken de benzer bir roman diye düşündüm başta. Emezi fenimist bir yazar ve kendi yaşam öyküsünden esinlenerek yazdığı ifadesi var kitabın arka kapağında. O zaman romanın kahramanı kızın aklının içindeki acayip ruhlar (bu yavru ilahlar romanda ogbanje diye geçiyor) nereden çıkıyor anlayamadım bir süre. Aslında kitabı hızlıca bırakacaktım ama çevirmen Püren Özgören olunca biraz daha sabredeyim dedim, iyi yapmışım. Ben Püren Özgören'in Türkçesini çok akıcı ve zengin buluyorum. Diğer başarılı çevirmenlerden de büyük saygı görüyor.
Ada'nın (romanın kahramanı kadın) aklının içinde olan bu yavru ilahlar ona kendi karakterinden bambaşka şeyler yaptırıyorlar. Ada da bunlarla bir mücadele içinde değil, onlarla konuşuyor, hatta içinde bulunmak istemediği durumlarda hayatının direksiyonuna onlardan birini geçiriyor. Rayından çıkmış bir tren gibi geçen gençliğinde cinselliği bazen birine, bazen diğerine yaşatıyor. Yazarın anlattığı bir çoklu kişilik bozukluğu mu, yoksa insanın büyüme sürecinde kendi farklı yanlarını tanıması mı diye şüphede kalarak okudum (sanki bir bulmaca var ve doğru tahmin edemezsem ayıplanacakmışım gibi. Bu hissi yaşadığımı ancak üzerinden vakit geçince fark edebiliyorum. Halbuki bırak kendini romanın akışına değil mi?). Bana iki yorumla da okunabilir gibi geldi doğrusu. Kendimi düşününce de babam hayattaki halim, liseye kadar yaşadıklarım, kfl, Ankaradaki öğrenciliğim, Çanakkale yılları, boşandıktan sonraki zaman ve son özellikle son iki yıl başka başka insanlarmışım gibi geliyor. Elbette benzerlikler var ama romanda Ada da arada bir hayatının dümeninin başına kendisi (eğer içimizde değişmeden kalan öyle biri varsa tabi) geçiyor zaten.
Ada romanın sonunda ölmüyor (zaten bir özyaşam öyküsünde kahraman nasıl ölebilir?) ama büyüyor. Sonlara doğru "Onu seviyorum ama öyle aşırı değil. Temkinli bir şekilde." diyor. Hani tatlı aldığında "artmazsa yetmemiş demektir" deniyor ya, bana hemen her şey öyle geliyor. Tatlının da fazlası iyi değil derseniz, haklısınız.
Tim Parks, Ben Buradan Okuyorum kitabında Nobel gibi ödüllerin nasıl verildiğini anlatıyor. Dünyada her yıl pek çok kitap basılıyor, pek azı jürilerin okuyabileceği dile çevriliyor, jüriler bunların çok azını okuyabiliyor (günde bir kitap bile okunsa yılda 350 kitap okunabilir ancak. Bunun gerçek hayatta ulaşılmaz bir hedef olduğu herkes için açık olmalı). Bu nedenle ödül alan herkesin yüceltilmemesi gerektiğinin farkındayım. Böyle uluslar arası büyük ödül almamış müthiş yazarlar olduğunu da biliyorum. Hele şairler! Onların çevrilmesi için yeniden yazılması gerekiyor ama konuyu dağıtmak istemiyorum.
Jon Fosse Nobel almadan önce hiç okumadığım bir yazardı. Hatta adını bile duymamıştım. En küçük kitapçıda bile ömrümüz boyunca okuyamayacağımız kadar kitap olduğunu düşününce bu da normal aslında. Yeni okuduğum kadar kitabı da tekrara okuduğumdan daha önceden bilmediğim yazarları keşfetme konusunda oldukça zayıf sayılırım. Nobel, Booker, Pulitzer gibi uluslar arası ödüllleri ve ulusal prestijli ödülleri kazanan veya eğer yayınlanıyorsa uzun listeye kalan kitapları keşifler için bir fırsat olarak görüyorum.
Yekten söyleyeyim; 2023 Nobel Edebiyat ödülü alan Jon Fosse'yi çok beğendim. Türkçe'de üç romanı basılmış, çok iyi çevirmenler çevirmiş. Genelde Kuzey Avrupa romanlarını sevmem ama Fosse'de sevdiğim yazarlarla benzerlikler bulduğum ve okuduğum kitapları bana yenilikçi geldiği için beğendim. Romanları bir tavsiye olmaksınızın aşağıdaki sırayla okudum. Her biri için kısaca yazayım, belki merak edenler için işe yarar diye düşündüm.
Belki bütün romanlar öyledir ama üç roman da (geniş anlamıyla) aşk romanı.
Sabahtan Akşama
İlk yirmi sayfadan sonra romanın Altıncı His filmindeki gibi bir atmosferde geçtiğini anlaşılıyor. Alışıldık Kuzey Avrupa romanlarındaki gibi (sen seversin böyle romanları) dünyanın geri kalanındaki kimsenin dert etmediği şeyleri anlatan bir roman değil Sabahtan Akşama. İşlediği tema hepimizin sonunda yaşayacağı ölüm. Ölüm, ondan edindiğimiz tecrübeyi başka bir yerde kullanamayacağımız bir durum. Roman bir yandan Tutunamayanlar'daki duraksız akan 77 sayfa gibi noktasız ilerliyor (Oğuz Atay'ı ilk Neslihan'dan duymuştum) ama oradaki gibi kesintisiz, nefes almadan anlatılan bir konu yok. Romanda bir büyük durma hali, belki en büyük (hatta tek) bitiş olan ölüm anlatılıyor (Kundera'ya kalsa biten bir şey yeniden başlayabilir (aslında başlıyor da ama yine konunun dışına çıkmış oluyoruz buradan devam edersek)) ama cümleler noktayla bitmiyor. Deniz Canefe'nin zengin diliyle sanki bir şiirmiş gibi okunmasıyla bana biraz Attila İlhan'ı da hatırlattı roman. O da büyük harfi, noktalama işaretlerini sevmez malum.
Roman boyunca neredeyse (kahramanın ölmüş olduğunu saymazsak) hiçbir şey olmayan ama çok iyi işlenmiş olduğundan hatırı sayılır bir edebiyat keyfiyle okunan roman Yannis Ritsos'un
“ölüler nasıl yaşayabiliyor aşksız?”
şiirine bir cevap gibi de okunabilir belki. Ölüler bile aşksız yaşamıyor.
Kitabı bitirip kafayı yastığa koyunca öldüğünüz gün kim sizi öte dünyadan (orayı nasıl tasvir ediyorsanız artık) gelip bu yeni duruma alıştırsın istersiniz (sizi karşılayacak olan sizden önce ölmüş olacak tabi)? Siz kimi karşılamak istersiniz gibi sorular insanın aklını kurcalıyor. 100 sayfalık bir roman okuyucuyu bu kadar düşündürüyorsa daha ne yapsın?
Üçleme
Sabahtan Akşama ile çok benzer bir anlatımı var Üçleme'nin (Üçleme adı romanın üç bölümden oluşmasından geliyor). Anlatıda konuşan kişinin ve konuşulan zamanın değişimleri bence okuma keyfini arttıran bir unsur. İlk defa olarak bir Kuzey Avrupa romanında insanların maddi imkansızlıklar içinde olabildiğini okumak bana yazarın bizimle aynı dünyada yaşadığını hissettirdi. Elbette tek konu bu olmalı demiyorum ama bir romanda insanların hiçbirinin maddiyat ile ilgilenmelerinin gerekmemesi deli ediyor beni.
Üçleme'nin Türkçesini (Melankoli'de olduğu gibi) Banu Gürsaler Syvertsen'den okuyoruz. Daha önceden çevirilerini okuduğum biriydi, bu kitabın çevirisi de kolay olmamıştır diye tahmin ediyorum. Çok uzun cümleler, sayfalarca devam eden paragraflar var romanda. Tam olarak bildiğimiz paragraflar gibi de değiller, bazı paragrafların son cümleleri ortadan kırılıp sonraki paragrafa başlangıç olabiliyor. Her ne kadar cümleler çok uzun olsa da Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü'nde olduğu gibi kesikli bir anlatım var. Bu da anlatılanla tam bir uyum içinde. Le Guin'in Her Yerden Çok Uzakta (kitabın kendisinden çok okuduğum zamanlardaki mutluluğu da hatırlıyor olabilirim) romanındaki gibi kahramanlara yakınlık duyarak okudum. Saçma ama kahramanların garipsemediği, okuyucunun da ikna olduğu (en azından benim kolayca ikna olduğum diyeyim daha doğrusu) durumlar bana Kafka'nın yazdıklarını (mektuplarını değil elbette) hatırlattı. O da kendinden sonra yazanların etkilenmemesi çok zor, bir büyük yazar olduğundan aslında hemen her yazarda izleri var. Romanda erkek kahramanın yaptıklarını öğrenince ona yakınlığım kaybolmadığı gibi, sonu da çok üzmedi beni. İnsanların gaipten sesler duyması gibi şeyleri dert etmeyince keyifle okunabilecek bir roman Üçleme.
Melankoli I-II
İyi ki Fosse'den en son olarak Melankoli'yi okumuşum. İlk olarak bu kitaba başlayan biri kolayca ilk 20-30 sayfada hem romanı hem de yazarı bir kenara koyabilir. Kitabın ilk bölümü 170 sayfa sürüyor ve burada anlatılanlar eminim sadece 10 sayfada anlatılabilir. Hem edebiyatta, hem de hayatta rutinleri, tekrarları seven biri olmama rağmen bu bölümü bitirmekte zorlandım.
Atay'ın Tehlikeli Oyunları gibi başlayan roman kahramanın kendi kendine konuşmasıyla Ne Evet, Ne Hayır gibi eğlenceli bir yere de bağlanmıyor. İkinci bölüm akıl hastanesinde, sonrası ise 46 yıl ileride geçiyor (bunlar bölümlerin ilk cümlelerinde yazdığından sürprizbozan sayılmaz). Neredeyse tamamı tekrarlarla dolu bir 350 sayfa okumayı göze alanların seveceği bir roman olabilir ama ben okuduğum ilk iki kitabı gibi sevemedim doğrusu.
Geçenlerde yeni tanıştığım bir arkadaş Robert Musil'den çokça bahsedince bir sonraki konuşmada yine lafı açılır belki diyerek Musil'i hatırlamak için okuma yapayım dedim (çok vaktim var evet). 2100 sayfalık Niteliksiz Adam'ı yeniden okumak zor geldi işin doğrusu. Musil'in bitirmeye ömrünün yetmediği Niteliksiz Adam'ın ilk cildini çevirisi çıktığında okumuştum. Belki on yıl sonra ikinci cildinin çevirisi çıkmıştı ve ne yazık ki Ahmet Cemal'in de ömrü çeviriyi bitirmeye yetmedi. Daha sonra (çok sonra) Sami Türk'ün çevirisinden baştan okumuştum. Son defa olarak birkaç yıl önce yine hakkında konuşuruz diye notlar alarak okuduğum için bu sefer başka bir kitabını okuyayım dedim. Selma Türkis Noyan'ın Genç Törless'in Buhranları ismiyle çevirdiği Genç Törless romanını Duygu Bulut'un çevirisinden yeniden okudum (lafı çok uzatıyorum biliyorum).
Genç Törless, Herman Hesse'nin Çarklar Arasında romanını andıran bir atmosferde geçiyor. 15-18 yaş arasında Fen Lisesinde parasız yatılı okumuş biri için (herkes adına konuşmayayım, benim için) pek travmatik yıllar bunlar. İnsanın kendisini tanıma sürecinde olduğu, ailesinden ilk defa ayrıldığı, neyin incelik, neyin zorbalık olduğunu sonradan anlayacağı bir garip dönemi anlatıyor Musil. Romanın kahramanı Çarklar Arasında'da olduğu gibi ufalanıp gitmiyor (bence gidiyor ama hayatta kalıyor). Bir başka okuma, romanı William Golding'in Sİneklerin Tanrısı ile de benzer bulacaktır eminim. Akran zorbalığının ne olduğunu anladığım kitap o olmuştu benim için (elbette her şey için çok geçti). Yine Jose Saramago'nun Körlük romanı (Bergüzar'ın hediyesiyle okumuştum onu da) gücü biraz olsun eline geçirenlerin neler yapabileceğini anlatmasıyla benzer etkileyicilikte bir roman bence.
Genç Törless'i yazarın 26 yaşında yazmasına hayret (bazen gıpta) ettiğini okuyoruz ama bence sadece o yaşta yazılabilecek bir roman. Törless'in i'nin kendisini gözünde canlandıramamasına rağmen onu kullanarak yaptığı hesapların doğru çıkmasına şaşırması ve bunun romanda yer bulması Dostoyevski'nin nasıl büyük bir yazar olduğunun izi gibi göründü bana. Karamazov Kardeşler'de bilimdeki ve matematikteki (matematik diğer bilimlerden farklı bir yapıya sahip ama şimdi bu konuya girmeyelim) gelişmeler hakkında konuşuyorsa kahramanlar, Törless de benzer konuşmalar yapıyor. Dostoyevski öyle büyük bir yazar ki kendisinden sonra yazanların ondan etkilenmesi için doğrudan onu okuması bile gerekmiyor.
Bir yatılı okul romanı olmasının yanında Törless'in "Gelgelelim işe yaramadı. Öncesinde dikkatle tasarlayıp planladığı her konuda olduğu gibi yani..." demesiyle de kendimden bir şeyler bulduğum bir roman oldu Genç Törless.
Madem romanın ilk çevirisi Genç Törless'in Buhranları olarak çevrilmiş o zaman Goethe'nin Genç Werther'in Acıları'nı da yeniden okuyayım dedim (son okuyuşumun üzerinden çok yıllar geçmişti). Bu roman günümüzden neredeyse 250 yıl önce, yazarının 25 yaşında yazdığı bir roman. Romanın mektuplardan oluşması değişik gelse de neredeyse aynı yıllarda, 1782'de yayınlanan Choderlos de Laclos'un Tehlikeli İlişkiler romanı da benzer bir teknikle yazılmış bir roman (Kundera Yavaşlık isimli kitabında (roman sayılır mı bilemiyorum) en sevdiği roman olduğunu söylüyor (konuyu biraz dağıttım farkındayım)). Son okuyuşumdan önce romandan aklımda kalan bir genç adamın yoğun aşk acıları çektiği ve sonunda kavuşamadığı idi. Kendi dilinde okuyamasam da Goethe'nin bir büyük yazar, şair olduğuna sonraki okumalarımda ikna olmuştum ama Genç Werther'in Acıları bana biraz gençlik romanı gibi geliyordu doğrusu.
Pierre Bayard, Önceden İntihal kitabında yazarların nasıl kendinden sonraki yazarlardan etkilenmiş gibi düşünülebileceğinden bahsediyor. Dostoyevski, Goethe gibi yazarların metinleri de sanki kendinden sonraki yazarların (neredeyse bütün yazarların) metinlerinin genişletilmesiymiş gibi okunabilir. Ben Bayard'ı okumadan önce (kimden okuduğumu hatırlamıyorum ama) Dostoyevski'den sonra yazılmış romanların onun metinlerine birer dipnot gibi yazılmış gibi olduğunu düşünüyordum.
Goethe'nin nasıl büyük biri olduğundan bahsedince Beethoven ile arkadaş oldukları ve birlikte yürüdükleri bir seferinde imparatorluk ailesiyle karşılaşmalarındaki tutumlarını hatırlamamak mümkün değil (Aydın Büke'nin Beethoven kitabında okumuştum). Beethoven değil şapkasını çıkartıp selam vermek, şapkasını kafasına iyice bastırırken, Goethe'nin soyluları saygıyla selamlamasını nasıl eleştirdiğini yazıyor. Tabi bunu Goethe'yi küçümsemek için yazmıyorum (zaten kim bunu yapabilir?).
Romanda Werther "Ay, kalbim öylesine doluydu - ve birbirimizi anlamadan ayrıldık. Bu dünyada birinin diğerini kolay anlamaması gibi" diyor. Hepimizin (Canan'ın da) pek sevdiği Attila İlhan'ın "olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması" dizesi sanki düzyazının şiir hali gibi. Werther aşık olduğu kadına ulaşamaz olunca Gülten Akın'ın "Ayrılık sularda nilüfer,
görürsün tutamazsın" şiirindeki ruh halini yaşıyor. Refik Durbaş "Giderken, elvedana sar beni” diyor ama Werther'i saran da olmuyor.
İnsan bir romanı okuyup intihar edilebilir mi emin değilim ama insanı (hele gençse daha çok) etkileyen bir roman bence Genç Werther'in Acıları. Sonunda Werther ölmese Ayten Mutlu'nun İğde Ağacı şiirinde olduğu gibi yaşayacaktı belki de:
"unutmak zordu
başardım
ve yaşadım sonra
kokusunu yitirmiş
iğde ağacı gibi"
---
Yazının başlığı içerikle alakasız gibi gelmiş olabilir, biraz öyle aslında. Yazarken arkada YouTube açıktı ve Sezen Aksu'dan Unuttun mu Beni çaldı bir ara (uygulamalar keşfet kısmında gerçekten alakasız şeyler önerebiliyor). Onu dinlerken sanki başlıktaki mısra yazının ruhuna uygunmuş geldi. Bazı şiirleri okuyunca sadece bir veya iki mısrası için yazılmış gibi geliyor ya insana (Oktay Rıfat'ın Saksılar şiiri son iki mısrası için yazılmış gibidir örneğin), belki bu yazıyı da sadece başlığı için yazmışımdır. Bilemiyorum.
Başlarken nasıl birinin Bulgaristanla ilgili düşüncelerini okuyacağınızı söyleyeyim: Bulgaristan'a sadece kara yoluyla ve beş defa gittim, toplamda bir haftadan biraz uzun kaldım. Balkanları genel olarak çok severek geziyorum.
Bulgaristan nüfus yoğunluğu az, yemyeşil, tarihi ve doğası etkileyici bir ülke. Çok uzun yıllar birlikte yaşamış olduğumuzdan yabancılık çekilmeyecek ama doğu bloğu etkilerini de hala görebilmek için harika bir coğraya. Birçok gezi blogunda mekanlar ayrıntılı tarif edildiğinden ben kısa ip uçları yazayım istiyorum.
Avrupa birliğindeki diğer ülkeler gibi Bulgaristan da schengen vizesi almayı gerektiriyor (yeşil pasaportunuz varsa vize gerekmiyor).
Para birimi olarak Leva kullanılıyor ama oldukça fazla yerde Euro ile de ödeme yapmak imkanı oluyor. Kredi kartı büyük işletmelerde kullanılabiliyor ama çok küçük yerlerde ve yol kenarlarında bir şeyler almak için yanınızda bir miktar Leva bulundurmanız iyi olur. Kapıkule'den geçecekseniz gümrükte Leva almak mümkün. Ülke içinde de bütün döviz bürolarında aynı kurdan Euro-Leva dönüşümü yapılabiliyor.
Neredeyse herkes İngilizce konuşuyor ama olur da anlaşamadığınız biri olursa Türkçe konuşmayı deneyin, Türkçe konuşanların sayısı da az değil.
Avrupa'da yaz saati, kış saati değişimi yapıldığında aramızda bir saatlik fark oluyor.
Bulgaristan'da şehirlerarası yollar bizde olduğu gibi şehirlerin içinden geçmiyor. Özellikle otoyoldan çıkmazsanız neredeyse hiçbir yerleşim yeri görmeden ülkeden bile çıkabilirsiniz. Otobanlarda yollar genellikle rahatsız etmeyecek kadar iyi ama bazı yollarda hem zemin kötü hem de kedi gözü reflektörünün bile olmadığı yollar mevcut.
Otobanları kullanmak için giriş yapmadan önce kalacağınız süre için ücretleri ödemeniz gerekiyor. Kendi aracınızla yurtdışına çıkarken yeşil sigorta denen sigortalama işlemini de yaptırmalısınız.
Başkent Sofya,Sovyet mimarisinin izlerini görebileceğiniz, her yanı parklarla ormanlarla çevrili çok güzel bir şehir. Parklardaki heykellere, ağaçlara, kiliselere bakarak dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Yemekler ülke genelinde olduğu gibi çok lezzetli ve hesaplar kuru kaçla çarparsanız çarpın makul gelecektir.
Plovdiv tarihiyle herkesi etkileyecek küçük bir şehir. Şehrin eski yerleşim yerlerini gezmek kadar merkezindeki kumarhaneleri ziyaret etmek de çok tercih ediliyor.
Nazım'ın "Bir vapur geçer Varna önünden, uy Karadeniz`in gümüş telleri, bir vapur geçer Boğaz`a doğru., Nazım usulcacık okşar vapuru, yanar elleri..." diye bahsettiği Varna yemyeşil bir Karadeniz kenti. Elbette insanın sevdikleriyle mutlu olduğu her yer çok güzel ama Varna sonbaharı her yer rengiyle yaşayabilceğiniz, yazları da denizi ve sahilleri çok güzel olduğu söylenen bir şehir. Varna'da Стария Чинар isimli lokantada geyik eti ve kuzu tandır yemiş ve çok beğenmiştik. Rezervasyon yaptırmadan gittik ve yer bulabildik diye de söylemiş olayım.
Varna'ya gidince bir gününüzü ayırıp Rusçuk'a da gitmek iyi fikir olabilir. Varna Rusçuk arasındaki yol gece karanlığında dönmek için uygun bir yol değil. Zemin kötü, virajlı ve yol kenarında reflektörler yok. Ya gece kalın, ya da karanlık basmadan rahatça dönün. Körleşme okurları Rusçuk'ta Elias Canetti adını görünce eminim çok mutlu olacaklardır.
Burgaz ve Nesebar da yaz aylarında çok tercih edilen bize nispeten daha yakın ve çok güzel şehirler.
Votka, kahve likörü ve krema ile yapılıp buzla birlikte servis edilen bir kokteyl olan white russian'ı daha önceki yazılarımda bahsettiğim gibi [1], [2] yeni yaklaşımla yapmayı deneyeceğiz bu yazıda.
Bir kahve likörünü votkayla karıştırmak yerine kahveyi votka ile soğuk demleme fikrini de Erdinç aklıma getirdi. Çok farklı aromalar içeren votkalar olmasına rağmen uzun saatler boyunca kahvenin içinden geçirince bunları anlamak mümkün olmuyor. En azından ben üç farklı votka ile hazırladığım içecekleri birbirinden ayırt edemedim. Bu nedenle şununla yapın daha güzel olur diyemiyorum. Makul fiyatlı birini (öyle içecek de kalmadı ya neyse) alıp deneyin.
Tarifimiz şöyle: herhangi bir marka bir şişe votka (limonlu falan olmasa daha iyi olur) 30 gr iri öğütülmüş kahvenin üzerinden saniyede bir damla ayarıyla damlatılıyor. İşlem tamamlanınca tadına baktığınızda sek içilmesi daha zor, keskin bir tat aldım ben. Kahve likörleri şekerli içecekler olduğundan içine şurup katınca içimi daha kolaylaşacaktır eminim. Bir de kahveye çiçeklenme evresinde votka değil su dökmek daha iyi oluyor. Bunu sıcak suyla yaptığımda beklemediğim gibi acı bir tat oldu.
Görseldeki bardakta sol tarafta dondurulmuş süt (bir kadehi içene kadar erimediğinden tadı değil görselliği için), üzerinde bir büyük buz ve kahveli votka, en üstte ise köpürtülmüş soğuk süt var. Tadı da en az görüntüsü kadar güzel oldu.
Bir önceki yazıda [1] kahveyi viski ile demlemeyi denemiştim. Elbette farklı viskiler ve faklı kahvelerle bambaşka tatlar elde etmek mümkün olacak ama kahveye sürekli başka şeyler katmak istiyor insan :)
Bu sefer madem kahveye süt katınca latte oluyor o zaman kahveyi soğuk
demlerken üzerine su yerine süt damlatayım dedim. Sonuçta farklı
denemelerimden çıkarttığım dersler var (Ataol
Behramoğlunun yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var şiiri gibi oldu):
İlk denemeyi bildiğimiz yağlı inek sütüyle yaptım ve 5-6 saat dışarıda bırakırsam bozulur diyerek bütün süreci buzdolabında gerçekleştirdim.
Çiçeklenme (blooming) için de su yerine soğuk süt kullandığım ilk denememde neredeyse hiç kahve tadı alamadım. Yani soğuk süt 5 saat kadar kahvenin üzerine damladı ve ondan neredeyse hiç kahve özü çıkartamadı (görüyorsunuz ortada bir suç varsa benim değil, kahvenin).
Çiçeklenme için bir sonraki seferde soğuk su, ondan sonrasında da sıcak su kullandım. Sıcak su kullanmak soğuk demlemenin mantığına aykırı gibi görünse de üç deneme arasında en başarılı olan o oldu. Onda bile kahve aroması çook gerilerden geliyordu ve bir sütlü kahve lezzetinden bahsetmek zordu. Ortaya çıkan sıvının rengi çok hafif bir kahverengi oldu.
Soğuk sütle bir denemeyi de kahve miktarını 30 gramdan 50 grama çıkartarak yaptım. Yine hissedilir bir fark olmadı. İçimi kesinlikle kötü değil ama bu kadar uğraşmaya değecek bir farklılık olmadı.
Sonra Oğuz'un tavsiyesiyle başka sütler deneyeyim dedim. Bir denemede badem sütü kullandım. Daha önce hiç badem sütü içmemiştim (doğrusu süt de içmiyorum) tadı bana çok baskın geldi. Hiç ümidim yoktu ama onunla yaptığım demleme benim en çok hoşuma giden oldu. Yine bütün süreci buzdolabında geçirttim, 50 gram kahve kullandım ve sıcak suyla çiçeklenme yaptım.
Bir denemeyi de yulaflı sütle (milky marka, vegan içecek yazıyor üzerinde) yaptım. Bunun da sonu pek parlak olmadı. Uğraşmaya değmez bence.
Aslında başka şeyler de denemek istiyorum ama zaman alıyor. Sadece bir demleme 5-6 saat sürüyor, elbette hepsini içemiyorum. Sütlü bir kahvenin raf ömrü de uzun olmadığından çoğu boşa gidiyor. Daha az miktarda sütle yapmak da istemiyorum çünkü demlemenin başlarında aşağı inen kahvenin tadıyla saatler sonra inenin tadı aynı olmuyor (evet bunu da denedim). Bir de tek başına olduğum için deneyip üzerinde konuşmak imkanı da olmuyor. Onun için her denemeden sonra notlar alıp onları karşılaştırmak gerekiyor. İşin doğrusu neleri not almam gerektiğini bile bilmiyordum başlarda (sanki şimdi her şeyi biliyormuşum gibi olmasın ama öğreniyor insan zamanla).
Bir başka tarif denedim ve çok beğendim ama onu kahveden anlayan (benden çok anlayan diyelim) birilerine denetip öyle yazayım istiyorum.
Bir zamandır kahve demlemek ve içmekle ilgileniyorum. Eskiden de içiyordum ama ne olduğu çok fark etmiyor gibiydi. Hakkında biraz okuyunca çok fazla parametrenin olduğunu ve çok değişik kahveler yapma imkanını fark ettim (tam bir cinyısım). Bu seride birkaç değişik tarifi ve denememi paylaşmak istiyorum. Birileri okuyup "ben de şöyle yaptım" dese güzel olur elbette ama beklentileri yüksek tutmamak lazım.
Malumunuz kahve çok farklı şekillerde demlenebiliyor. Kullanılan ekipmanı, suyun sıcaklığını, basıncını değiştirerek (aslında başka parametreler de var ama onlara ayrıca değinmeyi planlıyorum) çok değişik içimli kahveler demlemek mümkün. Bu yazın başlangıcında Kaan'ın hediye ettiği soğuk demleme (cold brew) sürahisi ile soğuk kahve yapmaya başladım. Burada yapılan özetle kalın öğütülmüş kahveyi (daha sonra buraya kahve öğütmeyle ilgili yazının linkini eklerim) soğuk suyla, uzun süre (12 - 24 saat arasında) bir arada tutup çözülmesini sağlamak. Bunun sonucu kahveyi sıcak suda çözmek gibi olmuyor ama hedeflenen de o zaten. Kahve çekirdeğini ve miktarını değiştirerek çok güzel içimli kahveler elde etmek mümkün bu yöntemle.
Aradan geçen zamanda birçok kahve ekipmanı alınca soğuk kahve demlemek için ikinci bir yöntem daha olduğunu gördüm ve onun için gerekli şişeyi alarak beni bu yazıya getiren yola girmiş oldum. Bu yöntemde kahve doğrudan suyun içinde kalmıyor, onun yerine sizin ayarladığınız hızda (saniyede bir damla, üç saniyede bir damla gibi) kahvenin üzerine damlıyor. Bu yöntem ile 2 ila 6 saat arasında soğuk demlenmiş kahve elde etmek mümkün ve ilk demlemeden çok farklı bir tadı oluyor kahvenin (Burada aroma, notalar gibi kelimeleri kullanmak istemedim :) ama gelecek yazılar nasıl olacak bilemiyorum). Soğuk kahvenin en önemli dezavantajı asiditesi düşük olduğundan ve buzla servis edildiğinden yaz sıcağında gereğinden çok içilebilmesi bence. Soğuk da olsa içtiğimiz şeyin kahve olduğunu gözden kaçırmamamız lazım.
Bir süre standart tariflerle soğuk kahve demleyince başka ne yapabilirim sorusu insanın aklını kurcalıyor. Ben önce soğuk suyun ve buzun olduğu hazneye meyve parçaları koymayı denedim. Önce birkaç parça şeftali bıraktım, sonra bir portakalın kabuğunu. Her ikisinde de ortaya çıkan soğuk kahvede belirgin bir aroma hissedemedim. Belki bu eklemeleri kahvenin bulunduğu yere koysaydım sonuç farklı olabilirdi bilemiyorum. Bunları da ileride deneyeceğim.
Madem suya bir şey ekleyip tadı değiştirmek imkanı olmadı o zaman su yerine başka bir şey kullanayım diye düşündüm (aslında Kaan'la düşündük). Jameson Cold Brew Viskiden de ilham alarak (onların böyle yapmadığını biliyoruz) kahvenin üzerine damlayan sıvıyı su yerine viski olarak değiştirip denemeye karar verdik. Bu denemede kullandığım malzeme şöyle:
Soğuk demlemeyi su ile yaptığımızda 50 gr kahve kullanıyor ama ben viskiyle bu oranı denediğimde kahve tadı çok sert geldi. Kahve miktarını 15 gr seviyesine çekip denediğimde de çook gerilerden gelen bir kahve tadı aldım. Benim Brezilya çekirdeği kullanmış olduğumu (espresso için kahveyi el değirmeniyle öğütüyorum ama soğuk kahveler için miktar çok fazla olduğundan öğütmeye üşendim işin doğrusu), viskinin de The Famous Grouse olduğunu akıldan çıkartmamak gerekir elbette. Başka kahve çekirdekleriyle ve başka viskilerle sonsuz deneme yapılabilir bu konuda. Neyse ben 30 gr kahvenin üzerine 3 saniyede 2 damla viski damlayacak şekilde bir düzenek kurdum. Burada şunu da söyleyeyim: kahvenin üzerine döktüğünüz ilk damla su aşağıdan çıkmayacaktır. (Eğer bir filtre kağıdı kullanmazsanız yukarıdan dökülen sıvı kendine bir takım kanallar oluşturup oradan akacaktır. Bunun önüne geçebilmek için ben aeropress için üretilen filtrelerden kullandım.) Kahve bir miktar suyu emer, bundan fazlası aşağı düşmeye başlar. Ben bu aşamayı kahveye çok yavaşça soğuk su ekleyerek geçtim. İlk damla düşünce su eklemeyi bıraktım. Nazım "Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere" diyor ya tam orada viskinin damlamasını başlattım. Böyle yapınca 70'lik viskiden neredeyse 70'lik çıktı elde etmiş oldum. Viskiyi de iki saat kadar buzlukta bekletmiştim (merak etmeyin kesinlikle donduramazsınız viskiyi).
Yaklaşık 3 saat sonra demleme işlemi tamamlanmıştı. Bunları şişeleyip soğumaya bıraktım. Sonuç tahmin ettiğimden çok çok güzel oldu. İlk yudum içimi sert bir viski gibi gelirken arkadan çok yoğun bir kahve tadı geldi.
Deneyen herkesin beğendiği (aslında çok az arkadaşım denedi ama hepsi de hem viskiden hem de kahveden anladıkları) için bu yazıyı yazmaya cesaret buldum. Çok farkı denemeler yapmaya açık bir alan olduğundan belki size de yeni şeyler denemek için ilham verir diye düşündüm.
Avrupa Özgür Yazılım Vakfı uzun zamandır yürüttüğü bir kampanya ile "Vergi verenlerin parasıyla üretilen yazılımlar Özgür Yazılım olarak yayınlanmalı"[1] diyor. Uzun yıllardır kamuda çalıştığım için bu hedefin çok uzağında olduğumuzu biliyorum. Bizde neredeyse her kurum ihtiyacı olan yazılımları çoğunlukla kaynak kodunu almadan, kimseyle paylaşamayacağı, kendisi üzerinde bir geliştirme yapamayacağı şekilde alıyor veya yazdırıyor. Böyle olunca aynı sorunu her kurumun yeniden çözdürmesi, lisans bedeli ödemesi, üzerinde geliştirme yapamaması gibi olumsuz durumlar oluyor. Bunu yapanlar özel şirketler olduğunda bile özgür yazılımları kullanmalarını teklif ederken kamu kurumlarının bizim vergilerimizi böyle harcamamaları konusunda bir bilinç oluşturulmalıyız. Kurumların yöneticileri bilişim dünyasından o kadar habersizler ki ortada böyle bir sorun olduğunun bile farkında olmuyorlar çoğunlukla. Eğer iyi anlatılırsa halkın vergilerinin verimli kullanılması konusuna hiçbir yöneticinin ayak dirememesi gerekir.
Bu hafta Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın duyurduğu "Lezzet Ankara" uygulamasının bir özgür yazılım olarak lisanslanmasının yukarıda bahsettiğim kampanyanın yaygınlaşması için önemli bir adım olabileceğini düşünüyorum. Elbette bunun için ikna edilmesi gereken kişi başkentin belediye başkanı değil onun bilişim alanıyla ilgili görevlendirdiği kişiler olmalı. Bu yazıyı hem onları hem de ilgilenen diğer yetkilileri göz önünde tutarak ayrıntılandırmak istiyorum.
Kamu kurumları ister kendi personellerine geliştirme yaptırsınlar, isterse dışarıdan alım yapsınlar çok basit birkaç noktaya dikkat ederek halkın vergilerinin çok daha verimli kullanılmasını sağlayabilirler. Burada akıllara gelebilecek konuların üzerinden geçelim.
Yazılımınızı özgür yazılım yapınca kontrolü kaybetmeyeceksiniz
Özgür yazılımların kaynak kodları açık oluyor, kurum çalışanları dışından da destek verenler olabiliyor dediğimizde sanki her gönderilen kod yazılıma dahil edilmek zorundaymış gibi algılandığı oluyor. Durum böyle değil elbette. Yazılımı özgür yazılım olarak lisanslayınca dışarıdan kod katkısını nasıl alacağınızı yine kurum olarak belirliyorsunuz elbete. İsteyen (lisans şartlarına uyarak) sizin kodunuzu kullanabiliyor ama siz uygun bulduğunuz kodları projenize dahil ediyorsunuz. Tedirgin olacak bir şey yok aksine geliştiriciler harcayacakları emeğe değeceğini düşünürlerse kendi kadronuzla hayal bile demeyeceğiniz büyüklükte işler yapabilirsiniz.
Özgür yazılımlar güvenlik tehlikesi anlamına gelmez
Bu konuda uzunca yazdığım için tekrarlamak istemiyorum ama özet olarak şunu söyleyeyim "bir algoritmayı gizleyerek onu daha güvenli hale getiremezsiniz"[2]. Güvenlik sürekli ilgilenmeniz gereken bir konu olacaktır. Yazılımınızı özgür yazılım lisansıyla lisanslayıp kaynak kodlarını açtığınızda elbette kodlardaki hataları düzeltmek ve iyileştirmeler yapmak için bakanlar olduğu gibi saldırganlar da olacaktır ama yazılımı geliştirmek isteyenlerin sayısının saldırganlardan fazla olduğuna ve pek az güvenlik açığının yazılımın koduna bakarak tespit edildiğine güveniyoruz. Sizi kandırmayalım, kaynak kodlar açılınca güvenlik sorunu kaybolmayacak.
Yazılımınızın kaynak kodunu hemen açmanızı beklemiyoruz
İster kurum içinde geliştirilsin isterse dışarıya yazdırılmış olsun en başından itibaren kodlar başkalarının da göreceği şekilde düşünülerek yazılmadıysa içinde bazı kirli çözümler içeriyordur. Sadece tek bir noktada kullanılacak diye planlandığından özelleştirmeye uygun halde değildir. Bazı servislere erişimde kullanılan gizli bilgiler kaynak kod içine yazılmış olabilir. Bunların kaynak kod açılmadan önce temizlenmesi ve özelleştirilmeye uygun hale getirilmesi gerekir. Bu emek isteyen bir iştir ama bir başka kamu kurumunun baştan yazması, yazdırması düşünülünce maliyetinin ne kadar önemsiz olacağını hesaplamak kolay olacaktır. Elinizdeki kaynak kodların açılması için tecrübeli yazılım firmalarından destek alarak işe başlayabilirsiniz. Bundan sonra bunu bir kurum kültürü haline getirirsiniz ve ilave desteğe ihtiyacınız kalmaz.
Yazılımın kaynak kodunu herkesin göreceği bir hale getirmenin faydaları saymakla bitmeyecektir. Bir yazılım güvenliği firmasından alacağınız danışmanlık size kullanıcı verilerini nasıl saklamanız gerektiği konusunda da yol gösterecektir örneğin. Yazılımınız kullandığı algoritmayı iyi gerçekleştirmiştir ama kullanılan algoritma güvenli değildir belki. Önceden yazılmış olanları siz düzeltirsiniz, bundan sonra yazılacak olanlara da hepimiz bakarız.
Bundan sonra her yazılımın kaynak kodunu da satın almalısınız
Yazılımları eğer kurum içinde geliştirmiyor da dışarıdan alıyor veya ihtiyacınıza göre yazdırıyorsanız şartnamelerinize yazılımın kaynak koduyla birlikte teslim edilmesi gerektiğini mutlaka yazmalısınız. Halkın vergileriyle oluşturulan bir ürün mutlaka halkın malı olmalıdır. Sadece kaynak kodların verilmesini değil bir özgür yazılım lisansıyla lisanslanmasını da şartlarınız arasına koymalısınız. Bunu yapmazsanız aldığınız kaynak kodları paylaşamayacağınız gibi geliştirme dahi yapamayabilirsiniz.
Bu süreç elinizdeki yazılımlar için bedava olmayacak
Mevcut yazılımların kaynak kodlarının açılması sürecinde elbette bir maliyet olacaktır ama bu asla yazılımın yeniden yazılması kadar olmayacaktır. hem zaten hedefiniz hiç para harcamamak değil vergilerimizin verimli harcanması olmalıdır.
Yazılımların kaynak kodlarını açmak yazılım firmalarına zarar vermez
Merak etmeyin bütün kamu kurumları teker teker muhasebe yazılımı lisansı satın almayacak diye yazılım firmalarına zarar vermiş olmazsınız. Yazılım çözümlerine her zaman ihtiyaç olacaktır, firmalar gerekli inovasyonu geliştireceklerdir. Zaten bir firma kendisi yazılım geliştirmiyor, sadece yurtdışı bir firmanın ürününün lisansını satıyorsa ona yazılım firması bile dememek gerekir. Onlar başlarının çaresine baksınlar, bu kamunun sorunu değildir.
Herkesin dilindeki yerlilik, millilik sorununu çözmüş olacaksınız
Bu konuda da önceden uzunca yazmıştım[3] ama yazılımları özgür yazılım yaparak geliştirmenin ülkemizde yapılmasına, bizim üreten bir ülke olmamıza katkı sağlamış olacaksınız. Geliştirme yapabilmek için dışa bağımlı olmayacağız. Sadece bunlar bile yazılımları özgür yazılım yapmanız için yeterliyken bir de onları kamunun vergileriyle ürettiğinizi ve başka şansınızın olmadığını hesaba katmalısınız.
Vergi verenlerin parasıyla üretilen yazılımlar Özgür Yazılım olarak yayınlanmalıdır!
Bu yazıda anlatacaklarım GNU/Linux için olacak ama hepsi UNIX benzeri işletim sistemleri için geçerli olacaktır.
Erişim hakları konusu her ne kadar işletim sistemindeki araçlarla ve çekirdeğin desteğiyle ilgili olsa da kullanılan dosya sisteminin buna izin veriyor olması gerekir. Temel erişim haklarından bahsedince bu konuya geri döneceğiz.
GNU/Linux işletim sistemleri çok kullanıcılı ve çok görevli işletim sistemleridir. Kullanıcı yönetimi ve neden işletim sisteminde bu kadar fazla kullanıcı olduğu başka bir konuşmanın konusu olacak kapsamlı bir konudur.
Sistemde bulunan her dosya ve dizinin mutlaka sahibi bir kullanıcı ve ait olduğu bir grup olur. Yani bir dosya olamaz ki sahibi veya ait olduğu grubu belli olmasın.
GNU/Linux için üç temel ve üç de gelişmiş erişim hakkından bahsedebiliriz. Temel erişim hakları okuma (r), yazma (w) ve çalıştırma (x) haklarıdır. Şimdi örnek bir dosya için bu erişim haklarını görelim:
Burada ilk sütunda 10 karakterlik bir bilgi görüyoruz. İlk karakter erişim hakkıyla değil de listelenen şeyin ne olduğuyla ilgili bir bilgi veriyor bize. Bu bilgi şunlar olabilir:
- Ordinary or Regular File
d Directory
c Character special file
b Block special file
l Symbolic link
p Named pipe
s Socket
ls komutu listelediği şeyin tipini nasıl ayırt ediyor konusu ayrıca öğrenilmeye değer bir konudur.
İlk karakteri böylece geçtiğimize göre kalan 9 karaktere bakalım. Bunları üçerli gruplar halinde inceleyeceğiz.
İlk üç karakter ilgili dosyanın sahibi olan root kullanıcısının haklarını belirler. Bu örnekte dosyanın sahibi (u) dosyayı okuyabilir, dosyaya yazabilir ve dosyayı değiştirebilir. Dosyanın ait olduğu root grubunun (g) üyeleri dosyayı okuyabilir ve çalıştırabilir ama dosyada değişiklik yapamazlar. Dosyanın sahibi olmayan ve dosyanın ait olduğu gruba üye olmayan diğer kullanıcılar (o) ise dosyayı okuyabilir ve çalıştırabilirler ama değişiklik yapamazlar. Demek ki erişim haklarından bir karakter bulunmuyorsa o erişim hakkına sahip olunmadığını anlamamız gerekir.
İşletim sistemi üzerinde ancak sahip olduğumuz hakları değiştirebilir ve paylaşabiliriz. Yani bir dosyanın sahibi biz değilsek onun sahipliğini başka bir kullanıcıya veremeyiz. Benzer şekilde erişimimiz olmayan bir dosyanın erişim haklarını da değiştiremeyiz.
Bizim /tmp dizini altında oluşturduğumuz testfile dosyası için şu işlemleri yapalım:
Dosyanın sahibine çalıştırma izni verelim
chmod u+x /tmp/testfile
Dosyanın ait olduğu gruptan okuma iznini alalım
chmod g-r /tmp/testfile
Dosyanın sahibi ve diğerlerinden çalıştırma iznini alalım
chmod uo-x /tmp/testfile
Bu işlemleri şöyle tanımlamak da mümkün:
Okuma hakkı için 4 (2 üzeri 2)
Yazma hakkı için 2 (2 üzeri 1)
Çalıştırma hakkı için 1 (2 üzeri 0)
Bir dosyayı herkes okuyabilsin, sahibi dışında kimse üzerine yazamasın ve çalıştıramasın dediğimizde şu komutu çalıştırmalıyız:
$chmod 744 /tmp/testfile
Eğer bir dosyaya 777 erişim hakkını verirsek herkes o dosyayı okuyabilir, üzerine yazabilir ve çalıştırabilir. Hiçbir dosyaya veya dizine böyle bir erişim hakkını vermememiz gerekir. İleride benzer bir istisnasını görüp onun için ayrı bir erişim hakkı tanımlayacağız ama bir dosya veya dizine 777 erişim hakkını verirsek onu gören ilk kullanıcı onu siler. Bu doğanın kanunlarından biridir.
Peki oluşturduğumuz dosya ve dizinler hangi kurala göre erişim haklarına sahip oluyorlar? Bunu belirleyen şey umask değeridir. Ubuntu 20.04 üzerinde umask komutunu çalıştıralım.
$ umask
0002
Şimdi bir dosya ve dizin oluşturup erişim haklarına bakalım. Dosya için 664, dizin için 775 erişim haklarıyla oluşturulduğunu göreceğiz. Demek ki dosya oluştururken umask değerini 666’dan, dizin oluştururken 777’den çıkartarak erişim hakları belirleniyor.
Yazının başlangıcında dosya sisteminin de bu yeterliliklere sahip olması
gerektiğini söylemiştim. Erişebildiğiniz herhangi bir vfat dosya sistemi ile biçimlendirilmiş disk üzerinde dosya oluşturup onun erişim haklarını değiştirmeyi denediğinizde bunu yapamadığınızı göreceksiniz. Bunun nedeni vfat’in erişim haklarını düzenlemeye imkan vermemesidir.
Buraya kadar sanki işletim sisteminde gerek duyulan bütün erişim hakları problemleri çözülmüş gibi gelebilir. Şimdi önce yeni bir ihtiyacı ve onun için üretilmiş yeni çözümü görelim:
/etc/shadow dosyasında her kullanıcı için birer satır bulunur. Bu satırların ikinci sütununda kullanıcıların parolalarının gölgelenmiş halleri bulunur. Bu dosyanın erişim hakları şöyledir:
-rw-r----- 1 root shadow 1,7K Ara 17 20:20 /etc/shadow
Görüyorum ki benim yetkili kullanıcı olmayan bir kullanıcıyla bu dosyada değil değişiklik yapmam, dosyayı okumam bile mümkün değil. Diğer yandan biliyoruz ki her kullanıcı kendi parolasını değiştirebiliyor. Bir kullanıcı kendi parolasını passwd komutuyla değiştirebilir. Bu komutun erişim haklarına bakalım.
-rwsr-xr-x 1 root root 67K May 28 2020 /usr/bin/passwd
Şimdilik dördüncü karakter olarak x yerine s olmasına takılmayalım. Biliyoruz ki süreçler kendilerini çalıştıran kullanıcıların yetkileriyle çalışırlar. Yani bir kullanıcı hangi dosyalara yazabiliyorsa onun çalıştırdığı süreçler de ancak o dosyalara yazabilirler. Peki nasıl oluyor da benim yazamadığım bir dosyaya benim çalıştırdığım bir süreç (/usr/bin/passwd) yazabiliyor? İşte bunu sağlayan erişim hakkına SUID bit deniyor. Bir dosyayı kim çalıştırırsa çalıştırsın sanki onu sahibi çalıştırmış gibi davransın isteniyorsa ona aşağıdaki gibi bir erişim hakkı vermek gerekir.
$ chmod u+s /tmp/testfile
Burada sıkça karıştırılan şey bu erişim hakkının ancak root kullanıcısı tarafından verilebileceği konusudur. Bu komutla her kullanıcı SUID bit erişim yetkisini bir dosyaya verebilir ama böyle yaparak sadece dosya üzerindeki kendi yetkilerini onu çalıştırma hakkı olan diğer kullanıcılara vermiş olacağını aklımızdan çıkarmamak gerekir.
Bir dosyayı kim çalıştırırsa çalıştırsın sanki onun ait olduğu grubun bir üyesiymiş gibi çalıştırmasını istersek ona aşağıdaki komutla SGID bit erişim yetkisini vermiş oluruz.
$ chmod g+s /tmp/testfile
Yukarıda bir dosyaya veya dizine 777 erişim haklarını vermemek gerektiğini, böyle bir erişim hakkı verildiğinde onu ilk gören kullanıcının sileceğini söylemiştim. /tmp dizini tam da böyle bir erişim hakkına ihtiyaç duyar; bu dizine bütün kullanıcılar (oturum açma izni olmayan sistem kullanıcılar dahil) yazabilmelidir. Bizim istediğimiz şey bu dizine her kullanıcının yazabilmesi ama kullanıcıların sadece kendi oluşturdukları dosyaları değiştirebilmesidir. Bu erişim hakkı şimdiye kadar bahsettiğimiz erişim haklarıyla düzenlenemez. Bunu sticky bit erişim yetkisiyle aşağıdaki gibi düzenleyebiliriz.
$ chmod o+t /tmp/testdizin
Sticky bit erişim hakkı verilmiş bir dizine bütün kullanıcılar yazabilir ama sadece kendi sahip oldukları dosyaları değiştirebilirler.
Bazı kullanıcıların bazı dosyaları sanki root kullanıcısı gibi çalıştırmalarını sağlayan sudo aracı da mevcut olmakla birlikte onu erişim hakları arasında sınıflamamak daha doğru olacaktır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için aşağıdaki sorulara cevap vermeye çalışmak iyi bir pratik olacaktır.
Okuyamadığınız bir dosyaya yazmanız nasıl mümkün olabilir? Anlamlı bir örnek verebilir misiniz?
Biliyoruz ki dizinler değil dosyalar çalıştırılabilir. Bir dizinin çalıştırılması ne anlama gelir?
umask değeri nasıl değiştiriliyor? Nasıl kalıcı hale getiriliyor?
Bir dizine SUID bit erişim hakkı verilebilir mi? Verilebilirse bu ne anlama gelir?
Bir dizine SGID bit erişim hakkı verilebilir mi? Verilebilirse bu ne anlama gelir?
Sticky bit erişim hakkı bir dosyaya verilebilir mi? Verilebilirse bu ne anlama gelir?
Yazıda bahsedilen konuyu dinlemek isteyen olursa diyerek bağlantısını bırakıyorum.
Geçen yıl yazdığım bir yazıyla [1] Yalansavar [2] ekibinin 2019 yılı için yaptığı kehanetlerin ne kadarının tuttuğunu bir bağımsız denetleme kuruluşu olarak incelemiştim. Yaptığım akademik incelemenin bir sonucu olarak 10 kehanetin tamamının tutmuş olduğunu hayretler içinde görmüştüm. Işıl Arıcan, Serdar Başeğmez ve Tevfik Uyar'ın bu konu hakkında yaptıkları çok eğlenceli podcast'i [3] dinlemenizi öneririm. Programda 2020 için de öngördükleri şeyler vardı ve eminim yine güzel bir podcast ile bunu konuşurlar ama ben yine madem bağımsız bir denetleme kuruluşuyum neden yapılmayanı yapmıyorum diyerek başka bir inceleme yapmaya karar verdim.
Hem sıkıcı olmamak için, hem de Yalansavar podcast'inin sürprizini bozmak istemediğimden bu sefer 2019 için yapılan kehanetlerin 2020'de ne ölçüde gereçekleştiğine bakacağız birlikte.
Her ne kadar Yalansavar ekibinin her sene gerçekleşecek iddiası olmasa bile kehanetlerinin yıllara sığmayan gücünü görmek onları da şaşırtacaktır diye tahmin ediyorum. Şimdi üç skeptik kahinimizin öngörülerine ve 2020 için karşılıklarına bakalım.
Işıl Arıcan
Trump kabinesi büyük bir skandalla sallanacak!
Bu kehaneti bundan sonraki yıllar için Amerikan başkanı olarak okumak gerekecek olsa da bu yıl Trump kabinesi öyle sallandı ki seçimi kaybetti [4]. Ortada Trump kabinesi diye bir şey kalmadı.
Uzakdoğu'da veya Asya'da büyük bir deprem olacak ve beraberinde tsunami görülebilir!
Diğer pek çok depremin yanında 30 Ekim 2020'de İzmir'de meydana gelen deprem ve tsunaminin [5] bu kadar uzaktan bilinebilmiş olması eminim sizi de çok şaşırtmıştır.
Şöhretin zirvesindeki bir yıldız intihar ederek hepimizi üzecek!
Sizi bilmem ama ben Yūko Takeuchi'nin intiharına [7] üzülmüştüm. Bu habere üzülmeyenler Işıl Arıcan'ın kehanet gücünü değil kendi vicdanlarını sorgulasınlar.
Işıl Arıcan'ın 2019 yılı için yaptığı kehanetlerin 2020 için dahi %100 başarılı olması benim diyen kahinleri düşüncelere sevk etmiştir diye umuyorum.
Serdar Başeğmez
Siyasetin zirvesinden bir yıldız kayacak!
Siyasetçiler bu seneyi de kayıpsız kapatmadılar ve
kehanet tuttu. NY Times'ın hazırladığı uzun listeye [7] bakılabilir.
Sözdebilime devlet katında çok büyük bir engel gelecek!
Nature'da çıkan "Pseudoscience and COVID-19 — we’ve had enough already" başlıklı uzun makaleden [9] devlet katında bir engel ifadesini çıkartmak mümkün olur mu bilemiyorum. Bir ilave bilgi gelmezse bu kehaneti tutmamış saymak icap ediyor.
Nobel sürpriz bir isme gidecek!
Milliyet'in sayfasında [8] Nobel edebiyat ödülünün Louise Glück'e verilmesinin sürpriz olup olmadığını okumak isteyebilirsiniz belki. Bu kehanetten de Serdar Başeğmez'e tam puan veriyoruz.
2019'un çok başlarında bugüne kadar görmediğimiz parlak bir kırmızı
ay göreceğiz ve bu özellikle Kuzey Amerika gibi bir yerlerde görülecek!
Bir sonraki kanlı ay 26 Mayıs 2021'de gözlenebileceğinden bu kehaneti tutmuş kabul edemiyoruz [10]. Yine de dönem dönem ayın kırmızı göründüğünü söyleyenler olacaktır. Tartışmaya açık bir konu olduğundan belki bu bölümü daha sonra düzenleyebilirim.
Serdar Başeğmez'in 4 kehanetinden ikisini doğrulayabildiğim :) için ortalaması %50 oluyor. Elimizdeki verilere bakınca sayın Başeğmez'in kehanetlerinin 2021 senesinde en azından %75 doğrulukla gerçekleşeceğini söyleyebiliriz.
Tevfik Uyar
Afrika'da veya Amerika'da patlak verecek yeni bir bela insanlığın önemli bir kısmını tehdit edebilir!
Keşke tutmasaydı diyeceğimiz bu kehanet için covid-19'dan [11] başka bir kanıta gerek yoktur sanırım.
Ciddi büyüklüğe sahip depremler olabilir ve bundan on binlerce kişi etkilenebilir!
Sayın Uyar'ın ciddi büyüklükle kastının ne olduğunu bilemesek de 7 ve üzerinde şiddete sahip 9 deprem olmuş 2020 içinde [12]. 2016'dan bu yana 8 şiddetinde deprem olmayan ilk yıl 2020 olmuş. Dünyanın başında covid belası varken bir de böyle büyük felaketin olmaması büyük şans diyor ve bu kehanetten de tam puan veriyoruz.
Büyük devletlerden birinde ekonomik dalgalanma yaşanabilir ve bunun sonucunda bazı halk hareketleri ortaya çıkabilir!
Covid sonrası neredeyse bütün ülkelerde ekonomik dalgalanmalar olduğu ve bunun vatandaşları çok zor durumlara soktuğu hepimizin malumu olduğundan ayrıca bir bağlantı vermiyorum [13].
Böylece Tevfik Uyar'ın kehanetlerinin tutma oranı da %100'e ulaşmış oluyor.
Kehanetlerin geneline baktığımızda kast edildiği yıl için %100 bir başarı oranı varken, aynı kehanetlerin bir sonraki yıl için dahi %80 oranında doğruluk göstermiş olması nice skeptiklere acaba dedirtmiştir sanırım.