4 Eylül 2019 Çarşamba

Görev her ne pahasına olursa olsun yapılmalı mı?

Çocukluğum ve ilk gençliğimde okuduğum kitaplarla ilgili çok az şey hatırlıyorum. Önemli bir kısmını Savaş ve Barış Rusya'da geçiyor derinliğinde hatırlarken, diğerlerinin o kadarı bile aklımda kalmamış. (Madem bu kadar unutuyoruz neden hala okumaya devam ediyoruz sorusuyla ilgili çok güzel bir yazı bu linkte var [1].) Bu kitapların benim için tek istisnası Victor Hugo'nun 1700 sayfayı aşan Sefiller romanı. Bu yıl Sefiller'i tekrar okuduğumda neredeyse her sahne gözümde canladı. İlk okumamda kitabın özetlenmiş halini okumuş olmam gerekirken nasıl oldu da her ayrıntıyı hatırlıyorum diye düşünürken annemle ve kardeşimle Cosette hakkında konuşup üzüldüğümüzü de hatırladım. İyi de bu nasıl olmuştu? Klasikleri okuyup, üzerinde tartıştığımız bir çocukluğum da olmadı doğrusu. Böyle durumlarda hep yaptığım gibi kardeşime sordum nedir bunun esrarı diye. O yine beni şaşırtmadı ve radyo tiyatrosunda arkası yarında dinlediğimizi hatırladı.


Sefiller günümüzde benzeri yazılamayacak bir roman. Üzerinden 150 yıl geçmiş bir romanının benzerini tekrar yazmak elbette mantıklı bir şey değil ama Victor Hugo sadece bir roman yazmak niyetiyle yazmadığından günümüzde tekrarı mümkün değil diye düşünüyorum. Hugo yıllar aylardan, aylar günlerden, günler anlardan ibarettir diyerek sadece hikayenin etrafındaki kişileri ve olay örgüsünü değil dönemin Parisini de olabildiğince detaylı anlatmış. Paris hakkında gereksiz ayrıntılar başlıklı bir bölüm olmasından da anlaşılabileceği gibi roman kurgusunun çok dışında şeyleri de okuyucuya sunuyor Hugo.

Roman pek çok konuya değiniyor ama Javert'in yıllar boyunca Jean Valjean'nın peşinden koşması ve vazifesini her ne pahasına olursa olsun yerine getirmeye çalışması çok dikkat çekicidir. Jean Valjean bir kader kurbanı olarak hapse düşen biri olmasına rağmen hayatındaki bir kırılma anından sonra hep başkalarının iyiliği için, dürüstlükle hayatını geçirmeye çalışmıştır. Javert ise bütün hayatını görevinin gereklerini harfiyyen yerine getirmeye adamış bir müfettiştir. Jean Valjean gerektiğinde bütün bir şehrin ve kendisinin menfaatleri pahasına bile bir kişinin hak etmediği bir cezayı almasına razı olmaz ve doğruyu söyler. Javert ise kendisi için tanımlanan görevleri valinin karşısında bile uygulamaktan çekinmez, hatta bu görevlerin doğru olup olmadıklarını bile sorgulamaz. Roman boyunca sürekli Jean Valjean'ın ensesinde olmasına, ona neredeyse hiç huzur vermemesine rağmen Javert'ten nefret etmek zordur. Çünkü Javert yaptıklarını kimseye kötülük olsun diye yapmamaktadır. Javert'in hayatı görevleri düşünmeden, sorgulamadan gerçekleştirmek üzerine kurgulanmıştır. Romanın sonuna doğru Javert Jean Valjean'ın nasıl biri olduğunu açıkça görür. Bir yanda bütün hayatını üzerine bina ettiği görevler, kurallar bütünü, diğer yanda ise iyi biri vardır. Javert için bunlardan birini seçmek mümkün değildir. O da gerekeni yapar.

Javert'in düştüğü ikilem bence Sefiller'in en çarpıcı tarafıdır. Benim de dönem dönem kendimi onun konumunda bulduğum olmuştur, olmayan var mıdır acaba? Çok uzun yıllar önce bir açık öğretim önlisans sınavında salon sorumlusuydum. Hangi bölümdü hatırlamıyorum ama sınava girenlerin neredeyse tamamı emeklilik yaşı gelmiş çalışanlardan oluşuyordu. Önlisans mezunu olduklarında emeklilikteki özlük hakları daha iyi olacağından bu sınavları verip mezun olmaları gerekiyordu (eminim hala bu durumda olanlar vardır). Bu derslerden hiçbir şey öğrenmedikleri gibi öğrenseler bile onları uygulayacak kadar çalışma zamanları yoktu. Biliyordum ki mezun oldukları gün emeklilik dilekçelerini verecekler. Annem yaşlarında bir teyzenin oldukça beceriksiz bir şekilde kopya çekmeye çalışması karşısında ben de Javert gibi hissetmiştim. Bir yanda salon görevlilerine yorum yapma fırsatı vermeyen kurallar dizisi, diğer yanda teyzenin çaresizliği. Mesleki görevim kopyanın kesinlikle yanlış olduğunu söylese de o teyzenin gerçekte o sınavdan başarıyla çıkıp çıkmamasının ne onun için, ne yaptığı görev için, ne de ülke için hiçbir anlamı olmadığını da biliyordum. Kopya çekmeye izin vermek de, o teyzeye kopya çekmekten tutanak tutmak da benim için eşit derecede seçilemez durumlardı. O sınavdan sonra bir daha böyle bir sınavda görev almadım.

Sefiller'i okurken tepkimiz Javert'in Jean Valjean'ın iyi bir insan olduğunu görüp onu görmezden gelmesini istemek oluyor ama gerçekte istediğimizin kanun adamlarının suçlular için inisiyatif kullanması olduğundan da çok kuşkuluyum. Bir kere Javert'e kararlarını kurallara göre değil de kendi aklına göre alma yetkisini verdiğimizde sonrası nasıl gelirdi acaba? Javert kurallarda yer almamasına rağmen kendisine suçlu gibi görünen birini tutup götürse yine ona bu yetkiyi verdiğimize memnun olacak mıydık? Hakimlerin kanunlarla belirlenmiş bir çerçevede kanaat kullanma yetkisi var ama onları bu durumlar için yeterince eğittiğimizi ve tecrübeleri olduğunu kabul ederek bu yetkiyi veriyoruz. Javert'in böyle bir yeterliliği olmadığı halde ondan inisiyatif almasını beklemek aslında adil de değil.

Kendimizi güvende hissetmemiz için kesinlikle uygulanacak kurallara ihtiyacımız varken bu kuralların bazen (kime göre?) esnetilebilmesini istemek üzerinde düşünülmeyi hakeden konulardan biri bence.


[1] https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/kitaplarda-okuduklarimizi-unutuyorsak-hala-neden-okumaliyiz,21516

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İstikbale ait bir eser: Mai ve Siyah

Halid Ziya Uşaklığil'in 1896'da yayınlanan [0] romanı Mai ve Siyah'ı ilk okuduğumda muhtemelen hiçbir şey anlamamıştım. Tek hede...