27 Aralık 2015 Pazar

LibreOffice Android Görüntüleyicisi için hata avcılığı

Bir yazılım projesine verilebilecek en önemli desteklerden biri de hata raporlamak. Geliştiriciler her ne kadar yazılımı testlerden geçirseler de bunu ancak sınırlı sayıda donanımla ve sistemle yapabiliyorlar. Hata raporlamak için bir programlama bilgisine sahip olmak gerekmemesi onu tüm kullanıcılar tarafından yapılabilir bir şey haline getiriyor. Raporlanacak şey bir yazılımı kullanırken karşılaşılan bir hata olabileceği gibi, yazılımın bir parçasının davranışında beklenen bir değişiklik veya yazılımla ilgili bir yenilik önerisi de olabilir.

Bu yıl Çanakkalede bir grubun LibreOffice geliştiricisi olmak için çalıştığını daha önce yazmıştım. Bu ekip 29 Aralık saat 13:00'da LibreOffice Android Görüntüleyici sürümü için bir hata avcılığı etkinliği düzenleyecek. LibreOffice Windows, MacOS ve GNU/Linux üzerinde belge oluşturmak için kullanılabilirken Android üzerinde sadece belge görüntüleyici olarak çalışıyor. Bu ürünün mümkün olduğunca az hatayla ve çok özellikle çalışabilmesi için hata kaydı girilmesinin önemi çok büyük.


Eğer siz de Android kullanıyorsanız ve LibreOffice için bir şeyler yaptım demek isterseniz sizi de bekleriz. Elbette hata kaydı girebilmek bu gün ve saatle kısıtlı değil ama birlikte iş yapmanın keyfi de başka ;) Bu tarihten önce Nasıl Hata Kaydı Açılır belgesini okumanız emeklerinizin boşa gitmemesini sağlayacağı gibi çalışmanızın verimini de arttıracaktır. LibreOffice için Android uygulamasını marketten indirmek yerine bizim son halinden oluşturduğumuz geliştirme sürümünü kullanmanızı öneriyoruz.

Bu tarihte protonları çarpıştırmayacaksanız siz de katılın ;)

20 Aralık 2015 Pazar

LibreOffice Geliştirme Atölyesi

İki ay önce Çanakkale'de bir grup bilgisayar mühendisliği öğrencisinin LibreOffice geliştirisi olmak için çalıştıklarını yazmıştım. Bu ekip çalışmalarını Akademik Bilişim Konferansı öncesi kurslarda LibreOffice Geliştirme Atölyesine taşımaya hazırlanıyor. Aşağıya bu kursun sayfasında da okuyabileceğiniz içeriğini taşıyorum. Kursa katılım için 20 kişilik kontenjan olacağından başvuru sayısına göre bir seçme işlemi de uygulanmak zorunda kalınabilir. Gelişmeleri etkinlik sayfasından okuyabileceğiniz gibi bu girdiye eklenen yorumlardan da öğrenebilirsiniz. Kurs başvuruları 2-10 Ocak tarihleri arasında alınacak diye de yazmış olayım.

Bu çalışma ile katılımcıların LibreOffice sürüm takip sistemini, hata takip sistemini ve kod gözden geçirme sistemini ayrıntılarıyla kavramaları ve bunları kullanarak LibreOffice için kod yaması gönderebilecek düzeye gelmelerini, LibreOffice geliştiricileriyle iletişimin kurmanın uygun yollarının öğrenilmelerini ve sonuç olarak LibreOffice bugzillasından olabildiğince çok hata kaydının çözmelerini hedefliyorlar.

Bu kurs bir C++ kursu olmadığından (ab öncesi kurslarda bu isimde bir kurs da var) katılmak isteyenlerin C++ ile kod yazabiliyor ve derleyebiliyor olmaları beklenecek. Katılımcıların git sürüm takip sistemini temel özellikleriyle kullanabiliyor olmaları ve İngilizce okuma yazma konusunda sorunları olmaması da gereklilikler arasında.

Her ne kadar LibreOffice bütün işletim sistemlerinde derlenebiliyor olsa da kurs eğitmenleri bütün geliştirme sürecini GNU/Linux kullanarak yapacaklar. Bütün katılımcılardan yanlarından getirecekleri bilgisayarlara Ubuntu 14.04 (veya üzeri) bir işletim sistemi kurarak gelmeleri beklenecek. Derleme işlemi çok fazla sistem kaynağı gerektirdiğinden sanal makine üzerine yapılan kurulumlar kursu takip etmeyi neredeyse imkansız hale getirecektir. Kurulum sırasında en azından 1gb’lık takas alanının ayrılması derleme sürecinde sorun yaşanmasının önüne geçecektir.

Bütün katılımcıların kurs öncesinde https://www.libreoffice.org/about­us/source­code/ adresinde tarif edildiği gibi LibreOffice kaynak kodunu indirip derlemeleri gerekmektedir. Derleme işlemi bir tam günü alacağından bu işlemi tamamlamamış kursiyerlerin kursu takip etmeleri mümkün olmayacaktır. Katılımcıların derleme işleminde kullanmak üzere KDevelop yazılımını kurup gelmeleri beklenecektir.

20 Ekim 2015 Salı

Kindle Voyage çok güzel ama pahalı

Tam beş yıl önce Kindle hakkında olumlu, iki yıl önce de beğenmedim diye yazmıştım. Bir süre önce Kindle Voyage aldım, belki merak eden olur diyerek hakkında kısaca yazacağım.

  • Yeni Kindle paperwhite'tan 25gr daha hafif ve daha değişik bir tasarıma sahip. Açıp kapatma düğmesinin cihazın arkasına alınmasıyla görünürde hiç düğme kalmamış oldu. Paperwhite ile neredeyse aynı boyutlarda.
  • Sayfa çevirmek için cihazın iki yanında dokunmatik çalışan düğmeler var. Fotoğrafta sağ ve solda görünen dikine çizgiler ve üzerindeki noktalar basılı tutulduğunda sayfaları ileri geri çeviriyorlar. Elbette Paperwhite'ta olduğu gibi sayfa üzerine dokunmak da aynı işi hala yapıyor. Bana pek işlevsel gelmedi bu düğmeler. Hem hassasiyeti yeterli değil hem de sayfa üzerine tıklama kapatılamayınca çok anlamı kalmadı benim için.
  • Klavyeli modelden sonra kaldırılan kulaklık girişi Voyage'da da bulunmuyor maalesef.
  • Bence Voyage için en ciddi eksiklik hala 802.1x ağlara bağlanamıyor oluşu. Benim bildiğim Kindle harici bu işlemi yapamayan aygıt kalmadı piyasada.
  • Paperwhite ile birlikte gelen aydınlatmada yanlarda bulunan ledlerin arasında kalan alanda alacakaranlık bölgeler oluşuyordu. Paperwhite 2 almadığım için bu sorun onda çözülmüşmüydü bilemiyorum ama Voyage çok başarılı bir aydınlatma ile geliyor, hatta ışığı çevrenin aydınlığına göre otomatik ayarlayabiliyor.
  • Amazon diğer cihazları için sdk sunarken hala KDK (kindle development kit) bir muamma durumunda. Amazon keşke bunun önemini daha önce anlayabilseydi.
  • 4gb disk kapasitesi Kindle'lar için şimdiye kadar sunulan en büyük alan.
  • Tarayıcıyı geliştiren bir ekip yok bence Amazonda. Sene 2015 olmuş hala neyin deneysel tarayıcısını sunuyorlar anlamak mümkün değil.
  • Amazon bir çılgınlık yapıp yeni bir şarj girişi icat etmemiş :) Şarjı o kadar uzun gidiyor ki bir süre söyleyebilmek için aylarca kullanmış olmak gerekiyor.
Piyasadaki Kindle'lardan hangisini alayım diye sorarsanız:

  • Karanlıkta başka bir ışık kaynağı olmadan kitap okuma ihtiyacınız yoksa en düşük fiyatlı, Kindle Touch alın. 80$'ın karşılığını kesinlikle alırsınız. Zaten istediğiniz şey kitap okumak olduğundan çözünürlüğe çok takılmadan uzun süreler kullanabilirsiniz bu cihazı.
  • Kendi aydınlatması olsun, bir de çözünürlüğü daha yüksek olsun istiyorsanız (bunun için üzerinde çizimler olan kitap veya dergileri okuyacak olmalısınız) tercihiniz Paperwhite2 olmalı. 120$ biraz pahalı ama bütün ihtiyacınızı karşılayacaktır Paperwhite.
  • Piyasadaki en güzel tasarımlı cihazı alayım ama 80$ da fark vereyim derseniz 200$'a Voyage alın :) Voyage gerçekten çok başarılı bir ekitap okuyucu ama bence fiyatı çok fazla. Paperwhite ile arasında 80$ edecek bir yenilik yok.

14 Ekim 2015 Çarşamba

LibreOffice'in bir parçası olmak

LibreOffice 25 yıllık bir geçmişe sahip dünyanın en büyük özgür yazılım projelerinden biri. 15 yıl önce OpenOffice olarak duyurulan ve 5 yıl önce çatallanan bir ofis paketi olan LibreOffice yaygın etkisi en büyük yazılımlardan biri. GNU/Linux, MacOS ve Windows işletim sistemlerinde çalışabildiğinden kurumların ve kullanıcıların özgür işletim sistemlerine geçişini kolaylaştırabilecek güçlü bir araç. Kurumsal kullanıcıların neredeyse tamamının ofis yazılımı kullandığını düşününce onları bir GNU/Linux işletim sistemine taşıyabilmek için ofis ihtiyaçlarını karşılayabilmek gerekiyor. Bazı durumlarda kullanıcıların bilgisayarlarından daha pahalıya gelen lisans bedelleriyle MS Office kullanmaları yerine tamamen ücretsiz ve özgür olan LibreOffice kullanmaları elbette ülkemiz için de çok önemli.

Yaklaşık 100000 kelimelik bir arayüz ve 450000 kelimelik yardım içeriği benim de içinde olduğum gönüllüler tarafından tamamen Türkçeye çevrilmiş durumda.

Yazılım bu kadar eski ve kapsamlı olunca onun bir parçası olmak biraz zor olsa da süreç oldukça iyi belgelendirilmiş. Geliştirici ekibi de yeni insanları aralarına almak konusunda çok istekli. Hem eposta listelerinden hem de irc'den yardım almak kolayca mümkün. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bir geliştirici ekiple birlikte çalışabilmek için önce temel yeterlilikleri kazanmış olmak gerekiyor. Sürüm takip sistemini, hata takip sistemini ve kod gözden geçirme sistemini iyi kullanabilmek geliştirmeye başlayabilmek için şart. Aslında bunları iyi kullanabiliyor olmak sadece LibreOffice özelinde değil herhangi bir yazılım projesinde çalışabilmek için de gerekli. Sadece derleme işlemi bile sıradan bir bilgisayarda 7-8 saat süren bu büyük projenin bir parçası olabilmek sabırlı ve sürekli bir çalışmayı gerektiriyor.

Türkiyeden LibreOffice deposuna yazabilen benim özgür yazılım dünyasından tanıdığım üç arkadaş var: +Gökçen Eraslan , +Efe Gürkan Yalaman ve +Gülşah Köse.

Bu yıl çok yoğun bir çalışma sürecinin ardından 10 öğrencimin LibreOffice deposuna yazabilecek hale gelmesini hedefliyoruz. Bu süreç için geliştirici ekibin önerdiği yolu takip ediyoruz. Geliştirme ortamının hazırlandıktan sonra sürüm ve hata takip sistemleriyle kod gözden geçirme sistemini doğru kullanabildiğinizi göstermek için kolay hatalardan birini çözmeniz gerekiyor. Bu hatalardan bazıları kod temizleme gibi işler ama süreçte öğrenilecek şeyler var. Birlikte çalıştığımız ekibin tamamı bu ilk aşamayı geçti. Şimdi Daha İlginç olarak sınıflandırılmış hatalar üzerinde çalışıyorlar. Bir ülkeden böyle yoğun bir çalışma isteğinin gelmesi Document Foundation tarafından da şimdiden ilgi çekti. Eminim süreç içerisinde buradan yazacağım daha güzel haberler de olacak.

Velhasıl önümüzdeki eğitim yılı bittiğinde +Sedat Ak +aybüke özdemir +Berk Güreken +Kerem Hallaç +Kader Tarlan +İrem Şendur +Feyza Yavuz +yeliz taneroğlu +Ayşe Melike Yurtoğlu çokça hata çözmüş ve bundan sonra hem hata çözebilecek hem de iyileştirme yapabilecek duruma gelmiş olacaklar.

Böyle büyük bir hedefe eskiden birlikte çalıştığım arkadaşların neler yapabildiğini gördüğüm için cesaret edebiliyorum elbette. Buradan birlikte çalışmış olmaktan gurur duyduğum arkadaşlarıma teşekkürlerimi ve sevgilerimi yazıyorum.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Daha iyisi yapılana kadar en iyisi Pebble Time

Tam iki yıl önce Pebble ile ilgili bir yazı yazıp daha yolun başında demiştim. Aradan geçen sürede Pebble yeni bir Kickstarter projesi ile kendine ait rekoru iki katına çıkardı ve ilk modelinden çok daha başarılı bir ürün geliştirdi.

Pebble piyasadaki diğer akıllı saatlerden çok başka bir kulvarda. Arkasında daha önce bilinen bir firma olmamasına rağmen ilk nesil saatinden bir milyondan fazla sattı. Bunu da topluluğun gücünü arkasına almasıyla ve başarılı bir ürünle yaptı. Geçen yıl eksiklikler olarak yazdığım çoğu şeyi kapattığı gibi güzel yeni özellikler de ekledi. Ben hem Pebble Time, hem de Pebble Time Steel aldım ve hakkında kısaca yazayım istiyorum.
  • Pebble Time ilk nesile göre çok daha iyi kalite bir malzemeden üretilmiş ama fiyatı da eskisinden pahalı. Özellikle metal olanın fiyatı (249$) bence pahalı.
  • Diğer saatlerin çoğundan farklı olarak hem Android, hem de IOS yüklü telefonlarla çalışabilmesi ciddi bir avantaj. Bu elbette Android kullandığınızda çalışan herşeyin iPhone kullandığınızda da çalışması anlamına gelmiyor. İşletim sistemlerinin kendi kısıtlamaları Pebble için de geçerli.
  • Pebble Time eski nesilden farklı olarak timeline isimli bir takvim uygulamasıyla birlikte geliyor. Bunu eski Pebblelara da güncelleme olarak getireceklerini söylemeleri de çok iyi bence.
  • Pebble Time telefona bağlı olmadan da oldukça başarılı çalışıyor. Hatta takviminize eklediğiniz uyarıları bir defa üzerine aldığında telefon bağlantısı kopmuş olsa bile hatırlatabiliyor size.
  • Pebble'ın marketi aradan geçen iki yılda hem çok zenginleşti hem de kullanımı kolaylaştı. neredeyse istediğiniz her şey için birden fazla uygulama bulmak mümkün artık.
  • İlk yazımda şikayet ettiğim titreşim şiddeti isteğe göre artık ayarlanabilir durumda.
  • Telefonunuza kurduğunuz gibi alarmları Pebble üzerinde de kurmak mümkün artık. Sadece hafta içi günler için veya tek seferlik alarmları kullanabiliyoruz.
  • Pebble Time'ın en büyük yeniliklerinden biri artık renkli bir ekranla gelmesi. Ekran hala dokunmatik değil ama renkli olması saatin daha keyifli kullanılmasını sağlıyor.
  • Pebble Time için bir hafta, Time Steel için ise 10 gün şarj süresi vaad ediliyor. Ben ikisinin de yaklaşık bir hafta gittiğini söyleyebilirim. Çok yoğun kullanımda, yani sürekli bildirimler akarken ve saat titrerken, süre 4-5 güne kadar düşebilir. Sadece aramaları açtığınız ve diğer bildirimleri saatten almadığınız durumda rahatlıkla 10 gün kullanılabilir diye tahmin ediyorum. Pebble Time eski nesilden farklı olarak şarjını tamamen tüketmeden önce sadece saati gösterebildiği bir kipe geçip kullanımı devam ettirebiliyor.
  • Farklı şarj kablosu geliştirme hastalığı maalesef Pebble için de geçerli. Eski Pebble kabloları yeni Pebble Time için kullanılamıyor. O da benzersiz bir kablo kullanıyor.
  • Pebble Time eskisinden daha kaliteli bir kordon ile geliyor ama saatin arka tarafına yeni eklenen veri yolunu kullanan ve saate yeni özellikler ekleyecek kordonların çıkması da yakındır.
  • Pebble Time yeni bir özellik olarak bir mikrofona sahip. Bununla konuşma yapamıyor ama sesli yanıt verebiliyorsunuz. Belki kullanan vardır ama bana pek pratik gelmedi doğrusu.
Pebble Kickstarter siparişlerini göndermesinin hemen ardından Pebble Time Round modelini duyurdu. Bu diğerlerinden farklı olarak kare değil de yuvarlak bir saat olacak. Henüz siparişler gönderilmediğinden bir şey diyemiyorum ama şarj süresinden çok feragat edip saati inceltmek ne kadar iyi bir fikirmiş göreceğiz.

17 Temmuz 2015 Cuma

XX. Türkiye'de İnternet Konferansı ve Akademik Bilişim 2016

Türkiye'de İnternet Konferanslarının yirmincisi bu yıl 1-3 Aralık 2015 tarihlerinde İstanbul Üniversitesinde yapılacak.

On sekizinci Akademik Bilişim Konferansı ise 3-5 Şubat 2016 tarihlerinde Aydın Adnan Menderes Üniversitesinde düzenlenecek.

Bilişim camiasının en büyük iki buluşmasını takvimlerinize şimdiden işaretleyin de sonradan keşke haberim olsaydı demeyin.

12 Temmuz 2015 Pazar

Etkileşimli tahtalarda GNU/Linux

Fatih projesi ülkemizin eğitim hayatını çokça değiştirdi. Etkileşimli tahtalar ve tabletler neredeyse bütün sınıflara girdi. Hem bir bilişimci hem de bir baba olarak projede benim de eleştirdiğim çok şey var ama şimdi yazmak istediğim konu başka.

Hepimizin malumu fatih projesinde kullanılan işletim sistemi çok önemli. Bir kısmı hayatlarındaki ilk bilgisayarı görecek olan çocukların karşısına özgür olmayan bir işletim sistemi çıkarmak ve bütün eğitim hayatları boyunca onu karşılarında tutmak onları "lisans bedeli, krekli yazılım, kırılmış yazılım, izinsiz kullanım, virüs, antivirüs" kavramlarıyla büyütmek demek olacaktır. Debian, Pardus veya Android ise sunacağı teknik olanakların yanında çocuklarımızın "özgürlük, sınırsız kullanım, özelleştirebilme, paylaşım" gibi kavramlarla büyümelerine imkan verecektir.

Her ne kadar etkileşimli tahtalarda windows ve linux yüklü olsa da açılış ekranında işletim sistemini dokunarak seçmek mümkün olmadığından pratikte sadece windows kullanılıyor. İşin doğrusu bir usb klavye takarak linux tarafı seçilse bile üzerinde neredeyse hiç bir eğitim uygulaması bulunmadığından kullanılacak halde de değildi.

Geçen ay TÜBİTAK'ta katıldığım bir toplantıda etkileşimli tahtalar için hazırlanan KDE arayüzünü inceleme fırsatı buldum. Hiç kolay beğenmeyen biri olarak Pardus ekibinin üzerinde çalıştığı bu arayüzü çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Milli Eğitim Bakanlığının etkileşimli tahtalarda GNU/Linux kullanmayı tercih etmesi ülkemizin önünü açacak büyük bir hamle olacaktır diye düşünüyorum.





1 Haziran 2015 Pazartesi

Hangi Masaüstü Ne Kadar Türkçe Konuşuyor? -7-

Yazılım çevirisi işi büyük bir süreklilik gerektiriyor. Belge çevirmeye pek benzemiyor. Belgedeki gibi bütün anlam bütünlüğü elinizde olmadığı gibi bazı yazılımlar da çevirilecek bütün diller İngilizce'nin yapısına uygunmuş gibi hazırlanmış oluyor. Velhasıl sıkıcı, yorucu ve bitmeyen bir iş. Tam bitirdim diye düşünürken bir süre bakmayınca çeviri oranlarının düştüğünü görmek mümkün oluyor.

Birincisini 2011'de yazdığım bu yazıların yeni sürümünde 2015'te ne durumdayız bakalım istiyorum. Bugüne kadar yazdığım yazıların en iyimser olanını okuyacaksınız.

KDE: geçen yıl %84 olan çeviri oranı bu yıl kde4 için %90, 5 için ise %88 oranına yükselmiş durumda. Benim de içinde bulunduğum bir ekip kde çevirileri işini bazı bileşenler haricinde tamamlamış durumda. Yardım içeriği ise maalesef %8.
GNOME: geçen yıl %75 olan çeviri oranı %93'e yükseldi. KDE gibi çok büyük bir masaüstü projesi olan gnome'u bu seviyeye getirmek gerçekten büyük emek işi. Yardım içeriği neredeyse hiç çevrilmemiş durumda.
LXDE: çevirmenlerini çıldırtmak pahasına çok uzun süredir çeviri sistemini oturtamamış olsa da çeviri oranı geçen yıl olduğu gibi %100.
Enlightenment: geçen yıl %90 olan çeviri oranı %78'e gerilemiş durumda.
XFCE: geçen yıl %98 olan çeviri oranı yeni çeviriler eklenmesine rağmen web sayfası hariç %100'e ulaşmış durumda.
LibreOffice: en büyük özgür yazılım ofis paketi olan libreoffice için geçen yıl %96 ve %99 olan arayüz ve yardım içerikleri bu yıl hem 4.4 sürümü için hem de henüz çıkmamış 5 serisi için %100'e ulaştı.
OpenOffice: Apache OpenOffice için neredeyse tek başına çalışan Burak Yavuz'un gayretiyle arayüz çevirisi %100, yardım içeriği ise %37 seviyesinde. Tek başına yaptığı bu çalışma gerçekten büyük övgüyü hakediyor.
Calibre: en önemli e-kitap yönetimi araçlarından biri olan calibre'nin çevirisi bir kaç ay öncesine kadar çok düşük seviyelerdeyken benim de içinde olduğum bir grubun çabalarıyla %94 oranına ulaştı. Bu calibre'nin en çok çevrildiği üçüncü dilin Türkçe olduğu anlamına geliyor. Çok kısa süre sonra bu çevirinin tamamlanacağını söyleyebilirim.

Böyle sadece oranlar olunca yapılan işin büyüklüğünü görmek zor oluyordur eminim. Sadece LibreOffice için yapılan çeviri miktarının yaklaşık 550.000 kelime olduğunu ve oturup beşyüzelli bine kadar saymanın bile nasıl zahmetli ve sıkıcı olabileceğini bir düşünün isterim.

17 Mart 2015 Salı

Kadın bilişimci etkinlikleri hakkında

Geçen pazar WomenTechmakers İstanbul etkinliğine katıldım. Yaklaşık 60 kadar kadın bilişimcinin konuştuğu, deneyimlerini ve bilgilerini paylaştığı etkinliğe katılım hayli yüksekti.

Her türlü örgütlülüğü faydalı bulur ve desteklerim. Yakın ilgi alanlarına sahip insanların bir araya gelmesinde hep fayda görürüm. İnsanların elbette kendilerine yakın buldukları gruplarla birlikte olmalarını da aklı başında herkes kabul eder sanırım. Konuya böyle bakınca kadın bilişimci etkinliklerini de gerekli ve faydalı buluyorum. Bu etkinlikten önce de bir çok benzer etkinliğe katılmış ve çokça kadın çalışma arkadaşı buralarda konuşmuş biri olarak katılmadığım bir noktayı yazmak istiyorum.

Toplumun her alanında kadınların hakettikleri yerde olmadıklarını biliyoruz. Sistem kadınları ya ucuz iş gücü olarak kullanmak ya da çocuk doğurup onlara bakan evinin kadını olarak görmek eğiliminde. Benim dinlediğim, konuştuğum kadınların (ve erkeklerin) önemli bir bölümü yaşadıkları sorunu bir sistem sorunu olarak görmüyorlar. Sorunu doğru tespit edemeyince çözümle ilgili de kafalar büyük oranda karışık oluyor tabi. Elbette konuşmalarını ufuk açıcı bulduğum kadınların sayısı da az değil ama bahsettiğim grup da çok kalabalık.

Kadınların aslında bilişim dünyasınında ne kadar iyi işler yapabileceklerini anlatırken konunun biyolojik taraflarına girmeleri ve vay efendim erkekler beyninin şu tarafını şöyle kullanıyormuş, şunları salgılıyormuş gibi söylemlerde bulunmalarını çok garipsiyorum. Bilişim sektörü güç gerektiren bir alan olmadığından (hoş gerektirse ne olacak; 193 kilo kaldıran kadın var) kadınların durumlarına itirazlarını sistemin kendilerine biçtiği rolü kabullenerek yapmaları bir sonuca varmalarını engelliyor bence. Aşağıda bu etkinliğin konuşmacılarından birinin konuşmasını tanıtımı var.


Kadınların yaşadıkları haksızlıklara itirazları sırasında 'biz doğurabiliyoruz ya, bunu mu yapamayacağız' demelerini bir kaç açıdan sakıncalı buluyorum. Bir kere bunu söylemek kadın olmayı anne olmakla özdeşleştirmiş oluyor ve doğurmamayı seçen, henüz doğurmamış olan veya doğuramayacak olanları kendinden görmemiş oluyor. İkinci olarak biyolojik olarak kadın vücuduyla doğmamış ama kendini kadın hissedenleri dışlamış oluyor bu tavır. Zaten birinin sadece doğurabildiği için bilgisayardan anlayabileceğini düşünmesini gerçekten aklım almıyor.

Bir de özgür yazılım dünyasında kadınlara bakış nasıl diye bakalım ve yazıyı uzatmayayım istiyorum. Aşağıdaki ekran görüntüsü kadınları özgür yazılım dünyasına katılmaya teşvik etmek için düzenlenen Outreach Program for Women ana sayfasından. Bakalım sadece kadınlar için düzenlenen bu etkinliğe kimlerin katılabileceği nasıl tarif edilmiş.


İki yaklaşımın farkı yerli ve yabancı olmasında değil elbette. Soruna iki farklı bakış, kadının bile iki farklı tarifi demek oluyor aslında. Cinsiyete, ırka, dine veya başka bir şeye göre ayrımcılığın olmadığı, sadece yaptığınız işin konuşulduğu özgür yazılım dünyasına bekleriz ;)

12 Mart 2015 Perşembe

11. BİLMÖK'ün ardından

Bilmök'ü ilk 2010'da +mete bilgin +Metin Akdere ve +Meltem Parmaksız 'ın yaptıkları harika sunumla duymuştum (bu sunum hakkında bakınız +Bahadır Kandemir 'in pek güzel yazısı). O zaman sonraki bilmök'ler için tavsiyeler yazmıştım, neredeyse hepsini hala seneye Urfa'da düzenlenecek bilmök için önerebilirim (nasılsa dinleyen yok istediğini öner diyenlere hak veriyorum).

Bence bilmök'lerin temel sorunu organizasyonu düzenleyen öğrencilerin kendilerini konuşmacı olmaya değer görmemeleri. Üç gün süren etkinlikte konuşan öğrenci sayısı bir elin parmakları kadar bile değildi. Konuşmaların çoğu ders niteliğindeydi. Zaten hepsi bilgisayar mühendisliği öğrencisi olan bu büyük kalabalığı bir salona toplayıp ders gibi sunumlar dinletmek yerine etkileşimli bir etkinlik yapılsa daha iyi olurdu diye düşünüyorum (sanki ne düşündüğünü umursayan mı var derseniz onda da haklısınız).

Etkinliğin ilk gününde özgür yazılım hareketinin başlatıcısı Stallman vardı. Stallman 30 yıl önce dünyaya karşı bir savaş açmış ve bu savaşı kazanmış bir büyük adam olduğunun bilinciyle ve özgüveniyle konuştu. Bu etkinlikten bir hafta önce sabancı üniversitesinde de dinlemiş olmama rağmen tekrar dinlemekten büyük mutluluk duydum. Anlattıkları hep bildiğimiz şeylerdi ama çok sağlam argümanlarla destekleyerek konuştu.



Üçüncü gün bu yıl birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan +Gülşah Köse LibreOffice sunumlarını Pebble ile yönetmek için hazırladığı pebble-remote uygulaması özelinden yola çıkarak özgür yazılım dünyasına nasıl dahil olunacağını kendi tecrübeleriyle anlattı. Tam da bilgisayar mühendisliği öğrencileri kongresinde böyle sunumlar olmalı dediğim gibi bir sunum oldu. Başlarda biraz heyecanlı olsa da bilgisayar mühendisliği öğrencisi bir genç kadının neler yapabileceğini göstermesi açısından çok başarılı bir örnek olarak konuştu.



Günün son oturumu ise bilişim sektöründe kadın olmak paneliydi. BMO'nun bir önceki başkanı Gölay Şakiroğulları, +Gülşah Köse ve +Zinnur Yesilyurt 'un konuştukları panel benim bu konuda dinlediğim en başarılı paneldi. Gölay hanım 30 yıllık tecrübesiyle konuşmasını çok ikna edici argümanlara dayandırarak konuştu. Yeni mezun olmasına rağmen Zinnur kadınların sektörde karşılaşılabilecekleri durumlardan bahsetti. Gülşah ağırlıklı olarak özgür yazılım dünyasının sadece kadınlara değil ırka, cinsiyete, dini inanca karşı bir ayrımcılık yapmadığını anlattı.


Bütün katılımcılarla özveriyle ilgilenen yerel organizasyon komitesine tekrar teşekkür ediyorum. Gülşah'a da kendisiyle gurur duyduğumu buradan da yazmış olayım.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Akademik Bilişim 2015'in ardından

Ard arda onuncu, toplamda on birinci kez katıldığım Akademik Bilişim Konferanslarının bu yıl 17.sini Eskişehirde düzenledik. Bu yıl her açıdan eski yıllardaki etkinlikleri çok çok aşan bir konferans oldu.

Yıllar önce bir sınıfla başlayan konferans öncesi kurslar için bu yıl 35 farklı konuda neredeyse 40 sınıf açıldı. 4 gün süren ücretsiz kurslara bu yıl 3300 kadar başvuru oldu. Fiziki kısıtlamalar nedeniyle bunların ancak 1500'ünü kabul edebildik. 100 kadar eğitmen ile sadece kurs listelerinin oluşturulması bile ciddi bir mesai gerektirdi.


Konferansın kendisine de rekor katılım oldu; 3000'den fazla insan 11 paralel salonda 3 gün boyunca düzenlenen panellere, bildirilere ve seminerlere yoğun ilgi gösterdi. Başka yerde dinleme imkanı zor bulunacak tecrübelerden 5 dakikada wikipedia'da okuyabileceğiniz şeylere kadar çok çeşitli konular konuşuldu, tartışıldı.

Bu sayısal değerlerin dışında da benim için önemli bir kaç nokta daha oldu. İlk defa bu yıl +Ethem Derman ve +Mustafa Karakaplan konferansa katılmadılar. Ethem hoca başka planları olduğu için katılmadı ama Karakaplan hocanın gelmeyişi hepimizi (en azından benim çevremi) çok üzdü. Bir araya her gelişimizde kadehler, bardaklar onlar için kalktı.

On yedi yıldır büyük bir özveri ve emekle bu etkiliği düzenleyen +Mustafa Akgul bu yıl yine büyük bir özveriyle Eskişehir'e geldi. İlk defa İnternet Çetesi de denilen :) büyük beşliden (M.Akgül, M.U.Çağlayan, A.Özgit, Z.Cebeci ve E.Derman) hiç biri olmadan başladı konferans öncesi kurslar. Yerel organizasyon o kadar iyi örgütlenmiş ve çalışmıştı ki bana neredeyse hiç iş kalmadı. Anadolu Üniversitesi rektöründen teknisyenlerine varana dek bu organizasyona gereken önemi fazlasıyla gösterdi. Tekrarlanması zor bir başarıya imza attıkları için hepsini tebrik etmek isterim.

<kişisel>
Konferansın benim için etkili yanlarından biri de 20 kadar eski öğrencimin Eskişehir'e gelmesi oldu. Bir kısmı konferans öncesi kurslara eğitmen olarak katılırken bazıları sadece görüşmeye, sohbet etmeye geldi Eskişehir'e. Küçük bir grup da kurslarda eğitim almaya gelmişti. Bu topluluğun içinde olmak ömrü boşa geçirmemişim hissini en çok yaşadığım zaman oluyor benim için.

Her akademik bilişimde olduğu gibi bu yıl da yüzlerce kişiyle tanıştım, onlarca arkadaşla sohbet etme fırsatı buldum. +Kaan Ozdincer konferansa ve öncesindeki kurslara eğitmen olarak beşinci defa, +Mesutcan Kurt +Engin Manap +Ahmet Can KEPENEK +Serhat Rıfat Demircan dördüncü defa katıldılar. İzin alması en zor arkadaşımız olan +Oğuz Yarımtepe kısa süre kalabilse de hepimizin enerjisini yükseltti, neşe saçtı. Kaldığı beş gün boyunca her işe koşan +Gülşah Köse bundan sonraki yıllarda da eminim etkinliğin bir parçası olacaktır. Barış Büyükakyol ile sohbet etme ve biraz daha yakından tanıma imkanı bulmak da benim için etkinliğin büyük şanslarından biri oldu.
</kişisel>

Umarım konferansın on sekizincisine de katılıp ardından bir yazı yazabilirim.

28 Ocak 2015 Çarşamba

yolun başındaki akvaryum meraklısına tavsiyeler

Aşağıdaki metni geçen yıl +Akın Ömeroğlu'na göndermek için yazmıştım. Farklı zamanlarda 3 kişiye daha aynısını yazıp gönderince belki daha sonra genişletirim diyerek buraya koyayım dedim.

Akvaryumculuğun ilk aşaması balık bakmak oluyor genelde. Balığı bir süre yaşatmayı becerdikten sonra onun yavrusunu görmek isteyeceksin. Çok çeşitli şekillerde yavru veren balıklar var. Kimi (lepistes, plati vb) türler döllenmiş yumurtayı karnında kuluçkada tutar. Yavrular yumurtadan çıkınca annenin karnından da atılırlar. Onu görmek çok heyecanlıdır. Bazıları bir yuvaya yumurtlar ve orada beklerler yumurtaları. Onların mücadelesi de görülmeye değerdir. Onlar canlı doğuranlardan farklı olarak yumurtalarına ve yavrularına bakarlar. Müthiş bir aile ortamı olur, seyretmesi çok güzeldir. Bazıları döllenmiş yumurtaları ağızlarında saklarlar (yunus, sarı prenses vb). 2-3 hafta yem yemeyen dişi balıkları takip etmek de güzeldir. Melek balıkları gibi bir yaprağın üzerine yumurtlayanlar da vardır, betalar gibi suyun üzerine köpükten yuva yapıp orada üreyenler de. Bazı balıkların yavrusunu akvaryumda almak çok güç olabilir. Bazılarının da hiç üremesi mümkün değildir. Nispeten küçük hacimlerde bakmak imkanı vardır bu tip balıklara.



Bir süre sonra daha zor üreyen balıklara bakmak ister insan. Kolay olanları görmek yeterli gelmez yani. Discus veya Frontoza gibi bakması zor, üretmesi daha zor ve pahalı balıklara bakmak istenir genelde. Bunlar için daha büyük su hacimleri gerekli olur. Biraz tecrübe kazandıktan sonra bakmak daha iyi fikir olabilir böyle pahalı hayvanlara. Kimisi gerçekten çok narin olabiliyor. Çok da güzel hayvanlar olduklarından ölünce daha çok üzülür insan.

Bir diğer dal da su altı bitkilerine bakmak. Su altı bitkisi diyince insan saksı bitkisinin su altında yetişeni diye düşünebiliyor ama çok temel farklar var. Bitkiler karbondioksiti havadan kolayca alabilirken suya bunu senin vermen gerekecek. Benzer şekilde gübreleme işini de sürekli suya eklemek gerekecek. Bitkilerin ihtiyacı olan demir ve diğer mineralleri de azar azar vereceksin. Fotosentez için gerekli olan aydınlatma da ciddi önem taşır bitkili akvaryumlarda. Bunların hepsine profesyonelce yaklaşıp high-tech bitkili akvaryumlar kurabileceğin gibi, çok az müdahale ile yaşayabilen bitkileri seçip low-tech bir akvaryum da kurabilirsin.

Akvaryum boyutları bakacağın balıklara ve bitkilere göre değişiklik gösterecektir. Bazı balıklar (melekler gibi) yüksek akvaryumları isterken çoğu balık yukarı aşağı değil sağa sola yüzdüğünden uzunluğu ve eni fazla akvaryumlar daha iyi olacaktır. Akvaryum boyutunu belirlerken piyasadaki aydınlatmaların boyutunu da düşünmek lazım. lambaların 90cm boyutu olduğunu düşünüp belki 100cm uzunlukta bir akvaryum başlangıç için iyi olabilir. Akvaryuma su doldurunca eninin normalde olduğundan az görüneceğini hesaba katmak lazım. Onun için eni dar bir akvaryuma su doldurunca çok daha dar görünecektir. Bence eğer imkan varsa 50cm bir en ideal olacaktır. Yükseklik için de eğer yüksek su isteyen balıklara bakmayacaksan 40cm iyidir. Bu yükseklik ileride bitki bakmak istersen yine kullanabileceğin bir mesafe olacaktır. Çok derin akvaryumlarda aydınlatmanın zemine ulaşması için daha güçlü lambalar kullanman gerekebilir. 

İthal akvaryumlara o kadar fiyat farkı vermeye hiç gerek yok. Eğer bu hobinin peşinden gidersen her türlü değiştirirsin ilk alacağın akvaryumu :) ben 20 yıldır yerli yapım akvaryumlar kullanıyorum.

Bitkili akvaryum diyince içinde hiç balık olmayan akvaryum canlanmasın gözünde. karidesler, küçük balıklar filan bakabileceğin gibi büyük discusların bile bakılması mümkündür. Bitkili akvaryumda ağırlık bitkide olduğu gibi balık akvaryumunda da bitki olabilir. Bu tip bitkiler eğer balıklar iri ise daha sert gövdeli, sağlam tutunan bitkiler olmalıdır. Canlı doğuranlar gibi balıklara bakacaksan her türlü bitkiyi koyabilirsin akvaryuma.

Balık miktarına gelince; başlarda her gördüğün güzel balığı almak isteyeceksin. Satanlara elindeki balıklarla birlikte yaşayıp yaşamayacaklarını sorduğunda yaşar diyecekler sana. İnternete baktığında da olur olmaz her farklı türü bir arada yaşattığını söyleyenleri göreceksin. Mümkün olduğunca az balık almaya çalış derim ben. Her konuda olduğu gibi bu konuda da çokça bilgi var internette. Kavgacı balıkları tek tür olarak beslemek gerekirken kimi türler çok barışçıldır karma akvaryumlarda yaşayabilirler. Bazı balıkların erkek dişi oranına da dikkat etmek gerekir. Çoğunlukla fazla dişi az erkek şeklinde bakılıyor balıklar. Üreme dönemlerinde özellikle kavgacı olduklarını da hesaba katmak lazım. Bu tip balıkların sadece erkeklerini alıp bir şov akvaryumu kurmak da tercih edilen yollar arasında. Bilirsin doğada bütün hayvanların erkekleri güzel ve gösterişli oluyor. Balıklar arasında da durum böyle. Çoğunlukla renksiz ve küçük boyutlu oluyor dişiler :)

Besleme de önemli bir konu. Kimi balıklar bitkisel yemlerle beslenirken kimisi hayvani gıdalara daha fazla ihtiyaç duyar. Beslenme şekli balıkların boyutlarını, formlarını ve renklerini çok etkiler. Bir arada tutacağın balıkların benzer beslenme alışkanlıklarına sahip olmasına da dikkat etmek gerekir.

Bakacağın balıklara göre bir ısıtma/soğutma sistemi de ayarlamak gereklidir. Normalde kaloriferli bir evde, sıcaklık çok düşük seviyelere inmiyorsa ve çok hassas balıklara bakmayacaksan ayrıca ısıtıcı almayabilirsin. Ben bitkili akvaryumda yıllardır ısıtıcı çalıştırmıyorum. Ama tedbiren bir kaç tane (maalesef seninde böyle olacaktır, deneme yanılmayla her şeyden bir sürü alıyor insan) ısıtıcım var.

Filtre bahsedeceğim son konu olacak. Temelde iki tip filtre var: iç ve dış. İç filtreler mekanik temizlik konusunda başarılıdırlar.Balıkların dışkılarını, dökülen yaprakları filan iyi toplarlar. Bunu toplayan filtrelerin arada bir suyun dışına çıkartılıp temizlenmesi ve bu pisliklerin akvaryumdan uzaklaştırılması gerekir. Bunu balık yoğunluğuna göre bir veya iki haftada bir yapabilirsin. 5 dakikanı almayacak basit bir iştir ama salonu birazcık ıslatabilirsin. Dış filtreler ise mekanik temizlikten daha çok biyolojik temizliği iyi yaparlar. Detaya girmeyeyim ama dış filtrelerin süngerlerine tutunan yararlı bakteriler döngülere yardımcı olurlar. Bunları yılda bir temizlemek bile mümkündür (elbette çok az balık yükü varsa). Çok büyük balıkların varsa (astronot, pirana gibi) balıkların dışkılarını ayrıca akvaryumdan almak da gerekebilir.

Bunların haricinde ileride bitkili akvaryumun olursa karbondioksit sistemleri kurmak, akvaryuma ultraviyole filtreler takmak gibi işi çığrından çıkaracak işler de yapabilirsin.

Bence akvaryumculuğun son noktası tuzlu su akvaryumudur. Onun için tatlı su akvaryumunda bir kaç yıllık bir tecrüben olması çok iyi olur diye düşünüyorum.

3 Ocak 2015 Cumartesi

Böyle bir sınav da mümkün

Küçük yaşta izlediğim Hababam Sınıfının aşağıdaki sahnesi hiç aklımdan çıkmaz. Bana kül yutturamazsınız diye sıraların üzerinde gezen hocanın sırtına cevap kağıdı asılması sahnesi günümüzün teknolojisi ile biraz farklı tipte olsa da gerçekleştirilebilecek bir sahne.


Geçen yıl sınavlarda kopya çekçek serbest olsun diye yazmıştım. Yazıyı okumaya üşenecekler için özetleyeyim: bilgisayar mühendisliğinde sınavlarda birinden canlı yardım almak haricinde her şey serbest olsun demiştim. İşin doğrusu bunun bir benzerini yıllar önce herkesin aynı soruyu farklı girdilerle çözeceği bir şekilde vermiş ve 3 gün içinde çözüp gelmelerini istemiştim. Kimilerinin şaşıracağı bir şekilde o sınavda kopya çeken olmamıştı. Olduysa bile "benim sınavlarımda kopya çekemezsiniz" diye sıraların üzerinde gezsem bile ancak o kadar olurdu eminim.

Bu yıl bilgisayar ağları dersinin arasınavında sınavın bir kısmını bilgisayar başında ve internet açık bir şekilde yaptım. Herkes derste oturduğu gibi oturdu sınavda; aralık bırakmadan, sıra atlamadan. Zaten herkes kendi bilgisayarını getirmiş, internet açık, öğrencilerin kafasını çevirip bakmasından mı çekineceğim diye düşündüm. Dördüncü sınıf dersi olduğundan 6 ay sonra meslektaş olacağımız öğrencilerin hepsine aynı soruyu sordum. Soruyu tamamladığını söyleyenin bilgisayarına baktım, yapan çıktı.

Hiç sıraların arasında gezip ne yapıyorlar, birbirleriyle yazışıyorlar mı denetlemedim. İki saatin sonunda sınıfın yarısından fazlası soruyu yapamadı. Çok yakın iki arkadaştan biri yaptı, biri yapamadı sınavı. Herkesin sınavı yapıp çıkmış arkadaşlarıyla internetten konuşup nasıl yapılacağını öğrenme fırsatı vardı ama kimse yapmadı bunu. Basitçe tarif edilebilirdi yapılacak iş. Zaten sınavda yapamayanlar sınav sonrası hızlıca soruyu çözüp ah ulen dediler.

Başka bir zaman, başka bir sınavda aralarında boş sıralar bıraktırıldığı, kaynak kullanmanın serbest olmadığı halde gözetmenin 2 dakika sınıftan ayrılmaya cesaret edemediği öğrencilerden oluşan bir grupla böyle bir sınav yapabilmiş olmaktan büyük mutluluk duydum.

Bence dersinde kopya çekilen hoca da bir kendine dönüp bakmalı.

1 Ocak 2015 Perşembe

LibreOffice Impress sunumlarınızı Pebble ile uzaktan yönetin

Neredeyse iki yıl önce LibreOffice Impress sunumlarınızı Android telefonunuzla nasıl uzaktan yönetebilirsiniz diye yazmıştım. Bu halen çok kullanışlı bir yöntem olmasına rağmen sunumları kol saatimizden yönetmek de eminim çok kişinin hoşuna gidecektir. Bir yılı aşkın süredir pebble kullandığımızdan bu uygulama onun üzerinde hazırlandı.



Uygulamayı geliştiren Gülşah bununla ilgili bir blog yazmıştı ama aradan geçen bir haftada yazılım daha kolay kurulabilir ve kullanılabilir hale geldi. Takip edilecek adımlar şöyle:
  • Pebble aygıtlarla sadece bluetooth üzerinden haberleşebildiğinden bilgisayarınızla eşleştirmeniz gerekiyor. Bu işletim sistemine ve kullandığınız masaüstü ortamına göre değişiklik gösterdiğinden burada anlatmak gereksiz ama herhangi bir bluetooth aygıt gibi eşleştiriliyor.
  • pebble-remote uygulamasını kurmadan önce bağımlılıklarını kuralım. Gülşah uygulama için bir depo oluşturduğunda buna da gerek kalmayacak.
    • $ sudo apt-get install python-dev libopenobex1-dev python-tk python-lightblue python-pexpect xdotool python-bluez bluez-tools
    • Uygulama pebble için hazırlanmış lightblue kitaplığını kullandığından onu github deposundan indirip kurmak gerekiyor. Kurulumu için buraya bakabilirsiniz.
  • Artık pebble-remote uygulamasını kurabiliriz. Uygulamanın deb paketini buradan indirip kurabilirsiniz. Çok yakın zamanda rpm paketini de hazır olacaktır.
  • Kurulum tamamlandığında konsoldan aşağıdaki komutla sunumunuzu başlatıp pebble'ınızın müzik uygulamasından yukarı ve aşağı tuşlarını kullanarak sunumda sayfalar arasında gezinebilirsiniz.
    • $ pebble-remote ~/kirkiki.odp
Pebble kullanıcılarından gelecek geri bildirimlerle uygulamaya ihtiyaç duyulan ne varsa eklenebilir.

Kendinden sonrakilere örnek göstereceğim bir çalışma arkadaşı olan Gülşah eminim bundan sonra daha sıkı çalışıp özgür yazılım camiasında daha çok iş yapacaktır.

Özgür yazılım ile açık kaynağın ne farkı var?

Özgür Yazılım hareketi 1983'de başlayan ve kullanıcıların yazılımları çalıştırma, anlama, değiştirme ve değiştirdikleri halini dağıtma ö...