1 Ekim 2017 Pazar

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -10-

Dönem dönem düşen masaüstü ortamlarının çeviri oranlarının çok yükseldiği bir zamanda yazabildiğim için mutluyum. Aşağıdaki rakamlara bakınca bir GNU/Linux dağıtımı kullanmanın önündeki (eğer varsa) engellerden birinin yerelleştirme olmadığını rahatça söyleyebiliriz sanırım.

KDE: Geçen yıl %81 olan KDE çeviri oranı büyük bir artış göstererek %94 seviyesine çıktı. Daha önce neredeyse hiç çevirisi olmayan yardım içeriğinin de %8'i Türkçeye çevrildi. Çok yakında daha yükseğe çıkacağını tahmin ediyorum. KDE'nin en çok yerelleştirildiği 12. dil Türkçe.

GNOME: Geçen yıl %90 olan çeviri oranı %99'a yükseldi. Yardım içeriği neredeyse hiç çevrilmeden duruyor.

Enlightenment: Geçen yıl %74 olan çeviri oranı %73'e geriledi.

XFCE: Xfce web sayfası da dahil olmak üzere %100 çeviri oranına sahip.

LXDE: Lxde projesinde yer alan bütün yazılımlar %100 Türkçe çevirisine sahip.

LibreOffice: Özgür ofis paketi LibreOffice'de çeviri durumu çok iyi. Bütün sürümlerin arayüzleri %100 Türkçe'ye çevrilmiş durumda. Yardım içerikleri de %99 civarında yerelleştirildi.

Çevirmenlerin ve onlara destek olanların eline sağlık!

20 Eylül 2017 Çarşamba

XXII. Türkiye'de İnternet Konferansı, Akademik Bilişim 2018 ve 3. Kamu Açık Kaynak Konferansı

Türkiye'de İnternet Konferanslarının yirmi ikincisi bu yıl 2-4 Kasım 2017 tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesinde yapılacak.

3. Kamu Açık Kaynak Konferansı ise 25-26 Ekim 2017 tarihleri arasında ATO Congresium'da düzenlenecek.

Yirminci Akademik Bilişim Konferansı için Karabük Üniversitesi ev sahibi olacak ve 31 Ocak - 2 Şubat 2018 tarihlerinde gerçekleşecek.

Bilişim camiasının bu üç büyük buluşmasını takvimlerinize şimdiden işaretleyin de sonradan keşke haberim olsaydı demeyin.

28 Mayıs 2017 Pazar

Özgür yazılım ile açık kaynağın ne farkı var?

Özgür Yazılım hareketi 1983'de başlayan ve kullanıcıların yazılımları çalıştırma, anlama, değiştirme ve değiştirdikleri halini dağıtma özgürlüklerini savunan bir harekettir. Açık Kaynak ise neredeyse aynı ilkeleri farklı ifadelerle savunan ve 1998'de ortaya çıkan, özgür yazılım topluluğunun içinden çıkan bir oluşumdur. Özgür Yazılım hareketinin başlatıcısı Stallman açık kaynağı bir yazılım geliştirme metodolojisi, özgür yazılımı ise bir sosyal hareket olarak görmektedir. Stallman uzun yıllardır neden kendisini bir açık kaynak savunucusu olarak kabul etmediğini yazılarıyla ve konuşmalarıyla anlatıyor olsa da çok fazla anlaşıldığı söylenemez. Bu yazıda ikisi arasında bir fark var mı ve biz hangi ifadeyi kullanmalıyız konularını tartışmak istiyorum.

Lisans

Bir yazılımla ne yapabileceğinizi belirleyen şey onun özgür yazılım veya açık kaynak olması değil o yazılımın kullandığı lisanstır. Temel kavramları aynı bile olsa her özgür yazılım lisansı aynı kullanım şartlarını sunmaz. Watcom lisansı gibi neredeyse kimsenin kullanmadığı lisansları bir tarafa bırakırsak bütün açık kaynak yazılım lisanslarının aynı zamanda özgür yazılım lisansı olarak kabul edildiğini görürüz. Konuya lisanslar açısından bakınca özgür yazılımlar ile açık kaynak yazılımlar arasında bir fark yoktur [3].

Yanlış anlamalar

Türkçe konuşan insanlar olarak "free software" ifadesinde yaşanan "bedava" mı "özgür" mü karışıklığını yaşamıyor olmamıza rağmen "open source" yazılım denildiğinde sadece kaynak kodu açık olan yazılımın anlaşılması gibi sorunla, İngilizce konuşanlar gibi, karşı karşıya kalıyoruz. Özgür yazılım denildiğinde arkasında yazılımın ve kullanıcıların özgürlüklerini önemseyen, onun için mücadele eden bir felsefe olduğunu anlamak kolay olmasına rağmen maalesef onun hakkında da kafa karışıklığı az değil. Genel Kamu Lisansı (GPL) en bilinen özgür yazılım lisanslarının başında geliyor olmasına rağmen tek özgür yazılım lisansı değil. GPL özgür yazılımın dört şartına ek olarak Copyleft kavramını da kullanmaktadır. Özgür yazılımın şartları yazılımı sizin nasıl haklarla edineceğinizi belirlerken Copyleft onu nasıl dağıtmanız gerektiğini söyler. Yani Copyleft özelliğine sahip bir lisansla lisanslanmış bir yazılımı yine aynı şartlarla dağıtmanız gerekir [1]. Bütün özgür yazılım lisanslarının böyle bir zorunluluğu olmamasına rağmen maalesef genel kanı bu yönde ülkemizde.

Açık kaynak ise ülkemizde en az anlaşılan kavramlardan biri. Bunda adının yaptığı çağrışımın etkisi de büyük elbette. Hem kullanıcılar, hem de önemli miktarda geliştirici bir yazılımın kaynak kodunu görebildiğinde onu açık kaynak sanmak gibi bir kavramsal hataya düşüyor [2]. Github benzeri bir kod barındırma ortamına yazılımının kaynak kodlarını koyan bir yazılımcı onun hemen açık kaynak olduğu yanılgısına kapılıyor.

Açık kaynak yanlış anlaşılmaya çok müsait olduğundan açık kaynak ifadesini her kullandığımızda onun kaynağı açık olan yazılım anlamına gelmediğini ve mevcut 10 şartını anlatmak oldukça zor bir iştir. Bunu yapmadığımızda hem özgür yazılım hem de açık kaynak hareketlerinin uğraştıkları konuları önemsememiş oluruz. Özgür yazılım dediğimizde birilerinin kafasını karıştırma riski oldukça düşüktür. Günümüzde gittikçe artan bir hızla özel mülk yazılımların da kaynak kodlarının açıldığını hesaba katarak, insanları yanlış yönlendirmemek için açık kaynak yerine özgür yazılım ifadesini kullanmak daha doğru bir hareket olacaktır.

Düşmanımız açık kaynak değil özel mülk yazılımdır

Özgür yazılım taraftarları olarak sıklıkla açık kaynak ifadesini özgür yazılım olarak düzeltiyoruz. Bunu kafa karışıklığına neden olmamak için yaptığımız halde, istemeden de olsa, sanki açık kaynağın kötü bir şey olduğu algısını da yaratabiliyoruz. Halbuki durum böyle değil. Özgür yazılım ve açık kaynak hareketleri kullanıcıların özgürlüklerini savunan hareketlerdir. Biz özgür yazılım savunucuları açık kaynağı düşman olarak görmeyiz. Hem özgür yazılımın hem de açık kaynak yazılımın insanlık için kötü olarak kabul ettiği yazılımlar özgür olmayan (özel mülk) yazılımlardır.
We in the free software movement don't think of the open source camp as an enemy; the enemy is proprietary (nonfree) software.

[1] http://www.nyucel.com/2017/05/genel-kamu-lisansnn-gpl-onemli-fark.html
[2] http://www.nyucel.com/2017/05/ack-kaynak-sadece-kaynak-koda-erisim.html
[3] http://www.nyucel.com/2017/05/ozgur-yazlm-m-ack-kaynak-m-1.html

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Özgür Yazılım mı Açık Kaynak mı?

Yazılım lisansları son kullanıcı tarafında neredeyse hiç okunmayan metinler olmalarına rağmen yazılım geliştiriciler arasında bile yaygın olarak okundukları söylenemez. Elbette son kullanıcının yazılım lisansıyla ilişkisi geliştiriciden çok farklıdır. Elindeki yazılımı nasıl değiştireceği, başka bir yazılım içinden nasıl çağırabileceği, statik mi dinamik mi derlemesi gerektiği, kendi koduna birlikte dahil edebileceği yazılımların lisanslarının nasıl olması gerektiği gibi konularla ilgilenmez son kullanıcı. Bu bahsettiğim durumlarda geliştiricilerin nasıl davranması gerektiği lisans metinlerinde genellikle ayrıntılı olarak tarif edilir.

Son kullanıcı genellikle yazılımı özgürce kullanabiliyor mu, başkasıyla paylaşabiliyor mu, gelecekte de kullanabilecek mi, güvenli mi gibi konularla ilgilenir. Son kullanıcının yazılımın lisansını okumadan da onunla ilgili neler yapabileceğini öğrenmesinin bir yolu yazılım lisansının hangi sınıfa girdiğini ve o sınıftaki yazılımların belirleyici özelliklerini bilmesidir. Eğer yazılım bir özgür yazılımsa onunla yapılabilecek şeyler çok kısa ve net bir şekilde belirlidir [1]. Biraz daha fazla madde içeren açık kaynak bir yazılımın şartları da net olarak tarif edilmiş durumdadır [2]. Örneğin elde ettiğiniz yazılım GPLv3 ile lisanslanmışsa ve bu lisansın bir özgür yazılım lisansı olduğunu biliyorsanız diğer ayrıntılarla çok ilgilenmeden onu gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Özgür yazılım ve açık kaynak lisanslarıyla ilgili şartları okuduğunuzda aradaki farkı kolayca anlamanız mümkün olmayabilir. Bu sizi tedirgin etmesin zaten büyük kalabalıkların da durumu böyle. Bir yazılıma açık kaynak dediğinizde biri sizi "hayır o özgür yazılım" diye uyarıyorsa "arada ne fark var?" diye sorun. Çok büyük ihtimalle açıklayamayacaktır. Bu yazıyı çok uzatmamak için aradaki kavramsal ayrılıkları bir başka yazıya bırakıp burada hangi lisanslar özgür yazılım, hangileri açık kaynak kategorisine giriyor göstermek istiyorum.

Hangi lisansların özgür yazılım kategorisine girdiğini görmek isteyenler buraya [3], açık kaynak yazılım lisanslarının hangileri olduğunu görmek isteyenler buraya [4] bakabilirler. Özgür yazılımla ilgili bağlantıya bakarsanız (biliyorum çoğunluk bakmayacak) hangi lisansların GPL-uyumlu olduğunu, hangilerinin GPL uyumlu olmasa da özgür yazılım olduğunu görebilirler. Hangi lisansların özgür yazılım lisansı olarak kabul edilmediği de nedenleriyle birlikte açıklanmış durumda. Bir lisansın GPL-uyumlu olması o lisansla yazılmış bir kodun GPL lisanslı bir yazılıma dahil edilip dağıtılabileceği anlamına gelir.

GPLv3 uyumlu özgür yazılım ve açık kaynak lisansları


Aşağıdaki lisanslar hem GPLv3-uyumlu özgür yazılım lisansları, hem de açık kaynak lisanslarıdır. Sayıları sizi şaşırtacak kadar fazla olan bu lisansların listesi şöyle:
  • 2-clause BSD License (BSD-2-Clause)
  • 3-clause BSD License (BSD-3-Clause)
  • Apache License 2.0 (Apache-2.0)
  • Artistic License 2.0 (Artistic-2.0)
  • Boost Software License (BSL-1.0)
  • CeCILL License 2.1 (CECILL-2.1)
  • EU DataGrid Software License (EUDatagrid)
  • eCos License version 2.0
  • Educational Community License, Version 2.0 (ECL-2.0)
  • Eiffel Forum License V2.0 (EFL-2.0)
  • GNU Affero General Public License version 3 (AGPL-3.0)
  • GNU General Public License version 2 (GPL-2.0)
  • GNU General Public License version 3 (GPL-3.0)
  • GNU Lesser General Public License version 2.1 (LGPL-2.1)
  • GNU Lesser General Public License version 3 (LGPL-3.0)
  • Historical Permission Notice and Disclaimer (HPND)
  • ISC License (ISC)
  • MIT License (MIT)
  • Mozilla Public License 2.0 (MPL-2.0)
  • Python License (Python-2.1)
  • Sleepycat License (Sleepycat)
  • Universal Permissive License (UPL)
  • W3C License (W3C)
  • wxWindows Library License (WXwindows)
  • Zope Public License 2.0 (ZPL-2.0)
  • zlib/libpng license (Zlib)

GPLv3 uyumlu olmayan özgür yazılım ve açık kaynak lisansları

Bazı özgür yazılım lisansları GPL-uyumlu olmayabiliyor. Genel Kamu Lisansının diğer özgür yazılım lisanslarından farkını daha önce yazmıştım, belki okumak isteyebilirsiniz şimdi [1]. GPL uyumlu olmadığı halde özgür yazılım lisansı olan lisansların sayısı da az değil. Bunların arasından açık kaynak lisansı olarak da adı geçenlerin listesi de şöyle:
  • Academic Free License 3.0 (AFL-3.0)
  • Apple Public Source License (APSL-2.0)
  • Common Public Attribution License 1.0 (CPAL-1.0)
  • Eclipse Public License 1.0 (EPL-1.0)
  • European Union Public License, Version 1.1 (EUPL-1.1)
  • IBM Public License 1.0 (IPL-1.0)
  • LaTeX Project Public License 1.3c (LPPL-1.3c)
  • Lucent Public License Version 1.02 (LPL-1.02)
  • Microsoft Public License (MS-PL)
  • Microsoft Reciprocal License (MS-RL)
  • Mozilla Public License 1.1 (MPL-1.1)
  • Nokia Open Source License (Nokia)
  • Open Software License 3.0 (OSL-3.0)
  • PHP License 3.0 (PHP-3.0)
  • Q Public License (QPL-1.0)
  • RealNetworks Public Source License V1.0 (RPSL-1.0)
  • Sun Public License 1.0 (SPL-1.0)
  • Zero Clause BSD License (0BSD)

Açık kaynak olduğu halde özgür yazılım olmayan lisanslar

Peki açık kaynak olduğu halde özgür yazılım lisansı olarak kabul edilmeyen lisanslar neler? diye soruyor olmalısınız şimdi? Eğer özgür yazılımın ve açık kaynağın şartlarını okumuşsanız bunun kolay kolay sağlanamayacak bir durum olduğunu biliyor olmalısınız ama [3] ve [4] adreslerinde adı geçen ve bu şartı sağlayan sadece bu kadar az lisans olduğunu okumak sizi şaşırtacaktır sanırım. Eğer bu lisanslardan biriyle lisanslanmış bir yazılıma açık kaynak derseniz doğruyu söylemiş olurken, özgür yazılım derseniz hatalı bilgi vermiş olursunuz.
  • NASA Open Source Agreement 1.3 (NASA-1.3)
  • Reciprocal Public License 1.5 (RPL-1.5)
  • Sybase Open Watcom Public License 1.0 (Watcom-1.0)
Buraya kadar sabırla okuduysanız bütün özgür yazılımların doğal olarak açık kaynak olduğunu biliyor olmalısınız. Bu bilgilerden sonra neredeyse bütün açık kaynak yazılımların da özgür yazılım olduğunu görmüş oldunuz.

Arada hiç mi fark yok?

Her ne kadar neredeyse bütün açık kaynak yazılımlar özgür yazılım olmanın kriterlerini yerine getiriyor olsalar da doğrusu yazılım kendisini nasıl tanımlıyorsa o terimi kullanmaktır. Örneğin Genel Kamu Lisansı ile lisanslanmış bir yazılım kendini açık kaynak olarak tanımlıyorsa ona açık kaynak demek doğrusudur ama tersini söylemekte de teknik olarak hatalı bir durum olmadığı herkesçe açık olmalı.

Özgür yazılım ve açık kaynak aynı şey mi?

Yukarıda okuduğunuz şeylere rağmen özgür yazılım ve açık kaynak farklı dünya görüşlerini temsil eden fikirler. Bu konu hakkında ayrı bir yazı okumak isterseniz buradan okuyabilirsiniz.

[1] http://www.nyucel.com/2017/05/genel-kamu-lisansnn-gpl-onemli-fark.html
[2] http://www.nyucel.com/2017/05/ack-kaynak-sadece-kaynak-koda-erisim.html
[3] https://www.gnu.org/licenses/license-list.html
[4] https://opensource.org/licenses/alphabetical

16 Mayıs 2017 Salı

Özgür yazılım penceresinden WannaCry

Birkaç gündür neredeyse bütün haberlerde bir fidye yazılımı olan WannaCry hakkında okuyoruz. Microsoft'un bütün işletim sistemlerini etkileyen bir samba açığından faydalanan bu yazılım kullanıcıların bilgisayarlarındaki dosyaları şifreledikten sonra 300$ ödeme yapmaları halinde bu durumdan kurtulabileceklerini anlatan bir mesaj gösteriyor. İşin teknik kısmı hakkında çokça yazılıp çizildiğinden bu yazıda başka bir konudan; özgür yazılımın yaşananlara nasıl bakması gerektiğinden bahsetmek istiyorum. Sadece Microsoft'un işletim sistemlerini etkileyen bu büyük açığı bir avantajmış gibi kullanmadan önce aşağıdaki konularda düşünmemiz gerekiyor.


Neden özgür yazılım kullanılsın istiyoruz?

Biz özgür yazılımları daha güvenli oldukları, daha hızlı oldukları veya daha özelleştirilebilir oldukları için mi kullanıyoruz? Toplam sahip olma maliyetleri daha düşük diye mi özel mülk yazılımlar yerine özgür yazılımları tercih ediyoruz? Özgür yazılımlar bu saydığım avantajlara hatta daha fazlasına sahip oldukları halde sahipli yazılımlar karşısındaki gerçek üstünlükleri bunlar değil elbette. Özgür yazılımları herkesin istediği amaçlar için çalıştıramadığı, programın nasıl çalışabildiğini anlayamadığı, ihtiyacına uygun şekilde değiştiremediği, elindeki yazılımı dağıtmasının önünde kısıtlamaları olan sahipli yazılımlarla karşılaştırmaya buradan başlamamamız gerekir. Eğer temel argümanımız hız, güvenlik, ucuzluk olursa yarın sahipli bir yazılım bu konularda öne geçtiğinde söyleyecek sözümüz kalmaz. Kendimizi kandırmayalım bazıları hali hazırda bu konuların bazılarında daha ilerideler ama biz yine de özgür yazılımları kullanma taraftarıyız. İnsanların özgürce kullanıp, dağıtamadığı yazılımları özgür yazılımlarla kıyaslamaya başlamadan önce onların minimum insani ihtiyaçları karşılamaları gerekir [1]. İnsanlara, şirketlere, kamuya neden özgür yazılımlar kullanmaları gerektiğini doğru argümanlarla açıklamak çok önemli [2].

Özgür yazılım kullanılsaydı benzer bir durumla karşılaşılamaz mıydı?

Elbette karşılaşılabilirdi. Hatta karşılaşıldı da. GNU/Linux ve *BSD'lerde en çok kullanılan kabuk olan bash'in bu hatayla karşılaştırılabilecek büyüklükte bir hatası olan shellshock ancak 25 yıl sonra farkedilebildi. Bash'in kaynak kodları bu süre boyunca hepimizin gözlerinin önündeydi hem de. Bu yazdıklarımdan elbette kaynak kodların erişilebilir olmasının güvenlikle ilgili olumlu etkisinin olmayacağı anlamı çıkartılmamalıdır [3]. Bugün yaygın olarak kullanılan bir özgür yazılıma eklenen kodlara dünyanın her köşesinden geliştiriciler, geliştirici adayları ve meraklılar bakıyor. Kaynak kodlarını göremediğimiz bir yazılıma bir arka kapı kolaylıkla eklenebilirken aynı şeyi bir özgür yazılıma yapmak (imkansız demeyeyim ama) çok çok zordur. Durum böyle olmasına rağmen özgür yazılımlarda güvenlik sorunu hiç olmaz dememek gerekir, çünkü yaşadığımız örnekler var. Bugün wannacry sadece Windows'ta yaşanıyor siz GNU/Linux kullanın dersek yarın shellshock benzeri bir durumda söyleyecek sözümüz kalmaz. Bizim temel argümanımız özgürlük olmalıdır ve bu GNU/Linux kullanın demek için yeterlidir.

Microsoft'un neredeyse kimsenin kullanmadığı samba-v1'e hala destek veriyor olması görülmedik bir şey midir?

Geriye uyumluluk bütün yazılımların ciddi sorunlardan biri durumunda maalesef. Eski sürümlere destek verildiğinde böyle şeyler olabilirken desteğin kesilmesi de başka sorunlara yol açabiliyor bazen. Windows10'a bile samba-v1.0 desteğini vermesi elbette Microsoft'un kabahati ama bu hiç yapılmayan bir yanlış da değil. Neredeyse her yerde TLS 1.2 kullanılırken SSL'in eski sürümlerine verilen desteğin suistimal edilmesi yüzünden yaşadığımız şeyler üzerinden çok da uzun zaman geçmedi. Microsoft zamanında Windows'lardan bu desteği kaldırabilirdi ve bu onu daha iyi bir işletim sistemi yapmazdı. Bizim windows ve diğer sahipli işletim sistemlerini kullanmayın dememizin arkasında yatan şey onların tasarım ve planlama hataları değil özgür olmamalarıdır.

Microsoft Windows XP kullanıcılarına bir şey borçlu mu?

Microsoft'un Windows XP'yi piyasaya sürüş tarihi 2001. Elimizi vicdanımıza koyup konuşalım hangi işletim sistemine 16 yıl destek veriliyor? Dört yıl önce XP desteği artık sona erdi diye de yazdılar. XP çıktığı tarihte piyasada olan Debian 2.2 veya Redhat 6.2 için destek alamadığından şikayetçi kimse var mı? Aradan geçen bunca yılda kamunun kaynaklarını bir özgür işletim sistemine geçişte kullanmamış ve hala Windows XP kullandıran yöneticiler kusura bakmasınlar ama suçun önemli bir kısmı onları üzerinde. 

WannaCry'dan etkilenenler elbette sadece XP kullanıcıları değil bütün Windows sürümlerinin kullanıcıları oldu ama tahmin edilenin çok üzerinde XP kullanıcısı olduğu da görülmüş oldu. Bir kurumun yöneticisi arka planda ne yaptığını bilmediği, en temel insani ilkelere uygun olmayan bir işletim sistemini kullandırıyorsa suçu Microsoft'a atamaz bence.

GNU/Linux veya BSD'ler Windows'un alternatifi mi?

Özgür yazılımdan, özgür işletim sistemlerinden sanki Windows'un alternatifiymiş gibi bahsetmeyi kabul edilemez buluyorum. Bu konuda daha önce çokça yazdığım için tekrarlamak yerine aşağıya bağlantılarını bırakıyorum. [4], [5], [6]

11 Mayıs 2017 Perşembe

Genel Kamu Lisansının (GPL) önemli farkı: Copyleft

Özgür yazılım sade ve güçlü bir mekanizma üzerine kurulu bir felsefe. Özel mülk yazılım lisansları nasıl firmaları koruyan hükümler içeriyorsa özgür yazılım lisansları da kullanıcıları, yani toplumu korumaya çalışıyorlar. Bir yazılım lisansının özgür yazılım lisansı kabul edilebilmesi için ilgili yazılımla ilgili aşağıdaki dört temel özgürlüğü garanti etmesi gerekiyor:
  • Yazılımı herhangi bir amaç için çalıştırma özgürlüğü,
  • Yazılımın nasıl çalıştığını öğrenme ve onu değiştirme özgürlüğü,
  • Yazılımı yeniden dağıtma özgürlüğü,
  • Yazılımın değiştirilmiş halinin dağıtılabilmesi özgürlüğü.
Elbette bunlar çok genel hükümler ve bunları sağlayan çok sayıda özgür yazılım lisansı mevcut. Lisans metinleri çoğunlukla ayrıntıları da tanımlayan, özel durumlarda nasıl davranılması gerektiğini tarif eden hukuki metinler. Yazılım geliştiricilerin bu lisans metinlerini okumamak gibi bir lüksü olamaz çünkü yaptıkları iş açısından çok belirleyici metinler bunlar. Yazılımlar hemen hemen her zaman başkalarının yazdıkları kitaplıkları içerdiğinden geliştiricilerin hangi kitaplıkları kendi yazılımına dahil edip edemeyeceğini, hangi kitaplıkları bir arada kullanabileceğini bu metinlerden başka öğrenebilecekleri bir alternatifleri yoktur.

Aslında kullanıcılar da bir yazılımı kullanmadan önce onun getirdiği kısıtlamaları ve sağladığı özgürlükleri öğrenebilmek için bu lisansları okumalı ama hem metinler yer yer teknik ifadeler içeriyor hem de çok uzunlar. Asıl bağlayıcı metinler İngilizce olanlar olmasına rağmen Linux Kullanıcıları Derneğinin kamuoyunun kullanımına sunduğu Özgür Yazılım Lisansları sayfası oldukça yararlı olacaktır. Eğer yazılım geliştiricisi değilseniz özgür yazılımın temel kavramlarını ve kullandığınız yazılımın bir özgür yazılım olduğunu bilmek yeterli bir güven zinciri oluşmasını sağlayabilir.

İdeal bir dünyada yukarıdaki dört şart yeterli olabilecekken günümüz dünyasında özgür yazılımların özel mülk yazılımlara dönüştürülmesinin önüne geçmek için bazı önlemler almak gerekmektedir. Genel Kamu Lisansının yukarıdaki şartlara ek olarak getirdiği en önemli farklılık Copyleft'tir.


Copyleft yazılımınızın mevcut halinin ve/veya değiştirilmiş halinin de özgür yazılım olarak kalmasını garantilemenin bir yoludur. Copyleft bir özgür yazılımı alan kişilere onun özgün halini ve/veya değiştirilmiş halini yine özgür yazılım olarak dağıtmaları gerektiğini söyler. Yani elde ettiğiniz Copyleft özelliğine sahip bir yazılımı aldığınız özgürlükleri aynen devretmeden dağıtamazsınız. Bu şartın bütün özgür yazılımlara ait olmadığını sadece Copyleft'in bir getirisi olduğunu akıldan çıkartmamak gerekir. Bütün özgür yazılımların böyle zorunlulukları yoktur. Bazı özgür yazılım lisansları aldığınız yazılımın kaynak kodunu kapatıp özel mülk yazılım olarak dağıtmanıza bile izin verir. GPL Copyleft özelliğini taşıyan bir özgür yazılım lisansıdır. Özgür yazılımların bir listesi için bu adrese bakabilirsiniz.

Copyright, yani telif hakkı, kullanıcıların özgürlüklerini kısıtlamak için kullanılan bir terim iken Copyleft bu özgürlüklerin devam etmesini garanti altına almaya yöneliktir. Adının çağrıştırdığının aksine Copyleft, Copyright'ın tersi değil onu kullanmanın bir yoludur. Copyleft yazılımın telif hakkından vazgeçmek anlamına gelmediği gibi eğer telif hakkından vazgeçerseniz Copyleft'in kullanımının şartları ortadan kalkmış olur. Yani telif hakkına sahip olmadığınız bir yazılımın nasıl dağıtılacağına zaten karışamazsınız.

Yazdığınız kodu Genel Kamu Lisansıyla nasıl lisanslayabileceğinize dair bu yazıyı da okumak isteyebilirsiniz.

7 Mayıs 2017 Pazar

SSH sunucusuna nasıl güveniyoruz?

SSH ve HTTPS bir çok yönden benzeyen protokoller. Daha önce HTTPS hakkında yazdığım için benzer şeyleri tekrar etmek yerine SSH'ın temel bir farkından bahsetmek istiyorum.

Bir SSH bağlantısı için istemci ve sunucu önce selamlaşıyor, ardından sunucu sertifikasını gönderiyor, istemci sertifikayı onayladıktan sonra sertifika içindeki açık anahtarla bir oturum anahtarı oluşturuluyor ve iletişim bu anahtarla şifrelenerek yapılıyor. HTTPS ile olan bu benzerliğin en önemli farkı sertifikayı onaylama kısmı oluyor. HTTPS için kullanılan sertifikalar çoğunlukla güvenilen Sertifika Otoriteleri (CAs) aracılığı ile üretildiğinden tarayıcılarımız sertifikaları onaylamak için onları kolaylıkla kullanabiliyor. SSH için kullanılan sertifikalar ise hemen hemen her zaman sunucu tarafında kendinden imzalı bir şekilde üretiliyor. SSH bağlantısının bütün güvenliği bu sertifikanın güvenilir olması üzerine kurulu olduğundan istemcinin bu sertifikayı bir şekilde onaylaması gerekiyor. SSH istemcilerinin sertifikaları onaylamak için farklı seçenekleri var:

Sunucu anahtarının parmak izinin kontrolü

Bir SSH sunucusuna bağlanmak için ilk isteği yaptığımızda aşağıdaki gibi bir durumla karşılaşıyoruz.


Bu aşamada eğer sunucu anahtarının parmak izini bilmiyorsak onaylayabileceğimiz bir şey de yok demektir. İlk aşamada "8iz5L6iZxKJ6YONmad4oMbC+m/+vI9vx5C5f+qTTGDc" gibi bir ifadenin ezberlenmesi imkansız gibi görünse de yapılamaz değil ama oldukça zor olduğunu kabul edelim.

Randomart kullanmak

Sunucunun anahtarının parmak izi yerine ondan üretilmiş bir konsol görselini akılda tutmak daha kolay bir seçenek. Eğer ssh'ı "-o VisualHostKey=yes" parametresiyle kullanırsak aşağıdaki gibi bir görsel görüp onu onaylayabiliriz:


Hem sunucu anahtarının parmak izi hem de ondan oluşturulan bu görsel tek yönlü fonksiyonlar kullanılarak üretildiklerinden tamamen aynısı değil de çok küçük (mesela tek karakterlik) bir farkla üretilemezler. Yani tamamını hatırlamasak bile genel olarak aklımızda tutarak bile sertifikayı onaylayabiliriz aslında.

DNS kullanarak

Sunucu anahtarının parmak izinin doğruluğunu bizim yerimize onaylayabilecek bir mekanizma olması işimizi çok kolaylaşmaz mıydı? Sertifikaları kendimiz oluşturduğumuz için bir CA'dan yardım alamıyoruz ama SSH bağlantısını makine adıyla yapıyorsak mecburen kullanmak zorunda olduğumuz DNS sunucuları burada imdadımıza yetişiyor. Makine adına karşılık gelen IP adresini nasıl DNS sunucusuna sorabiliyorsak aynı şekilde sunucu anahtarının parmak izini de sorabiliriz. Bu işlemi de -o "VerifyHostKeyDNS=yes" parametresiyle yapıyoruz. Eğer sunucumuzla ilgili böyle bir DNS kaydı girilmişse aşağıdaki gibi bir cevap alırız sunucudan:


DNS sunucusuna eklenecek tek satırlık bir girdi ile kullanıcılarımıza bu imkanı sunabilecekken neden kullanılmıyor bilemiyorum doğrusu. Belki bu yazıyı okuduktan sonra siz kullanırsınız ;)

Bu yöntemi kullanırken DNS sorgularının güvenilir bir yöntemle gönderilip alınmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekir. DNSSEC ve DNSCrypt çok daha yaygın kullanılması gereken protokoller ama maalesef neredeyse hiç kullanılmıyorlar. 

6 Mayıs 2017 Cumartesi

HTTPS nasıl çalışıyor?

HTTPS kullandığımızda internet trafiğimizin şifrelendiğini biliyoruz. Gizlilik, mahremiyet gibi bizim için çok önemli olan konularda güvendiğimiz bu protokolün nasıl çalıştığını kısaca açıklamak istiyorum.

Aslında HTTPS standart HTTP protokolünün TLS şifrelemesi ile kaplanması anlamına geliyor. Gönderip aldığınız veriyi araya giren birinin anlam çıkaramayacağı şekilde şifrelediği için değiştirilmesinin de önüne geçer. Bu sayede HTTPS kullanarak gönderdiğimiz kullanıcı adı ve parolamız, kredi kartı bilgilerimiz ve hatta ulaştığımız sayfanın adresi (https://en.wikipedia.org/wiki/HTTPS gibi) trafiğimizi dinleyenlerce görülemez. HTTPS ile temelde iki ana hedef gerçekleştirilir:

  • Ulaştığımız adresin gerçekte ulaşmaya çalıştığımız adres olduğundan emin olunması,
  • Sunucu ve istemci arasındaki trafiğin sadece bu iki taraf tarafından çözümlenebilecek şekilde şifrelenmesi.

Bu hedeflere ulaşabilmek için ilk yapılacak şey TLS bağlantısının kurulmasıdır. HTTP için kullandığımız istemci (çoğu durumda tarayıcımız) TLS bağlantısının kurulması için de aracılık eder. Taraflar aralarında aşağıdaki gibi anlaşırlar:

  • İstemci sunucuya bir "client hello" mesajı gönderir. Bu mesajda istemcinin desteklediği protokolün sürümü ve tercih ettiği kriptografik algoritmaların listesi bulunur.
  • İlk mesajı alan sunucu istemciye bir "server hello" mesajı gönderir. Bu mesajda ise istemciden aldığı listeden seçilen kriptografik algoritma ve oturum ID'si bulunur. Sunucu ayrıca sayısal sertifikasını da gönderir. Sunucunun istemciyi doğrulaması gereken durumlarda bir de "client certificate request" mesajı gönderilir ama biz bunun gerekmediğini varsayacağız.
  • Bu aşamadan sonrasına devam edilebilmesi için istemcinin sunucu sertifikasını onaylaması gerekir. Bir sunucu sertifikası aşağıdaki bilgileri içerir:
    • Sertifikanın sahibi,
    • Sertifikanın geçerli olduğu alan veya makine adı,
    • Sunucunun açık anahtarı,
    • Sertifikanın geçerli olduğu tarih aralığı,
    • Sertifikanın sayısal imzası.
  • Bu sertifika eğer istemcinin güvendiği bir Sertifika Otoritesi (CA) tarafından üretilmişse veya bu aşamada istemci sertifikayı güvenli bulursa sertifikanın onaylanması adımı geçilmiş olur. Aksi durumda iletişime devam edilmez. Tarayıcılarımızın bizi "bağlantı güvenli değil" diyerek uyardığı sayfaları gördüğümüz nokta burası oluyor.
  • Henüz sunucu ve istemci arasında yapılmasını planladığımız trafiğin başlamadığını unutmadan devam edelim. Bulunduğumuz durumda istemci sunucudan aldığı sertifikaya güvenebileceğini doğruladı ama sunucunun bu sertifikanın gerçek sahibi olduğunu henüz doğrulamış değil. Sunucu bu sertifikayı kendisiyle iletişime geçen herkese gönderdiği için bu sertifikayı ele geçişmiş herhangi bir taraf bizi yanıltıyor olabileceğinden bunu da doğrulaması gerekiyor. Bunun doğrulaması da sertifika içinde bulunan sunucunun açık anahtarıyla gerçekleştiriliyor. İstemci bu açık anahtarı kullanarak sunucuya bir veri gönderdiğinde ancak sunucu o açık anahtarla ilişkili gizli anahtara sahipse veriyi deşifreleyebilecektir. 
  • Artık istemci ve sunucu bu açık anahtarı ve bir anahtar değişim algoritmasını kullanarak oturum boyunca verileri şifreli gönderip almak için bir ortak anahtar oluşturabilirler (bunun nasıl yapıldığı kendi başına açıklanabilecek kadar güzel bir konu).
  • Simetrik şifrelemede kullanılacak anahtar oluşturulduktan sonra istemci sunucuya bir "finished" mesajını bu anahtarla şifreleyerek gönderir. Bu noktadan sonra taraflar aralarında simetrik şifreleme algoritmalarından birini kullanırlar.
  • Mesajı alan sunucu da aynı anahtarla şifreleyerek "finished" mesajını istemciye iletir. Böylece her iki taraf da şifrelemede kullanacakları bir ortak anahtar üzerinde anlaşmış ve birbirlerini doğrulamış olurlar.
Bu kadar uğraşının sonunda hala istemci sunucuya bir http get isteği bile göndermiş değil. Sadece istemci ve sunucu arasında güvenli bir tünel oluşturuldu. Bu aşamadan sonra taraflar arasındaki iletişim standart HTTP'de olduğu gibi yapılacaktır ama arada gidip gelen bütün veri şifrelendiği için HTTP'de olduğu gibi üçüncü taraflara değil verinin görünmesi, ulaştığımız adresin bile görünmesi mümkün olmayacaktır.

2 Mayıs 2017 Salı

Açık kaynak sadece kaynak koda erişim anlamına gelmez!

Açık kaynak (open source) Türkçede nadiren doğru kullanılan bir terim. Özgür yazılım yerine bilerek/bilmeyerek açık kaynak denildiği gibi bazen de sadece kaynak kodun ulaşılabilir olması bile bir yazılıma açık kaynak denilmesine neden olabiliyor. Özgür yazılım ile açık kaynak yazılım arasındaki farkları başka bir yazıya bırakarak burada bir yazılımın açık kaynak yazılım sayılabilmesi için gerekli koşulları açıklayalım.

Açık kaynak girişimi genel kanının aksine özgür yazılım hareketinden çok sonra başlamıştır. Özgür yazılım gönüllülerinin taraftarı olmadıkları bir yazılım felsefesi olsa da açık kaynak yazılımların sadece kaynak kodlarının açık olduğu, başka bir özgürlüğü beraberinde getirmediği fikrini maalesef çok yaygın olarak duyuyoruz. Hatta özel mülk bir yazılımın kaynak kodunu github benzeri bir ortamda görenlerin onu açık kaynak yazılım sanması bile az rastlanır bir şey değil. Aslında son derece açık bir konu olmasına rağmen en çok kafa karışıklığına neden olan konulardan da biri. Bir açık kaynak yazılım lisansının sağlaması gereken şartlar aşağıdaki gibi:


1. Ücretsiz yeniden dağıtım
Bir açık kaynak yazılım lisansı ile yazılımın satışı veya başka yazılımların bir parçası olarak dağıtılması kısıtlanamaz ve bu satışlardan bir pay talep edilemez.

2. Kaynak kod
Programın kaynak kodu içermesi ve derlenmiş haline olduğu gibi kaynak kodun da dağıtılmasına izin vermesi gereklidir. Programın kaynak kodu içermeyen bir biçimi varsa tercihen web adresinden ücretsiz indirilmesine izin verilmelidir. Kaynak kodun bir programcının değiştirebileceği bir biçimde olması gerekir. Kasten karmaşıklaştırılmış veya bir çeviriciden geçirilmiş kodlar kabul edilmez.

3. Türetilen işler
Bir açık kaynak lisansı değişikliklere ve türetilen işlere izin vermeli ve onların özgün yazılımın lisansı ile aynı şartlarda dağıtılmasına izin vermelidir.

4. Yazarın kaynak kodunun bütünlüğü
Lisans yazılımın kaynak kodunun değiştirilmiş halinin dağıtılmasını ancak tek bir durumda kısıtlayabilir. Bunun mümkün olabilmesi için yazılım kaynak koduyla birlikte derleme zamanında kullanılabilecek yama dosyalarının dağıtımına izin verilmelidir. Böyle bir şey yapıldığında lisansta açıkça yazılımın değişiklik yapılmış kaynak koddan derlenebileceği belirtilmelidir. Yazılım kaynak kodda değişiklik yapılıp derlendiğinde isminin veya sürüm numarasının değiştirilmesini gerekli kılabilir.

5. Kişi veya gruplara yönelik ayrımcılık yapılamaz
Yazılım lisansıyla herhangi bir kişiye veya gruba yönelik bir kısıtlama getirilemez. Bazı ülkelerin ticaret kanunları böyle şeyler yapmayı zorunlu kılıyor olabilir ama lisansta bu yasalara uyma gerekliliğini hatırlatılabilir ancak kendisi bu kısıtlamalara dahil olamaz.

6. Çalışma alanına yönelik ayrımcılık yapılamaz
Yazılımın herhangi bir amaç için çalıştırılması engellenemez. Örneğin bir yazılımın ticari kullanım veya genetik araştırmalar için kullanılması kısıtlanamaz.

7. Lisansın dağıtımı
Programa eklenen haklar ayrıca bir sözleşmeye gerek kalmadan programın yeniden dağıtıldığı herkes için geçerli olmalıdır.

8. Lisans bir ürüne özgü olmamalı
Programa eklenen haklar, programın belirli bir yazılım dağıtımının parçası olmasına bağlı olmamalıdır. Program bu dağıtımdan çıkarılır ve lisans koşulları dahilinde kullanılır veya dağıtılırsa, programın yeniden dağıtıldığı tüm taraflar, orijinal yazılım dağıtımı ile birlikte verilenlerle aynı haklara sahip olmalıdır. Örneğin bir ofis paketini açık kaynak lisanslarından biriyle lisansladığınızda bileşenlerinden birinin ancak bu paketle birlikte kullanıldığında lisansla verilen haklara sahip olacağını söyleyemezsiniz. Her bir bileşen ayrı ayrı da kullanılsa lisans aynen geçerli olmalıdır.

9. Lisans diğer yazılımları kısıtlamamalı
Lisans, lisanslı yazılımla birlikte dağıtılan diğer yazılıma kısıtlamalar getirilmemelidir. Örneğin, lisans, aynı ortamda dağıtılan diğer tüm programların açık kaynaklı yazılım olması gerektiğinde ısrar etmemelidir. GPL ile lisanslanan yazılımlar da bu koşulu sağlarlar. Bu koşulu yazılımınızda GPL lisanslı bir kod parçasını veya GPL lisanslı bir kitaplığı kullanmanız durumunda yazılımınızı da GPL ile lisanslamanız gerekmesiyle karıştırmamak gerekir. Bir GNU/Linux dağıtımının açık kaynak lisanslı bir programı dağıtması onun sadece benzer lisanslı yazılımları dağıtabileceği anlamına gelmemesi gibi düşünülebilir.

10. Lisans bir teknolojiye bağımlı olmamalıdır
Lisansın hiçbir hükmü bir teknolojiye veya arayüze bağımlı olmamalıdır. Kullanıcının bir arayüzde koşulları kabul etmesi ve bir düğmeye tıklaması gibi zorunluluklar karşısında alternatifsiz bırakmasına izin verilmemektedir.

Gördüğümüz gibi bir yazılımın açık kaynak lisansına sahip olması onun sadece kaynak kodlarına ulaşılabildiği anlamına gelmediği gibi açık kaynak bir yazılımı alıp kaynak kodunu kapatarak dağıtamazsınız. Açık kaynak yazılım lisanslarının listesine buradan bakabilirsiniz.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Kaynak kodun açık olması güvenliği nasıl etkiler?

Özgür yazılımla yeni tanışmış olanların aklına ilk gelen sorulardan biri kaynak kodun açık olmasının bir güvenlik sorunu oluşturup oluşturmayacağı oluyor. Madem programın kaynak kodu ortada saldırganlar bunu saldırı için de kullanabilirler, bu da olumlu bir şey değil diye düşünüyor büyük kalabalıklar. Güvenlikle ilgili neredeyse bütün yazılımların kaynak kodlarının açık olması, kullandığımız bütün şifreleme araçlarının kodlarının ortada olması içinizi rahatlatmıyorsa birlikte bakalım durum gerçekten böyle mi?

Algoritmayı gizleyerek güvenlik sağlanamaz

Kriptografi dersinin başlangıcında anlatılan konu budur: bir algoritmayı gizleyerek onu daha güvenli hale getiremezsiniz. Konuyla ilgisi yok ama gizlenmesi gereken şey algoritma değil anahtar olmalıdır. Eğer güvenlik için tek dayanağınız algoritmanın gizliliği olursa o sızdırıldığında (saklanmak isteyen her şey bir gün sızdırılacaktır) algoritmanın yenilenmesi gerekecektir. Bunun ne kadar büyük maliyetli bir iş olacağı düşünülünce açıklıktan başka alternatif olmadığı da görülecektir.

Hatasız yazılım olmaz!

Yazdığınız programın kaynak kodunu ister açın isterseniz kapalı tutun mutlaka hatalar/açıklar içerecektir. Yazılımı tek başınıza sizin yazmış olmanız veya bir grupla geliştirmiş olmanız bu gerçeği değiştirmeyecektir. Ne kadar kalabalık bir geliştirici topluluğunuz olursa hatalar da o kadar azalacaktır. Benzer şekilde test için projeye ayırabileceğiniz kaynak da hataların azaltılmasına olumlu katkıda bulunacaktır. Projenizin kaynak kodlarını geliştirici ekipten başka kimsenin görmesine izin vermezseniz bütün bu yük sizin üzerinizde olacaktır. Halbuki projenizi bir özgür yazılım veya açık kaynak lisansıyla lisanslarsanız kaynak kodlarınıza başkaları da bakıp hataları size bildirebilecek veya daha da iyisini yapıp iyileştirmeleri size gönderebilecektir. Eğer benim projeme kim bakacak diyorsanız kendi endişenizi kendiniz ortadan kaldırmışsınız demektir ama projenizi dışarıdan katkı almaya uygun bir şekilde lisanslarsanız projeye ayıracağınız bütçe ile bedelini ödeyemeyeceğiniz geliştiricilere ve testçilere kavuşabilirsiniz.

Özgür yazılımlara daha çok göz bakar

Yazılımın geliştiricisi değil de kullanıcısı iseniz daha çok kişi tarafından ortaklaşa geliştiriliyor olması ve daha fazla test edilmiş olması sizin için daha az hata barındıran bir yazılım anlamına gelecektir. Neden bir şirketin çalıştırabileceği sınırlı sayıda yazılım geliştiriciye güvenebilirken dünyanın dört bir tarafına dağılmış çok daha büyük kalabalıklara güvenmeyeceksiniz? Hangi şirket bir tarayıcı yaklaşık 5000 kişinin kod göndermesine, yani yazılımın kodlarını okumasına kaynak ayırabilir? Bunu ancak özgür yazılımın gücü sağlayabilir.

Yazılımların hataları çoğunlukla kod okuyarak bulunmaz

Bir projenin kaynak kodlarını okuyup hatasını bulmak tahmin edilenden çok daha zor bir iştir. Elbette yazılımların hataları, açıkları kodları da okunarak tespit edilebilir ama yukarıdaki örneğe bakarsanız yaklaşık 16 milyon satırlık bir projede bunun pek kolay bir iş olmayacağını tahmin edebilirsiniz. Peki yazılımların açıkları nasıl bulunuyor? Belirli koşullar altındaki davranışlarına bakılarak elbette. Neredeyse bütün GNU/Linux dağıtımlarının varsayılan olarak kullandığı kabuk olan bash'in 1989'dan bu yana içerdiği bir hata ancak 2014'de görülebildi. Eğer kodu okuyup açığı tespit etmek sanıldığı kadar kolay olsaydı bu 25 yıldan kısa sürerdi herhalde.

Özgür yazılımların açıkları çok hızlı kapatılabilir

Özgür yazılımlar kullanıcılarına yazılım üzerinde değişiklik yapma ve bu değişikliği dağıtma hakkı verdiklerinden bir yazılım için geçerli bir hata veya açık bulunduğunda onu mutlaka geliştiricinin düzeltmesi gerekmez. Yazılımın geliştiricisini veya ait olduğu firmayı beklemek zorunda kalmazsınız özgür yazılım kullanırken.

Yazılımın kaynak kodlarının açık olması elbette yukarıda saydığım avantajlar için yeterli değildir. Eğer kullanıcılar yazılımı istedikleri gibi çalıştıramıyorsa, değiştiremiyorsa, dağıtamıyorsa veya değiştirdiği halini dağıtamıyorsa yazılım bu getirilerden mahrum kalacaktır. Yani sadece kaynak kodun açık olmasından sihirli bir iyileştirme beklememek gerekir. Bu avantajları bize sağlayan şey özgür yazılımdır.

6 Nisan 2017 Perşembe

Tam sayılarda kalansız bölme

Ortaokulda hepimizin öğrendiğimizi sandığımız ama pek azımızın öğrendiği bir konu tam sayılarda kalansız bölme konusu. Diğer bütün konular gibi bu konu da sadece kuralları budur diye anlatıldığı için sadece ikiye, üçe ve beşe bölme kurallarını aklımızda tutabiliyoruz. Onların da neden öyle olduğunu bilmediğimiz gibi sorgulamıyoruz bile. Bu konuyu neredeyse 15 yıldır bilgisayar mühendisliği birinci sınıf öğrencilerine soruyorum ve doğru öğrenmiş neredeyse kimseyi görmedim. Aslında o kadar kolay bir konu ki bir kere doğru anlatılsa insan istese bile unutamaz. Muhtemelen bu yazıyı okuyan kimsenin işine yaramayacaktır ama çocuklarınıza, hala kızına, emmioğluna falan anlatırsınız diyerek kısaca açıklamak istiyorum.

Önce hızlıca bildiğimiz kuralları hatırlayalım. Bir tam sayının ikiye bölünebilmesi için son rakamının (birler hanesinin) 2, 4, 6, 8 veya 0 olması gerekir. Beşe bölünmesi için ise birler hanesinin 5 veya 0 olması gerekiyor. Buraya kadar çok mantıklı görünen kurallar dizisi konu üçe bölünmeye geldiğinde değişiyor. Artık son basamağa değil bütün basamaklardaki rakamların toplamına bakmak gerekiyor. Bütün rakamlarının toplamı üçe bölünüyorsa sayı da bölünür diye öğretiyoruz çocuklara. Evet doğrusu bu ama ne alakası var sayının üçe bölünmesiyle rakamlarının toplamının üçe bölünmesinin? Öğrencilerin çok büyük çoğunluğu bu soruyu sormuyor bile, soranları da öğretmenler kural böyle diyerek geçiştiriyor. Matematiği bile böyle öğrettiğimiz çocuklar ileride hiçbir şeyi sorulamayan büyüklere dönüşüyorlar. Halbuki neden 13 üçe bölünmüyor da 12 ikiye bölünüyor (son rakama bakıyorsak aynı kriteri sağlıyor ikisi de) veya 15 üçe bölünüyor da 11 ikiye bölünmüyor (rakamları toplamına bakarsak böyle olmalıydı) soruları akıllara bile gelmiyor.

Hele bir yediye bölünme kuralı var ki akıllara zarar. Üniversiteye gelmiş ve bu kuralı hatırlayan kimse olmuyor. Aşağıya vikipedi'den alıntılıyorum, neden kimsenin hatırlamadığını hemen göreceğiz:
Sayının rakamlarının altına birler basamağından başlayarak (sağdan sola doğru) a b c d e f 2 3 1 2 3 1 - + sırasıyla ( 1 3 2 1 3 2 ...) yazılmalı ve şu hesap yapılmalıdır: ( 1.f + 3.e +2.d ) - ( 1.c + 3.b + 2.a ) = 7.k + m ( k, m: tamsayı) Sonuç, 7 veya 7 nin katları ( m = 0 ) olursa, bu sayı 7 ile tam olarak bölünür. Ayrıca bu sayı 10a + b olarak yazıldığında a - 2b sayısı 7'ye bölünüyorsa, asıl sayı 7'ye bölünebilir.
Aşağıdaki gibi anlatılsa hepimiz üçe bölünme kuralının neden sayının basamak değerlerinin toplamıyla ilgili olduğunu kolayca görebiliriz:
Bu örnek üç basamaklı bir sayı için yazıldı ama sayının kaç basamaklı olmasıyla ilgisi olmadan genişletilebileceği herkes için açık olmalı. Bir kere böyle düşünmeye başlayınca ikiye bölünme kuralı da kolayca yazılabilir:
Gördüğümüz gibi aslında ikiye ve üçe kalansız bölme kurallarında bambaşka şeylere bakmıyoruz ama bu kadar kolay bir konu neden doğru anlatılmıyor anlamak çok güç doğrusu. Son olarak yediye bölünme kuralını bir kere de biz yazalım. Bunu da unutacaksınız ama gerektiğinde çıkartabileceğinizi bileceksiniz. Bu kuralı dört basamaklı sayılara ve daha fazlasına genişletmek de son derece kolay olacaktır:
Ülkede bir şeyler iyi yapılsın istiyorsak sadece kuralları ezberletmeye çalışmak yerine matematiğin içindeki güzellikleri ve yapılan işlerin doğasını anlatmalıyız çocuklarımıza. Yaptığı işlemi neden yaptığını bile bilemeyen biri nasıl onun üstüne bir şey ekleyebilir?

5 Nisan 2017 Çarşamba

Eposta üniversiteler için ne anlama geliyor?

Bir önceki yazımda üniversitelerin %52'sinin eposta servisini kendi kontrolü olmayan şirketler aracılığı ile verdiğini yazmıştım. Üniversitelerin %17'sinin de eposta sunucularını MS işletim sistemleri üzerinden sağladığı düşünülünce konuya özgür yazılım açısından bakan biri için durum oldukça kötü görünüyor. Bu yazıda da üniversiteler neden bu tercihi yapıyorlar ve sonuçları neler oluyor konularını tartışmak istiyorum.

Biz yapamayız, ara eleman olalım fikrinin bir uzantısı

Üniversitelerin üreten ve paylaşan kurumlar olması durumunda neler yapabildiğinin dünyada pek çok örneği var BSD (Berkeley Software Distribution), wu-ftpd (Washington University ftp daemon) ve (MIT tarafından geliştirilen) Kerberos diğer pek çokları arasından bir çırpıda aklıma gelenler. Elbette eposta sunucularını kendimiz tutsak fezaya bayrak dikecektik, dışarı verdiğimiz için dikemiyoruz demiyorum ama eposta sunucusunu dahi kendi ayakta tutamayan bir üniversite nasıl olacak da dünyada yapılmamış bir işi kendi bilgi işleminden bekleyecek bilemiyorum. Eposta sunucularının diğer bütün sunucu servisleri gibi sorunlar çıkarttığı tahmin etmesi zor olmayan bir gerçek ama bunları çözmeye çalışmak, bu çözümleri başkalarıyla paylaşmak harcanan emeğe değecek bir iş bence. Sunucu servislerini dışarı taşımak bilgi işlemleri sorunları çözebilen birimler olmaktan sorun raporlayan birimlere dönüştürmek demek oluyor.

Bu servisler gerçekten "bedava" değil

Ne Google ne de Microsoft üniversitelere eposta hizmeti verirken belirli kullanıcı sayılarına kadar ücret talep etmiyor. Bu hizmeti sonsuza dek ücretsiz vereceklerinin, hatta vereceklerinin garantisi de yok. Yakın gelecekte bu servisi ücretli hale getireceklerini de düşünmüyorum doğrusu. Bir üniversitenin binlerle ifade edilen personelinin, onbinlerce öğrencisinin epostalarına üste para vermeden sahip olabilen bir kurum bundan neden vazgeçsin ki zaten? Peki bedava olmayan ne o zaman? İnternet bağlantısı tabi ki. Bilmeyenler için yazayım; ülkemizde üniversiteler internet bağlantısı için kendi bütçelerinden bir harcama yapmıyorlar. TÜBİTAK'a bağlı ULAKBİM bütün devlet üniversitelerinin bağlantıları için faturayı kendisi ödüyor. Durum böyle olunca üniversitelerde internet bağlantısı sanki ücretsizmiş gibi bir algı oluşuyor ama durumun öyle değil.

Telekom altyapısına çok az yatırım yapıldığından ULAKBİM üniversitelere çok kısıtlı bant genişlikleri verebiliyor. 50.000 öğrencisi ve 2000 personeli olan bir üniversitenin hızının yaklaşık 1Gbit/s olduğunu söyleyebilirim (çoğu anadolu üniversitesi için rakamlar bunun çok altında aslında). Aşağıda dün avrupada yaşayan bir arkadaşımla yaptığım yazışmada da görebileceğiniz gibi bir ev kullanıcısı 500 Mbit/s hızı tek başına kullanabiliyor. Hal böyleyken kurum içi eposta haberleşmesinin tamamını Amerika'ya gönderip alması veya yurtiçine gönderilen her epostanın Avrupayı gezip öyle yerine ulaşması bence kötü bir karar. Harcanan bu bant genişliğinin parasını üniversiteler kendi ödemiyor ama sonuçta ödeniyor.


Kararlar teknik değil idari 

Üniversite bilgi işlem daire başkanlıklarının çoğunlukla çok kısıtlı kaynaklarla çalıştığı bilenen bir gerçek ama çok yeni kurulmuş bir kaç üniversite dışında mail hizmetini google veya MS'e devretmiş üniversiteler zaten servisi veriyordu. Önemli bir çoğunluğunda bu işi çok kaliteli yapan arkadaşlarımız vardı, hala da o kurumlarda çalışıyorlar. Eposta sunucusunu biz işletmeyelim kararı bu servisi veren teknik bilgisi olan personelin kararı değil, üst yönetimlerin aldıkları kararlar. Bunu çok fazla sistem yöneticisinden bizzat dinledim.

Eposta sunucusu işletmek zor bir iş mi diye sorarsanız cevabım 'yeterince bilmiyorsanız her sunucuyu işletmek zor' olacaktır. Birer eğitim ve araştırma kurumu olan üniversiteler işletmesi zor diyerek kullanıcıların mahremiyetlerini hiçe sayarak bu görevden vazgeçmemeliler. Böyle bakınca DNS de zor bir servis diyerek yarın onu da mı kontrolümüz dışında bir yere vereceğiz?

Eposta yazışmalarının mahremiyeti hiç düşünülmüyor

Eposta yazışmalarımızı MS veya Google'a teslim etmek bütün yazışmalarımızı iki bütün amerikan şirketinin diskinde tutmak demek olurken bundan rahatsız olmamak nasıl mümkün oluyor anlamakta zorluk çekiyorum gerçekten. Bütün kullanıcıların gönderip aldıkları mailler üzerinden yapılabilecek en hafif şeyin reklam gösterimi olabileceğini düşünüyorum. Konuya bilgi güvenliği açısından bakınca durumun vahametini görmemek mümkün değil. Son dönemde hakkında çokça konuşulan kişisel verilerin korunması açısından bakınca da kurumların kullanıcılarının epostalarını hiçbir kontrolleri olmayan kurumlara devretmesi üzerinde konuşulması gereken bir konu olmalı.

İnternet erişim engellemeleri hiç hesaba katılmıyor

Neredeyse üç yıl youtube engelinin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu engellemelerin önce dns çözümlemesiyle yapıldığını daha sonra ise google'a ait IP adreslerinin engellendiğini hatırlatmak isterim. Google bu adresler üzerinden sadece youtube yayınını değil başka servislerini de yaptığından diğer servislere erişimde sorunlar yaşandığını düşününce yarın benzer bir yasaklama olduğunda (olmayacağını düşünen varsa tanışmak isterim kendisiyle) eposta servisinde bir aksama olduğunda üniversiteler kiminle konuşup servislerini ayağa kaldırabilirler? Benzer şekilde dosya paylaşım sitelerine getirilecek bir yasakla eposta servisleriyle birlikte kullanıcılara sunulan depolama alanları da bir anda erişilmez duruma gelecektir. Üniversiteler bütün kullanıcılarını vpn veya tor kullanmaya yönlendirmeyecekse bu durum için bir planlarının olması gerekir ama olmadığını hepimiz biliyoruz.

Servisi başkasına yaptırmak elimizdeki araçları alıyor

Kurum dışından biri size eposta gönderdiğini söylesin ve siz bunu alamamış olun. Ortada bir sorun olduğu açık ama bunu nasıl çözeceksiniz. Eğer eposta sunucusu kurumunuzdan biri tarafından yönetiliyorsa sunucu loglarına bakmasını sorunu teşhis etmesini isteyebilirsiniz ama bunu google'dan nasıl isteyeceksiniz?

Kullanıcılarınıza google ve/veya sunmadığı bir teknolojiyi kullandırmak istemeniz durumunda yine eliniz kolunuz bağlı durumdasınız. Örneğin epostalarınızı Google'a vermişseniz eposta sunucunuza IPv6 üzerinden de erişilebilirken MS henüz bu hizmeti vermiyor (en azından Outlook kullanan hiçbir üniversite MX kaydına böyle bir girdi yapmamış). Eposta sunucusunu kendisi barındıran 17 anadolu üniversitesinin eposta sunucusuna IPv6 üzerinden de ulaşılabiliyor. Elbette Microsoft da yarın IPv6 hizmeti vermeye başlayabilir ama yeni bir teknolojiyi denemek, kullanmak için bu şirketlerin zamanlamasını beklemek üniversitelerin yapması gereken bir şey mi sizce de?

Yerli de değil, milli de

Son zamanlarda hemen herkesin dilinde olan yerli yazılım, milli yazılım söylemi ile epostaları Amerika'da, Avrupa'da saklamak yan yana getirmesi zor şeyler gibi görünmüyor mu size de? Bu konuda daha önce uzunca yazdığım için tekrarlamak istemiyorum ama özgür yazılımlar sanki bu topraklarda yazılmış gibi kullanabileceğimiz ve ihtiyaçlarımıza göre özelleştirebileceğimiz yazılımlarken onları kullanmalıyız.

Dünyada durum nasıl?

Dünyaca ünlü, hemen herkesin adını bildiği MIT, Harvard, Yale, Caltech, Purdue, Oxford ve Princeton eposta servisini MS veya Google'a vermiş değil. Bunda da gören gözler için bazı ibretler olmalı.

Konuyla ilgili hala ikna edici olmayan bir yer varsa yorum olarak yazarsanız cevaplamaya çalışayım.

4 Nisan 2017 Salı

Üniversiteler eposta bayrağını nasıl kaybetti?

Üniversitelerin bilgi işlem daire başkanlıkları çoğunlukla kısıtlı personelle ama çok büyük özveriyle çalışan birimleridir. İşler yolunda giderken, yani internet bağlantısında bir problem olmadığında, ne yaptıkları pek anlaşılmaz ama en küçük kesintide hatırlanırlar. Üniversitelerin verdiği servisler çoğunlukla bu özverili personelin öğrenme isteğinden ve merakından kaynaklanır. Amirlerinin çoğunlukla adını bile duymadıkları servisleri kendi kurumlarında etkinleştirmek için hiç karşılığını almadıkları fazla mesailer harcarlar. ULAKBİM'in bilgi işlem personellerini bir araya getirdiği etkinliklerde heyecanla servisleri nasıl ayağa kaldırdığını anlatan çok sunum dinlemiş biri olarak yazıyorum bunları.

On yıl kadar önce neredeyse bütün üniversiteler diğer bütün servisleri gibi kendi eposta servislerini de kendi sunucularında tutarlardı. Zaten çok kısıtlı kaynaklarla çalışan bilgi işlem daire başkanlıkları çoğunlukla GNU/Linux kullanarak verirdi bu hizmeti. Kendi yetişmiş personeli olmasa bile civardaki üniversitelerdeki meslektaşlarından destek alarak bir kere kurulunca kuruma yetecek bir düzen kurulmuş olurdu.

Yukarıdaki cümleler hep geçmiş zamanlı çünkü bugün tablo çok büyük ölçüde değişmiş durumda. Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız gibi üniversiteler bu servisi büyük oranda artık kendileri vermiyorlar. Bir servisi vermek demek onun ayakta durması ve geliştirilmesi sırasında öğrenilecek şeylerle personelin kendisini geliştirmesi de demek olduğundan bilgi işlem daire başkanlıkları bu görevi başkalarına teslim ederken kendilerini de çok şeyden mahrum bırakıyorlar. Durum gerçekten bahsettiğim kadar vahim mi birlikte bakalım.


Bugün itibariyle Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının bilgilerine göre 183 üniversitemiz var.
  • Bunların 7 tanesinin ya alan adı bile belli değil ya da henüz eposta servisi vermiyor. 
  • 51 üniversite personelinin elektronik postalarını Google'a devretmiş durumda. DNS sunucularına girilen bir kayıtla bütün eposta yönetimi işini Google'a teslim ederek bir odadan diğerine gönderilen epostanın kendi kampüslerindeki sunucuya değil California'ya gidip geri dönmesine neden olmuş durumdalar. Mesafeyi gözünüzde daha iyi canlandırabilmeniz için Mardin'den gönderilen bir epostanın gidip geldiği yolun bir ekran görüntüsü koyuyorum. Bu bağlantı için ödenen bedeli hepimizin vergileriyle yaptığımızı hatırlatmama eminim gerek yoktur.

  • 38 üniversite Microsoft'un çevrimiçi Outlook servisini kullanıyor. Bunu yapan üniversiteler de yine epostaları üzerindeki bütün kontrolü kaybetmiş durumdalar. Aşağıdaki ekran görüntüsü de Şırnak'tan gönderilen epostaların iletim merkezini gösteriyor.

  • 1 üniversite epostalarını Yandex'e, 1'i de Superonline'a teslim etmiş durumda.
  • Epostalarını bulut servislerine vermemiş üniversitelerden 29 tanesi Microsoft işletim sistemleri kullanarak bu servisi kendisi işletiyor.
  • 1 üniversite IBM AIX kullanırken, 2 üniversite de Oracle ile eposta servisini ayakta tutuyor.
  • 4 üniversite eposta servisini FreeBSD/OpenBSD kullanarak kendi sunucularında barındırıyor.
  • Sadece 49 üniversite bu servisi bir GNU/Linux dağıtımı kullanarak sürdürüyor. Bunların 18'inin sayfasından zimbra kullandıkları açıkça görülebiliyor.
Üniversitelerin özgür yazılımlar kullanarak kolayca yönetebilecekleri bu servisi yurtdışındaki bulut servislerine (başkasının bilgisayarına) teslim etmelerinin nedenlerini ve bunun yol açtığı şeyleri de bir sonraki yazıya bırakmadan önce bu bilgilere nasıl ulaştığımı yazayım kısaca: YÖK'ün sayfasından üniversitelerin alan adlarını öğrendikten sonra bir çok alternatifin arasından mxtoolbox'tan eposta sunucusu kaydını sorgulamak için 'MX Lookup' seçeneği kullanılabilir. Bununla google ve MS outlook kullananlar hemen görülebilirken kalanlar için üniversite sayfalarına girip 'eposta' bağlantılarını takip etmek yeterli olacaktır.

22 Mart 2017 Çarşamba

Pardus ne durumda?

Aşağıdaki yazıyı BMO Dergi için yazdım, olduğu gibi buraya da alıyorum. Tek farkı daha fazla bağlantı içermesi.

Pardus başlangıcında kendi özgün teknolojilerini geliştirme hedefinde olan bir GNU/Linux dağıtımı projesiydi. Geliştiricilerinin çok büyük bölümü TÜBİTAK çalışını olan proje kullanıcı tarafında ciddi bir heyecan yaratmıştı. Daha önce hiç GNU/Linux dağıtımı kullanmamış, özgür yazılım kavramından haberi olmayan kullanıcılar bile Pardus’la özgür yazılım dünyasına adım attılar. Bireysel kullanımda bir miktar yaygınlığı olsa bile kurumsal anlamda kayda değer bir yaygınlık elde edemedi, hatta TÜBİTAK kendi bünyesinde bile kullanmadı Pardus’u.

Ülkemizde işletim sistemi ölçeğinde bir yazılım projesinin geliştirilmesi hem özgür yazılım alanında bir bilinç oluşması, hem de bilişim dünyasındaki genç insanlara ‘ben de yapabilirim’ duygusunu vermesi açısından çok önemliydi. Etkinliklerde geliştiricileri görebildiğiniz, hatta katkıda bulunabildiğiniz bir işletim sistemi kullanmak heyecan verici bir şeydi. Proje böyle bir heyecanla devam ederken 2011 yılında geliştiricilerin neredeyse tamamı işten çıkartılınca, TÜBİTAK çalışanı olmayan hiç geliştiricisi kalmamış Pardus’un nasıl sona erdiğini hepimiz gördük. Bu süreçte yaşananlar hakkında çok az yazı yazıldığından tek bildiğimiz projenin durdurulması kararının teknik bir karar olmadığı. 2012 Mart’ında Pardus’un Yarını Çalıştayı adında bir toplantı TÜBİTAK tarafından düzenlendi ve bir şekilde Pardus’la ilgili tarafların fikirleri alındı. Daha sonra bu fikirler değerlendirilmeye alınmadı ama Pardus’un bir işletim sistemi olarak değilse de kendi şemsiyesi altında özgün yazılımlar geliştirilen bir program olarak hayatına devam edeceği mesajını daha o toplantıdan almıştık. [5], [6], [7]

İzlenen yöntem ve geldiği yer açısından çok şey söylenebilecek olsa da Fatih Projesinin ülkemizin en kapsamlı bilişim altyapısı projesi olacağı o zaman da belliydi. Yukarıda bahsettiğim toplantının ardından Fatih Projesi kapsamında okullara verilen etkileşimli tahtalarda Debian paket yöneticisini kullanan bir dağıtımın Pardus adıyla kullanıldığını gördük [8]. Bu Pardus’un o zamana kadar geliştirdiği bütün özgün teknolojilerin kullanılamaz duruma gelmesi anlamına geliyordu. Bu tarihten itibaren Pardus yeni bir yola girdi ve TÜBİTAK bünyesinde yeni çalışanlar işe alarak Debian temelli dağıtımlardan biri oldu.

Mevcut durumda Pardus çok büyük ölçüde Debian paketlerini kullanan bir GNU/Linux dağıtımı. Kendine hedef olarak özgün bir dağıtım hazırlamaktan daha çok kamuda özgür yazılımın kullanımını yaygınlaştırmayı amaçlıyor ve ülkenin ihtiyacı olan yazılımları özgür yazılımlar olarak geliştirmeyi hedefleyen bir programa dönüşmüş durumda [1]. “Bunun yapılması için Pardus tarafından geliştirilen yazılımlardan vazgeçilmesi gerekiyor muydu” sorusu üzerinde tartışılabilecek konulardan biri ama bundan sonra yapılacaklar için bu tartışmanın öncelikli olmadığını düşünüyorum.

Pardus ülkenin hangi ihtiyaçları için özgür yazılım çözümleri geliştiriyor sorusu üzerinde biraz duralım.

Yukarıda da bahsi geçen Fatih Projesi için geliştirilen Etkileşimli Tahta Arayüzü Projesi (ETAP) [2] geliştirilen yazılımların en geniş kullanım alanına sahip olanlarından biri. Yüzbinlerce sınıfta, milyonlarca öğrencinin karşısına çıkacak ilk işletim sisteminin bir özgür yazılım olması çok önemli bir konu [9]. Pardus’un geliştirdiği ETAP bence çok başarılı bir proje. İlk prototiplerinden [10] bu yana takip ettiğim ETAP Fatih projesinin bütün ihtiyaçlarına cevap verebilen modern bir araç durumunda. Umarım Milli Eğitim Bakanlığı Fatih Projesinde özgür olmayan alternatifleri değil de ETAP’ı kullanır. Bu konu işletim sistemine ve onun üzerinde koşacak yazılımlara ödenecek lisans bedellerinin çok fazla olmasından daha çok ülkedeki özgür yazılım bilincinin artması açısından önemli. İlk işletim sistemi olarak sahipli bir yazılımı çocuklarımıza göstermek hem doğru değil, hem de ülke menfaatlerine uygun değil. [11],

Kurumların Pardus veya başka bir GNU/Linux’u işletim sistemi olarak kullanabilmeleri için ihtiyaç duydukları bir diğer proje de merkezi sistem yönetimi yazılımı olan Lider/Ahenk [3]. Kurumsal politika belirleme ve uygulama konusundaki ciddi bir ihtiyaca cevap veren Lider/Ahenk [12] mevcut durumda oldukça kullanılabilir bir ürün. Engerek [13] ve Ahtapot [14] gibi diğer projelere de Pardus’un sayfasından ulaşılabilir.

Kamuda özgür yazılım kullanımına geçiş hedefinin sadece Debian paketleri ve onun üzerinde koşacak kendi yazılımlarımızla gerçekleşmeyeceğini de bilmemiz gerekiyor. İngilizce konuşan dünyadan farklı bir alfabemiz olduğunu ve tek farkımızın da bundan ibaret olmadığını unutmadan yaygın kullanılan özgür yazılım projelerinin geliştiricilerinin de yetiştirilmesi/desteklenmesi gerekiyor. Bir küçük örnekle bunu netleştireyim. LibreOffice 30 yıllık köklü bir özgür ofis programı. Bir kurumun veya kullanıcının ihtiyaçlarına cevap verebilecek durumda ve dünyada çok yaygın kullanılıyor. İngilizce konuşan dünyada yüzde ifadesi 50% şeklindeyken biz %50 olarak yazıyoruz. Bu farklı kullanım LibreOffice belgelerinde sorunsuz kullanılabiliyor çünkü bizden bir geliştirici bunu gördü ve düzeltti [4]. Bir özgür yazılım göçü sırasında böyle çok şeye ihtiyaç duyacağımız ve bunların çözümü için sadece Pardus’un yeterli olmayacağı çok açık olmalı. Tek başına TÜBİTAK’ın veya Pardus’un yapabileceklerinin sınırlı olduğunu göz önüne alıp ülkedeki özgür yazılım ekosisteminin büyütülmesinden başka bir çözümün olmadığını düşünüyorum.

Bugün itibariyle Pardus hedeflerine ulaşmış değil. Henüz kendi projelerine kurum dışından katkı alamadığı gibi sürüm politikaları ve geliştirici belgeleri kamuyla paylaşılmış değil. Bunları gerçekleştirmek için çabalar var ama hızlandırılması ve yoğunlaştırılması gerektiği de açık.

Pardus’un kat edeceği uzun bir yol var ama ülkemizde özgür yazılımın kullanımının arttırılması açısından çok büyük önem taşıyor.

18 Mart 2017 Cumartesi

Kimlik kanıtlamada biyolojik verilerin kullanılması

Güvenli olmayan iletişim kanallarını kullanıp güvenli veri alış verişi yapmak hepimizin isteği. İnternet ve GSM şebekeleri üzerinden yapacağımız haberleşmelerde taraflardan biri olduğumuzu kanıtlamak için kullanıcı adımızın yanında (en az) bir de parola kullanıyoruz. Benzer şekilde banka kartlarımızı yetkisiz bir şekilde eline geçirenlerin de sadece bizim bildiğimiz pin kodunu kartlarla birlikte kullanması gerekiyor. Banka kartlarının diğer kimlik kanıtlama işlemlerinden çok daha az karakterli (4 ile 6 karakter arasında) pin kodlarına izin vermesi ciddi bir sorun oluşturmuyor çünkü deneme yanılma yöntemini kullanmak için çok az (3-4) denemeye izin veriyorlar.

Kırılamayacak parolalar kullanmak gerçekten kolay iş değil (bu konuda daha ayrıntılı bir yazı okumak isteyenlere Murat Demirten'in çok güzel bir yazısını öneririm). Kimlik kanıtlama servisleri bizim iyi parolalar seçmeyeceğimizin farkında olduklarından uzun zamandır başka çözümler peşindeler. İki farklı kanalı kullanarak kimlik kanıtlaması yaptırmak en yaygın kullanılan yöntem. Madem internet bağlantısı güvenli değil, o zaman onu aynı zamanda gsm ile de doğrulamak güvenliği arttırabilir elbette. Tabi biri hem cüzdanınızı hem de cep telefonunuzu ele geçirmişse ve parolalarınızı da biliyorsa veya bulmuşsa bu mekanizmayı da atlatabilir ama tek kanallı kimlik doğrulamadan daha güvenli olduğu da bir gerçek. Konudan biraz uzaklaşıp 'her anahtarın açtığı kilit' haberine bakmak isteyebilirsiniz belki burada ;)

Bir diğer yöntem de kullanıcılara anahtarlığa bile takılabilecek boyutlarda olan ve kısa süreli geçerliliği olan parolalar üretecek cihazlar vermek. Bir dönem bir çok bankacılık sisteminde vardı ama hala kullanılıyor mu bilemiyorum. Cihazın fiziki güvenliğini sağlayabilecekseniz iyi bir çözüm gibi duruyor bu uygulama da.

Hangi yöntemi kullanırsak kullanalım parolalarımızı düzenli aralıklarla yenilememiz saldırganların işini zorlaştıracak bir önlem olacaktır. Aynı anahtarla şifrelenmiş çok sayıda şifreli metin üzerinden yapılabilecek saldırılara bir önlem olacaktır bu işlem. Elbette şifreleme yöntemleri sadece anahtar denemesi yapılarak kırılmıyorlar ama konuyu dağıtmamak için bu konuya girmiyorum.

Kimlik kanıtlamada kullanacağımız parolanın yeniden üretilemez, taklit edilemez bir bilgi olması başta çok cazip görünse de pratikte uygulaması oldukça zor. Parmak izimiz, avuç içi izimiz veya retina görüntümüzün taklit edilemediğini biliyoruz, en azından bugünün bilgisiyle böyle kabul ediyoruz. Durum böyle olunca kapıları açmak için anahtar kullanmak yerine retina taraması yaptırmak veya kredi kartı kullanırken parmak izini okutmak çok parlak bir fikir gibi görünüyor çoğunluğa. Benim çevremde bile cep telefonlarının ekran kilitleri için bile 4 karakterli pin girmek veya bir deseni çizmek yerine parmak izini cihaza okutan çok tanıdığım var.

Peki kimlik kanıtlama verilerimiz nasıl saklanıyor? Yıl 2017 oldu ama hala kullanıcı adı ve karşılık gelen parolayı düz metin olarak saklayan çok fazla yer var maalesef. Eğer bir internet adresi 'parolamı unuttum' linkine tıkladığınızda size parolanızı eposta ile gönderebiliyorsa parolanızı düz metin olarak sakladığından emin olarak o adresten arkanıza bakmadan uzaklaşmanız gerektiğini söyleyebiliriz. Aklı başında olanlar kimlik kanıtlamada kullandığımız verileri veritabanlarında gölgelenmiş, şifrelenmiş olarak saklıyorlar. En kötü senaryo olan saldırganların bu bilgilere ulaşması durumunda bile parolalarımızın gölgelenmiş hallerinin ele geçirilebileceği kabul edilerek güvenlik önlemi alınmış oluyor. Saldırganların hesaplarımıza erişmesi için mutlaka bu gölgelenmiş, şifrelenmiş verileri geri döndürmesi de gerekmiyor çoğu durumda. Bir sözlük atağı ile parolamızı belirlemeleri bir çok durumda mümkün oluyor. Kırılamayan şifreleme yöntemi diye bir şeyin olmadığını aklımızda tutarak bu şifrelenmiş parolaları ele geçirenler karşısında sonsuz güvenliğimiz olmadığını kabul edelim.

İnternet sitelerinde ne kadar önlem alınırsa alınsın parolaların bir şekilde ele geçirilebildiğinin haberlerini hepimiz sıklıkla duyuyoruz. Yahoo'dan Sony'ye varana kadar bir çok şirketin kullanıcı bilgilerini çaldırdığı hakkında haberler okumuş olmalısınız. Hatta bütün vatandaşların TC Kimlik bilgilerinin internetten indirilebilir olduğu haberleri de defalarca yapıldı. Bir sitenin parolaları saldırganlarca ele geçirilmişse mümkün olduğunca çabuk parolalarımızı yenilememizi öneren bir epostalar alıyoruz. Burası çok kritik aslında. Böyle bir eposta alınca '12345' olan parolamızı daha güvenli diyerek '123456' ile değiştirebiliyoruz ama ya ele geçirilen şey parmak izimiz, avuçiçi izimiz veya retina bilgimiz olursa ne yapacağız? Onları değiştiremeyecek olduğumuzu biliyoruz. Eğer kırılan şey bize parola üreten cihaz olsa onun yenilenmişini almak veya parola değiştirmek zaten çok kolay bir şeyler ama değiştiremeyeceğimiz biyolojik verilerimiz başkalarının eline geçtiğinde ne yapacağız? Parmak izimiz çalınınca retina taramasına mı geçeceğiz?

Bizi çaresiz bırakacak bir uygulama olan biyolojik verilerin kimlik kanıtlamada kullanılmasının en kısa sürede önüne geçmek gerekir. Böyle kimlik kanıtlaması yapan hizmetleri kullanmamak, varsa diğer yöntemleri denemek en doğru hareket olacaktır. Bunun ilk adımı olarak telefonlarınıza parmak izi bilginizi kesinlikle vermeyin.

17 Mart 2017 Cuma

Son kullanıcı için özgür yazılım neden önemli? -3-

Meraklısı için bu serinin önceki yazıları: [0], [1], [2].

Özgür yazılımlar doğaları gereği sahipli yazılımlardan daha düşük ücretlerle sahip olunabilir yazılımlardır. Çok büyük oranda ücretsiz olarak kullandığımız özgür yazılımları para verip alsak bile dağıtılmaları ile ilgili bir kısıtlama olmadığından bir kere elde ettiğiniz özgür yazılımı isterseniz satabilir, isterseniz ücretsiz dağıtabilirsiniz. Peki bir sahipli yazılıma para verdiğinizde aslında neye sahip olursunuz? Yazılımı kurarken kabul edip devam ettiğiniz son kullanıcı sözleşmelerinde bu durum açıkça belirli ama çoğumuz onları okumadığımız için bir kaç noktaya dikkat çekmek önemli olacak.

Örnek olarak sahipli bir yazılım olan Microsoft Windows 10 işletim sisteminin kullanıcı sözleşmesinde neler olduğuna bakalım:

  • Kullanıcıların önemli bir çoğunluğu yazılım için ödedikleri paranın karşılığı olarak yazılımı satın aldığını düşünür ama bu çoğu durumda doğru değildir. Windows işletim sistemi için ödediğiniz paranın karşılığında "Yazılımın satışı yapılmamakta, lisansı verilmektedir". Eğer satın almış olsaydınız onun nasıl çalıştığını anlamak için istediğiniz amaçla çalıştırabilir, değiştirebilir, dağıtabilir, değiştirdiğiniz halini dağıtabilirdiniz. Örneğin bir otomobil için ödediğiniz bedelin karşılığında aldığınız arabayı kime isterseniz satabilirsiniz, motorunu açıp nasıl çalıştığına bakabilirsiniz, eğer elinizden geliyorsa bütün aksamını ihtiyaçlarınıza uygun değiştirebilir ve bu haliyle satabilirsiniz. Bahsettiğim bu işlemleri yapabileceğiniz yazılımlar özgür yazılımlardır.
  • Parasını ödediğiniz MS Windows işletim sisteminin "yazılımın teknik kısıtlamalarını aşacak çözümler üretmek", "yazılımda tersine mühendislik işlemi yapmak, yazılımı kaynak koda dönüştürmek veya assembler diline çevirmek veya bunları yapma girişiminde bulunmak" ve "yazılımı, ticari barındırma için sunucu yazılımı olarak kullanmak" son kullanıcı sözleşmesiyle yasaklanmış durumda. Bunları elbette çoğu kullanıcı zaten yapmayacaktır ama yapmasının yasak olması farklı bir şey.
  • Yazılımı "yayımlamak, kopyalamak, devretmek veya ödünç vermek" de yasaklananlar arasında. Mesela bir yakın arkadaşınız isterse yazlığınızın veya arabanızın anahtarını kimseden izin almadan verebilirken isteyeceği şey MS Windows olursa ona 'kusura bakma' demeniz bekleniyor. Hatta başka bir bilgisayarınız varsa ona da kurulum yapamazsınız. "Yazılımı yeni bir cihaza her devrettiğinizde, önceki cihazdan kaldırmalısınız". Bu da yetmediyse kurulum yaptığınız işletim sistemi üzerine sanal makineye bile ikinci bir kurulum yapmanıza yine aynı kullanıcı sözleşmesi izin vermiyor.
  • Madem bu kadar kıymetli bir şey diyerek lisansına bu kadar para verdiğiniz yazılımın kopyasını alıp saklamak isterseniz (sadece saklamak için) "yedekleme amaçlarıyla yazılımın tek bir kopyasını oluşturabilirsiniz".
  • Peki bu işletim sistemini kullanırken gizliliğim, güvenliğim ne durumda diye merak ediyorsanız sözleşmede buna da açıklık getirilmiş: "Bu anlaşmayı kabul etmekle ve yazılımı kullanmakla, Microsoft'un Microsoft Gizlilik Bildiriminde (aka.ms/privacy) ve yazılım özellikleriyle ilişkili kullanıcı arabiriminde açıklandığı şekilde bilgileri toplayabileceği, kullanabileceği ve açıklayabileceğini kabul etmiş olursunuz". Bu sözleşmeyi kabul eden birinin 'bilgisayarımdan bazı bilgiler toplanmış ve birilerine verilmiş' diye sızlanmaya hakkı yok çünkü baştan bunu kabul ediyor.
  • Buraya kadarki şartları bir şekilde kabul etmişseniz bile yazılımın sizin ücretini ödeyip lisansını aldığınız şekilde bilgisayarınızda kalacağından da emin olamazsınız. Yine sözleşmede geçen ifadeyle "Bu anlaşmayı kabul ederek, ek bildirim olmaksızın bu tür otomatik güncelleştirmeleri almayı kabul edersiniz". Yani bilgisayarınıza kurduğunuz yazılım yarın bazı işlevleri yerine getirmeyebilir veya bilmediğiniz (aslında kaynak kodu kapalı olduğu için hiçbir zaman bilemeyeceğiniz) yeni işlevler edinmesini sağlayacak bir hale size bir bildirim mesajı bile göstermeden dönüşebilir.
  • Yazılımı kendiniz kullanmaktan vazgeçip başkasına devretmek isterseniz, devredeceğiniz kişinin Amerikanın ticaret ambargosu uygulamadığı bir ülkede yaşamasının gerekmesi de kendi başına kabul edilemez bir durum olmalı normal insanlar için.
Normalde benzer şartları sunan hiçbir ürüne değil para vermek, bedava olsa kullanmayız. Özgür yazılımlar yukarıda bahsi geçen kısıtlamalarla karşılaşmayacağınız, size özgürlükler sunan yazılımlardır.

15 Mart 2017 Çarşamba

Bir dönüşüm daha hedefine ulaşamıyor: F Klavye

10 Aralık 2013'te bir başbakanlık genelgesi yayınlanmış ve o tarihten itibaren kamunun sadece F klavye satın almasıyla başlatılan sürecin sonunda 2017 biterken mevcut klavyelerin de F klavyeye dönüştürülmesinin yapılacağı duyurulmuştu. O gün yazdığım yazıda "bu genelgenin uygulanabileceğini hiç sanmıyorum" demiştim.

Aradan geçen yaklaşık 40 ayda ne durumda olduğumuza bakınca şunları görüyoruz:

  • Kamu satın almalarda hem F, hem de Q klavyeler alıyor. Genelgede özellikle ifade edilmiş olmasına rağmen aradan geçen sürede hiç bir kontrol veya teşvik edici unsur olmadığı için kamu ihtiyacı neyse onu almaya devam ediyor.
  • Mevcut klavyelerini F klavye ile değiştirmiş yer hiç duymadım ama varsa da sayısı çok az olmalı.
  • Genelgede bahsi geçen "Kamu kurum ve kuruluşlarında F klavyeye geçiş sürecinde en önemli husus olan kamu personeline verilecek eğitime ait içerik" henüz hazırlanabilmiş değil. Eğer içerik hazırsa bile bunun yayınlanacağı www.fklavye.gov.tr adresi yayında değil. Bu adres için alan adı alınmış ama web yayını hiç yapılmamış. Genelgede haklı olarak bu dönüşüm için eğitimin çok önemli olduğu vurgulanmış ve buna 4 yıldan fazla bir süre ayrılmışken 40 ay gibi bir sürede hiç bir eğitim materyali hazırlanmamış ve haliyle kimseye eğitim verilememiş. Mevcut durumla bir geçişin yapılamayacağı çok açık.
  • "Kamu kurum ve kuruluşlarında F klavye eğitiminin planlanması, uygulanması, takibi ve raporlanması konusunda sorumlu olacak birimler tespit edilerek, Milli Eğitim Bakanlığına bildirilecektir." ifadesi de yine karşılığını bulamamış durumda. Ne rapor, ne de bu iş için çalışan birimler yok ortada.
  • Elbette kendisi bir dönüşüm yapamamış olan kamunun özel sektörü teşvik etmesi imkanı da bulunmuyor.
Kendi tecrübelerimden söyleyebilirim ki insan yeni bir klavyenin kullanımına çok hızlı alışıyor. Ben yurt dışından aldığım bilgisayarlarda Türkçeye özgü karakterler olmamasına rağmen yıllarca Türkçe klavye düzeninde kullandım onları. Yeni klavyeye geçiş başta sancılı oluyor ama sonuçta alışılıyor ama neden bu süreci yaşamamız gerektiğini bilemiyorum doğrusu. 3 yıl önce de yazmıştım; ülkenin sorunu hızlı yazamamak değil içerik üretememek. Yoksa konuşmamızı yazıya dönüştürecek bir düzenek bile kullansak ürettiğimiz içeriğin zerre artmayacağını düşünüyorum.

Umarım F klavye maceramız sessizce zaman aşımına uğrayacaktır.

11 Mart 2017 Cumartesi

Son kullanıcı için özgür yazılım neden önemli? -0-

Meraklısı için bu serinin önceki yazıları burada ve burada.

Her yazılımın mutlaka bir lisansı olur. Bazı yazılımlar kurulum sırasında bir kullanıcı sözleşmesi gösterip onay alırken bazıları lisans metninin bir kopyasını diske kopyalar. Kurulum sırasında gösterilen metinler nadiren okunurlar. Zaten programı kurdum, bunu da onaylayıp geçeyim diye düşünülür çoğunlukla. Bu yazıda son kullanıcı açısından bu sözleşmelerin nasıl önem taşıdığından bahsedeceğiz ama önce çok kısaca güney afrikadan bahsetmek istiyorum.

Bilindiğiniz gibi çok yakın zamana kadar Güney Afrika Cumhuriyetinde siyahilere uygulanan ırkçı uygulamalar yasal desteği olan uygulamalardı. Yani aşağıda fotoğrafını gördüğünüz sadece beyazların oturabildiği banklar, sadece beyaz kadınların girebildiği tuvaletler, sadece beyazların su içebildiği çeşmeler keyfi uygulamalar değil, kanunlarla çerçevesi çizilmiş şeylerdi. 'Bir konunun yasalara uygun olması onu insani yapar mı?' sorusunu yazının sonuna kadar aklınızda tutmanızı isterim.




Burada örnek olarak Adobe Photoshop lisans sözleşmesini veriyorum ama Amerika kökenli firmaların hepsinin ürünlerinde aynı ifadeler mevcut. Yani her Microsoft ürününü kullanırken bu maddeleri onaylamış oluyorsunuz.


Bu sözleşmeyi kabul ederek ABD'nin ihracat kısıtlamasına tabi ülkelerden birinde yaşamadığınızı ve bunlardan birine yazılımı doğrudan veya dolaylı bir şekilde ihraç etmeyeceğinizi kabul etmiş oluyorsunuz. Bu maddenin Amerikan'ın ticaret kanununa uygun olduğuna elbette şüphe yok ama yazılımı kullanmak için (bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) Küba, İran, Kuzey Kore, Suriye veya Sudan'da yaşamadığınızı ve hatta yazılımı doğrudan veya dolaylı bir şekilde oralara ulaştırmayacağınızı beyan etmek insanlığın hangi kanununa uygun?

Tekrar ilk fotoğrafa bakın ve sadece beyazların oturabildiği banklara oturan beyazlar hakkında ne düşündüğünü aklınıza getirin. Az önce siyahilerin oturamadığı banklara ben de oturmam diyordunuz siz de. Peki bin yıldır yanı başımızda yaşayan İranlı kardeşlerimizin kullanamadığı yazılımları kullanıyor olmanın bundan ne farkı var? Yarın Amerika ile aramız kötü olursa bu yazılımları kullanamayacak olmak bir yana konunun nasıl bir ayrımcılık içerdiği herkes için çok açık olmalı.

Sadece beyazların ön koltuklarına oturabildiği otobüsleri kullananlara 'nasıl oldu da kullanabildiniz o otobüsleri?' diye sorabilseydik muhtemelen "başka alternatif yoktu, mecburdum" cevabını alacaktık. Güney Afrika Cumhuriyetinde neler yapılabilirdi ayrı bir yazının konusu ama şurası bir gerçek ki siz mecbur değilsiniz. Özgür yazılımlar herkesin özgürce kullanabileceği seçenekleri sunuyor hepimize.

Önünüzdeki iki otobüs arasında seçim yaparken ikisinin konforunu veya hızını değerlendirme aşamasına geçmeden önce birine sizin gibi olmayanların binemediğini düşünüp öyle seçim yapın. Sıra eğer konforu karşılaştırmaya gelirse özgür yazılımlar bu rekabete çoktan hazırlar.

9 Mart 2017 Perşembe

Yerli yazılım, Milli yazılım

Ülkemizin olabildiğince çok konuda dışa bağımlı olmaması hepimizin isteği. Elbette her şeyi yurt içinde üretemeyiz ama eğer bir ürünün yurt dışından kullanılması ülkenin kaynaklarının dışa aktarılması anlamına geliyorsa veya o ürünü geliştirmek için dışa bağımlı oluyorsak onu kendimizin üretmesi anlamlı olacaktır. Ülke menfaatleri açısından bakıldığında bazen dışarıdan daha ucuza alınabilecek bir ürünü yurt içinde üretmek onun sağlayacağı katma değerler göz önüne alındığında daha faydalı olabilir. Güvenlik, gizlilik gibi konuların yanı sıra bir ülke vatandaşı için kullandığı ürünlerin çoğunun kendi ülkesinde üretildiğini bilmek bile önemlidir.

Uzun zamandır özgür yazılımı anlatmaya gittiğim yerlerde 'neden yabancıların yazılımlarını kullanıyoruz da kendimiz yazmıyoruz' sorusuyla karşılaştığımdan bu konuda kısaca yazayım istiyorum. Bu bahsettiğime çok benzer tepkileri Pardus hakkında da sıklıkla duyuyorduk, 'neden milli çekirdek yok, neden kendi ofis paketimizi yazmıyoruz' soruları sonunda 'neden her şeyi baştan yazmıyoruz' sorusuna hızlıca dönüşüyordu.

Öncelikle şunlarda anlaşalım: Kamunun kaynaklarını kullanarak geliştirilen bütün yazılımlar kamunun malı olmalı yani birer özgür yazılım olarak lisanslanmalıdır. Bu yazılımlar bizim sağlayacağımız imkanlarla ortaya çıkacağından sonuçta sahipli yazılımlar olması son derece mantıksız bir iş olacaktır. İkinci olarak eğer ülke olarak ihtiyacımız olan bir yazılım varsa ve böyle bir özgür yazılım yoksa elbette onu baştan yazmak ve özgür yazılım yapmak temel hedefimiz olmalıdır.

Cilalı taş devrine geri dönüp mevcut her şeyi baştan kendimiz keşfetmeye çalışamayacağımıza göre kullandığımız şeyleri yurt içinde üretmek için elimizde kriterler olmalı. Bence bu kriterler için aşağıdaki sorular yol gösterecektir: a) Yazılımı kullanmak için yurt dışına kaynak aktarmamız gerekiyor mu? b) Yazılım üzerinde değişiklik yapmak için yurt dışına bağımlı mıyız? c) Yazılım bazı ihtiyaçlarımızı karşılamıyorsa onun üzerinde değişiklik yapıp kullanmak yerine baştan yazmak daha mı ekonomik olacak? d) Yazılımın ne yaptığından emin miyiz? Yani güvenlikle, gizlilikle, mahremiyetle ilgili kaygılarımız var mı? e) Bu baştan yazma işine nereye kadar devam edeceğiz?

Konuya bu kriterlerle yaklaştığımızda özgür yazılım yerli yazılımdan beklenen her şeyi fazlasıyla sağlar. Şimdi her madde üzerinde kısaca duralım.

Özgür yazılımları kullanmak için yurt dışına kaynak aktarmak gerekmez.

Özgür yazılımların sıfırıncı şartı onları istenilen amaç için kullanabilmemizi garanti altına alır. Yani bir özgür yazılımı ister ev kullanıcısı, isterse ticari kullanıcı ayrıca kimseden izin almadan istediği gibi kullanabilir. Her kullanıcının temel ihtiyaçlarından biri olan ofis paketi için tercihimizi MS Ofis olarak kullandığımızda ülke olarak zaten zorluklarla ürettiğimiz değerleri yurt dışına aktarmış olurken, LibreOffice kullanırsak yurt dışına tek kuruş kaynak aktarmamış oluruz. Benzer şekilde işletim sistemi olarak bir GNU/Linux dağıtımı kullandığımızda onu sanki kendimiz yazmışız gibi özgürce kullanabiliriz. Ülke olarak petrol ve doğalgaz gibi zenginliklere sahip olmadığımızdan bir yazılımın lisans bedelini ödeyebilmemiz için karşılığında vermemiz gereken kaynakları yurt içinde kullanmak hem istihdamı arttıracak hem de üreten bir ülke olmamızı sağlayacaktır. Konuya yurt dışına aktarılan para açısından baktığımızda özgür yazılımlarla yerli yazılımlar arasında bir fark olmadığı görülecektir.

Özgür yazılımları geliştirmek için yurt dışına bağımlı değiliz.

Her yazılımın hataları ve eksikleri olur, bu yazılımın doğasında olan bir şeydir. Özgür yazılımlar kaynak kodlarıyla birlikte dağıtıldıklarından eğer ülke olarak ihtiyacımızı karşılamayan yerleri varsa bunu yazılım geliştiricilerimiz bu yazılımların kaynaklarına ekleyebilecek, mevcut hatalarını giderebileceklerdir. Ülke olarak yerli ofis paketi yazmak için baştan başlamak yerine LibreOffice'in 30 yıllık çalışmasını kullanıp ona eklemeler yapmak kesinlikle çok daha anlamlı olacaktır. Bir işletim sistemini baştan yazmanın ne kadar büyük bir iş olacağını daha sonraki maddelerde açıklamaya çalışacağım ama şu kadarını söylemeden geçmeyeyim böyle sonu gelmeyecek bir projeye kamunun kaynaklarını aktarmak yerine bir GNU/Linux dağıtımının eksikliklerini gidermeye ve ihtiyaçlarımıza cevap verebilecek hale getirmeye çalışmak karşılaştırılamayacak kadar verimli bir çalışma olacaktır. Ülkemizde mevcut yazılımlara kod ekleyebilecek kalitede yazılımcı kaynağı olduğuna ben eminim ama zaten eğer bu yoksa baştan da yazamayız o yazılımları. Konuya yazılımın geliştirilmesi açısından bakıldığında özgür yazılımlar yurt içinde geliştirilen yazılımlardan daha hızlı geliştirilen yazılımlar olarak karşımıza çıkarlar çünkü dünyanın geri kalanının emeğini de kullanmamıza imkan verirler.

Özgür yazılımları kullanmak yazılımı baştan yazmaktan çok daha ekonomiktir.

Yazılımların tek maliyetleri kod yazımı süresince geliştiricilerin fonlanması değildir. Bunun haricinde yazılımın analizi, tasarımı, test edilmesi gibi süreçler de çok önemli bilgi birikimi gerektiren ve zaman alan süreçlerdir. Ülke olarak bir veritabanı yazılımına ihtiyacımız olduğunda postgresql (veya bir başka özgür veritabanı) kullanmak yerine onu baştan yazalım dersek postgresql'in gelişimi için harcanmış 20 yıllık emeği bir kenara koyacağımız gibi onu bu sürede çalıştırmış ve test etmiş yüz binlerce kullanıcının emeğinden de faydalanamamış oluruz. Postgresql bütün kaynak kodlarıyla kendimiz yazmışız gibi kullanabileceğimiz, özgürce geliştirme yapabileceğimiz ve dünyanın geri kalanının onun üzerine yapacağı geliştirmelerden de faydalanabileceğimiz bir veritabanı iken bunu elimizin tersiyle bir kenara itip en baştan başlamak bizi sadece 20 yıl geri götürmez, aynı zamanda kendi emeğimizi de boşa harcamamıza neden olur. Konuya sadece ekonomik olarak baktığımızda bile özgür yazılımlar en az yerli yazılımlar kadar (çoğu durumda daha fazla) ekonomik fayda sağlarlar.

Özgür yazılımların ne yaptıklarını kontrol edebiliriz.

Özgür yazılımlar kaynak kodlarıyla birlikte dağıtıldıklarından iddia ettikleri işlevlerin yanında başka işler yapıp yapmadıklarına bakabiliriz. Bunu elbette hepimiz yapamayız ama hem biz bir grup geliştirici kaynağını bu alana ayırıp baktırabiliriz hem de dünyanın geri kalanının da aynı kodlara bakmasından faydalanabiliriz. Yani ülke olarak lisans bedelinin karşılığını madenlerden çıkardıklarımızla, tarlalarda ürettiklerimizle, denizcilikten elde ettiklerimizle ödemeyi göze alsak bile tam olarak neler yaptığını asla bilemeyeceğimiz kapalı kaynak kodlu, sahipli yazılımlar yerine özgür yazılımlar kullandığımızda tedirgin olabileceğimiz güvenlik, gizlilik, mahremiyet gibi bütün konular üzerinde ihtiyacımız olduğu kadar çalışabiliriz. Bir özgür yazılımı yurt içinde geliştirmiş olmakla insanlığın ortak malı olan bir özgür yazılımı kullanmak arasında bu açıdan hiçbir fark bulunmaz.

Mevcut özgür yazılımları kullanmak yerine her şeyi baştan yazmak gerçekleştirilemez bir hedeftir.

Elbette en formal tanımı bu değil ama bilgisayar yazılımı dediğimiz şeyin bir algoritmanın gerçeklenmiş hali olduğunu unutmayalım. Bu algoritmalar da insanlığın ortak malıdır. Sadece bu topraklar üzerinde yaşayanlar tarafından geliştirilmedi diye bir özgür yazılımı kullanmak yerine onu baştan yazmayı tercih etmek demek aslında yeni bir algoritma geliştirmeyeceksek aynı işi en baştan yapmak demektir. Bunun karşılığında elde edeceğimiz fayda da çoğunlukla sıfıra yakın olacaktır. Eğer algoritmaları da baştan yazmaya kalkarsak bu yolun sonunun cilalı taş devrine gideceği çok açık olmalı herkes için çünkü bilgilerini kullandığımız Newton Çorumlu olmadığı gibi, Amper de Yozgatlı değil. Aklı başında kimsenin insanlığın bütün bilgilerini yeniden biz üretmeliyiz demeyeceğini tahmin ediyorum.

Ayrıca bir yazılımı bu ülkede geliştirilmedi diye baştan yazmaya kalktığımızda nerede duracağız sorusu da cevaplanması gereken bir soru. Örneğin kendi işletim sistemi çekirdeğimizi bu nedenle baştan yazmaya kalktığımızda hangi programlama dilini kullanacağız. Malum hiçbirini biz geliştirmedik. O zaman önce bir programlama dili geliştirelim dersek bu defa da onun için bir editör yazmak gerekecek. Elbette yazdığımız kodları derleyecek bir derleyici ve onun ailesini de yazmak kendi başına ofis paketi yazmaktan çok daha büyük bir emek isteyecek. Peki bu derleyiciyi hangi kabuk üzerinde çalıştıracağız? Demek ki bir de kabuk yazmak gerekecek. Bu konuyu sonuna götürdüğümüzde varacağımız yer cilalı taş devri olacaktır maalesef. Bizi bu noktaya getiren ise bir özgür yazılımı sadece biz geliştirmedik diyerek baştan yazma isteği oldu.

Özgür yazılımlar hangi açıdan bakarsak bakalım bizden biri yazmış gibi kullanabileceğimiz, geliştirebileceğimiz yazılımlardır.

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -10-

Dönem dönem düşen masaüstü ortamlarının çeviri oranlarının çok yükseldiği bir zamanda yazabildiğim için mutluyum. Aşağıdaki rakamlara bakınc...