19 Aralık 2018 Çarşamba

Bohemian Rhapsody ve Anayurt Oteli

"Sanatçı sözcüklerle söylenemeyecek olanla uğraşır. Sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı ise bunu sözcüklerle yapar. Romancı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler." Ursula K. Le Guin
Yanılmıyorsam AIDS diye bir hastalık olduğunu ilk kez Rock Hudson'ın ölümüyle 1985'te duymuştum. Böyle yakışıklı, hep güzel kadınlarla başrolde olan birinin  başka bir erkeği böyle nasıl sevebildiğini de anlamamıştım. İşin doğrusu hala da anlamış değilim ama bunun beni ilgilendirmediğini anladım artık.

Freddie Mercury'nin ölümünü duyduğumda çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Haberlere tek ulaşım aracımız trt televizyonu ve gazeteler olunca (inanması güç ama internetin olmadığı dönemlerdi) ayrıntılı bir şeyler öğrenmek imkanı da olmamıştı. Sonradan hem müzik hakkında, hem de Freddie Mercury'nin hayatı hakkında çokça şey okuduğumdan Bohemian Rhapsody filminin çekildiğini duymak bile pek heyecanlandırdı beni. Uzatmadan yazayım filmi çok beğendim. Elbette rock müzik tarihinin en önemli solistlerinden birinin hayatını ve Queen gibi bir grubu iki saatte tamamen anlatmak mümkün değil. Benim çok önemli gördüğüm şeyler atlanmıştı ama seyrettiğim şeyin bir belgesel değil sanat eseri olduğunu düşününce bunlar önemsiz ayrıntılar oluyor.

Brain May rolünü oynayan oyuncu sanki gerçekten oymuş gibiydi. Başrol oyuncusunun performansını da çok beğendim. Freddie Mercury'ye yeterince benzemediğini düşünenlerin film hakkında olumsuz yazıları okuduğumda hayret ettiğimi söylemek isterim. Bugünün sinema teknolojisi ile herkesin herkese benzetilebileceğini aklı başında bütün sinema seyircisi biliyor olmalı. Ben başrol oyuncusunun Mercury'ye benzemesini ama tamamen oymuş gibi görünmemesini özellikle beğendim. YouTube üzerinden izleyebileceğimiz bu kadar fazla gerçek kayıt varken onlardan birini neredeyse aynı görünümlü oyuncularla tekrar izlemek kimin isteyeceği bir şey olur bilemiyorum.
Filmde Freddie Mercury'nin hayatından kesitlerin çok da yumuşatılmadan verilmesi bile seyirciyi rahatsız etmedi gördüğüm, duyduğum kadarıyla. Kimse ölümünün üzerinden bu kadar yıl geçtikten sonra Mercury'nin bir aziz olduğunu düşünmüyordu ve filmin başında bir kadına aşıkken arada pek saçma şeyler yaşayıp filmin sonunda başka bir adama aşık olmasını yadırgamadı seyirci. Elbette neredeyse otuz yıl önce ölmüş bir rock yıldızı ile empati kurmak gerçek hayatta karşılaştığımız biriyle empati kurmaktan çok farklı bir konu.

Rock Hudson ve Freddie Mercury derken konuyu Yusuf Atılgan'ın romanı Anayurt Oteli'ne bağlamak istiyorum. Yazarın diğer romanı olan Aylak Adam'dan oldukça farklı bir roman Anayurt Oteli. Sadece anlattığı konu ile değil, onu anlatış şekliyle de çok önemli bir roman. Romanda anlatıcının kim olduğunun, konuşanın Zebercet mi, yazar mı olduğunun karıştırılabileceği çok yer mevcut. Yusuf Atılgan romanın bazı bölümlerinde sadece roman kahramanını ve onun konuştuğu kişileri değil o sahnede Zebercet'in yerinde olsak görebileceğimiz hemen her şeyi birden anlatır. Karşı bankta oturan kadının ayakkabısının topuklu olup olmaması romanın gerisi için önemli değildir ama Zebercet'in kafası çok karışıktır, Yusuf Atılgan da bize bunu öyle karışık anlatır. Zebercet'in eşcinsel istekleri, romanın ortasında otelin temizlikçisini boğması, sonunda intihar etmesi onunla Freddy Mercury gibi empati kurmamızı çok zorlaştırır. Şeklin içeriğe had safhada uygun olduğu bir romandır Anayurt Oteli.

1973 yılında yazılan Anayurt Oteli'nin 1987 yılında sinemamızın önemli yönetmenlerinden Ömer Kavur tarafından filmi de çekildi. Ömer Kavur'un romanın yarısını anlamadığını, anladığı kısmı da çekmeye cesaret edemediğini düşünüyorum. Film hakkındaki yazılarda çoğunlukla önemli bir film diye bahsedilse de film romanın ancak kötü bir karikatürü gibi. Böyle dedim diye romanı değiştirmiş, başka türlü sinemaya aktarmış dediğim anlaşılmasın. Tam aksine filmdeki replikler dahi romandan birebir alınmış. Ömer Kavur romanı okurken gözünde neler canlanmışsa bunları birebir sinemaya aktarmaya çalışmış. Bunu yaparken Zebercet'in eşcinsel istekleri üzerinden çok kısaca geçebilmiş.
Ömer Kavur sanatın gerçeğin yeniden yaratılması olduğunu o kadar gözden kaçırmış ki romanı okumayan birinin filmin ruhunu anlaması, okumuş olanın da filmi beğenmesi mümkün değil. Bunu derken elbette sadece Anayurt Oteli'ni okumuş olan okuru değil, onun hakkında okumuş ve düşünmüş okuru kastediyorum. Yoksa sıradan okur ve sıradan sinema seyircisi elbette sadece imgelere odaklı bir edebiyat zevkine sahip olduğundan romanda geçen diyalogların aynısını filmde görünce yönetmenin romanı değiştirmediğini düşünüp mutlu bile olmuştur bundan. Halbuki romandaki konuşmaların aynısını sinema perdesinde dolaşan birilerine söyletmek midir sanat? Yönetmenin romanı anlamaması yüzünden oyunculara bir yorumlama alanı da kalmamış maalesef.

İşin doğrusu Anayurt Oteli ilk okumada kolayca anlaşılacak bir roman da değil. Romanın sonunda Zebercet kendini asarken dışarıdan duyduğu siren ve korna seslerine bir anlam veremez. Acaba hayat onu geri mi çağırıyordur? Okur da bunu kolayca anlayamaz. Ömer Kavur dahi bunu anlamamış ve romandan yapabildiği kadar kopyaladığı şeyler arasına bu ayrıntıyı almamış. Oysa 3 yıl daha beklese bu ayrıntının anlamını Berna Moran'dan öğrenebilecekti.

Edebiyat tarihimizin en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berna Moran 1990'da yazdığı "Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış - 2" adlı kitabında Anayurt Otelini incelemiş ve okuyucuya romanı yeniden başka bir gözle okuyabileceği pencereler açmıştır. Her roman okuru için ufuk açıcı bir üçleme olan bu seriyi mutlaka okumasını öneririm.

Yazının başında Ursula K. Le Guin'den yaptığım alıntıya geri dönersek; Yusuf Atılgan sözcüklerle söylenemeyecek olanı söyleyip bir başyapıt yazmışken Ömer Kavur onun romanında sadece söylediklerini filme çekmiş ve ancak kötü bir karikatür çizebilmiş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tutunacak bir geçmiş bırakmıyoruz

Yurtdışına çıkınca binaların ne kadar uzun süreler kullanıldığını görüp şaşırmamak elde olmuyor. Avrupalılar sadece tarihi değeri olan binal...