30 Aralık 2011 Cuma

Bedelli askerlik

Bedelli askerlikten önce ben nasıl askerlik yaptım onu anlatayım kısaca. Lisanslar, yüksek lisanslar, doktora derken yaş sınırına kadar (o zaman için 33) ertelendi askerliğim. Yaş sınırına gelince (şimdi 35 olmuş galiba) ne yaparsan yap askere aldıklarından doktorada kaydımı dondurup 6 aylığına gittim askere. Kısa dönem demiyorum çünkü 6 ay kısa bir süre değil. Askerliğimi İstanbul'da bir alayda yaptım. Şehrin içinde bir yerin etrafına sınır çizilmiş, biz de onun içinde nöbet tuttuk bütün askerliğimiz boyunca. Ben 6 ay durdum ama çok daha uzun süreler askerlik yapan arkadaşlarımız da vardı. Memlekete faydalı hiç bir şey yapmadık; ne sınır bekledik (biz olmasak orada olmayacak sınırları saymazsak tabi), ne bir şeye müdahale ettik, ne de uzaktan destek olduk. Ben zaten 33 yaşında askere gittiğimden askeri spor konusunda da çok başarısızdım, benimle birlikte kısa dönem olarak gidenlerin çoğu aynı durumdaydı benimle.

6 ayda 6 kere tüfekle ateş ettim. Askerlikle ilgili tek yaptığım bu oldu, ki bu da memleket savunmasında (olur da gerekirse) nasıl bir fayda sağlar bilemiyorum. Bütün ömrünü matematik, fizik ve bilgisayarla geçirmiş biri olduğumdan o yaşta benden başka türlü faydalanılsa elbette daha iyi olurdu. Aslında üniversitede çalıştığımdan askere gitmeden de bir faydam dokunuluyordu memlekete. Askerde hiç bir uzmanlığımdan faydalanılmadı, evrak işleriyle uğraştım durdum.

Velhasıl; ben askere gitmesem orduda hiç bir iş aksamazdı. Benim akranım olan kısa dönemlerin hiç biri olmasa bulunduğumuz alayda hiç bir şey eksik kalmazdı. Hatta o alay olmasa ne İstanbulda bir şey eksilirdi, ne de silahlı kuvvetlerde. Biz işe yaramadık ama askerlik de bizim işimize yaramadı. Askerlik, ordu denildiğinde zihinlerde beliren vatan savunması kavramını çağrıştıran hiç bir yetenek veya bilgi kazanmadık.

Bütün askerliğim boyunca çok az para harcadım. Bulunduğum alayda parayla alabileceğim çok az şey satılıyordu. Yemeklerimiz başka bir seçenek aratmayacak kadar iyiydi, kantinde de meyveli soda vardı, o da pek ucuzdu. Kılık kıyafete, kalacak yere, yemeğe para vermeyince oldukça küçük bir bütçeyle askerliği tamamladım. Ama bana ücretsiz ulaşan bu hizmetlerin karşılığını hepimiz vergilerimizle ödedik elbette.

Burada açıkça şunları kabul edelim:

  • 30 yaşını geçmiş birinden askeri veya sportif herhangi birşeyi yapmayı öğrenmesini beklemek mantıklı değil. Aslında yaşı ne olursa olsun mesleği askerlik olmayan birinden bir yıllığına asker olmasını beklemek mantıklı değil.
  • Askeri anlamda işe yaramayacak birinin askere gitmemesi bile kendi başına ekonomik olarak kazanç demektir.
  • Askeri olarak işe yaramaz insanların bunca zaman oyalanması için subayların, astsubayların, uzman askerlerin kendi işlerini yapmak yerine bu iş için uğraşmaları kaynak israfıdır.
  • Uzunca bir dönemlerini askerde geçirecek insanların halen yaptıkları işlerden alıkonulmaları hem onlar için hem de ülke için bir kayıptır.
  • Bir gence 20 yaşına kadar okuma yazma ve diğer temel bilgiler verilmemişse bunları vermenin en verimsiz yolu onu askere almaktır. Eğitim bütçesinden yapılması gereken ve böyle kesinlikle daha iyi yapılabilecek işleri savunma bütçesinden karşılamaya çalışmak doğru bir yöntem değildir.
Mevcut durumda bir erkeğin 30 yaşına kadar askere gitmemesinin (eğer yurt dışında değilse) yasal tek yolu üniversite eğitimi almasıdır. Normalde 18 yaşında başlanan üniversite eğitiminde bu yaş doktora eğitimine karşılık gelir. Son bedelli askerlik yasasından 30 yaş ve üzeri ve askere gitmemiş 100000 kişinin  yararlanabileceği söyleniyordu. Bu yüzbin kişinin hepsinin doktora öğrencisi olma ihtimali olmadığına göre bu sayının çok büyük bölümü asker kaçağı durumunda olmalıdır.

Bir avrupa ülkesinin toplam askeri kadar insanın asker kaçağı olarak yaşadığı bir ülkenin çok ciddi problemleri var demektir.

Sözün özü: profesyonel ordu ülkemiz için hem daha ekonomik hem de daha verimli olacaktır.

29 Aralık 2011 Perşembe

Derslerde başarılı olmak önemli mi?

Üniversiteye kadar verilen eğitimle ilgili söylenecek çok şey var, onları ayrıca yazacağım ama bu yazıda üniversitede derslerde başarılı olmanın bir önemi var mı konusunda iki çift laf edeyim istiyorum.

İlk ve orta öğretimde olduğu gibi üniversitede de ders çalışmak, derslerden yüksek not almak bazıları tarafından bir zayıflık göstergesi olarak algılanıyor. Sanki derslerine çalışan öğrenci mühendislikle iglili öğrenilecek onca şeyin yerine 'bir işe yaramayan' derslerle vakit kaybediyormuş gibi düşünülüyor. Hele bir de Gates ve Jobs gibi iki çok ünlü ve zengin bilgisayar ikonunun üniversite diplomasının bile olmaması derslerin ve onlarda başarılı olmanın önemini daha da düşürüyor öğrencilerin gözünde.

İşin doğrusu lisans eğitiminde verilen derslerin hepsine meslek hayatında ihtiyaç duyulmasının imkanı yok. Bu nedenle bazılarında başarılı olunmaması çok da dert edilmeyebilir. Ama bunu sadece bir kaç derste başarılı olup gerisini sadece geçmek yeterliymiş gibi anlamamak gerekir. İleride ne konuda çalışacağınızı lisanstaki dersleri alırken belirleyemeyeceğiniz gibi hayatın sizi nerelere sürükleyeceğini de bilemezsiniz. Bazı dersleri 'sallamak' ileride pişmanlıklara yol açabilir.

Ben 12 yıllık tecrübemle şu istatistikleri verebilirim: derslerinde çok başarılı olanlar yüksek oranda meslek hayatlarında da çok başarılı oldular. Bunun çok az istisnasını gördüm ben. Çok eski yıllardan birinde Telekom'un düzenlediği bir etkinlikte söz alırken kendini 'dönem birincisi' diye tanıtan bir gerzek de gördüm ama bir daha onun gibisini görmedim. Özetle lisedeki okul birincilerinin üniversitede bir yere girememeleri durumu lisansta sık rastlanılan bir şey değil.

Öğrencilerin çoğunluğunu oluşturan derslerde çok yüksek notlar almayan ama geçip kalma problemi de yaşamayan büyük çoğunluk içinden meslek hayatında çok başarılı olanların oranı yukarıdaki gruptakinden daha az oldu ama ihmal edilemeyecek kadar oldu. Bu büyük çoğunluk iş hayatındaki büyük çoğunluğu oluşturuyor benim görebildiğim kadarıyla.

Dersleri berbat olan, okulu zar zor bitirebilen öğrenciler arasından çıkan süpermenlerin sayısı 12 yılda 5'i geçmez. En çok özenilen grup bu olmasına rağmen buradan başarılı bir meslek hayatına ulaşmak oldukça düşük bir ihtimal.

Son söz: evet önemli.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Şeb-i Arus

Dün 728. Şeb-i Arus törenlerini izlemek için Gelibolu Mevlevihanesi'ne gittim. Benim beklediğimden oldukça büyük bir yapı çıktı karşıma. Havanın yağmurlu olmasına rağmen halkın yoğun denebilecek bir ilgisi vardı. Tören programında saat 20'de başlanacağı, 15 dakikalık bir konuşmanın ardından Sema'nın başlayacağı yazıyordu.


Etkinlik her zamanki gibi zamanında başlamadı. Tam bir buçuk saat açılış konuşmaları sürdü. Mikrofonu eline alan bırakmak bilmedi. Bu konuda söz söylemeye ne yetkinliğim var demedi kimse; valiler, milletvekilleri, bakanlar konuştular da konuştular. Mevlevihanede protokol haricindekilere oturacak yer çok az olduğundan ayakta dinledik bu nutukları. Çoluk çocuk mevlevihaneye gelenler perişan oldular. Dışarısı buz gibi olmasa biraz dolaşıp gelirdi insanlar ama o da olmadı.

Ses düzeni en basit pastanedekinden bile kötü olduğundan konuşulanları anlamak neredeyse mümkün olmadı. Konuşmacılar yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi yaklaşık bir daire gibi olan alanın etrafında sıralanmış insanların sadece protokol kısmına doğru konuştular. Sırtlarını çevirip durdukları büyük kalabalıkla ilgilenmediler hiç. Herkes kürsüye ünvanlarla, sıfatlarla çağrıldı. Haa, unutmadan mevlevihaneye giren başbakan yardımcısı alkışlandı. Kimsenin aklına Mevlana, bir olmak, kendinden vazgeçmek filan gelmedi.

Halbuki nutuklar atılmayan, gösterişsiz bir tören işin doğasına ne kadar da uygun olurdu. Belki sadece başlangıçta Sema'daki dönüşlerin, selamların anlamlarından bahsedilen kısa bir konuşma olsa, insanlar evlerine çok daha huzur içinde dönebilirlerdi.

Neredeyse sekiz asırdır yaşatılan bu büyük gelenek çok daha fazla özen istiyor.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Erciyes Üniversitesi Linux ve Özgür Yazılım Günlerinin Ardından

12-13 Aralık'ta Mesutcan Kurt ile birlikte Kayseri'de Erciyes Üniversitesinde LKD adına Linux ve özgür yazılımlar hakkında konuşmalar yaptık. Erciyes Üniversitesi yılda 180 öğrenci alan çok büyük bir Bilgisayar Mühendisliği bölümüne sahip. Bizim konuşmalarımıza yaklaşık aşağıdaki fotoğraftaki kadar katılım oldu. Mesutcan'la bizim tahminlerimizin oldukça üzerinde ilgi olduğunu söyleyebilirim. İki gün boyunca Linux ve Özgür yazılım dünyası, program geliştirme, sunucu servisleri, python ile yazılım geliştirme hakkında konuşmalar yaptık. 


Mesutcan'ın da öğrenci olması dinleyicilere daha yakın geldi diye tahmin ediyorum. Benim yapabilirsiniz dediğim şeylerin olabileceğine daha fazla inandırdı orada arkadaşlarını. Onun giderek daha iyi bir konuşmacı olması da ayrıca gururlandırdı beni. Elbette her zamanki gibi konuşmaların aralarında yapılan sohbetlerin sadece bizim konuştuğumuz bölümlerden daha fazla faydası oldu. İkinci günün sonunda bir kaç kişiden duyduğumuz 'bizi yeni bir dünya ile tanıştırdınız' sözleri bizim açımızdan bin km gidip gelmenin karşılığı oldu.

Bu etkinliğin düzenlenmesinde başrolü oynayan Ömür Erdem'e buradan da bir kere daha teşekkür etmek isterim. Yolculuğumuzun ve konaklamamızın her aşamasını bizim yerimize düşünüp bizim sadece gevezelik etmeye yoğunlaşmamızı ve etkinlikten keyif almamızı sağladı. Topluluk da çok yeni olmasına rağmen çok başarılı bir iş çıkardı. 

İki gün içinde Kayseri'de ne yenebilirse hepsinden yedik ;) Hatta pazartesi öğle arasında Erciyes'e bile çıktık. Velhasıl benim iyi ki gittim diye hatırlayacağım bir etkinlik oldu, umarım katılanlar (en azından bazıları için) işe yaramıştır.

Görme engelliler için renkler

Hiç anlam veremediğim reklamlarla, kampanyalarla karşılaşıyorum. Şu kadar şişe kapağı getirirseniz bir firma şu kadar tekerlekli sandalye verecek gibi şeyler bunlar. Firmaya götürdüğümüz şey geri dönüşümden firmaya gelir getirici bir şey olsa arada bir bağlantı kurmak zor olmayacak ama şişe kapağı nedir? Hadi şişe kapağı fiziksel bir şey, facebook sayfamızı beğenen her kişi için şu kadar bağışta bulunacağım diyen bile çıkmıştı hatırlarsınız.

Az önce Renkler Herkes İçindir başlıklı bir sayfa gördüm. Burada kısa bir film var, filmi her seyreden için bir görme engelliye mobil cihazlar üzerinde çalışan bir uygulama ücretsiz verileceği anlatılıyor. Yazılım; görenlerin aklına gelmeyecek ama görme engelliler için faydalı bir iş yapıyor: telefonu bir şeye doğru tuttuğunuzda onun rengini söylüyor.

Sayfanın altında da bir not var: "Türkiye'de 700.000 görme engelli var. Film, şu ana kadar 1.574.278 kere izlendi"

Bir yazılım müşterilerinin iki katı kadarına bedava verilecek hale gelmiş (sponsor tarafından) ama hala ondan özel bir yazılım, ucuz değil filan diye bahsediliyor. Çünkü çoğunluk hala yazılımın parayla satılması zorunluymuş, parasız olanı ya lisanssız ya da kalitesiz olurmuş gibi düşünüyor.

Kamu için faydası bu kadar yüksek, yaygın etkisi büyük bir programın (eğer yoksa) bir özgür alternatifini yazmak eminim zor bir iş olmayacaktır. Bir buçuk milyon kere izlenmeden önce haberimiz olsaydı bütün mobil ortamlarda başarılı bir şekilde çalışan sürümlerini yazmış olurduk. Hatta program bütün dünya dillerini konuşuyor olurdu.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Eczacılar neden ilaç satıyor?

Bu sorunun dayanakları benim açımdan şöyle:

  • Bugüne kadar hiç eczacıdan ilaç almadım ben. Hep kalfalar yapıyor bu işi. Madem kalfa tek başına yapabiliyor neden ilaç satabilmek için eczacıya ihtiyaç var?
  • Sadece diplomayı çerçeveletip dükkanına asabilmek için dört yıl lisans eğitimi okumak kaynak israfı değil mi?
  • Doktorun reçeteye yazdığı 'sabah akşam tok karna birer tane' ifadesini ilaç kutusuna yazabilmek bir uzmanlık alanı mı?
  • Sağlık sisteminden sorgulama yapmak dahil bütün işleri kalfalar yaparken, neredeyse sadece kasada durup para almanın bakkallıktan ne farkı var?
  • İlaç sadece eczanede satılabildiği için nöbetçi eczane diye bir kavram var. Örneğin Çanakkale'de sadece 1 (yazıyla bir) nöbetçi eczane oluyor akşamları ve haftasonları. Bilmem ne sağlık ocağının karşısında gibi saçma sapan tariflerle nöbetçi eczane aradığım o kadar fazla oldu ki bugüne kadar. Arabayla turlarken yine katlanılabilir ama soğuk havada yaya olarak da az gezmedim.
Eczanelerdeki acayiplikler bu kadarla sınırlı da değil benim açımdan: Kalp hastası olduğumu ilk öğrendiğim gün (yıllar önce) doktor bir reçete yazdı, şöyle şöyle kullanacaksın diye de tarif etti. Bu reçeteyle eczaneye gittim, yıkılmış bir halde tabi. Eczanede çalışan genç bir kadın (eczacı değil elbette, onlar müşteriyle (hasta değil) muhatap olmuyorlar) bana doktorumun reçeteye yazdığı ilacın ücretinin devlet tarafından kısmen ödendiğini ama onun raftan çıkardığı ve aynı işe yaradığını söylediği diğer iki ilaçtan birini alırsam daha az bir fark ödemem gerektiğini, diğerini alırsam hiç fark ödemeyeceğimi söyledi. Bana hangisini vereyim diye sordu. Hayatında hiç tıbbi eğitim almamış bir eczane çalışanı (eczacı değil elbette) bana hangi kalp ilacını tercih ettiğimi sordu yani. Ben buna kendim karar verebiliyor olsam ne hekime ne de eczacıya ihtiyacım olurdu herhalde.

Sağlık sisteminin hastayla eczacıları bu şekilde karşı karşıya getirmesinin sorumlusu elbette eczacılar değil ama hastalara tavsiyede bulunanlar da eczacılar olmadı benim karşılaştığım durumlarda. Ayrıca bunun için birinin insiyatifine ne gerek var? Her aldığımız ilaç için sağlık bakanlığına bağlı sistemden sorgulama yapılıyorken hekimin yazdığı ilaçların alternatifleri de o sistemden okunabilir. Sisteme kayıtlı olmayan bir ilaç satılamadığına göre alternatifleri de bir zahmet giriversinler sisteme. Lise mezunu bir kızcağızın insafına kalmaktan iyi olur herhalde.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Evde bir kitaplığa ihtiyaç var mı?

Bu soruyu bir kaç yıl öncesine kadar anlamlı bulmazdım. Kitap okumanın bir parçası gibi düşünüyordum okuduğum kitapları evde bulundurmayı. Aslında çok da düşünmüyordum neden bu kitapları tutuyorum evde diye. Kitabı satın alırsın, okursun (bazen okumazsın bile) ve kitaplığa kaldırırsın. İşin doğası böyleydi benim için.

Yıllar içinde evde hatırı sayılır sayıda kitap birikti. Çok az sayıda kitabı tekrar okudum. Evde bin kitap varsa yeniden okuduklarımın sayısı onu bile geçmez. Okumadığım o kadar fazla kitap varken eskilere elim gitmedi demek ki.

Çok az sayıda kitabımı bir başkası okudu. Arkadaşlarım ya bendeki kitapları kendileri de aldılar ya da hiç ilgilenmediler onlarla. Belki üç beş kitabımı ödünç vermişimdir bunca yılda. Birine bunu okumalısın dediğimde bir tane satın alıp hediye ettim çoğunlukla.

Okuduğum kitapları hiç katlamadım, satırların altlarını asla çizmedim. Ben bir daha açıp okumuyorum, başkasına vermiyorum, peki bu dikkat nedendi acaba? Sanki canlıymışlar gibi davrandım onlara hep. Raflara sıkışık koymadığım gibi diğerlerinden ters şekilde de koymadım hiçbirini rafa. Sanki biri onların arasından bir arama yapacakmış gibi konularına, yazarlarına göre sınıflandırarak sakladım yıllarca. Şiir kitapları bir yerde, Rus klasikleri başka bir rafta oldu hep. Çağdaş kadın yazarlarımızı bile yan yana koydum raflara.

Kitaplarımın pek azı özelliği olan kitaplar. Özelliği derken şimdi herhangi bir kitapçıya gidip aldıklarınızdan bir farkı yok çoğunun demek istiyorum. Çok çok azı imzalı veya nadir bulunan ilk baskı kitaplar. Can Yücel'in ilk şiir kitabı 'Yazma'nın ilk baskısını bir imza gününde alıp imzalatmıştım ama böyle 5 kitabım ancak vardır. Birşeyleri biriktirmeyi, koleksiyonu garip bulmuyorum ama benim kitaplarla ilişkim böyle değil. Bir ikisini bir daha bulamayacağım, bir o kadar 'çok acayip hatırası' olanları çıkarırsam gerisini niye evde tutuyorum bilemiyorum doğrusu.

Belki bazılarının artık baskısı bulunmuyordur ama farkında değilim. Ben okumuyorum, benden alıp kimse okumuyor: piyasada bulunmuyor olsa ne olur? Ticari olarak değer kazanmasını beklemiyorum ki kitapların. Hem ben okumuyorsam başka birine versem o okur, o da elinde tutmasa kitap dolaşımda olur sürekli.

Az da olsa hiç okumadığım kitabım da mevcut kitaplığımda. Çok sevdiğim bir yazarın bende olmayan kitabı kalmasın diye aldığım ama ilgimi çekmeyen kitaplar mı istersiniz yoksa başlayıp bitiremediğim, beğenmediğim kitaplar mı? Bir de okumayı isteyerek aldığım ama bir türlü fırsat bulamadıklarım var, bazıları da o kadar kitap arasında unutulup gitmiştir tabi.

Evimdeki bütün kitapları kendim aldım (az sayıdaki hediyeleri saymazsam) yani annemin evinden bir kitap getirmedim kendi evime. Demek ki benim oğlum da onları alıp götürmeyecek. Çok büyük ihtimal evdekileri okumayacak bile. O kendi kitaplarını alıp, kendi tarzını, zevkini belirleyecek. Ben ölünce ya bir kitapçıya verilecek ya da bir köşede okunmadan duracaklar yıllarca. Birlikte geçirdiğimiz bunca yıldan sonra sonları böyle olsun istemiyorum doğrusu.

Artık kağıttan yapılmış kitaplar yerine elektronik kitapları okumayı tercih ediyorum. Hangisini yanıma alsam derdi yok, bu kadar kitap nasıl taşınır derdi yok. Çoğunlukla daha ucuz elektronik kitaplar. Yıpranmıyorlar yıllar geçtikçe. Yeni raflar almanızı gerektirmiyorlar. Onların da altları çizilebiliyor, yanlarına not alınabiliyor (yeniden açmadıktan sonra bunların ne faydası var bilemiyorum doğrusu). Ağaçların kesilmesi de gerekmiyor e-kitaplar için.

Eskiden Ankara'da otururken kitap satın almak bir etkinlikti benim için. Arkadaşlarla birlikte Dost'a ya da sahaflara gidip kitap bakmak, almak, planlar yapmak kendi başına bir eğlenceydi. Artık çok daha küçük bir şehirde, Çanakkale'de, oturduğumdan yıllardır kitapçıdan kitap almıyorum. Nasıl arabamı internetten satın almışsam kitapları da hep internet sitelerinden sipariş ediyorum. Böyle olunca kitap aldığın yerle kurulan bağ, okuduğun kitap hakkında satıcıyla gevezelik etme gibi durumlar da ortadan kalktığından internetten kitap sipariş etmek yerine onu indirip okuyunca bu yönden de bir kaybı olmuyor insanın.

Bir gün evime hırsız girse ve kitaplarımın hepsini çalsa mesela. Gidip hepsini yeniden alır mıyım? Siz elinizdekilerin hangilerini yeniden alırdınız? Benim cevabım bu aralar 'hiç birini yeniden almam' şeklinde.

Bu kadar laf ettikten sonra sanki kitaplarımı sevmiyormuşum gibi de algılansın istemem doğrusu. Hepsini ne zaman aldığımı hatırlıyorum; ilk şiir kitabı satın aldığımda Uğur'a 'bunu roman gibi mi okuyacağım?' diye sorduğum bile dün gibi aklımda. Kapağı katlanmış kitabın hangi otobüs yolculuğunda ne saçma bir şekilde zarar gördüğünü hatırlıyorum ama bunları hatırlatıyorlar diye okuduğum tüm kitapları saklamam gerekmediğini düşünüyorum bir süredir.

Buraya kadar aklınızdaki soruların hepsine cevap verememişsem o konunun ne olduğunu biliyorum sanırım: eski kitap kokusu. Evet bu koku ne e-kitaplarda ne de raftan yeni satın aldığınız kitaplarda var ama evde hiç kitap bulunmasın demiyorum zaten. Ara ara açıp okuduğum kitaplardan bir raf kalsın, onları koklarım özledikçe diye planlıyorum.

Benzer bir şeyi kaset ve cd'lerim için de yapmıştım bir iki yıl önce. Madem bütün arşivimi bir harici diskte tutabiliyorum, evde bu kadar kalabalığın ne gereği var diyerek yıllar boyu neredeyse bütün paramı verip satın aldığım (eskiden müzik de satın alınıyordu) binden çok kaset, cd ve plağı çıkarmıştım elimden. Bu hafta kitaplarımın da sonu aynı olacak. Müzik konusunda aradan geçen zamanda pişman olmadım kitaplarda da olmam herhalde.

Uzun lafın kısası: bu hafta içinde evdeki kitaplarımın neredeyse hepsini elden çıkaracağım. Bunları okumak isteyenlerin ulaşabileceği bir sahafa filan vereceğim galiba. Bundan sonraki kitap alış şeklim fazla değişmeyecek: Yine basılı kitap alacağım ama daha fazla e-kitap tercih edeceğim. Aldığım basılı kitapları rafta bekletmeden okur okumaz elimden çıkaracağım. Alsın başkası okusun, hem ikinci el olunca daha ucuza da alırlar mutlaka.

Ben bunu kırk yaşından sonra akıl edebildim. Siz de bir düşünün isterseniz.

12 Temmuz 2011 Salı

Bir büyük gelenek: Kırkpınar

Geçen hafta sonu 650.si düzenlenen tarihi Kırkpınar güreşlerinin son gününü izlemeye Edirneye gittim. Bu kadar yakınımda bu kadar büyük bir etkinlik var, neden gitmiyorum diye uzun süredir düşünüyordum, Serdar da Ankara'dan gelince beraber sabahtan çıkıp Edirneye gittik. Benim beklediğimden çok farklı bir şeyle karşılaştığımdan bu konuda birşeyler karalasam iyi olur diye düşünüyorum.



Güreşler arenayı andıran bir tesiste yapılıyor. Sarayiçi'ne girişe oldukça perişan bir pazar kurulmuş durumda. Onların arasından kısa bir yolculukla güreşlerin yapıldığı alana ulaşılıyor. Er Meydanı da denilen Sarayiçi ilk girişte büyük bir karmaşa izlenimi veriyor insana. Futbol sahasına benzer büyüklükte bir alanda onlarca güreşçi bakmasını bilen gözlerin görebileceği bir düzen içinde güreşiyorlar. Alanın her yanında boy boy güreşçileri başlarında birer hakemle birlikte görmek mümkün. Her müsabaka farklı zamanlarda başladığı için farklı zamanlarda sonuçlandığından bazı güreşçiler peşrev'e yeni başlarken diğer birinin yaşadığı zaferi kutlamasını, diğerinin yenilgi yüzünden yıkılmasını, ağlamasını bir arada görmek mümkün. Benim gibi ilk defa seyreden birinin olayın içine girebilmesi zaman alıyor tabi.

Farklı yaşlarda ve tecrübelerde güreşçiler; örneğin minik 1 boyda güreşen çocuklarla başpehlivanlığa güreşenler aynı anda er meydanında yan yana güreşebiliyorlar. Her güreşçi sanki başpehlivanmış gibi alana takdim ediliyor, aynı ritüel her turda tekrar ediliyor. Özellikle en küçük güreşçilerin (bazıları ilkokula bile gitmiyor gibi göründü bana) 'şu yörenin pehlivanı' diye anons edilmesi ve ardından onun da aynen abilerinin hareketlerini yapması görülmeye değer bir olay bence. Aslında böyle yapılmazsa ileride bu geleneğin sürdürülmesinin mümkün olmadığı da ortada. Gelenek demişken, Kırkpınar'da geleneklere yoğun olarak uyma kaygısı hemen göze çarpıyor.

Güreşler 50 davulcunun dönüşümlü olarak çaldıkları 25 davulun gürültüsü altında yapılıyor. Gürültü diyorum çünkü neredeyse hiç melodi yok ve hiç durmuyor. Dayanılması oldukça güç muazzam bir gürültü var. Bu da gösterinin bir parçası olduğundan yapılacak birşey yok gibi duruyor ama çıkışta kafanızın şiştiğini anlıyorsunuz.

En büyük ilgi bir hafta süren etkinliğin sonunda yapılan başpehlivanlık finaline gösteriliyor. Çok büyük bir kalabalık tarafından izlenen final müsabakası filmlerde gördüğümüz gladyatör dövüşlerine benziyor. Diğer bütün kategorilerdeki güreşler sona erip madalyaları verildikten sonra günlerdir tüm rakiplerini yenerek finale çıkan iki güreşçi er meydanına çıkıyor. Her finalistin ayrı taraftarları var ve büyük ilgi gösteriyorlar güreşçilere. Başpehlivan adayları cazgır tarafından seyircilere tanıtılıp meydana salınıyorlar. İki güreşçi alanın ortasına geldikten sonra ters yönlerde seyircilere doğru peşrev çekerek yürüyorlar. Oldukça uzun sayılabilecek bu alanı katetikten sonra seyircilerden alkış alan pehlivan tekrar alanın merkezine dönüyor. Çeşitli yönler için tekrarlanan bu gösterinin her buluşmasında pehlivanlar birbirlerinin paçalarını yokluyorlar, sırtlarını sıvazlıyorlar, el ele tutuşuyorlar, enselerini tutuyorlar. Birazdan bu koca arenada savaşacak olan genç adamların böyle kardeşçesine tavırları çok etkileyici bence.

Güreşin başlamasından sonra hızlıca birşeyler olacağını bekleyen bizler bayağı şaşırdık, çünkü pehlivanlar en küçük hatalarının rakip tarafından değerlendirileceğini bildiklerinden hiç risk almıyorlar. Yarı final maçında çok güzel bir oyunla rakibini yenen Ali Gürbüz'ün daha atak olmasını bekliyorduk ama daha önce üç defa başpehlivan olmuş Recep Kara ile ilk 45 dakika birbirlerini kollayarak güreştiler. Eskiden böyle bir süre sınırı yokmuş ve pehlivanlardan biri diğerini yenene kadar güreş sürüyormuş ama artık 45 dakikadan sonra ilk puan alanın güreşi kazanacağı bir bölüme geçiliyor. Bu bölümde de bir atak yapmayan her iki güreşçi de ikişer ihtar aldıktan sonra güreşin kısa bir süre sonra biteceği belli oldu; ya biri puan alacak ya da biri pasif güreştiğinden yenik sayılacaktı. Sonuçta babası da 1988'de başpehlivan olmuş, geçen yılın ikincisi Ali Gürbüz 2011'in başpehlivanı oldu.

Heryeri yağ içinde iri yarı adamların birbirini bir saat boyunca kollayıp bir hareketle maçın bitmesi kulağa acayip geliyor olabilir ama tarif edildiğinde hangi spor öyle değil ki? 650 yıllık bu büyük geleneği en azından bir kere gidip görmenizi tavsiye ederim.

3 Haziran 2011 Cuma

Ön ödemeli su sayacı REZİLLİKTİR

Çanakkale'de süper bir şey yapıyoruz diyerek (yıllar yıllar önce) su sayaçlarımızı değiştirdiler. Eski su sayaçlarını kullanırken ayda bir, iki ayda bir faturası gelirdi öderdik. Geç yatırırsak zam filan da olurdu ama kimsenin evinin suyunu kesmezlerdi/kesemezlerdi su parasını yatırmadın diye. Sonuçta yaşam için temel ihtiyaç olduğundan bir evin suyu borcundan ötürü kesilmezdi.

Çanakkale Belediyesi bu suyu kesememe sorununa akıllı sayaç dedikleri sistemle çözüm bulmuş oldu. Kartla yapılan her şeyi akıllı sanan bir zihniyetten olduklarından ön ödemeli sayacın adı da akıllı sayaç. Akıllı sayaçla suyu peşin alıyorsunuz, aldığınız su bitince otomatik olarak kesiliyor. Bu iş otomatik yapıldığından sanki belediyenin suyu kesmesi gibi bir şey olmuyormuş algısı yaratılmaya çalışılıyor ama sonuçta suyunuz kesiliyor. Su kesilince elinizdeki "akıllı kart"a 1 ton su borçlanabiliyorsunuz. O da size 2 gün yetiyor. Peki ya sonrası? Kimse bana suyun parasını peşin vermekle sonradan vermek arasında ne fark var demesin. İnternetten alamıyorum illa şubeye gitmem gerekiyor gibi itirazları geçsek bile peşin vermeniz gerektiğinde cebinizde para yoksa su da yok. Telefon, elektirik filan değil; SU diyorum SU. Parasını vermeyen telefon hizmetinden faydalanmayıversin diyebilirsiniz ama evinde su da akmasın mı?

Bir saçmalık uzun süre yapılınca onu sanki mantıklıymış gibi düşüyoruz. Suyun evlere satılması da böyle. Bina yapılırken belediye zaten bağlantı parası adı altında altyapı maaliyetini fazlasıyla alıyor ev sahibinden. Su belediyenin ürettiği, satın aldığı bir şey de değil. Sistemin bakım maaliyeti ve arıtma için de vergi vermiyor muyuz zaten? En temel yaşam gereksinimi olan suyu satıp para kazanmayı hedefleyen belediyelerden nefret ediyorum.

Sene 2011, Çanakkale'de parası olmayanın evinde su akmıyor ve bundan utanan kimse yok.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Gnome 3'lü ÇoMaK çok yakında

1 Nisan'da Fluxbox, Lxde, Xfce ve Gnome2 masaüstlerini içeren birer (aslında hem 32bit hem de 64bit için ayrı iso'lar olduğundan ikişer) kurulabilen sürüm duyurduğumuzdan beri yeni bir duyuru yapmayınca sanki işler yavaşladı gibi görünüyor olabilir. Bu projede çalışanların hepsi (bir Kaan mezun olmuştu, o da artık Pardus'ta çalışıyor) öğrenci olduklarından Nisan ayı neredeyse tamamen sınavlar ve derslerin projeleriyle geçti. Bunun yanında hazırlanmamış masaüstü olarak sadece Gnome 3 kaldığından ve diğerlerine yaptıkları iyileştirme ve eklemelerle yeni iso yayınlamanın heyecan verici bir tarafı olmadığından ortaya yeni bir iso çıkmadı ama svn deposundaki hareketlilik de durmadı.
Gnome 3'ün 2 serisinden oldukça farklı olmasından, araya sınavlar filan da girince, hazırlanması uzun sürdü. Yaklaşık 2 hafta önce Gnome-shell hariç neredeyse her şey hazırdı. Bugün itibariyle o da hazır. Kurulan dvd'yi bu hafta bitmeden duyurabiliriz diye tahmin ediyorum.
Daha önce denememiş olanları değişik bir masaüstü tecrübesi bekliyor: Pardus teknolojileri ve Gnome 3.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -2-

Bir ay kadar önce Hangi masaüstü ne kadar Türkçe konuşuyor? başlıklı bir yazı yazmıştım. Aradan geçen sürede çeviriler nereye geldi bakalım:

KDE: çeviri oranı %84'ten %83'e geriledi.

LXDE: %100 Türkçe

Enlightenment: %100 Türkçe

Fluxbox: %100 Türkçe

XFCE: %100 Türkçe

Gnome: 2.32 serisi %90, 3 serisi ise %88 Türkçe

28 Nisan 2011 Perşembe

2. Uluslararası Bilişim Konferansı izlenimlerim

Bugün Çanakkale Deniz Müzesinde yapılan 2. Uluslararası Bilişim Konferansı'nın öğleden sonraki oturumlarına katıldım. Konferansın ilk günü programıma uygun olmadığından gidemedim ama bugün gördüklerim hakkında iki satır yazmak istiyorum.

Öncelikle Çanakkale gibi küçük bir kentte Bilişim Konferansı yapılması sık rastlanılan bir olay değil. Hele ki uluslararası olanına ben daha önce hiç rastlamamıştım. Böyle seyrek yapılan bir organizasyonda Çanakkale'nin tek üniversitesinin Bilgisayar Mühendisliğinden, Bilgisayar Öğretmenliği Bölümünden, Enformatik Bölümünden veya Bilgi İşlem Daire Başkanlığından kimsenin yer almıyor olması da ayrıca kayda değer bir durumdu bence.

Öğleden sonra benim katıldığım üç konuşmanın yapıldığı oturumlarda sadece sekiz (8) kişi vardı. Bunların üçü konferansın düzenleyicileri, ikisi konuşmacı (bir konuşmacı iki sunum yaptığı) ve geri kalan üçü de daha önce sunum yapmış kişilerdi. Herkes İngilizce konuşuyordu. Bize (konferansa iki kişi gittik) nezaket gösterip Konya şekeri ikram ettiler. İlk gün çok yoğun katılım olduğunu söyleyerek konferans programı veremediklerinden (web adresinde de konuşmacılar bulunmuyor) kimleri dinlediğimi hatırlayamıyorum. Bu nedenle sunumların kalitesi hakkında bir şey yazamam uygun olmaz ama tahmin edebileceğiniz gibi olumlu bir şey yazacak olsaydım bu engel olmazdı bana. Bu oturumların ardından bir de biyoenformatik konusunda workshop yapılacağını söylediler, biz de daha fazla duramayıp çıktık.

Bence hem üniversiteler hem de YÖK kararlarını gözden geçirip ulusal/uluslararası konferans katılımlarının akademik yükselmelerde hiç katkısının olmaması yönünde bir karar alırsa çok yararlı bir iş yapmış olur.

16 Nisan 2011 Cumartesi

Asya - Pasifik de sıfırı tüketti


Asya, Avustralya ve Pasifik'e IP adresi dağıtımından sorumlu olan APNIC 15 Nisanda ellerindeki son /8 blogunu da kullanıma açtıklarını duyurdu. 3 Şubat'ta sahipsiz IPv4 adres blogu kalmamıştı, şimdi de bölgesel dağıtıcıların tahsis edebilecekleri adresler bitiyor. Haberin ayrıntıları linkte var ama IPv6'dan başka çare kalmadığını söylemek lazım.

11 Nisan 2011 Pazartesi

ÇoMaK ekibinden ilk ayrılış

Geçen yıl Serhat askere gittiğinde benzer bir yazı yazmıştım. Bu sefer aramızdan (coğrafik olarak) ayrılan Kaan Özdinçer oldu. Kaan geçen yıl 64 bit ekibindeki 3M'nin dönem arkadaşıydı. Genellikle derste anlatılanlara karşı çekimser ve sessiz bir öğrenci olduğundan kendisini öğrenciliği boyunca keşfedemedim :( Aslında o kadar da farketmemiş olmamalıyım ki; okul bitti diye tası tarağı toplayıp İstanbul'a gittikten sonra bir akşam üstü telefonla arayıp IPv6 projesinde mühendis olarak çalışır mısın diye ilk onu aradım. O da heyecanla kabul edip geri döndü ve birlikte yaklaşık altı ay çalıştık. Yapacağı şeyin işe yarayacağına inanır ve kendisini geliştirebileceğini görürse her işin altından kalkabileceğini bu süre içinde gördüm.

Kaan birlikte çalıştığım için çok gururlandığım bir öğrencim olmasının yanı sıra, 4 yıl birarada olduğum ama farkedemediğim başka kimler olduğunu düşündürüp beni hüzünlendiren biri olmuştur.

Bu kadar yazıp Kaan'ın Pardus'ta işe başladığını yazmadan bitirecektim az daha yazıyı ;) Yolun açık olsun Kaan.

yapay zeka çağında hâlâ bilgisayar mühendisi olunmalı mı?

Yazıyı okumaya sabrı olmayanlar için kısaca söyleyeyim: kimse gelecekle ilgili tavsiye verecek bir şey bilmiyor. Önceden de bilmiyordu bugün...