nobel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nobel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2023 Perşembe

"Hayatımı yazsam roman olur": Annie Ernaux

Türkçedeki yedi romanında da kendi hayatından bölümleri anlatan bir yazarın diğerlerinin arasından sıyrılıp bu kadar tanınması ve ödüller kazanmasının esbab-ı mucibesi anlattığı hatıralar değil onları anlatış şekli olsa gerek. Romanlarında neredeyse hiç sonu merak edilecek bir şey yok Ernaux'un. Yaşadığı dönemi düşününce ondan çok daha kötü (en azından merak edilecek) tecrübeler yaşamış milyonlar vardır mutlaka (insanların acılarını yarıştırmak mümkün olmasa da romanlarını okuduğunuzda hak vereceksiniz diye tahmin ediyorum). Eminim benimki gibi inişsiz çıkışsız bir hayatı bile (son sekiz yılı, biraz daha yakında hayatın pazar günü gibi geçirdiğim geçen yılı saymazsak elbette) Ernaux anlatsa benzer şekilde bir edebi keyifle okunabilirdi (tabi onun anlatım şekliyle yazabilmesi için benimle aynı hayatı yaşaması, yani ben olması gerekirdi ki ben yazamadığıma göre o da yazamamış olurdu [bir kere kendini düzeltme artık]).

Ernaux oldukça üretken bir yazar ve Türkçeye çevrilmemiş çok kitabı var. Umarım Nobel aldıktan sonra diğer kitaplarını da Türkçe okuyabiliriz. Bir kadın ve Yalın Tutku romanlarını Yaşar Avunç, diğer beş romanı Siren İdemen okuduğunda çevirmenin hangisi olduğu anlaşılmayacak şekilde çevirmişler. Yazarın iki kitabının başka yayınevlerinden baskıları da yapılmış. Can Yayınları Babamın Yeri'ni Bir Adam, İletişim Yayınları Olay'ı Kürtaj adıyla basmış daha önce. İlkini bilmeden almıştım ama iyi ki Olay'ın arka kapağını okudum da Sinem taa Almanyalardan getirecekken gerek kalmadığını fark edebildim.

Aşağıda çevrilmiş kitapları hakkında yazarken mümkün olduğunca okuma keyfini kaçıracak bir şeyi söylememeye çalıştım. Zaten yukarıda da söylediğim gibi romanlarda sonunda ne olacak diye bir bekleyiş de yok. Yine de kitapların arka kapağını bile okumak istemeyenler için uygun olmayabilirler. Sadece Olay romanı hakkında bir şey yazmadım. Erkekler her konuyu bilip hakkında fikir beyan etmesin dedim.

Boş Dolaplar 

Bundan sonra okuyacağımız Babamın Yeri, Bir Kadın ve Olay Boş dolapların içinden çıkacak. Babasının ölümünün ardından Babamın Yeri, annesinin ölümünün ardından Bir Kadın ve bu romanın başladığı ve bittiği konuyu anlattığı Olay'da yazarın Boş Dolaplar'da bahsettiği durumları daha ayrıntılı okuyacağız (Breaking Bad'in içinden Better Call Saul'un çıkması gibi). Ernaux yetiştiği ortamı, eğitim hayatını ve onu Olay'a kadar getiren süreçleri çarpıcı bir dille anlatıyor. Çocuk ve genç kızlık aklıyla hissettiği duyguları eğip bükmeden, gerekçelendirmeye çalışmadan dümdüz anlatması romanın etkisini çok arttırıyor.

Annem memurdu ve beni okutmak için hep fedakarca yaşadı, ben de sonuçta bir devlet memuru oldum, Ernaux'un bahsettiği gibi bir sınıf atlamadım. Onun çocukluğunda ailesinden memnun olmaması (nefret etmesi demek çoğu durumda daha doğru olur aslında) gibi bir durumu da hatırlamıyorum. Hatta annem çalışıyor diye gurur duyuyordum onunla. Romanı beğenmek için yazarla veya kahramanla (burada ikisi aynı kişi gibi görünüyor ama bu mümkün olabilir mi bilemiyorum) empati kurmak gerekmediğinden çok severek okuduğum bir roman olduğunu söylemeliyim.

Babamın Yeri

Yazarın babasının ölümünün ardından ailesinin hikayesini sanki fotoğraflara bakarak anlatıyormuş gibi yazdığı etkileyici bir roman Babamın Yeri. Anlatıcı sadece kendi gördüğü yaşadığı şeyleri değil, babasının çocukluğu gibi, görme imkanı olmayan olayları da anıların şiirselliğine, eğlenceli alaycılığa yer vermeden, dümdüz bir yazıyla anlatıyor. Anıların (fotoğrafların) kesikli yapısı anlatımda da karşılığını buluyor. Kitabı okumadan sadece sayfalarına hızlıca bakan biri bile akıp giden bir metinle karşı karşıya olmadığımızı kolaylıkla anlayabilir (burada zor okunan bir roman olduğunu söylemek istemiyorum). Metnin bu yapısına rağmen bahsi geçen insanlar çok hakiki (ben de kendisinden daha iyi olacağım umuduyla bana bakan bir anneyle büyüdüğüm için bana öyle gelmiş olabilir).

Elbette bir ölümün ardından yazıldığı için biraz hüzün içeriyor ama sonuçta hepimizin öleceğini bir sır değil. Bahsi geçen ölüm trajik bir ölüm değil (her ölüm erken ölümdür biliyorum). Yine de insanın ailesiyle bu kadar uzun yıllar hatıralarının olmasını bir şans olarak görmek gerekir gibi geliyor bana.

Bu kitaba başlamadan önce Kafka'nın Babaya Mektup'u ve Oğuz Atay'ın Babama Mektup öyküsünü yeniden okuyayım diye planlamıştım ama onlar (özellikle Kafka'nınki) okuması kolay metinler değil (Atay'ı o kadar seviyorum ki zaten ara ara Korkuyu Beklerken'i baştan sona okuyorum diye yeniden okumadım). Belki erkeklerin babalarına yazdıklarıyla (kağıda dökmese bile her erkeğin babasına yazdığı mektubu/mektupları vardır herhalde) kadınlarınki arasında böyle farklar oluyordur.

Bir Kadın

Ernaux Babamım Yeri'nden üç yıl sonra bu sefer annesinin ölümünün ardından o kadar da dümdüz yazamamış. Babasından bahsederken annesini tanımış olmamıza rağmen sadece annesinin hayatını okurken Ernaux'un babasının değil annesinin kızı olduğunu görüyoruz. Babamla eğlenirdim, annemle sohbet ederdim diye tarif ediyor bu durumu Ernaux.

Annesinin ölümünden sonraki hafta her yerde ağladım dediği hali ben de yaşadığım için roman bana o zamanlarımı hatırlattı (annemin ölümü pazar. aynı gece çanakkale uçağı. sabah dönemin son haftasının dersleri. Gökçe: hocam üzgün görünüyorsunuz. o haftadan sonra ilgili ilgisiz her yerde ağladım).

İncecik ama bana çok dokunan bir metin oldu Bir Kadın.

Yalın Tutku

Ernaux'un hayatında ölecek kimsesi kalmadığından (iki oğlu da hayatta) bu sefer yaşadığı tutkulu aşkı anlatıyor. Tutkumu açıklamak değil -bu, onu bir hata ya da gerekçelendirilmesi gereken bir kargaşa olarak kabul etmek anlamına gelir- sadece sergilemek istiyorum diyor Ernaux. Yazılanın ne kadarının otobiyografik ne kadarının kurgu (hoş kurgu olmayan bir şey yazılamaz bence ya neyse) olduğuna takılmadan okunduğunda yukarıdaki romanlarınkine çok benzer bir anlatım diliyle okunan güzel bir roman okuyucuyu bekliyor. 

İlk okuduğum zaman (Nobel alışından hemen sonra) yazarın bahsettiği tutku bana oldukça hastalıklı gelmişti. "Kimi zaman, kendi kendime, belki bütün gününü bir saniye bile beni düşünmeden geçiriyor diyordum. Kalktığını, kahvesini içtiğini, konuştuğunu, güldüğünü gözümün önüne getiriyordum, sanki ben yokmuşum gibi" diye yazan roman kahramanı (yani Ernaux) bu okuyuşumda bana yaşadığı bu yoğun duygu yüzünden az insanın sahip olabildiği bir şansı yakalamış gibi geliyor. Roman çok alıntılanan şu paragrafla bitiyor:

"Çocukken benim için lüks, kürk mantolar, uzun elbiseler ve deniz kıyısındaki villalardı. Daha sonra, bunun entelektüel bir yaşam sürmek olduğuna inandım. Şimdi bana öyle geliyor ki lüks aynı zamanda, bir erkeğe ya da bir kadına olan tutkuyu yaşayabilmektir."

Olay

Çarpıcı bir roman.

Seneler 

Her yerde en çok övülen kitabı olmasına rağmen ancak ikinci denememde bitirebildim Seneler'i. 1940-2000 yılları arasını oldukça kesikli bölümlerle anlatan kitaptan bir roman keyfi almak benim için mümkün olmadı. Çok uzun süreli bir panaroma gibi okumak mümkün ama ben Türkçeye çevrilmiş diğer kitaplarını daha çok beğendim.

Kızın Hikayesi

Yazarın 2016'da yazdığı ve yeni çevrilen romanında 1958'de yaşadıkları anlatılıyor. Bu romanda yazarın şimdiki halini konuşturduğu anlatıcı kendisinin 18 yaşına girdiği günlerde yaşadıklarını aktarıyor ve değerlendiriyor. Bunu yaparken o yıllara ait hatırlamadığı düşünceleri ve olayları da romanın bütünlüğü için hatırlıyormuş gibi yapmaması klasik anı kitaplarından farklı bir yere koyuyor elimizdeki kitabı. Anlatıcı hem kendi şimdiki zamanını ve hem de kendi gençliğindeki daha evvelki bir şimdiki zamanı bazen ayrı ayrı, bazen karşılıklı duruyorlarmış gibi iç içe anlatıyor. Bir zamanlar olduğu kızı söküp parçalarına ayırmaya çalışması içerik olarak da şekil olarak da bundan önceki romanlarıyla aynı dili konuşuyor.

Başka yazarlardan da benzer açık sözlülükte, bu kadar cesur (hatta bazen daha da cesur) hatıralar okumuş olmamıza rağmen (Olay da benzer şekilde olabildiğince açık yazılmış bir roman örneğin) Ernaux'un anlatmanın (romanlaştırmanın) şehvetine kapılmıyor burada.

17 Kasım 2023 Cuma

Bir büyük İspanyol yazar: Camilo José Cela

Kimi yazarları ya siyasi fikrinden, ya hayattaki duruşlarını sevmediğimden kitaplarını da okumuyorum (Soljenitsin gibi Nobel benzeri büyük ödül almış olanları okusam dahi mesafeli yaklaşıyorum) [okumuyorsun işte daha mesafeli nasıl olunabilir?]. Cela da benim için öyle biriydi. Okunacak o kadar çok yazar ve daha da çok kitap var ki birilerini böyle elemek bana normal geliyor. Zaten bilinçli bir eleme yapmasak bile yazılmış eserlerin çok küçük bir kısmını okuyabilmiş oluyoruz (insan yaptığı her şeyi sonradan rasyonelleştirebiliyor görüyoruz). Bir arkadaşın ısrarıyla Türkçedeki dört kitabını okudum ve beğendim Cela'yı. Yine de kendilerini sevmediğim için kitaplarını okumadığım diğerlerine haksızlık ettiğimi düşünmüyorum (akıllanmadığım da ortada sanırım).

Bu konudaki en büyük pişmanlığım "Bu yaşa geldim içimde bir çocuk hâlâ Sevgiler bekliyor sürekli senden" diyen Metin Altıok da dahil yeni şairlerimizi çok geç okumamdır. Metin Altıok'a bile yeni dediğimden zamanında hangi şairleri okuduğum anlaşılmıştır sanıyorum.

Cela'nın Türkçede dört kitabı basılmış ama pek satmamış anladığım kadarıyla. Bunun nedeninin yazarın insan olarak sevilmemesi veya romanların özgünlüğü olmadığını düşünüyorum çünkü kimlerin romanları kaçıncı baskılarını yapmış aklım almıyor bazen. Cela romanlarında anlatım tarzı olarak hep yenilikler denemiş bir yazar (demek Cela öveceğim günler de gelecekti). Yazdıklarını kendi dilinde okuyabilmek için İspanyolca biliyor olmayı isterdim (bu nasıl olabilirdi onu da bilemiyorum. Sorsalar İngilizce biliyorum ama İngilizce bir metinden edebi bir keyif alabildiğimi söyleyemem).

Cela kendi yazdıklarının (aslında hiçbir edebi metnin) başka dillere çevrilemeyeceğini düşünen bir yazar (bir çevirmenin twitter'da "parasını versinler her şeyi çeviririz" yazdığı aklıma geliyor böyle itirazları okuduğumda). Bunu Pascual Duarte ve Ailesi'nin Türkçe basımına yazdığı önsözde [artık önsöz de okuyoruz bakıyorum] şöyle temellendiriyor: "İspanyolca silla (sandalye) sözcüğünü Fransızlar chaise, İngilizler chair diye çevirir; oysa iyice düşünülürse, silla, chaise ve chair üç ayrı dilde adlandırılmış aynı şey, aynı eşya değil, her biri tam olması gerektiği gibi nitelendirilmiş üç ayrı şeydir." "Kültürlerin ortak bir görüntüsü ve değiş tokuş edilebilen bir aracı yoktur, ama bu kesin yargının sorumlusu biz yazarlar değiliz." Bence üç romanın da Türkçesi güzel ama özgün metinlere ne kadar yakınlar, bunu bilmek mümkün değil benim için.

Pascual Duarte ve Ailesi

Romanın kahramanı aynı yıl yayınlanan Camus'nun Yabancı'sı gibi kendi yaptıklarını kayıtsız bir şekilde izliyor. Feleğin sillesini yemiş derbeder bir adamın derbeder yaşamının derbederce akıp gittiği bir metin Pascual Duarte ve Ailesi. Cela'nın bu metni neden çevrilemez diye düşündüğünü Arif Alev Güçlü'nün Türkçesini okuyunca kolayca anlıyor insan. Hemen her satır deyimlerle, benzetmelerle bezeli. Alev hoca romanı çok zengin bir dille aktarmış okuyucuya.

Pascual yaptığı ve yapmak üzere olduğu şeyleri "Olay aslında çok önemsizdi, yaşamımızı en çok etkileyen olayların her zaman olduğu kadar önemsizdi" diye tarif etse de okuyucunun kanını dondurur bunlar çoğunlukla. Bu kadar acayip şeyler yapmış (sürprizbozan olmasın diye ayrıntıları vermiyorum) birinin yazdıklarının doğru olduğuna inanmamızı sağlayan şey onun olaylara kayıtsızlığı olsa gerek.  İnfazını bekleyen bir mahkumun notları olarak okuyucuya sunulan roman yazarın ilk romanı ve daha sonra başka anlatım şekillerinin bizi beklediğinin sinyallerini veriyor.

Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor 

"Ege Denizi'nin fırtınayla kabaran sularında kahramanca ölen, kişniş yaprağı gibi narin, sevgili oğlu Elian'nın anısına yazdığı" metinlerden oluşuyor roman. Bayan Caldwell ne oğluyla ilgili anılarını yazıyor sadece, ne de günlük yaşamını ona anlatıyor. Bazen çorbayla ilgili kısacık bir not görüyoruz, bazen kaktüslerle. Ne yazarsa yazsın hep hasretin kokusunu duymak mümkün bu notlarda [burada araya gireceksin sanmıştım, bence iyi dayandın]. "Geniş bir hoş söz repertuarım olsun isterdim oğlum. İyice ezberleyeyim, sen hoş sözler duymaktan yoruluncaya, usanıncaya kadar, teker teker sana söyleyeyim diye" yazan Bayan Caldwell'in notlarını okurken insan notlar arasında kaybolup ne okuduğunu bile unutabiliyor olsa da bitirince notların tamamından bir duyguyu hissetmek mümkün oluyor.

Arı Kovanı ve Bayan Caldwell Oğluyla Konuşuyor'u İspanyolcadan Gökhan Aksay çevirmiş. Her iki çevirinin Türkçesi de oldukça tatmin edici.

Arı Kovanı

Bütün karakterlerin, salyangoz gibi kendi önemsizliğine gömülerek yaşadıkları, kahramanı olmayan bir roman Arı Kovanı. Bir yanıyla da onlarca ana karakteri, belki yüzlerce yan karakteri olan bir roman. Yazar sanki elinde bir kamerayla kafede oturanların konuşmalarını bize aktarır. Bir masada uzun süre kalamaz, yandaki masaya geçer. Biri kalkıp dışarı gidince onun peşinden gider. Onun bahsettiği biri olunca kamera ona çevirilir bu defa. Bazen konuşanın veya anlatılanın kim olduğunu şaşırmak da mümkündür ama varsın şaşıralım, kimse ana kahraman değildir zaten. Bu vızır vızır arı kovanının içinde Cela büyük bir ustalıkla, sanki bir kaç çizgiyle bize onlarca karakteri kanlı canlı sunar. Nasıl roman bir olayla başlamadıysa bittiğinde de bir şey bitmez aslında. Çok büyük bir roman bence Arı Kovanı.

Roman 1982'de Mario Camus tarafından La colmena adıyla sinemaya da aktarılmış. Cela da küçük bir rolde oynadığına göre senaryo kendisine makul gelmiş olmalı.

On Bir Futbol Öyküsü

Türkçede 1994'de tek baskı yapmış öykülerinden oluşan kitabı boşa vakit kaybı olarak görüyorum. Çevirmen Arzu Etensel İldem'in ne kadar katkısı var bilmiyorum ama anlaşılmaya değer bir şey yok bence bu öykülerde. Yine de romanlarını o kadar beğendim ki bir öykü kitabını boşuna okumuş olmayı o kadar dert etmiyorum.

16 Ekim 2023 Pazartesi

2023 Nobel Edebiyat Ödülü kazananı Jon Fosse

Tim Parks, Ben Buradan Okuyorum kitabında Nobel gibi ödüllerin nasıl verildiğini anlatıyor. Dünyada her yıl pek çok kitap basılıyor, pek azı jürilerin okuyabileceği dile çevriliyor, jüriler bunların çok azını okuyabiliyor (günde bir kitap bile okunsa yılda 350 kitap okunabilir ancak. Bunun gerçek hayatta ulaşılmaz bir hedef olduğu herkes için açık olmalı). Bu nedenle ödül alan herkesin yüceltilmemesi gerektiğinin farkındayım. Böyle uluslar arası büyük ödül almamış müthiş yazarlar olduğunu da biliyorum. Hele şairler! Onların çevrilmesi için yeniden yazılması gerekiyor ama konuyu dağıtmak istemiyorum.

Jon Fosse Nobel almadan önce hiç okumadığım bir yazardı. Hatta adını bile duymamıştım. En küçük kitapçıda bile ömrümüz boyunca okuyamayacağımız kadar kitap olduğunu düşününce bu da normal aslında. Yeni okuduğum kadar kitabı da tekrara okuduğumdan daha önceden bilmediğim yazarları keşfetme konusunda oldukça zayıf sayılırım. Nobel, Booker, Pulitzer gibi uluslar arası ödüllleri ve ulusal prestijli ödülleri kazanan veya eğer yayınlanıyorsa uzun listeye kalan kitapları keşifler için bir fırsat olarak görüyorum.

Yekten söyleyeyim; 2023 Nobel Edebiyat ödülü alan Jon Fosse'yi çok beğendim. Türkçe'de üç romanı basılmış, çok iyi çevirmenler çevirmiş. Genelde Kuzey Avrupa romanlarını sevmem ama Fosse'de sevdiğim yazarlarla benzerlikler bulduğum ve okuduğum kitapları bana yenilikçi geldiği için beğendim. Romanları bir tavsiye olmaksınızın aşağıdaki sırayla okudum. Her biri için kısaca yazayım, belki merak edenler için işe yarar diye düşündüm.

Belki bütün romanlar öyledir ama üç roman da (geniş anlamıyla) aşk romanı.

Sabahtan Akşama

İlk yirmi sayfadan sonra romanın Altıncı His filmindeki gibi bir atmosferde geçtiğini anlaşılıyor. Alışıldık Kuzey Avrupa romanlarındaki gibi (sen seversin böyle romanları) dünyanın geri kalanındaki kimsenin dert etmediği şeyleri anlatan bir roman değil Sabahtan Akşama. İşlediği tema hepimizin sonunda yaşayacağı ölüm. Ölüm, ondan edindiğimiz tecrübeyi başka bir yerde kullanamayacağımız bir durum. Roman bir yandan Tutunamayanlar'daki duraksız akan 77 sayfa gibi noktasız ilerliyor (Oğuz Atay'ı ilk Neslihan'dan duymuştum) ama oradaki gibi kesintisiz, nefes almadan anlatılan bir konu yok. Romanda bir büyük durma hali, belki en büyük (hatta tek) bitiş olan ölüm anlatılıyor (Kundera'ya kalsa biten bir şey yeniden başlayabilir (aslında başlıyor da ama yine konunun dışına çıkmış oluyoruz buradan devam edersek)) ama cümleler noktayla bitmiyor. Deniz Canefe'nin zengin diliyle sanki bir şiirmiş gibi okunmasıyla bana biraz Attila İlhan'ı da hatırlattı roman. O da büyük harfi, noktalama işaretlerini sevmez malum.

Roman boyunca neredeyse (kahramanın ölmüş olduğunu saymazsak) hiçbir şey olmayan ama çok iyi işlenmiş olduğundan hatırı sayılır bir edebiyat keyfiyle okunan roman Yannis Ritsos'un 

“ölüler nasıl yaşayabiliyor
                    aşksız?”

şiirine bir cevap gibi de okunabilir belki. Ölüler bile aşksız yaşamıyor.

Kitabı bitirip kafayı yastığa koyunca öldüğünüz gün kim sizi öte dünyadan (orayı nasıl tasvir ediyorsanız artık) gelip bu yeni duruma alıştırsın istersiniz (sizi karşılayacak olan sizden önce ölmüş olacak tabi)? Siz kimi karşılamak istersiniz gibi sorular insanın aklını kurcalıyor. 100 sayfalık bir roman okuyucuyu bu kadar düşündürüyorsa daha ne yapsın?

Üçleme

Sabahtan Akşama ile çok benzer bir anlatımı var Üçleme'nin (Üçleme adı romanın üç bölümden oluşmasından geliyor). Anlatıda konuşan kişinin ve konuşulan zamanın değişimleri bence okuma keyfini arttıran bir unsur. İlk defa olarak bir Kuzey Avrupa romanında insanların maddi imkansızlıklar içinde olabildiğini okumak bana yazarın bizimle aynı dünyada yaşadığını hissettirdi. Elbette tek konu bu olmalı demiyorum ama bir romanda insanların hiçbirinin maddiyat ile ilgilenmelerinin gerekmemesi deli ediyor beni.

Üçleme'nin Türkçesini (Melankoli'de olduğu gibi) Banu Gürsaler Syvertsen'den okuyoruz. Daha önceden çevirilerini okuduğum biriydi, bu kitabın çevirisi de kolay olmamıştır diye tahmin ediyorum. Çok uzun cümleler, sayfalarca devam eden paragraflar var romanda. Tam olarak bildiğimiz paragraflar gibi de değiller, bazı paragrafların son cümleleri ortadan kırılıp sonraki paragrafa başlangıç olabiliyor. Her ne kadar cümleler çok uzun olsa da Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü'nde olduğu gibi kesikli bir anlatım var. Bu da anlatılanla tam bir uyum içinde. Le Guin'in Her Yerden Çok Uzakta (kitabın kendisinden çok okuduğum zamanlardaki mutluluğu da hatırlıyor olabilirim) romanındaki gibi kahramanlara yakınlık duyarak okudum. Saçma ama kahramanların garipsemediği, okuyucunun da ikna olduğu (en azından benim kolayca ikna olduğum diyeyim daha doğrusu) durumlar bana Kafka'nın yazdıklarını (mektuplarını değil elbette) hatırlattı. O da kendinden sonra yazanların etkilenmemesi çok zor, bir büyük yazar olduğundan aslında hemen her yazarda izleri var. Romanda erkek kahramanın yaptıklarını öğrenince ona yakınlığım kaybolmadığı gibi, sonu da çok üzmedi beni. İnsanların gaipten sesler duyması gibi şeyleri dert etmeyince keyifle okunabilecek bir roman Üçleme.

Melankoli I-II

İyi ki Fosse'den en son olarak Melankoli'yi okumuşum. İlk olarak bu kitaba başlayan biri kolayca ilk 20-30 sayfada hem romanı hem de yazarı bir kenara koyabilir. Kitabın ilk bölümü 170 sayfa sürüyor ve burada anlatılanlar eminim sadece 10 sayfada anlatılabilir. Hem edebiyatta, hem de hayatta rutinleri, tekrarları seven biri olmama rağmen bu bölümü bitirmekte zorlandım.

Atay'ın Tehlikeli Oyunları gibi başlayan roman kahramanın kendi kendine konuşmasıyla Ne Evet, Ne Hayır gibi eğlenceli bir yere de bağlanmıyor. İkinci bölüm akıl hastanesinde, sonrası ise 46 yıl ileride geçiyor (bunlar bölümlerin ilk cümlelerinde yazdığından sürprizbozan sayılmaz). Neredeyse tamamı tekrarlarla dolu bir 350 sayfa okumayı göze alanların seveceği bir roman olabilir ama ben okuduğum ilk iki kitabı gibi sevemedim doğrusu.

Su Ürünleri Mühendisliği - 2026

2013, 2014 ve 2018'de üniversitelerimizdeki Su Ürünleri bölümlerinin kontenjanları üzerine yazmıştım [1], [2], [3]. Aradan geçen bunca y...